9 sonuçtan 1 ile 9 arası

  1. #1
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz

    Yirmi Sekizinci Söz

    “Cennete dairdir”
    Şu sözün iki makamı var. Birinci Makam, Cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Sözde on iki hakikat-i kàtıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Sözün İkinci Makamında, Onuncu Sözün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir burhan-ı kat’î1 ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan Cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil, belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahvâl-i Cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlâhî refik olsa, sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır inşaallah.



    وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاً قَالُوا هٰذَا الَّذِى رُزِقْناَ مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَاۤ اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ 2



    Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır.

    Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib

    Not
    Dipnot-1
    “Arabî bir bürhan-ı katî…” Mesnevî-i Nûriye’deki “Lâsiyyemalar” risâlesidir.
    Dipnot-2
    “İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden rızık olarak bir meyve yediklerinde, ‘Bu daha önce yediğimiz rızıktandır’ derler. Rızıkları, dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur. Orada onlar için ter temiz eşler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” Bakara Sûresi, 2:25.


    Arabî: Arapça Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı (bk. b-ḳ-y)
    ahvâl-i Cennet: Cennet halleri azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
    bahis: konu beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye: Kur’an’ın âyetlerinin açıklamaları (bk. b-y-n)
    burhan-ı kat’î: kesin delil ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
    ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) fehm: anlayış
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i kàtıa: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    huri: Cennet kızı hülâsa: özet
    inşaallah: Allah’ın izniyle ispat-ı vücud: varlığın ispatı (bk. v-c-d)
    kat’î: kesin letâif: güzellikler (bk. l-ṭ-f)
    lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) medar: sebep, vesile
    metin: sağlam, kuvvetli muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
    müteselsil: zincirleme, peş peşe refik: yardımcı, arkadaş (bk. r-f-ḳ)
    selsebil: Cennetteki bir çeşme veya ırmak suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
    takrib: yaklaştırma tenkid: eleştiri
    tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı ve başarıya ulaştırması (bk. e-l-h) vücud: varlık (bk. v-c-d)



    Benzer Konular
    Yirmi Sekizinci Söz ? Giriş, Cennete Dair ? 1
    Yirmi Sekizinci Söz ? Giriş, Cennete Dair ? 1 Devami...
    Yirmi Sekizinci Söz'e serlevha edilen; Bakara Sûresi Yirmi Beşinci Ayetin, tefsirini
    Yirmi Sekizinci Söz'e serlevha edilen; Bakara Sûresi Yirmi Beşinci Ayetin, tefsirini Devami...
    G.M - Yirmi Sekizinci Mektubun 4. Mes’elesinin Neşredilmeyen 3. Noktası
    G.M - Yirmi Sekizinci Mektubun 4. Mes’elesinin Neşredilmeyen 3. Noktası Yirmi Sekizinci Mektubun 4. Mes’elesinin Neşredilmeyen 3. Noktasıdır: ÜÇÜNCÜ NOKTA: Ehl-i siyaset çoktan beri anlamışlar ki ben siyasetle alâkadar değilim. Değil şimdi, hattâ oniki seneye yakındır ki “Eûzü billahi mi
    Yirmi Sekizinci Lem'a
    Yirmi Sekizinci Lem'a Yirmi Sekizinci Lem’a Eskişehir Hapishanesinde ihtilattan ve konuşmaktan memnû’ olduğum zamanda karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır. 1 Birinci Nükte Risale
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 670

    için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden nümune için, bazı çiçeklerin nümunesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rümuzlu sual ve cevaba işaret edeceğiz.

    Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.

    Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezâiz-i cismaniye için bir haşr-i cismanî neden icab ediyor?

    Elcevap: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır, fakat masnuât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de, cismaniyet en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mizana çekecek âletler cismaniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı mat’umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı.

    Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar yine cismaniyettedir.

    Madem şu kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Sözde ispat edildiği gibi, kat’î anlaşılıyor. Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat destgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa-i dünyanın


    anâsır-ı saire: diğer unsurlar cennet-i Kur’âniye: Kur’ân cenneti
    cihâzât: donanım cismaniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş
    câmiiyet: geniş kapsamlı oluş (bk. c-m-a) câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
    ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
    elemli: sıkıntılı, acılı, kederli envâ: türler, çeşitler
    envâ-ı ihsânât: iyiliklerin, bağışların çeşitleri (bk. ḥ-s-n) envâ-ı mat’umat: yiyecek çeşitleri
    esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fevk: üst, yukarı
    havz-ı ekber: en büyük havuz (bk. k-b-r) hazâin-i rahmet: rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m)
    haşr-i cismanî: cisimle birlikte dirilme (bk. ḥ-ş-r) icab etmek: gerekli olmak (bk. v-c-b)
    istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kat’î: kesin
    kesafetli: yoğun, katı kuvve-i zâika: tat alma duygusu
    kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    kâinatın Sânii: kâinatı, evreni ve içindeki herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. k-v-n; ṣ-n-a) letâif-i insaniye: insandaki mânevî duygular (bk. l-ṭ-f)
    lezâiz: lezzetler lezâiz-i cismaniye: cisimle ilgili zevk ve lezzetler
    lezâiz-i mâneviye: manevi zevk ve lezzetler (bk. a-n-y) mahsulât: ürünler
    masnuât-ı İlâhiye: Allah’ın yarattığı san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; e-l-h) medar: kaynak, vesile
    menşe: kaynak mezraa-i dünya: dünya tarlası
    meşher-i âzam: çok büyük sergi (bk. a-ẓ-m) mizan: terazi (bk. v-z-n)
    muhit: kuşatıcı, ihatalı müddeharât: depolanmış, saklanmış şeyler
    mütegayyir: değişen mütenevvi: çeşitli
    nefs-i insaniye: insandaki maddî lezzet ve isteklere olan eğilim, insan nefsi (bk. n-f-s) nev: çeşit, tür
    nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nükte: ince mânâlı söz
    rümuz: işaretler seyl-i kâinat: kâinat seli; devamlı olarak değişmesi, gelişmesi, bir hedef ve maksada doğru ilerlemesi (bk. k-v-n)
    sırr-ı câmiiyet: pek çok gerçekleri kapsayıcı özellik (bk. c-m-a) tecelliyât: yansımalar, görüntüler (bk. c-l-y)
    tecelliyât-ı esmâ: isimlerin yansıması, görüntüsü (bk. c-l-y; s-m-v) tezekkî: mânen temizlenme
    ziya: ışık âli: yüce
    âyine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimlerinin yansıdığı ayna (bk. c-l-y; s-m-v; e-l-h)


    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 671

    bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esâsâtını muhafaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismanî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle Onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz.

    Sual: Cisim, eğer hayatî olsa, ecza-yı bedenî, daim terkip ve tahlildedir, inkıraza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekà-yı şahsî; ve muamele-i zevciye ise, bekà-yı nev’î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennetin en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

    Elcevap: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayatın inkıraza ve mevte mahkûmiyeti ise, varidat ve masarifin muvazenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar varidat çoktur. Ondan sonra masarif ziyadeleşir, muvazene kaybolur, o da ölür.

    Âlem-i ebediyette ise, zerrât-ı cisim sabit kalıp, terkip ve tahlile maruz değil; veyahut muvazene sabit kalır,1 varidatla masarif muvazenettedir. Devr-i daimî gibi, cism-i zîhayat, telezzüzat için hayat-ı cismaniye destgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.


    Not
    Dipnot-1
    Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrat için güya bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekàya zerrat olmak için liyakat kesb ederler, çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ(Asıl hayata mazhar olan âhiret yurdudur. Ankebut Sûresi, 29:64) sırrınca, nur-u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyrüsefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur; zerreler demirbaş olarak sabit kalabilirler.



    Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) bekà-yı nev’î: türün varlığının devamı (bk. b-ḳ-y)
    bekà-yı şahsî: kişinin varlığının devamı (bk. b-ḳ-y) cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m)
    cism-i insanî ve hayvanî: insan ve hayvan bedeni cism-i zîhayat: canlı bedeni (bk. ẕî; h-y-y)
    cismanî: bedenle ilgili câmid: cansız
    devr-i daimî: devamlı dönüp dolaşan, döngü dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, Cennet
    ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
    ecza-yı bedenî: bedenin parçaları, organlar (bk. c-z-e) ekl: yeme
    esâsât: esaslar güya: sanki
    hayat-ı cismaniye: maddî, bedene ait hayat (bk. ḥ-y-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
    hayatî: canlı (bk. ḥ-y-y) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hidemât: hizmetler hâlet: durum
    ibâdât-ı mahsusa: hususî ibadetler (bk. a-b-d) inkıraz: dağılıp yok olma
    kabil-i tevfik: uygun olma kemâl-i adalet: adaletin mükemmelliği, kusursuzluğu (bk. k-m-l)
    kesb etme: kazanma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    lezâiz: lezzetler liyakat: layık olma
    mahkûmiyet: mahkûm olma (bk. ḥ-k-m) mahzen-i ebedî: sonsuz kaynak (bk. e-b-d)
    maruz: uğrama, tesirinde olma masarif: masraflar, giderler
    mazhar: kavuşma, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mevt: ölüm (bk. m-v-t)
    muamele-i zevciye: karı koca ilişkisi muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
    muvazene: denge (bk. v-z-n) muvazenet: denge (bk. v-z-n)
    nur-u hayat: hayat nuru (bk. n-v-r) ruhanî: ruhla ilgili (bk. r-v-ḥ)
    seyrüsefer: gidiş geliş, yolculuk sinn-i kemâl: olgunluk yaşı (bk. k-m-l)
    tahlil: dağılma, ayrışma talim: eğitim (bk. a-l-m)
    talimat: bildiriler, emirler (bk. a-l-m) telezzüzat: lezzet almalar
    terkip: birleşme, sentez varidat: gelirler
    vezâif: vazifeler, görevler zerrat: zerreler, atomlar
    zerrât-ı cisim: bedenin zerreleri, hücreleri ziyadeleşmek: fazlalaşmak, çoğalmak
    Âdil-i Rahîm: adâletle iş gören, sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Allah (bk. a-d-l; r-ḥ-m) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
    âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
    âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi (bk. a-l-m; e-b-d) âlem-i uhrevî: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r)
    âmm: genel, umumî şürb: içme


    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 672

    Ekl ve şürb ve muamele-i zevciye, gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak, öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sair lezâize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar, ekl ve nikâhtır. Elbette, dâr-ı lezzet ve saadet olan Cennette o lezzetler o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek, Cennete lâyık ve ebediyete münasip, en câmi’, hayattar bir maden-i lezzet olur.

    Evet, 1 وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۤ اِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada câmid ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu, hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen, “Filân meyveyi bana getir”; getirir. Filân taşa desen, “Gel”; gelir. Madem taş, ağaç bu derece ulvî bir suret alırlar. Elbette, ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat-i cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber, Cennetin dünya fevkindeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almaları iktiza eder.


    Sual: 2 اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّsırrınca, dost dostuyla beraber Cennette bulunacaktır. Halbuki, basit bir bedevî, bir dakikada sohbet-i nebeviyede lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennette Peygamberin yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki, gayr-ı mütenâhi feyze mazhar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?

    Elcevap: Bir temsille şu ulvî hakikate şöyle bir işaret ederiz ki:

    Meselâ, gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zat, gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki, kuvve-i

    Not

    Dipnot-1
    “Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur.” Ankebut Sûresi, 29:64.
    Dipnot-2
    “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, Daavât: 98; Dârimî, Rikak: 71; Müsned, 1:392, 3:104, 110, 159, 165, 167, 168, 172)




    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
    acip: hayret verici, şaşırtıcı bedevî: çölde yaşayan, göçebe
    câmid: cansız câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
    dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı elem: elem ve sıkıntı yeri, dünya
    dâr-ı lezzet ve saadet: lezzet ve mutluluk yeri dünyevî: dünyaya ait
    ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d) ekl: yeme
    fevkinde: üstünde feyz: manevi gıda, ilim, irfan (bk. f-y-ḍ)
    gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hakikat-i cismaniye: gerçek cisim özelliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
    ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r) iktiza: gerektirme
    kuvve-i zâika: tat alma duygusu lezâiz: lezzetler
    lillâh: Allah için maden-i lezzet: lezzet kaynağı
    mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) medar: sebep, vesile
    muamele-i zevciye: karı koca ilişkisi muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
    muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) münasip: uygun (bk. n-s-b)
    mütenevvi: çeşitli müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)
    nikâh: evlenmek nisbet: oran (bk. n-s-b)
    peydâ: meydana gelme, ortaya çıkma sair: diğer
    seyrangâh: gezinti yeri sohbet-i Nebevi: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbeti (bk. n-b-e)
    suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
    tereccuh: üstün gelme uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
    ulvî: yüce vazife-i dünyeviye: dünyadaki vazife
    ücret-i muaccel: peşin ücret şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)
    şâşaa: gösteriş şürb: içme


    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 673

    zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’umâtı câmi’, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil, ve hâkezâ, bütün havass-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyafete giderler; bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan, cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz, harika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve lâtifeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki, o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek ayrı ayrı lezzet aldığı halde, o dostla omuz omuzadır.

    Madem bu karma karışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçükle en büyük beraberken, serâdan Süreyyaya kadar fark oluyor. Elbette, dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennette, bittarîkı’l-evlâ, dost dostuyla beraberken, herbirisi istidadına göre sofra-i Rahmânü’r-Rahîmden, istidatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü, Cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı Arş-ı Âzamdır1. Nasıl ki, mahrutî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, Cennetler de buna yakın bir tarzla olduğu, ehâdisin mütenevvi rivâyâtı işaret ediyor.

    Sual: Ehâdiste denilmiş: “Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.”2 Bu ne demektir? Ne mânâsı var? Nasıl güzelliktir?


    Not
    Dipnot-1
    bk. Buhari, Tevhid: 22, Cihad: 4; Tirmizi, Cennet: 4, Tefsîru Sureti’l-Hadîd ve el-Hakka: 1; Müsned, 1:207, 2:197, 335, 339, 370, 5:316, 321; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha: 919.
    Dipnot-2
    bk. Müslim, Cennet: 14, 17; Tirmizi, Kıyame: 60, Cennet: 5; Dârimî, Rikak: 108; Müsned, 345, 3:16.



    Arş-ı Âzam: Cenâb-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) bittarîkı’l-evlâ: en doğru ve tercihe değer yol ile (bk. ṭ-r-ḳ)
    bâtınî: görünmeyen, iç câmi’: kapsayan (bk. c-m-a)
    cüz’î: az (bk. c-z-e) dâr-ı saadet ve ebediyet: sonsuzluk ve mutluluk yeri (bk. e-b-d)
    ehâdis: hadisler; Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) elem: acı, sıkıntı, keder
    garaib: tuhaf, hayret verici şeyler havass-ı zâhire ve bâtına: görünen ve görünmeyen hisler, duygular (bk. ẓ-h-r)
    his: duygu hisse: pay
    hulle: Cennet elbisesi huri: Cennet kızı
    hâkezâ: böylece inkişaf: açılma, gelişme
    istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kaide: temel, taban
    kuvve-i bâsıra: görme duygusu (bk. b-ṣ-r) kuvve-i hayaliye: hayal duygusu (bk. ḫ-y-l)
    kuvve-i zâika: tat alma duygusu kuvve-i şâmme: koku alma hissi
    letâif: güzellikler (bk. l-ṭ-f) lezâiz-i mat’umât: yiyeceklerdeki lezzetler
    lâtife: mânevî duygu (bk. l-ṭ-f) mahrutî: koni şeklinde
    mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mâni: engel
    mütenevvi: çeşitli müştemil: içine alan, kavrayan
    nisbet: oran (bk. n-s-b) nüzhetgâh: gezi, eğlence yeri (bk. n-z-h)
    rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sanayi-i garibe: benzersiz ve hayranlık verici san’atlar (bk. ṣ-n-a)
    serâdan Süreyyaya kadar: yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) seyrangâh: gezinti yeri
    sofra-i Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah’ın sofrası (bk. r-ḥ-m) zâhirî: görünen, dış (bk. ẓ-h-r)


    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 674

    Elcevap: Mânâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki:

    Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp ülfete mâni olmazsa, yeter. Halbuki, güzel, hayattar, revnaktar, bütün kışırsız, lüb ve kabuksuz iç olan Cennette, göz gibi bütün insanın duyguları, lâtifeleri, cins-i lâtif olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennetteki nisâ-i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin, birer lâtifenin medar-ı zevki olduğunu, hadis işaret ediyor.

    Evet, “hurilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” tabiriyle, hadis-i şerif işaret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes’ut edecek, maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle huriler câmidirler. Demek, huriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, birtek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek surette giydikleri gibi, kendi vücutlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar,

    1 وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ اْلاَنْفُسُ وَتلَذُّ اْلاَعْيُنُ işaretinin hakikatini gösteriyorlar.

    Hem Cennette lüzumsuz, kışırlı ve fuzulî maddeler olmadığından, ehl-i Cennetin ekl ve şürbünden sonra kazuratı olmadığını2 hadis-i şerif beyan ediyor. Madem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok tagaddî ettikleri halde kazuratsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayat olan Cennet ehli neden kazuratsız olmasın?

    Sual: Ehâdis-i şerifede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i Cennete dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor.”3 Birtek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

    Not
    Dipnot-1
    “Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır.” Zuhruf Sûresi, 43:71.
    Dipnot-2
    bk. Buhari, Bed’ü’l-Halk: 8; Müslim, Cennet: 17-19; Tirmizi, Cennet: 7; Dârimî, Rikak: 104; Müsned, 3:316, 349, 354, 364, 384.
    Dipnot-3
    bk. Tirmizi, Cennet: 17, Tefsîru Sureti’l-Kıyâmet: 2.



    aksâm: kısımlar, çeşitler aksâm-ı ziynet: süs çeşitleri (bk. z-y-n)
    beyan: açıklama (bk. b-y-n) cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
    cins-i lâtif: güzel ve şirin cins (kadınlar, huriler) (bk. l-ṭ-f) câmid: cansız, katı
    câmi’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) ehl-i Cennet: Cennet ehli
    ekl: yeme fuzulî: fazladan, lüzumsuz
    hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir ve davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hasse: hisler, duyular hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
    hisse-i zevk: zevk hissesi, payı hulle: Cennet elbisesi
    huri: Cennet kızı hüsn-ü cemâl: her açıdan güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
    hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsünperver: güzelliğe düşkün (bk.i)
    ihsan: bağış, lütuf, ikram (bk. ḥ-s-n) kasır: köşk, saray
    kazurat: pislikler kuvâ: duyular
    kışır: kabuk lâtife: mânevî duygu (bk. l-ṭ-f)
    lüb: öz medar-ı zevk: zevk sebebi, kaynağı
    meftun: tutkun, düşkün mes’ut: mutlu
    mâni: engel müştak: çok arzulu ve istekli
    nisâ-i dünyeviye: dünya kadınları revnaktar: göz alıcı güzellik
    setretme: örtme, kapama suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
    süflî: alçak, aşağılık tabaka-i hayat: hayat tabakası (bk. ḥ-y-y)
    tagaddî etmek: beslenmek umum: bütün
    zevkperest: zevke düşkün ziynet: süs (bk. z-y-n)
    zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âdi: basit, sıradan
    ülfet: alışkanlık şürb: içme


    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 675

    Elcevap: Eğer insan yalnız câmid bir vücut olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahlûk olsaydı veyahut yalnız mukayyet, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı, öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan öyle câmi’ bir mu’cize-i kudrettir ki, hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki, ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdiste beyan olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsil dürbünüyle rasat edeceğiz. Şöyle ki:

    Bu dere bahçesi gibi,HAŞİYE-1 şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde, Barla’da gıdası itibarıyla ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı, “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır” diyebilir. Barla’yı zaptedip daire-i mülküne dahil eder. Başkalarının iştiraki onun bu hükmünü bozmaz.

    Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlıkım, bu dünyayı bana hane yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir” der, Allah’a şükreder. Sair mahlûkatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilâkis, mahlûkat onun hanesini tezyin eder, hanenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.

    Acaba, bu daracık dünyada, insan, insaniyet itibarıyla, hattâ bir kuş dahi, böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dâvâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek nasıl istib’âd edilebilir?

    Not
    Haşiye-1
    Sekiz sene kemâl-i sadakatle bu fakire hizmet eden Süleyman‘ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu Söz orada yazıldı.



    Barla: (bk. bilgiler) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
    Süleyman: (bk. bilgiler) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
    bilâkis: aksine, tersine cesîm: çok büyük
    cism-i hayvanî: hayvanî beden câmid: cansız, katı
    câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) daire-i azîme: geniş ve büyük daire (bk. a-ẓ-m)
    daire-i mülk: sahip olunan şeyler alanı (bk. m-l-k) dâr-ı saadet: mutluluk yeri
    dâvâ: iddia dünya-yı fâni: gelip geçici, ölümlü dünya (bk. f-n-y)
    ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ehâdis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
    hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hakikat-i ulviye: yüce hakikat, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hane: ev
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not huri: Cennet kızı
    ihsan: bağış, iyilik, lütuf (bk. ḥ-s-n) ihsânât-ı İlâhiye: Allah’ın bağışları, ikramları (bk. ḥ-s-n; e-l-h)
    inkişaf: gelişme, ortaya çıkma (bk. k-ş-f) istib’âd: akıldan uzak görme
    istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) iştirak: ortaklık, katılım
    kasır: köşk, saray kemâl-i sadakat: tam ve mükemmel bağlılık (bk. k-m-l)
    letâif: mânevî duygular (bk. l-ṭ-f) lezâiz: lezzetler
    mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
    makul: akla uygun mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)
    mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mukayyet: sınırlı, kayıtlı
    muvakkat: geçici mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
    mâlik: sahip (bk. m-l-k) müzeyyenât: süsler (bk. z-y-n)
    nakzetmek: bozmak nebatî: bitkisel
    nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz
    nüzhetgâh: gezi ve dinlenme yeri (bk. n-z-h) rahmet: şefkat, merhamet, bağış (bk. r-ḥ-m)
    rasat etmek: gözlemek sair: diğer
    seyrangâh: seyir ve gezinti yeri tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
    zarfında: içinde zât-ı cismaniye: cisimden ibaret varlık, zât


    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 676

    Hem nasıl ki, şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de, nuranî bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunması (On Altıncı Sözde ispat edildiği gibi); meselâ Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arşta, hem huzur-u nebevîde, hem huzur-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haşirde bir anda ekser etkıya-i ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi; ve evliyanın bir nevi garibi olan abdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi; ve avâmın rüyada, bazan bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi; ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarâne bulunması, malûm ve meşhud olduğundan, elbette nuranî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî Cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sâdıkın (a.s.m.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.

    İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.1

    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2رَبَّنَا لاَ تُاٰخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا 3 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَبِيبِكَ الَّذِى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَبِيبِيَّتِهِ وَبِصَلاَتِهِ وَاَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ، عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ. اَللّٰهُمَّ ادْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَبِيبِكَ الْمُخْتَارِ اٰمِينَ4



    Not

    Dipnot-1
    bk. Ziya Paşa, Terkîb-i Bend.
    Dipnot-2
    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
    Dipnot-3
    “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
    Dipnot-4
    Allahım! Habibiyeti ve salâtıyla Cennetin kapılarını açan ve ona getirdikleri salâvatlarla ümmeti de onu teyid eden, Habibin Aleyhissalâtü Vesselâma rahmet et. Allahım! Bizi, ebrâr ile beraber, seçkin Habibinin şefaatiyle Cennete idhal et. Âmin.




    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
    Arş: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Hazret-i Cebrâil: (bk. bilgiler)
    Muhbir-i Sâdık: doğru haber verici olan Peygamberimiz (a.s.m) (bk. ṣ-d-ḳ) abdal: Allah’a yönelmiş kimse, veli
    alâkadarâne: ilgili bir şekilde avâm: halk, sıradan insanlar
    ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i Cennet: Cennet ehli
    ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) etkıya-i ümmet: ümmet içinde takva sahibi kimseler (bk. v-ḳ-y)
    evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hadsiz: sayısız, sınırsız
    hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hiffet: hafiflik
    huri: Cennet kızı huzur-u nebevî: Peygamberimizin (a.s.m.) huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; n-b-e)
    huzur-u İlâhî: Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; e-l-h) idrâk-i maâlî: yüksek ve derin fikirleri kavrama
    kesafetli: bulanık, yoğun, katı malûm: bilinen (bk. a-l-m)
    meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
    müşahede: görme (bk. ş-h-d) nevi: çeşit
    nihayetsiz: sonsuz nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
    rahmet: şefkat, merhamet, acıma (bk. r-ḥ-m) sıklet: ağırlık
    tezahür etme: görünme (bk. ẓ-h-r)


    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.222
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    Yirmi Sekizinci Söz - Sayfa 677

    Cennet Sözüne küçük bir zeyl
    Cehenneme dairdir

    İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat edildiği gibi, iman, mânevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, mânevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, Cehennem, onun bir meyvesidir.

    Nasıl ki küfür, Cehenneme duhulüne sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

    Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz izzet ve gayret ve celâl sahibi ve gayet büyük ve nihayetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip ve isnad-ı acz ediyor, yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa da, şu derece tekzip ve isnad-ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halk edilecek, o kâfir içine atılacaktır.


    رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 1




    Not
    Dipnot-1
    “Bunları boş yere yaratmadın, ey Rabbimiz. Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi Cehennem ateşinin azabından koru.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:191.




    Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
    celâl: büyüklük, haşmet (bk. c-l-l) duhul: girme
    farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
    hâkim: yargıç veya idareci (bk. ḥ-k-m) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
    iman: inanma (bk. e-m-n) inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
    isnad-ı acz: güçsüzlükle suçlama (bk. s-n-d; a-c-z) itham: suçlama
    izzet: itibar, şeref (bk. a-z-z) küfür: inkâr, inanmama (bk. k-f-r)
    nihayetsiz: sonsuz serkeşâne: başıbozuk bir şekilde
    tazammun: içine alma tedip: cezalandırma
    tekzip: yalanlama teşkil etmek: yapmak, meydana getirmek
    vücud: varlık (bk. v-c-d) zeyl: ek, ilâve
    âsiyâne: isyan edercesine


    Yazar : Risale Forum

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222