Sayfa 2/5 İlkİlk 12345 SonSon
46 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 688

    olmasına kâfi gelir. Çünkü, o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullah olmazsa, o namuslara, o kanunlara bir vücut taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki, hayat bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emir, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.

    Elhasıl:
    Madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil mânen ittifak etmişler ki, mevcudat şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem, zâhir olan âlem-i şehadet, câmid ve teşekkül-ü ervâha nâmuvafık olduğu halde, bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücut ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücut vardır ki, âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir.

    Hem madem, denizin balığa nisbeti gibi, ervâha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mânâ ervahlarla dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler mânâ-yı melâikenin vücuduna şehadet ederler. Elbette, bilâşek velâ şüphe, melâike vücutlarının ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti ve ukul-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki, Kur’ân şerh ve beyan etmiştir. O Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melâike, ibâd-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar.”

    Melâike, ecsâm-ı lâtife-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar. Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir; kelâm sıfatından gelen şeriat-i İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de, melâike dahi muazzam bir


    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: anlatım ve açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’an (bk. a-c-z; b-y-n) ademî: yokluğa ait
    ashab-ı akıl ve nakil: akıl ve bilim sahipleri ve dinî bilgileri nakleden kimseler beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
    beşer: insanlar bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz
    câmid: cansız, sert, katı düstur: kural, prensip
    ecsâm-ı lâtife-i nuraniye: gözle görünmeyen nurânî cisimler (bk. l-ṭ-f; n-v-r) ehl-i din: din sahipleri, dindarlar
    ehl-i hikmet: felsefeciler (bk. ḥ-k-m) elhasıl: özetle, sonuç olarak
    emir: olgu, iş, nesne ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
    hakikat: gerçek mahiyet, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i hariciye: gözle görülebilen gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hamele: taşıyıcı hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
    hüviyet: mahiyet, kimlik ibâd-ı mükerrem: şerefli, saygın kullar (bk. a-b-d; k-r-m)
    ibâdullah: Allah’ın kulları (bk. a-b-d) iktiza: gerektirme
    istihsan etmek: güzel bulmak, beğenmek (bk. ḥ-s-n) itibarî emir: gerçekte olmadığı halde varsayılan iş, olgu (bk. a-b-r)
    ittifak etmek: birleşmek kelâm: konuşma, söz (bk. k-l-m)
    keyfiyet: nitelik, özellik kâfî: yeterli
    makul: akla uygun melâike: melekler (bk. m-l-k)
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
    muhalefet etmek: aykırı davranmak muhtelif: çeşitli
    muvafık: uygun mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
    mânâ-yı melâike: “melekler” kavramının ifade ettiği mânâ (bk. a-n-y; m-l-k) mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l)
    münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) münhasır: sınırlı, ait
    münkasım: kısımlara ayrılmış mütemessil: cisim şeklinde görünen (bk. m-s̱-l)
    namus: kanun (bk. n-m-s) nevi: çeşit, tür
    nisbet: oran (bk. n-s-b) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
    nâmuvafık: uygunsuz ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
    suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taayyün: belirlenme
    tabakat-ı vücut: varlık tabakaları (bk. v-c-d) tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n)
    teşahhus: somutlaşma, belirlenme teşekkül-ü ervâh: ruhların meydana gelmesi (bk. r-v-ḥ)
    ukul-ü selime: sağlam ve bozulmamış akıllar vehmî: varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen
    vücut: varlık (bk. v-c-d) zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
    zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
    âlem-i mânâ: mânâ âlemi (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)
    ümmet: millet şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
    şerh: izah, açıklama şeriat-i İlâhiye: Allah’ın koyduğu kanun, nizam (bk. ş-r-a; e-l-h)


    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 689

    ümmettir ki, onların amele kısmı irade sıfatından gelen şeriat-i tekvîniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakikî olan kudret-i fâtıranın ve irade-i ezeliyenin emirlerine tâbi bir nevi ibâdullahtırlar ki, ecrâm-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer mâbedi hükmündedirler.

    ÜÇÜNCÜ ESAS

    Mesele-i melâike ve ruhaniyat o mesâildendir ki, tek bir cüz’ün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir; birtek şahsın rüyeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Birtekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur.

    Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki, bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melâikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivâyeti gibi, meleklerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivâyet edilmesine icmâ etmişlerdir. Acaba, hiçbir fert melâikelerden bilbedâhe görünmezse, hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddit eşhasın vücudu kat’î bilinmezse, hem onların bilbedâhe, bilmüşahede vücutları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki, böyle bir icmâ ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, şu itikad-ı umumînin menşei, mebâdi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, hakikatsiz bir vehim, bütün inkılâbât-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, bekà bulsun? Hem hiç mümkün müdür ki, şu ehl-i edyânın, bu icmâ-ı azîmin senedi, bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî



    Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) akaid-i insaniye: insanlığa ait inançlar
    amele: işçi bahis: konu
    bedihî: açık, âşikâr bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)
    bilbedâhe: ap açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görerek (bk. ş-h-d)
    cüz’: parça, kısım (bk. c-z-e) ecrâm-ı ulviye: gökcisimleri
    ehl-i edyan: din sahipleri, dine inananlar emir: iş, olgu
    eşhas: şahıslar fert: tek, birey (bk. f-r-d)
    hads-i kat’î: kesin ve doğru sezgi hakikatsiz: gerçek olmayan, asılsız (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hamele: taşıyıcı ibâdullah: Allah’ın kulları (bk. a-b-d)
    icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) icmâ-ı azîm: çok büyük fikir birliği (bk. c-m-a; a-ẓ-m)
    inkâr: kabul etmeme (bk. n-k-r) inkılâbât-ı beşeriye: insanlığın geçirdiği değişimler, başkalaşmalar
    irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d) irade-i ezeliye: Allah’ın ezelî iradesi (bk. r-v-d; e-z-l)
    istimrar: devam etme istinad: dayanma (bk. s-n-d)
    itikad-ı umumî: çoğunluğun, genelin inancı ittifak: birlik, birleşme
    kat’î: kesin kudret-i fâtıra: yaratıcı kudret (bk. ḳ-d-r; f-ṭ-r)
    küll: bütün (bk. k-l-l) külliyyen: bütünüyle (bk. k-l-l)
    malûm: bilinme (bk. a-l-m) mebâdi-i zaruriye: zorunlu prensipler ve temel bilgiler
    melâike: melekler (bk. m-l-k) menşe: kök
    mescid: namaz kılınan yer mesele-i melâike ve ruhaniyat: melekler ve ruhanî varlıklar meselesi (bk. m-s̱-l; m-l-k; r-v-ḥ)
    mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) muhavere: karşılıklı konuşma
    mâbed: ibadet edilen yer (bk. a-b-d) mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l)
    müsbet: uygun müstemirren: sürekli, devamlı olarak
    müteaddit: çeşitli, birden fazla mütemessil: cisim şeklinde görünen (bk. m-s̱-l)
    müşahede: gözle görme (bk. ş-h-d) nevi: tür, çeşit
    rivâyet: duyulan şeylerin nakledilmesi ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
    rüyet: görme senet: kuvvetli delil olabilecek söz
    tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) taife: topluluk, grup
    tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber tâbi: bağlı
    umum: bütün vehim: kuruntu, zan
    vücud: varlık (bk. v-c-d) vücudî: varlıkla ilgili (bk. v-c-d)
    yakîn-i şuhudî: görür gibi inanma (bk. y-ḳ-n; ş-h-d) zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in yaşadığı dönem
    ümmet: millet şeriat-i tekvini: Allah’ın kâinatta koyduğu yaratılış kanunları (bk. ş-r-a; k-v-n)
    şuhud: şahid olma, görme (bk. ş-h-d)


    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 690

    olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, o hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî hadsiz emarelerden ve o emareler hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şüphesiz, mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin? Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rüyetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esâsât-ı kat’iyedir.

    Hem hiç mümkün müdür, hiç makul müdür, hiç kabil midir ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semâsının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icmâ-ı mânevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melâike ve ruhaniyatın vücutları ve müşahedeleri bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun? Bahusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki, iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki, iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefiy ve inkâra müreccahtırlar.

    Ve bilhassa, kâinat semâsında daim parlayan ve hiçbir vakit gurub etmeyen, âlem-i hakikatin şemsü’ş-şumusu olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) şehâdâtı ve müşahedâtı, hiç kabil midir ki, bir şüphe kabul etsin?

    Madem tek bir ruhaniyatın vücudu bir zamanda tahakkuk etse, şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni, en makulü, en makbulü, şeriatin şerh ettiği gibidir, Kur’ân’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Miracın gördüğü gibidir.

    DÖRDÜNCÜ ESAS

    Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki, cüz’iyat gibi külliyatın


    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’an (bk. a-c-z; b-y-n) Sahib-i Mirac: Miraca çıkan Peygamberimiz (a.s.m.) (bk. a-r-c)
    Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi (bk. ḥ-m-d) ahsen: en güzel (bk. ḥ-s-n)
    bahusus: özellikle bilhassa: özellikle
    cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e) daim: devamlı, sürekli
    ehl-i edyan: din sahipleri, dine inananlar ehl-i ihtisas: konusunda uzman olan kimse
    ehl-i ispat: ispat edenler, doğruyu ortaya çıkaranlar ehl-i nefiy ve inkâr: inkâr edenler, reddedenler (bk. n-k-r)
    emare: işaret, belirti enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
    esâsât-ı kat’iye: kesin esaslar evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
    gurub: batma hads-i kat’î: kesin ve doğru sezgi
    hadsiz: sayısız hasıl olma: meydana gelme
    hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) icmâ-ı mânevî: mânevî fikir birliği (bk. c-m-a; a-n-y)
    ihbar etme: haber verme ihbarat: haber vermeler
    istinad: dayanma (bk. s-n-d) itikadat-ı umumiye: çoğunluğun, genelin inançları
    kabil: mümkün, olabilir kerrat: defalarca
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makbul: kabul olunan
    makul: akla uygun malûm: bilinen (bk. a-l-m)
    mebâd-i zaruriye: zorunlu prensipler ve temel bilgiler medar: vesile, sebep
    melâike: melekler (bk. m-l-k) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
    müreccah: tercih edilir müşahedat: gözlemleme, görme (bk. ş-h-d)
    müşahede: görme (bk. ş-h-d) nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
    nev’: çeşit, tür risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
    ruhaniyât: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âleminin varlıkları (bk. r-v-ḥ) ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
    rüyet: görme semâ: gök (bk. s-m-v)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) suret-i tahakkuk: gerçekleşme şekli (bk. ṣ-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
    tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
    tevatür-ü mânevî: mânevî nakiller ile gelen, mânâsı üzerinde ittifak sağlanan nakil (bk. a-n-y) umumen: bütünüyle
    vakıa: olay vücut: varlık (bk. v-c-d)
    yakîn-i şuhudî: görür gibi inanma (bk. y-ḳ-n; ş-h-d) âlem-i hakikat: gerçek âlem (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ)
    şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şehâdât: şahitlikler (bk. ş-h-d)
    şek: şüphe şemsü’ş-şumus: güneşler güneşi
    şerh: açıklama şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler, din (bk. ş-r-a)


    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 691

    dahi birer şahs-ı mânevîsi vardır ki, birer vazife-i külliyesi görünüyor, onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ, bir çiçek kendince bir nakş-ı san’atı gösterip lisan-ı hâliyle esmâ-i Fâtırı zikrettiği gibi, küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir, gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânâtı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de, koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubûdiyeti vardır. Nasıl bir ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtıyla bir tesbihatı var. Öyle de, koca semâvât denizi dahi, kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve aylarıyla Fâtır-ı Zülcelâline tesbihat yapar ve Sâni-i Zülcelâline hamd eder, ve hâkezâ... Mevcudat-ı hariciyenin herbiri, sureten câmid, şuursuzken, gayet hayatkârâne ve şuurdarâne vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette, nasıl melâikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler. Bunlar dahi, âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melâikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.

    Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü Dalında beyan edildiği gibi, şu saray-ı âlemin Sâni-i Zülcelâli, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi, melâike ve ruhanîlerdir. Madem nebâtat ve cemâdat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvânat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde, bilmeyerek gayet küllî maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni-i Zülcelâlin makàsıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve herşeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmekle istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.



    Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    amele: işçi beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
    bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cemâdat: cansız varlıklar
    câmid: cansız esmâ-i Fâtır: herşeyi yoktan ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; f-ṭ-r)
    hademe: hizmetçi hamd etmek: teşekkür ve övgülerini sunmak (bk. ḥ-m-d)
    hane: ev hayatkârâne: canlı gibi (bk. ḥ-y-y)
    hayvânat: hayvanlar heyet-i umumiye: genel yapı, bütün
    hidemat: hizmetler hisse: pay
    hizmet-i külliye: büyük ve kapsamlı hizmet (bk. k-l-l) hizmetkâr: hizmetçi
    hâkezâ: bunun gibi ilânât: duyurular
    intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istihdam: çalıştırma
    kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) külliyet: fertler topluluğu, tür, cins
    küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya
    lisan-ı hâl: hal ve beden dili maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d)
    makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) melâike: melekler (bk. m-l-k)
    mescid: namaz kılınan yer mevcudat-ı hariciye: maddî ve cismanî varlıklar (bk. v-c-d)
    muaccel: peşin mukabil: karşılık
    muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) müeccel: ertelenmiş
    mühim: önemli mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l)
    nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a) nebâtat: bitkiler
    nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
    ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) sair: diğer
    saray-ı âlem: dünya sarayı (bk. a-l-m) semâvât: gökler (bk. s-m-v)
    sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
    tevfik-i hareket: uygun hareket timsal: numune, örnek (bk. m-s̱-l)
    ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r)
    vazife-i külliye: büyük ve kapsamlı görev (bk. k-l-l) vazife-i tesbihiye: Allah’ı zikir ve tesbih görevi (bk. s-b-ḥ)
    zikretmek: anmak âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi (bk. a-l-m; m-l-k)
    âlem-i mülk: görünen maddî ve cismanî âlem (bk. a-l-m; m-l-k) âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)
    ücret-i cüz’iye: küçük ve az ücret (bk. c-z-e) şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)
    şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) şuurdarâne: şuurlu gibi (bk. ş-a-r)


    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 692

    Hem insana benzer ki, o Sâni-i Zülcelâlin makàsıd-ı külliyesini bilir, bir ubûdiyetle tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilâfına olarak, hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni-i Zülcelâlin nazarıyla, emriyle, teveccühüyle, hesabıyla, namıyla ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisab ile hasıl ettikleri lezzet ve kemâl ve zevk ve saadeti kâfi görüp, hâlisen muhlisen çalışıyorlar.

    Cinslerine göre, kâinattaki mevcudatın envâına göre, vazife-i ibadetleri tenevvü ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde muhtelif vazifedarları gibi, saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezâif-i ubûdiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü ediyor. Meselâ, Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuât-ı İlâhiyeye, Cenâb-ı Hakkın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle, bir nâzır-ı umumî hükmündedir, tabir caizse umum çitfçi-misal melâikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelâlin izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle, umum hayvânâtın mânevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.

    İşte, madem şu mevcudat-ı hariciyenin herbirisinin üstünde birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir, tâ ki o cismin gösterdiği vezâif-i ubûdiyet ve hidemât-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı Ulûhiyete bilerek takdim etsin. Elbette, Muhbir-i Sâdıkın rivâyet ettiği melâikeler hakkındaki suretler gayet münasiptir ve makuldür. Meselâ, ferman etmiş ki, bazı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var. Herbir ağızda kırk bin dille, kırk bin tesbihat yapar. Şu hakikat-i hadisiyenin bir mânâsı var, bir de sureti var.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
    Hazret-i Mikâil: (bk. bilgiler) Muhbir-i Sâdık: doğru sözlü haber verici Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
    Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) cins: tür
    cisim: madde, varlık cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e)
    dergâh-ı Ulûhiyet: Allah’ın yüce katı (bk. e-l-h) envâ’: türler, çeşitler
    ferman etmek: buyurmak hakikat-i hadisiye: hadisin gerçek anlamı (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-d-s̱)
    hasıl: elde etme havl: güç, kuvvet
    hayvânât: hayvanlar hazz-ı nefis: nefsin aldığı lezzet, pay (bk. n-f-s)
    hidemât-ı tesbihiye: Allah’ı tesbih ve zikirle ilgili hizmetler (bk. s-b-ḥ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hilâf: zıt, ters hâlisen muhlisen: başka hiçbir amaç gözetmeksizin, tamamen saf bir niyetle (bk. ḫ-l-ṣ)
    hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m) ihtisas: duygulanma, hissetme
    intisab: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b) kemâl: olgunluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    kurbiyet: yakınlık kâfi: yeterli
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makul: akla uygun
    makàsıd-ı külliye: büyük ve kapsamlı maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; k-l-l) masnuât-ı İlâhiye: İlâhî san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h)
    melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l) melâike: melekler (bk. m-l-k)
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevcudat-ı hariciye: maddî ve cismanî varlıklar (bk. v-c-d)
    muhtelif: çeşitli mânâ: anlam, içyüz (bk. a-n-y)
    münasip: uygun (bk. n-s-b) nam: ad
    nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nâzır-ı umumî: genel gözetici (bk. n-ẓ-r)
    rivâyet: nakletme saadet: mutluluk
    saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b) suret: görünüş, şekil (bk. ṣ-v-r)
    tabir caizse: dile getirmek uygunsa (bk. a-b-r) takdim etme: sunma (bk. ḳ-d-m)
    tecerrüd: soyut olma tenevvü etme: çeşitlenme
    tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh: yönelme
    tevfik-i hareket: uygun hareket ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
    vazife-i ibadet: ibadet görevi (bk. a-b-d) vazifedar: görevli
    vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d) âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi (bk. a-l-m; m-l-k)
    çiftçi-misal: çiftçi gibi (bk. m-s̱-l)


    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 693

    Mânâsı şudur ki: Melâikenin ibâdâtı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir.

    Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki, kırk bin baş, kırk bin tarzla vezâif-i ubûdiyeti yapar. Meselâ, semâ güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin, tek bir mahlûk iken, yüz bin baş ile, her başta yüz binler ağız ile, her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubûdiyeti ve tesbihat-ı Rabbâniyeyi yapıyor. İşte, küre-i arza müekkel melek dahi, âlem‑i melekûtta şu mânâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hattâ, ben mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki, kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım; kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım; kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim. Herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san’atları gördüm ki, herbiri Sâni-i Zülcelâlin ayrı ayrı birer cilve-i esmâsını ve birer ismini okutturuyor. İşte, hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni-i Zülcelâli ve Hakîm-i Zülcemâli, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânâsını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlâhiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?

    Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’âna getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettinse, melâikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evhâm-ı seyyieden temizlen. İşte, Kur’ân âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’ân cenneti müfettehatü’l-ebvâbdır; gir, bak. Melâikeyi o cennet-i Kur’âniye içinde, güzel bir surette gör. Herbir âyet-i tenzil, birer menzildir. İşte, şu menzillerden bak:

    وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا



    Hakîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-m-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cennet-i Kur’âniye: bir cennet gibi olan Kur’ân
    cilve-i esmâ: İlâhî isimlerin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v) câmid: cansız
    dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı (bk. e-l-h) evhâm-ı seyyie: kötü kuruntular
    fehmetmek: anlamak hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d) ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r)
    iz’ân: kesin şekilde inanma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya
    lisan: dil mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
    melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l) melâike: melekler (bk. m-l-k)
    menzil: durak, yer (bk. n-z-l) mevcudat-ı cismaniye: maddî vücudu olan varlıklar (bk. v-c-d)
    mukaddime: giriş, başlangıç (bk. ḳ-d-m) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    mutavassıt: orta halli mânâ: anlam, içyüz (bk. a-n-y)
    müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli (bk. v-k-l) müfettehatü’l-ebvâb: kapıları açık
    mükemmel: kusursuz (bk. k-m-l) münasip: uygun (bk. n-s-b)
    nazar-ı hikmet: hikmet gözüyle bakma; bir sır, gaye ve fayda bulma niyetiyle bakma (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
    semâ: gök (bk. s-m-v) suret: görünüş, şekil (bk. ṣ-v-r)
    takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
    tesbihat-ı Rabbâniye: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ; r-b-b) vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d)
    vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d) zemin: yer
    âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi (bk. a-l-m; m-l-k) âyet-i tenzil: Allah’ın indirdiği Kur’ân âyeti (bk. n-z-l)


    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 695

    فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا 1وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا 2تَنَزَّلُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ 3عَلَيْهَا مَلٰۤئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَاۤ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ 4

    Hem dinle:
    سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهِ يَعْمَلُونَ 5

    senâlarını işit.

    Eğer cinnîlerle görüşmek istersen
    قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ 6

    surlu sûreye gir, onları gör, dinle, ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:

    اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدِىۤ اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّابِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَاۤ اَحَدًا 7




    Not
    Dipnot-1
    “Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere; ve rüzgâr gibi esip her tarafa yayılanlara; ve bulutları yeryüzüne dağıtanlara; ve hak ile bâtılı ayıranlara; ve peygamberlere vahiy getirenlere.” Mürselât Sûresi, 77:1-5.
    Dipnot-2
    “Yemin olsun kâfirin ruhunu tâ derinliklerinden şiddetle söküp alanlara; ve mü’minin ruhunu kolaylıkla alanlara; ve suda yüzercesine gökten inenlere; ve Allah’ın emrini yerine getirmek için yarışanlara; ve emrolundukları işi tanzim ve tedbir edenlere.” Nâziât Sûresi, 79:1-5.
    Dipnot-3
    “Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner.” Kadir Sûresi, 97:4.
    Dipnot-4
    “O ateşin başında, Allah’ın emrine karşı gelmeyen ve verilen emri yerine getiren haşîn ve şiddetli melekler vardır.” Tahrim Sûresi, 66:6.
    Dipnot-5
    “O, evlât edinmekten ve her türlü kusurdan münezzehtir. Melekler ise, Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır. Allah emretmedikçe bir söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler.” Enbiyâ Sûresi, 21:26-27.
    Dipnot-6
    “De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’ân’ı dinledikleri bana vahyolundu.” Cin Sûresi, 72:1.

    Dipnot-7
    “Biz, doğru yola ileten harikulâde bir Kur’ân dinledik ve ona iman ettik. Biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.” Cin Sûresi, 72:1-2.




    cinnî: cin taifesinden, cinler ibret: ders çıkma
    senâ: övgü
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 695

    İkinci Maksat

    Kıyamet ve mevt-i dünya ve hayat-ı âhiret hakkındadır

    Şu Maksadın dört esası ve bir mukaddime-i temsiliyesi vardır.

    MUKADDİME

    Nasıl ki, bir saray veya bir şehir hakkında biri dâvâ etse, “Şu saray veya şehir, tahrip edilip yeniden muhkem bir surette bina ve tamir edilecektir”; elbette, onun dâvâsına karşı altı sual terettüp eder.

    Birincisi: Niçin tahrip edilecek? Sebep ve muktazi var mıdır? Eğer, “Evet, var” diye ispat etti.

    İkincisi, şöyle bir sual gelir ki: “Bunu tahrip edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer, “Evet, yapabilir” diye ispat etti.

    Üçüncüsü, şöyle bir sual gelir ki: “Tahribi mümkün müdür? Hem, sonra tahrip edilecek midir?” Eğer “Evet” diye imkân-ı tahribi, hem vukuunu ispat etse; iki sual daha ona varid olur ki:

    “Acaba şu acip saray veya şehrin yeniden tamiri mümkün müdür? Mümkün olsa, acaba tamir edilecek midir?” Eğer “Evet” diye bunları da ispat etse, o vakit bu meselenin hiçbir cihette, hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şek ve şüphe ve vesvese girebilsin.

    İşte, şu temsil gibi; dünya sarayının, şu kâinat şehrinin tahrip ve tamiri için muktazi var. Fâil ve ustası muktedir; tahribi mümkün ve vaki olacak, tamiri mümkün ve vaki olacaktır. İşte şu meseleler Birinci Esastan sonra ispat edilecektir.

    BİRİNCİ ESAS

    Ruh, katiyen bâkidir. Birinci Maksattaki melâike ve ruhanîlerin vücutlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu meselemiz olan bekà-i ruha dahi delildirler. Bence mes’ele o kadar kat’îdir ki, fazla beyan abes olur. Evet, şu âlem-i berzahta,


    abes: boşuna, faydasız acip: hayret verici, şaşırtıcı
    bekà-i ruh: ruhun ölümsüzlüğü, devamlılığı (bk. b-ḳ-y; r-v-ḥ) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
    bina etme: yapma, üzerine kurma bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)
    cihet: yön, taraf delâlet: delil olma, işaret etme
    dâvâ: iddia fâil: işi yapan, özne (bk. f-a-l)
    hayat-ı âhiret: âhiret hayatı, öldükten sonraki hayat (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) imkân-ı tahrip: yıkma, yok etme imkânı (bk. m-k-n)
    katiyen: kesinlikle kat’î: kesin
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
    maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d) melâike: melekler (bk. m-l-k)
    menfez: delik mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t)
    muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
    mukaddime-i temsiliye: temsilden oluşan giriş (bk. ḳ-d-m; m-s̱-l) muktazi: gerekçe
    muktedir: gücü yeten, iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahrip: yıkma, harap etme
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terettüp: ortaya çıkma
    vaki: olmuş, meydana gelmiş varid olmak: gelmek, ulaşmak
    vesvese: kuruntu, tereddüt vuku: meydana gelme
    vücut: varlık (bk. v-c-d) âlem-i berzah: kabir âlemi (bk. a-l-m)
    şek: şüphe


    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 696

    âlem-i ervahta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh-ı bâkiye kafileleri ile bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince ve kısadır ki, burhan ile göstermeye lüzum kalmaz. Had ve hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhudun onlarla temas etmeleri, hattâ ehl-i keşfü’l-kuburun onları görmeleri, hattâ bir kısım avâmın da onlarla muhabereleri ve umumun da rüya-yı sâdıkada onlarla münasebet peydâ etmeleri, muzaaf tevatürler suretinde adeta beşerin ulûm-u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyun fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedihî birşeyde zihinlere vesvese vermiş. İşte şöyle vesveseleri izale için, hads-i kalbînin ve iz’ân-ı aklînin pek çok menbalarından bir mukaddime ile dört menbaına işaret edeceğiz.

    MUKADDİME: Onuncu Sözün Dördüncü Hakikatinde ispat edildiği gibi, ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedar müştakının ebediyetini ve bekàsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl-i san’at, mütefekkir dellâlının devamını talep eder. Hem nihayetsiz bir rahmet ve ihsan, muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tena’umlarını iktiza eder.

    İşte, o âyinedar müştak, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir, en başta ruh-u insanîdir. Öyle ise, ebedü’l-âbâd yolunda o cemâl, o kemâl, o rahmete refakat edecek, bâki kalacaktır.

    Yine Onuncu Sözün Altıncı Hakikatinde ispat edildiği gibi, değil ruh-u beşer, hattâ en basit tabakat-ı mevcudat dahi, fenâ için yaratılmamışlar, bir nevi bekàya mazhardırlar. Hattâ, ruhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi, vücud-u zâhirîden gitse, bin vech ile bir nevi bekàya mazhardır. Çünkü sureti hadsiz hafızalarda bâki kalır. Kanun-u teşekkülâtı, yüzer tohumcuklarında bekà bulup devam eder.


    avâm: halk, sıradan insanlar bedihî: açık, görünür
    bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beşer: insan
    burhan: güçlü, mantıkî delil bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)
    cemâl: güzellik (bk. c-m-l) dellâl: ilancı, duyurucu
    devam-ı tena’um: nimetlenmenin devamı (bk. n-a-m) ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)
    ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret (bk. e-b-d)
    ehemmiyet: önem ehl-i keşf ve şuhud: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f; ş-h-d)
    ehl-i keşfü’l-kubur: mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar (bk. k-ş-f) ervâh-ı bâkiye: varlığı devamlı olan, ölümsüz ruhlar (bk. r-v-ḥ; b-ḳ-y)
    fenâ: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y)
    had ve hesaba gelmeme: sonsuz ve sınırsız olma
    hads-i kalbî: kalbe gelen sezgi hadsiz: sayısız
    hakikat: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihsan: iyilik, yardım, bağış (bk. ḥ-s-n)
    iktiza: gerektirme izale: giderme
    iz’ân-ı aklî: aklen anlama, kabul etme kafile: grup, topluluk
    kanun-u teşekkülât: meydana geliş kanunları (bk. ḳ-n-n) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)
    kemâl-i san’at: mükemmel sanat (bk. k-m-l; ṣ-n-a) mabeyn: ara
    maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
    menba: kaynak misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
    muhabere: haberleşme, konuşma mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
    muzaaf: kat kat münasebet peydâ etmek: ilişki kurmak (bk. n-s-b)
    mütefekkir: tefekkür eden, düşünen (bk. f-k-r) müteşekkir: teşekkür eden, şükreden (bk. ş-k-r)
    müştak: şiddetle arzulayan, düşkün nevi: tür, çeşit
    nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet, acıma (bk. r-ḥ-m)
    refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) ruh-u beşer: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)
    ruh-u insanî: insan ruhu (bk. r-v-ḥ) rüya-yı sâdıka: doğru olan rüya (bk. s-d-ḳ)
    sermedî: devamlı, sürekli suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
    tabakat-ı mevcudat: varlık tabakaları (bk. v-c-d) talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b)
    tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber ulûm-u müteârif: herkesin bildiği ilimler (bk. a-l-m; a-r-f)
    umum: genel vech: yön
    vesvese: şüphe, kuruntu vücud-u zâhirî: görünüşteki varlık (bk. v-c-d; ẓ-h-r)
    âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
    âyinedar: ayna olan


    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 697

    Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü, timsal-i sureti bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibkà ediliyor, dağdağalı inkılâplar içinde kemâl-i intizamla zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, bâki kalır. Elbette, gayet cemiyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve hâricî vücut giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nuranî kanun-u emrî olan ruh-u beşer, ne derece kat’iyetle bekàya mazhar ve ebediyetle merbut ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuur bir insanım” diyebilirsin?

    Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?

    BİRİNCİ MENBA: Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bâkiyi anlar. Evet, herbir ruh, kaç sene yaşamışsa, o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedâhe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise, madem ceset gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekàsına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet-i hayatta tedricî ceset libasını değiştiriyor; mevtte ise birden soyunur.

    Gayet kat’î bir hads ile, belki müşahede ile sabittir ki, ceset ruhla kaimdir. Öyle ise, ruh onunla kaim değildir. Belki ruh binefsihî kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine halel vermez.

    Belki ceset ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası, bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip bir gılâf-ı lâtifi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.İKİNCİ MENBA: Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşahedat ve müteaddit vakıat ve


    Hafîz-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve koruyup saklayan Allah (bk. ḥ-f-ẓ; ḥ-k-m) Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl: herşeyi sonsuza kadar noksansız bir şekilde muhafaza eden Allah (bk. ḥ-f-ẓ; z-v-l)
    Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve azamet sahibi, herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) alâkadar: ilgili
    beden-i misalî: görüntüden ibaret beden (bk. m-s̱-l) bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)
    bilbedâhe: ap açık bir şekilde binefsihî: kendi kendine (bk. n-f-s)
    bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)
    dağdağalı: karışık, gürültülü derc etmek: yerleştirmek
    ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) enfüsî: nefis ve beden dairesinde olanlar (bk. n-f-s)
    gılâf-ı lâtif: güzel ve şeffaf örtü (bk. l-ṭ-f) hads: sezgi, kavrayış (bk. ḥ-d-s)
    halel: zarar, eksiklik hane: ev
    hâkim: hükmeden (bk. ḥ-k-m) hâricî vücut: dışa ait, maddî vücut (bk. v-c-d)
    ibkà etmek: kalıcı ve sürekli hale getirmek (bk. b-ḳ-y) inkılâp: büyük değişim, dönüşüm
    istiklâliyet: bağımsızlık, birşeye bağlı olmayış kaim: ayakta duran (bk. ḳ-v-m)
    kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u teşekkül: oluşma kanunu (bk. ḳ-n-n)
    kat’iyetle: kesinlikle kat’î: kesin
    kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) libas: elbise
    mahiyet: özellik, nitelik, esas mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
    menba: kaynak merbut: bağlı
    mevt: ölüm (bk. m-v-t) mevt hengâmı: ölüm anı (bk. m-v-t)
    muhafaza: saklama, koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mâlik: sahip (bk. m-l-k)
    müddet-i hayat: ömür süresi (bk. ḥ-y-y) mükerrer: tekrar tekrar, defalarca
    münasip: uygun (bk. n-s-b) müteaddit: çeşitli, birden fazla
    müşahedat: gözlemler (bk. ş-h-d) müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
    nefis: can, hayat, kişinin kendisi (bk. n-f-s) nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
    ruh-u beşer: insan ruhu (bk. r-v-ḥ) ruh-u bâki: devamlı ve kalıcı ruh (bk. r-v-ḥ; b-ḳ-y)
    sermediyet: süreklilik tedricî: derece derece, yavaş yavaş
    timsal-i suret: görünüş nümunesi (bk. m-s̱-l; ṣ-v-r) vakıat: olaylar
    zerrecik: atom, en küçük madde parçası zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
    zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âfâkî: dış dünyaya ait


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/5 İlkİlk 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

117, 121, 143, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 209, 592, 827, açacak, acip, adedince, ahseni, aklı, akıldan, alâküllihal, âlemi, âlemleri, alınmış, araf, arkadaşı, arınmış, arz, aya, âyine, ağzı, bahusus, bağlantı, bağış, başkasını, başıboş, berzahta, beşer, bilinen, bilinmez, bilmüşahede, binaen, birdir, birlik, bitti, bizimle, bozan, boşa, bütün, çalışıyorlar, cemiyetli, cömertlik, çıplak, dane, dağlar, derece, deyince, değiştirme, dikkatle, dile, dilediğini, diriltecek, diyebilir, dünyadan, düzenli, düğü, dış, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, elbet, ellerinde, emrini, emsal, engeller, etmeme, ettiğimiz, ezeliyesi, faideleri, faydaya, fussilet, gelmiş, gezer, gidip, giyer, gökte, gökteki, göreceksin, gösterme, güzelliği, hakaiki, hakikatine, hallerini, harap, hararet, hayalleri, hayrette, haşirde, herşeye, herşeyin, hezeyan, hilkat, hitaben, ibarettir, icadı, içindekiler, ihata, ilân, ile, ilerleme, ilham, ilişkiler, imdat, inananlar, inancı, inkâr, insanda, insanlığı, izale, işaret, iştir, iştiyak, kabirdeki, kâfiri, kahrı, kâinatı, kâinatın, kalacak, kalsı, kanunları, kardeşi, karışsı, katılma, kavramı, kemik, kendisinde, kesretli, kitabını, kudretine, kullar, külliye, kuvvetle, kırka, kısa, kısmen, kısmı, kıyamete, lam, lâzım, libası, lisanı, lütuf, mahkeme, mahlûktur, mâlikim, malûmdur, mama, maraz, mecbur, menbaı, mertebesini, meselâ, meselede, meseleyi, mevcudat, mevcut, misafirhanesi, misliyle, muazzam, muhakkak, mümkü, müstaid, mütehayyir, müttefik, müş, nihayet, niyetle, olana, olduğuna, olduğundan, onlardan, orga, öyledir, özellikle, parçalar, peygamberlere, rahatla, risalesinde, rububiyeti, sabahı, sahibi, sahibidir, savunanlar, sayan, seçim, seyyare, sokuyor, surlar, süzülen, tahrip, takdim, taksim, tamamıyla, ters, teşhir, timsali, ücretleri, umum, üstü, uyumlu, varlığının, vazifeler, verdiği, verilmiş, vermişler, veyahut, yapması, yaratılış, yaratılışında, yayı, yazdığı, yok, yıldızlara, yıldızları, ışık, zahmet, zerrelerin, zikirle, zira, zulmet, zulmü, zıttı, şartları, şerleri, şevk, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222