Sayfa 2/4 İlkİlk 1234 SonSon
34 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 734

    eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvazenesinden, nümune olarak üç dört misal zikrediyoruz.

    Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden

    1 تَخَلَّقُوا بِاَخْلاَقِ اللهِ kaidesiyle, “Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz” düsturu nerede? Felsefenin “Teşebbüh-ü bi’l-Vâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir” kaidesiyle, “Vâcibü’l-Vücuda benzemeye çalışınız” hodfuruşâne düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaçla yoğrulmuş olan mahiyet-i insaniye nerede? Nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü’l-Vücudun mahiyeti nerede?

    İkinci misal: Nübüvvetin hayat-ı içtimaiyedeki düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvânâtın imdadına ve hayvânât insanın imdadına, hattâ zerrât-ı taamiye hüceyrât-ı bedenin imdadına ve muavenetine koşturulan düstur-u teâvün, kanun-u kerem, namus-u ikram nerede? Felsefenin hayat-ı içtimaiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zalim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların fıtratlarını su-i istimallerinden neş’et eden düstur-u cidal nerede? Evet, düstur-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, “Hayat bir cidaldir“ diye eblehâne hükmetmişler.Üçüncü misal: Nübüvvetin tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve

    Not
    Dipnot-1
    bk. Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 1:13 (Mukaddime); el-Cürcânî, et-Ta’rifât 1:564; İbni Kayyım el-Cevziyye, Medaricü’s-Salikin 3:241; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:306; el-Gazâlî, el-Maksadü’l-Ensâ s. 150; el-Bikaî, Masrau’t-Tasavvuf s. 240; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 8:184; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl 2:284.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Ganî: her cihetle sonsuz zenginlik sahibi olan Allah (bk. ğ-n-y)
    Kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Kavî: sonsuz kuvvet sahibi Allah
    Müstağnî: sınırsız zenginlik sahibi olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah (bk. ğ-n-y) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
    abd: kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
    ahlâk-ı İlâhiye: İlâhî ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h) cidal: mücadele, kavga
    dergâh: Allah’ın yüce katı düstur: prensip, kural
    düstur-u cidâl: mücadele ve kavga prensibi, kanunu düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi, kanunu
    düsturî: kanunî eblehâne: ahmakçasına
    esâsât-ı sâdıka: doğru esaslar, sağlam temeller (bk. s-d-ḳ) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
    fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gayet-i kemâl: mükemmelleşme, yücelme gayesi (bk. k-m-l)
    hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y)
    hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hodfuruşâne: kendini beğendirmeye çalışmak
    hüceyrât-ı beden: bedenin hücreleri hükmetmek: kesin bir karara varmak (bk. ḥ-k-m)
    imdad: yardım kaide: kural
    kamer: ay kanun-u kerem: cömertlik ve ikram kanunu (bk. ḳ-n-n; k-r-m)
    küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) mahiyet: öz nitelik, özellik, esas
    mahiyet-i insaniye: insanın mahiyeti, esası misal: örnek (bk. m-s̱-l)
    muavenet: yardım muttasıf: vasıflanan
    muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mütezellilâne: kendi kusur ve aczini bilerek
    namus-u ikram: bağış ve iyilik kanunu (bk. n-m-s; k-r-m) nebâtât: bitkiler
    netâic-i âliye: yüce neticeler neş’et eden: doğan, ortaya çıkan
    nihayetsiz: sonsuz nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
    nümune: örnek silsile-i nübüvvet: peygamberlik zinciri (bk. n-b-e)
    su-i istimal: kötüye kullanma teveccüh etmek: yönelmek
    tevellüd eden: doğan, meydana çıkan tevhid-i İlâhî: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d; e-l-h)
    teşebbüh-ü bi’l-Vâcib: Cenâb-ı Hakka benzemek mânâsında felsefi ifade (bk. v-c-b) vahşî: ürkütücü, korkunç
    zaaf: zayıflık zerrât-ı taamiye: yiyecek zerreleri
    zikretmek: anmak şems: güneş


    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 735

    düstur-u gàliyesinden 1 اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ yani “Her birliği bulunan yalnız birden sudur edecektir; madem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek birtek Zâtın icadıdır” diye olan tevhidkârâne düsturu nerede? Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ 2 “Birden bir sudur eder”; yani “Bir zâttan bizzat birtek sudur edebilir. Sair şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudur eder” diye, Ganiyy-i ale’l-Itlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vesaite, rububiyette bir nevi şirket verip, Hâlık-ı Zülcelâle “akl-ı evvel“3 namında bir mahlûku verip adeta sair mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan işrâkıyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.

    Dördüncü misal: Nübüvvetin düstur-u hakîmânesinden

    4 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrıyla, “Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise, Sâniine ait neticeleri, Fâtırına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede? Felsefenin “Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menâfiine aittir’ diye, koca bir dağ gibi ağaca hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i muzahrefe düsturları nerede?


    Not
    Dipnot-1
    bk. eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal 2:124; el-îci, Kitabu’l-Mevakıf 2:589.
    Dipnot-2
    bk. eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal 2:187; el-îci, Kitabu’l-Mevakıf 2:689-690.
    Dipnot-3
    bk. İbni Teymiyye, Şerhu’l-Akîdeti’l-İsfahâniyye 2:80; eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal 2:75, 88.
    Dipnot-4
    “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.




    Fâtır: benzeri olmayan şeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r) Ganiyy-i Alel’ıtlak: her cihetle sınırsız zenginlik sahibi Allah (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)
    Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve azamet sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
    Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) abesiyet: faydasızlık, gayesizlik
    akl-ı evvel: “ilk akıl, Allah’ın yarattığı ilk mahlûk” mânâsında bazı eski filozofların görüşü dalâlet-pîşe: sapıklığı ve inançsızlığı meslek edinmiş (bk. ḍ-l-l)
    düstur: prensip, kural düstur-u gàliye: kıymetli prensip, kanun
    düstur-u hakîmâne: hikmetli prensip (bk. ḥ-k-m) düstur-u hikmet: hikmet prensibi (bk. ḥ-k-m)
    düstur-u itikadiye: inanç prensibi esbab: sebepler (bk. s-b-b)
    eşya: varlıklar hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki
    hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) hikmet-i muzahrefe: görünüşte güzel ve süslü, gerçekte içi boş ve çürük felsefe (bk. ḥ-k-m)
    hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    işrakıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar
    mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    menâfi: faydalar, yararlar misal: örnek (bk. m-s̱-l)
    mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k) nam: ad
    nevi: tür, çeşit nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)
    rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer
    sudur etmek: çıkmak, olmak tabiiyyun: tabiatçılar, yaratıcı olarak tabiatı kabul edenler (bk. ṭ-b-a)
    taksim: bölüştürme, paylaştırma tevhidkârâne: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren (bk. v-ḥ-d)
    vesait: araçlar zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
    âciz: güçsüz (bk. a-c-z) şirk-i azîm: büyük şirk, Allah’a ortak koşma (bk. a-ẓ-m)
    şirk-âlûd: şirk, inkâr bulaşmış şirket: ortaklık


    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 736

    Şu hakikat, Onuncu Sözün Onuncu Hakikatinde bir derece gösterildiğinden, kısa kestik.

    İşte, bu dört misale binler misali kıyas edebilirsin. “Lemeât”1 namındaki bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.

    İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Fârâbî gibi dâhiler, şâşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ, İmam-ı Gazâlî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.2 Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi’ bir mü’min derecesine çıkabilmişler. Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemâlden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip “Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye zecirkârâne tedip tokatlarını almışlar.3

    Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş’um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkârla o

    Not
    Dipnot-1
    Bu Lemeât risalesi, Hz. Üstadımızın tensibi ile Sözler mecmuasının nihayetinde derc edilmiştir.
    Not
    (Hizmetindeki talebeleri)
    Dipnot-2
    bk. el-Gazâlî, el-Munkızü Mine’d-Dalâl s. 39-40, 46.
    Dipnot-3
    bk. İbnü’l-Cevzî, Telbisü İblîs 134-136; Süleyman İbni Abdillah, Şerhu Kitabi’t-Tevhîd s. 616; İbni Teymiyye, Kütübü ve Resailü ve Fetâvâ İbni Teymiyye 7:571, 8:260.



    Fârâbî: (bk. bilgiler) Hüccetü’l-İslâm: İslâmın delili (bk. s-l-m)
    Mutezile: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep bedbinlik: kötümserlik, ümitsizlik
    buhar-misal: buhar gibi (bk. m-s̱-l) cihet: yön
    dâhi: son derece zeki kimse; dehâ ve hikmet sahibi ehl-i hakikat ve kemâl: hak ve doğru yolda olan kemâl sahibi kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-m-l)
    ene: ben, benlik esâsat-ı fâside: bozuk esaslar, çürük temeller
    esâsât-ı fâside: bozuk esaslar, çürük yasalar fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr
    gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) güya: sanki
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden (bk. ḥ-k-m)
    hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r)
    ittihaz: edinme, kabullenme maddiyat: maddi şeyler
    mahiyet: öz nitelik, özellik, esas maruf: bilinen (bk. a-r-f)
    meftun: düşkün, tutulmuş meslek-i felsefe: felsefe mesleği, yolu
    mevsuf: vasıflandırılan (bk. v-ṣ-f) meş’um: kötü, uğursuz
    mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı (bk. a-n-y; s-m-v) mübtedi’: ehl-i sünnet yolundan ayrılan (bk. b-d-a)
    mütebahhirîn: ilmi derin olan âlimler mütekellimîn: kelâm âlimleri (bk. k-l-m)
    mü’min: Allah’a inanan (bk. e-m-n) nam: ad
    nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
    netâic-i vahîme: vahim, korkunç neticeler risale: kitap (bk. r-s-l)
    sille-i tahkir ve tekfir: hakaret ve küfür tokadı tasallüb: katılaşma, sertleşme
    tedip: haddini bildirme, edeplendirme tekfir: küfürle itham etmek (bk. k-f-r)
    temeyyü: sıvılaşma tevaggul: meşgul olma, uğraşma
    ulema: âlimler (bk. a-l-m) yetimâne: yetimce
    zecirkârâne: şiddetle sakındırarak, engelleyerek ziynet-i surî: görünüşteki süs (bk. z-y-n)
    zındıka: dinsizlik, inançsızlık Ömer Hayyam: (bk. bilgiler)
    âdi: basit, sıradan üdeba-yı İslâmiye: İslâm edipleri (bk. s-l-m)
    ülfet: alışkanlık İbn-i Sina: (bk. bilgiler)
    İmam-i Gazâlî: (bk. bilgiler) şâşaa-i suriye: görünüşteki parlaklık ve gösteriş


    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 737

    enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyanla tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara—kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde—birer firavunluk verir. İşte o vakit Hâlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze vaziyetini alır, 1 مَنْ يُحْىِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ der, meydan okur gibi Kadîr-i Mutlakı acz ile itham eder. Hattâ, Hâlık-ı Zülcelâlin evsâfına müdahale eder; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:

    Felâsifenin bir taifesi, Cenâb-ı Hakka “mûcib-i bizzat“ demişler, ihtiyarını nefyetmişler, ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler. Feyâ sübhanallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat, taayyünatlarıyla, intizamatıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâniin ihtiyarını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor! Hem bir kısım felasife “Cüz’iyâta ilm-i İlâhî taallûk etmiyor”2 diye ilm-i İlâhînin azametli ihatasını nefyedip, bütün mevcudatın şehâdât-ı sâdıkalarını reddetmişler. Hem felsefe esbaba tesir verip tabiat eline icad verir. Yirmi İkinci Sözde kat’î bir surette ispat edildiği gibi, herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye3 has, parlak sikkeyi görmeyip âciz, câmid, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet-i âliyeyi ifade eden ve herbiri birer mektubât-ı Samedâniye hükmünde olan mevcudatın bir kısmını ona mal eder. Hem, Onuncu

    Not
    Dipnot-1
    “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Yâsin Sûresi, 36:78.
    Dipnot-2
    bk. el-Gazâlî, el-Munkızü Mine’d-Dalâl s. 46.
    Dipnot-3
    bk. En’am Sûresi, 6:102.




    Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
    Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
    acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
    câmid: cansız cüz’iyât: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)
    efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) enaniyet: benlik
    esbab: sebepler (bk. s-b-b) evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)
    evâmir: emirler ezcümle: meselâ, özetle
    felasife: felsefeler felâsif: felsefeciler, filozoflar
    feyâ sübhanallah: ey her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah mânâsında bir şeyin tuhaflığını bildirmek için şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır (bk. s-b-ḥ) firavunluk: kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler-Firavun)
    has: özel hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hikmet-i âliye: yüce ve yüksek gaye (bk. ḥ-k-m) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    ihata: kapsama, herşeyi kuşatma ihtiyar: irade, dileme, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)
    ilm-i İlâhî: Allah’ın ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
    intizamat: düzenlilikler (bk. n-ẓ-m) itham etmek: suçlamak
    kat’î: kesin kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    masdariyet: kaynaklık mektubât-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n)
    mûcib-i bizzat: iradesiyle değil de varlığı icabı herşeyi yapmaya mecbur olan (bk. c-v-b) mübareze: karşı koyma, çarpışma
    müdahale etmek: karışmak nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
    nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nefyetmek: inkâr etmek
    nev-i insan: insanlık, insan türü nihayetsiz: sonsuz
    sair: diğer sikke: mâdenî şeyler üzerine vurulan mühür, işaret
    suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taallûk etmek: ilgili olmak
    taayyünat: belirlenmeler tahrif: değiştirme, bozma
    taife: topluluk teberrî etmek: uzaklaşmak
    tecemmüd: donma tekeddür: bulanma
    tekzip etmek: yalanlamak tesadüf: rastlantı
    zerre: atom, en küçük madde parçası âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
    şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şehâdât-ı sâdıka: doğru şahitlikler (bk. ş-h-d; s-d-ḳ) şems: güneş
    şuursuz: bilinçsiz, idraksiz (bk. ş-a-r)


    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 738

    Sözde ispat edildiği gibi, Cenâb-ı Hak bütün esmâsıyla ve kâinat bütün hakaikiyle ve silsile-i nübüvvet bütün tahkikatıyla ve kütüb-ü semâviye bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervahlara bir ezeliyet isnad etmişler. İşte, bu hurafatlara sair meselelerini kıyas edebilirsin. Evet, şeytanlar, güya enenin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.

    فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 1

    Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat-i hayaliye suretinde, nim-manzum olarak Lemeat’ta yazdığım bir vakıa-i misaliyenin meâlini şurada zikretmeye münasebet geldi. Şöyle ki:

    Bu risalenin telifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da, Ramazan-ı Şerifte, meslek-i felsefeyle münasebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerifenin âhirinde

    صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّاۤلِّينَ 2

    ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vakıa-i hayaliye, bir hadise-i misaliye, rüyaya benzer bir hadise gördüm ki:

    Kendimi bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziya, ne âb-ı hayat—hiçbirisi


    Not
    Dipnot-1
    “Kim tâğûtu reddeder de Allah’a iman ederse, işte o kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah ise herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:256.

    Dipnot-2
    “Kendilerine in’âm ve ihsanda bulunduklarının yolu—, gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yolu değil.” Fâtiha Sûresi, 1:7.




    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Eski Said: (bk. bilgiler)
    Yeni Said: (bk. bilgiler) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
    ene: ben, benlik ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
    esmâ: isimler (bk. s-m-v) ezeliyet: varlığının başlangıcı olmaması (bk. e-z-l)
    feylesof: felsefeci güya: sanki
    hadise: olay (bk. ḥ-d-s̱) hadise-i misaliye: misal âlemi ile ilgili olay (bk. ḥ-d-s; m-s̱-l)
    hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hengâm: zaman
    hurafat: hurafeler, batıl inanışlar inkılâb: dönüşme
    isnad etmek: dayandırmak (bk. s-n-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    kütüb-ü semâviye: vahye dayanan mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerîm (bk. k-t-b; s-m-v) meslek: usül, yol
    meslek-i felsefe: felsefe mesleği meâl: anlam
    münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) nefyetmek: inkâr etmek
    nesîm: hoş ve hafif rüzgâr nim-manzum: yarı vezinli, kafiyeli (bk. n-ẓ-m)
    risale: kitap (bk. r-s-l) sahrâ-yı azîme: büyük çöl (bk. a-ẓ-m)
    sair: diğer seyahat-i hayaliye: hayalî (keşfî) yolculuk (bk. ḫ-y-l)
    sisile-i nübüvvet: peygamberlik zinciri (bk. n-b-e) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
    tahkikat: araştırmalar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) telif: yazım
    tenvir: aydınlatma, nurlandırma (bk. n-v-r) tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put (bk. ṭ-ğ-y)
    vakıa-i hayaliye: hayali olay (bk. ḫ-y-l) vakıa-i misaliye: misâl âlemi ile ilgili olay (bk. m-s̱-l)
    zemin: yer zikretmek: anmak, belirtmek
    ziya: ışık âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
    âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
    âlem: dünya; kâinat (bk. a-l-m) âyât: ayetler, deliller
    İstanbul: (bk. bilgiler)


    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 739

    bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziya, nesîm, âb-ı hayat var, oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Git gide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtel’arz yolda çok kimseler gitmişler, her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.

    Ey hayaliyle benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve AristoHAŞİYE-1 gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi dâhilerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her neyse, seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.

    Gid gide, baktım ki, benim elime iki şey verildi: biri, bir elektrik, o tahtel’arz tabiatın zulümatını dağıtır; diğeri bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrikle o âlet Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.”

    Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, ruh-efzâ bir nesîm, hayattar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdü lillâh” dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.

    Not
    Haşiye-1
    Eğer desen: “Sen necisin, bu meşahire karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir.




    Aristo: (bk. bilgiler) Eflâtun: (bk. bilgiler)
    Fârâbî: (bk. bilgiler) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
    dalâlet-âlûd: hak yoldan sapmış, inançsızlık bulaşmış (bk. ḍ-l-l) dağ-misal: dağ gibi (bk. m-s̱-l)
    dâhi: son derece zeki, deha ve hikmet sahibi kimse efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)
    ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar elhamdü lillâh: “her türlü övgü ve şükür yalnızca Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)
    evham-âlûd: vehimler ve kuruntular karışmış evâmir: emirler
    felsefe-i tabiiye: herşeyi tabiata dayandıran felsefe (bk. ṭ-b-a) gark etmek: boğmak, batırmak
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not himmet: mânevî yardım
    hâmil: taşıyan ihtiyarsız: irade dışı, istemeden (bk. ḫ-y-r)
    iştirak etmek: katılmak mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
    marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f) meşahir: meşhurlar, ünlüler
    muvahhiş: ürküten, korkutan muzır: zararlı
    mâlik: sahip (bk. m-l-k) müşir: mareşal
    nefer: asker, er nesîm: hoş ve hafif rüzgâr
    ruh-efzâ: ruha hoş gelen (bk. r-v-ḥ) seyahat-i hayaliye: hayalî (keşfî) yolculuk (bk. ḫ-y-l)
    tabiat: kâinat ve içindekiler, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tahtel’arz: yeraltı
    tecrübe etmek: denemek tevehhüm etmek: zannetmek
    tünelvâri: tünel gibi zemin: yer
    ziya: ışık zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
    âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âb-ı leziz: lezzetli su
    âlem: dünya (bk. a-l-m) üstad: hoca, öğretmen
    üstad-ı ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan üstad, öğretmen (bk. e-z-l) İbn-i Sina: (bk. bilgiler)
    şakirt: öğrenci, talebe


    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 740

    Yine evvelki vaziyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu defa tahtezzemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat’ edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acaip ve garaibi görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdit eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vasıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Git gide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir.

    Her ne ise, o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efzâ nesîmi teneffüs ederek “Elhamdü lillâh” dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.

    Sonra baktım, biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müthiş sahrâya getirdi. Baktım ki, yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zembil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası dağın yarısına kadar gelmemişti. En lâtif bir nesîm, en leziz bir âb-ı hayat, en şirin bir ziya her tarafta görünüyor.

    Baktım ki, o asansörler gibi nuranî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki, şunlar Kur’ân’-ı Hakîmin âyetlerinin cilveleridir.


    İşte, وَلاَ الضَّاۤلِّينَ 1 ile işaret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki, onda hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz.غَيْرِ الْمَغْضُوبِ 2 ile işaret olunan ikinci yol, esbabperestlerin ve vesaite icad

    Not
    Dipnot-1
    “Sapıtmış olanların yoluna değil.” Fâtiha Sûresi, 1:7.
    Dipnot-2
    “Gazabına uğrayanların yoluna değil.” Fâtiha Sûresi, 1:7.



    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) acaib: şaşırtıcı, garip şeyler
    cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) elhamdü lillâh: “her türlü övgü ve şükür yalnızca Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)
    esbabperest: sebeplere tapan (bk. s-b-b) evvelki: önceki
    fevkine: üstüne galebe çalmak: üstün gelmek
    garaib: tuhaf, hayret verici şeyler hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hiddet: öfke, kızgınlık icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) leziz: lezzetli
    lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) menzil: durak, yer (bk. n-z-l)
    meslek: yol, usül muhtelif: çeşitli
    müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) müşkülât: zorluklar
    müşkülât peydâ etmek: zorluklar çıkarmak nesîm: hoş ve hafif rüzgâr
    nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) ruh-efzâ: ruha hoş gelen (bk. r-v-ḥ)
    sahrâ: çöl sahrâ-yı azîm: büyük çöl (bk. a-ẓ-m)
    seyir: yolculuk, gezinti seyyah: gezgin, yolcu
    sâik: sevk eden, sürükleyen tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar (bk. ṭ-b-a)
    tabiiyyun: tabiatçılar, yaratıcı olarak tabiatı kabul edenler (bk. ṭ-b-a) tahtezzemin: yer altı
    tarz: şekil tayyare: uçak
    tehdit: korkutma vasıta-i seyahat: yolculuk aracı
    vaziyet: durum vesait: vasıtalar, araçlar
    zembil: hasırdan örülerek yapılan kulplu torba, sepet zemin: yer
    ziya: ışık âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
    âlem: dünya (bk. a-l-m)


    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 741

    ve tesir verenlerin, meşâiyyun hükeması gibi yalnız akılla, fikirle hakikatü’l-hakaike ve Vâcibü’l-Vücudun marifetine yol açanların mesleğidir.

    اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ 1 ile işaret olunan üçüncü yol ise, sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’ân’ın cadde-i nuraniyesidir ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve Rahmânî ve nuranî bir meslektir.




    Not
    Dipnot-1
    “Kendilerine in’âm ve ihsanda bulunduklarının yolu...” Fâtiha Sûresi, 1:7.




    Rahmânî: rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen (bk. r-ḥ-m) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
    cadde-i nuraniye: nurlu, aydınlık cadde (bk. n-v-r) ehl-i Kur’ân: Kur’ân ehli
    hakikatü’l-hakaik: gerçeklerin gerçeği, en büyük hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hükema: felsefeciler, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
    marifet: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f) meslek: yol, usül
    meşâiyyun: sadece akla güvenen Aristo geleneğini izleyen felsefeciler nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
    selâmet: esenlikli, güvenli (bk. s-l-m) semâvî: vahye dayanan (bk. s-m-v)
    sırat-ı müstakim: dosdoğru yol tesir: etki


    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 742

    İkinci Maksat
    Tahavvülât-ı zerrâta dair şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.





    وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَاْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَرَبِّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِلاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَۤ اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلاَۤ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ 1

    ŞU ÂYETİN pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu Maksat bir Mukaddime ile Üç Noktadan ibarettir.

    MUKADDİME

    Tahavvülât-ı zerrât, Nakkâş-ı Ezelînin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa, maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. Çünkü, bütün mevcudat gibi, zerreler ve herbir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillâh“ der. Çünkü, nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi... Hem vazifesinin hitâmında “Elhamdü lillâh” der. Çünkü, bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san’at, faideli bir hüsn-ü nakış

    Not
    Dipnot-1
    “İnkâr edenler, ‘Kıyamet başımıza gelmez’ dediler. Sen de ki: Evet, gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” Sebe’ Sûresi, 34:3.



    Bismillâh: Allah’ın adıyla (bk. s-m-v) Nakkâş-ı Ezelî: herşeyi zatına has olarak nakış nakış işleyen, evveli olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l)
    cemâl-i san’at: sanat güzelliği (bk. c-m-l; ṣ-n-a) cevelân: dolaşma, hareket
    cevher: kıymetli taş; asıl, öz, temel elhamdü lillâh: “her türlü övgü ve şükür yalnızca Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)
    hengâm: zaman hikmet: fayda, gaye (bk. ḥ-k-m)
    hitâm: son hüsn-ü nakış: nakış güzelliği (bk. ḥ-s-n; n-ḳ-ş)
    ihtizâzât: sallanmalar, sarsıntılar kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. k-l-m; ḳ-d-r)
    kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün âlem (bk. k-t-b; k-v-n) maddiyyun: materyalistler, herşeyi maddeye bağlayanlar
    maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mebde-i hareket: hareketin başlangıcı
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) miskal: yaklaşık 4.5 grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
    mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) nebze: az miktar
    nihayetsiz: sonsuz sandukça: küçük sandık
    tabiiyyun: tabiatçılar, yaratıcı olarak tabiatı kabul edenler (bk. ṭ-b-a) tahavvülât-ı zerrât: atomların değişim, dönüşüm ve hareketleri
    tesadüf: rastlantı tevehhüm etmek: sanmak, kuruntuya kapılmak
    ukul: akıllar zerre: atom, en küçük madde parçası
    âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait âyetler, deliller (bk. k-v-n)


    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Otuzuncu Söz - Sayfa 743

    göstererek, Sâni-i Zülcelâlin medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.Evet, tahavvülât-ı zerrât,HAŞİYE-1 âlem-i gaybdan olan herşeyin geçmiş aslında ve


    Not
    Haşiye-1 İkinci Maksadın, tahavvülât-ı zerrâtın tarifine dair olan uzun cümlenin haşiyesidir. Kur’ân-ı Hakîmde İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn mükerrer yerlerde zikredilmiştir.1 Ehl-i tefsir “İkisi birdir”;2 bir kısmı “Ayrı ayrıdır” demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir. Hülâsa, “İlm-i İlâhînin ünvanlarıdır” demişler.3 Fakat Kur’ân’ın feyziyle şöyle kanaatim gelmiş ki: İmam-ı Mübîn, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev’ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, herşeyin vücud-u zâhirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir. Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Sözde, hem Onuncu Sözün haşiyesinde ispat edilmiştir. Evet, şu İmam-ı Mübîn, bir nevi ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani, eşyanın mebâdileri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizamla eşyanın vücutlarını gayet san’atkârâne intaç etmesi cihetiyle, elbette desâtir-i ilm-i İlâhînin bir defteriyle tanzim edildiğini gösteriyor. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları, ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i İlâhiyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın teşkilâtını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o evâmir-i tekvîniyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir. Elhasıl, İmam-ı Mübîn, mazî ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal-budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu mânâdaki “İmâm-ı Mübîn” kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmua-i desâtiridir. O desâtirin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrât, vücud-u eşyadaki hidemâtına ve harekâtına sevk edilir. Amma Kitab-ı Mübîn ise, âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade zaman-ı hazıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irade-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübîn kader defteri ise, Kitab-ı Mübîn kudret defteridir. Yani, herşey vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında kemâl-i san’at ve intizamları gösteriyor ki, bir kudret-i kâmilenin desâtiriyle ve bir irade-i nâfizenin kavâniniyle vücut giydiriliyor suretleri tayin, teşhis edilip birer miktar-ı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir mecmua-i kavânini, bir defter-i ekberi vardır ki, herbir şeyin hususî vücutları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücudu, İmam-ı Mübîn gibi, kader ve cüz-ü ihtiyarî mesâilinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın o Levh-i Mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbâniyenin o basîrâne kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler; hâşâ, “tabiat“ namıyla tesmiye etmişler, körletmişler. İşte, İmam-ı Mübîn’in imlâsıyla, yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla, kudret-i İlâhiye, icad-ı eşyada herbiri birer âyet olan silsile-i mevcudatı, “Levh-i Mahv, İsbat” denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerrâtı tahrik ediyor. Demek, harekât-ı zerrât, o kitabetten, o istinsahtan, mevcudat âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekâttır. Amma Levh-i Mahv, İsbat ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u Âzam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-i zaman odur. Evet, herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv, İsbat’taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.1 Kitab-ı Mübîn: Mâide Sûresi, 5:15; En’âm Sûresi, 6:59; Yûnus Sûresi, 10:61; Hûd Sûresi, 11:6; Yûsuf Sûresi, 12:1; Şuarâ Sûresi, 26:2; Neml Sûresi, 27:1, 75; İmam-ı Mübîn: Yâsin Sûresi, 36:12.2 es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr 7:48; Ebu’s-Süûd, Tefsîr 7:61; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr 5:367.3 et-Teberî, Câmiu’l-Beyân 7:212; el-Beyzâvî, Tefsîr 3:206; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 7:4.



    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cihet: yön
    desâtir: prensipler, kurallar desâtir-i ilm-i İlâhî: Allah’ın ilminin düsturları, prensipleri (bk. a-l-m; e-l-h)
    ehl-i tefsir: Kur’ân’ı mânâ bakımından yorumlayanlar (bk. f-s-r) elhasıl: özetle, sonuç olarak
    emr-i İlâhi: Allah’ın emri (bk. e-l-h) evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler, işler (bk. k-v-n)
    evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h) eşya: varlıklar
    feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ) fihriste: indeks, içindekiler
    hakikat: gerçek mahiyet, içyüz, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not hidemât: hizmetler
    hükm: karar(bk.h-k-m) hülâsa: özetle
    ilm-i İlâhî: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) imlâ: yazdırma
    intaç etmek: sonuç vermek intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
    irade-i nâfize: her şeye ve her yere tesir ve nüfuz eden Allah’ın iradesi (bk. r-v-d) irade-i İlâhiye: Allah’ın iradesi, dilemesi ve tercihi (bk. r-v-d; e-l-h)
    kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
    kaside-i medhiye: övgü kasidesi kavânin: kanunlar (bk. ḳ-n-n)
    kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i san’at: sanat mükemmelliği (bk. k-m-l; ṣ-n-a)
    kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i kâmile: mükemmel ve kusursuz kudret (bk. ḳ-d-r; k-m-l)
    mahiyet: esas özellik, nitelik mazi: geçmiş zaman
    mebâdi: çekirdekler, başlangıçlar mecmua: kitap (bk. c-m-a)
    mecmua-i desâtir: kurallar kitabı (bk. c-m-a) medâyih: övgüye lâyık iş ve hareketler
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhtelif: çeşitli
    mücessem: cisme bürünmüş, maddî yapısı olan mükerrer: tekrarla, defalarca
    müstakbel: gelecek zaman nazar etmek: bakmak (bk. n-ẓ-r)
    nev’: tür, çeşit san’atkârane: sanatlı bir şekilde (bk. ṣ-n-a)
    sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) tahavvülât-ı zerrât: atomların değişim, dönüşüm ve hareketleri
    tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tarif: tanım, açıklama (bk. a-r-f)
    tazammun: içine alma teşkilât: yapı, kuruluş
    vücud: varlık (bk. v-c-d) vücud-u eşya: varlıkların vücudu, bedeni (bk. v-c-d)
    vücud-u zâhirî: görünürdeki vücud (bk. v-c-d; ẓ-h-r) vücut: beden (bk. v-c-d)
    zaman-ı hal: şimdiki zaman zaman-ı hazır: şimdiki zaman
    zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları zikredilmek: anılmak, belirtilmek
    ziyade: çok, fazla âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b)
    âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
    şuûnât: işler, fiiller, icraatlar ve haller (bk. ş-e-n)


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/4 İlkİlk 1234 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 105, 112, 120, 124, 134, 136, 143, 145, 146, 154, 157, 159, 160, 161, 164, 171, 176, 184, 187, 206, 209, 592, 600, 727, 827, acip, adaletli, adedince, adıyla, aklı, âlemi, âlemleri, allah, aracı, araf, arz, asfiya, atmak, âyine, azîm, azot, bahusus, bakıyorum, bağlantı, bağış, başkasını, başıboş, beşer, bildirir, bilinen, bilinmez, bilmesi, bilmüşahede, bir adam, birdir, biri, birlik, boz, bulunmak, bırakmıyor, çok, çoktur, cömertlik, dadır, daire, davranışları, dağlar, dediler, demeye, demişler, derece, değilim, değiller, değiştirme, diriltecek, dizginini, dünyadan, duruma, düzenli, dış, edecek, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, ejderha, elektrikle, emanetin, esmâ, esrarlı, etmeme, eşsiz, fikrini, gaflete, galebe, gazabı, geçirmiş, gelmiş, gerçekleri, gezi, gibi, gif, giydirmek, gördüğünü, görmeye, görünmek, görüyorum, gösteriş, gururu, güvenli, güvenme, güzelliği, hakikatten, hâlıkını, harap, hayrette, herşeye, herşeyin, hicr, ibarettir, içindekiler, ihata, ile, ilham, insanlığı, istekleri, itham, işaret, jpg, kadar, kâinatı, kâinatın, kanunları, kapılmak, kavga, kayı, kemik, kesretli, kitabını, kudretine, kurulan, kısmı, lütuf, mâlikim, mama, masnuatı, mecbur, mecmuası, meselâ, mevcud, mevcudat, meyvesini, muazzam, muhakkak, muhaldir, mümkü, müş, nail, naks, nefer, nihayet, nüfuz, nura, olduk, olduğuna, olduğundan, omuzuna, onlardan, orga, özellikle, özgü, pamuk, parçalar, rububiyeti, sahibidir, sakı, sanmak, savunanlar, sayılan, sekiz, seviyesi, seyyare, sözlerde, sûresi, suretle, surlar, sığı, sığınmak, taksim, takvim, tapan, tasavvur, taşları, uhrevî, ümitsizlik, üstü, varlığının, vazifeler, verdiği, verildi, verilmiş, vermişler, veyahut, yayı, yazdığı, yazıldığı, yükleri, yükseliş, yunan, yıldızlara, ışık, zarif, zeminde, zerrelerin, zulmet, zulmü, şahsiyet, şerleri, şevk, şeye

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222