Sayfa 3/14 İlkİlk 123456713 ... SonSon
135 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 508

    huruf-u hecâiyenin vaziyetiyle hasıl olan bir selâset ve fesahat-i lâfziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem’a-i i’câzı göstereceğiz. İşte,

    ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَائِفَةً مِنْكُمْ 1

    ilâ âhir. İşte şu âyette bütün huruf-u hecâ mevcuttur. Bak ki, sakil, ağır bütün aksâm-ı huruf beraber olduğu halde selâsetini bozmamış. Belki bir revnak ve muhtelif tellerden mütenasip, mütesanit bir nağme-i fesahat katmış. Hem şu lem’a-i i’câza dikkat et ki, huruf-u hecâdan ى ile ا en hafif ve birbirine kalb olduğu için, iki kardeş gibi, herbirisi yirmi bir kere tekrarı var. م ile نHAŞİYE-1 birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için, herbirisi otuz üçer defa zikredilmiştir. ص, س, شmahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her biri üç def’a ع, غ kardeş oldukları halde, ع daha hafif altı defa, غ sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir. ط, ظ, ذ, زmahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa, ل ve ا ile beraber ikisi لا suretinde ittihad ettikleri ve ا لا, suretinde hissesi ل’ın yarısıdır; onun için ل kırk iki defa, ا onun yarısı olarak yirmi bir defa zikredilmiştir. ﻫ,ءile mahreççe kardeş oldukları için ء HAŞİYE-2on üç,bir derece daha hafif olduğu için on dört defa ق, ف, كkardeş oldukları için, ق’ın bir noktası fazla olduğu için ق on, ف dokuz, كdokuz, ب dokuz, ت on iki— ت’nin derecesi üç olduğu için on iki—defa zikredilmiştir. ل, ر ’ın kardeşidir; fakat ebced hesabıyla ر iki yüz, ل otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem ر telâffuzca tekerrür ettiğinden sakil olup yalnız altı defa zikredilmiştir. خ, ح, ث, ض sıkletleri ve bazı cihât-ı münasebat için birer defa zikredilmiştir. ح, و ’dan ve ء’den daha hafif ve ى’den ve ا’ten daha sakil olduğu için on yedi defa, sakil ء’den dört derece yukarı, hafif ا’ten dört derece aşağı zikredilmiştir.


    Not
    Dipnot-1 “Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyku verdi de, içinizden bir topluluğu o uyku sarıverdi.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:154.

    Haşiye-1
    Tenvin dahi nun’dur.

    Haşiye-2
    Hemze, melfuze ve gayr-ı melfuze yirmi beştir ve hemze’nin sakin kardeşi elif’ten üç derece yukarıdır. Zira hareke üçtür.





    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>aksâm-ı huruf: harflerin kısımları</td><td>cihât-ı münasebet: münasebet yönleri (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>ebced hesabı: eski Sami alfabesindeki sıralanışa göre Arapça harflere sayı değeri vererek tarih düşürme</td><td>fesahat-ı lâfziye: sözün lâfız yönünden sağlam ve akıcı olması (bk. f-ṣ-ḥ)</td></tr><tr><td>gayr-ı melfuze: okunmayan</td><td>hareke: Arapça harflerin nasıl okunacağını gösteren işaretler</td></tr><tr><td>hasıl olmak: meydana gelmek</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>huruf-u hecâiye: alfabedeki harflerin hepsi</td><td>ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>ittihad etmek: birleşmek</td><td>kalb olmak: dönüşmek</td></tr><tr><td>lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z)</td><td>mahreç: harflerin ağızdaki çıkış yerleri</td></tr><tr><td>melfuze: okunan</td><td>mevcut: var olma (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>muhtelif: çeşitli</td><td>mütenasip: birbirine uygun (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>mütesanit: birbirini destekleyen</td><td>nağme-i fesahat: kusursuz derecede düzgün, açık ve akıcı nağme (bk. f-ṣ-ḥ)</td></tr><tr><td>revnak: süs, güzellik</td><td>sakil: okunuşu ağır</td></tr><tr><td>sakin: harekesiz</td><td>savt: ses</td></tr><tr><td>selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>sıfat: özellik (bk. v-ṣ-f)</td><td>sıklet: ağırlık</td></tr><tr><td>tekerrür: tekrarlanma</td><td>telâffuz: söyleyiş</td></tr><tr><td>tenvin: kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret (iki üstün, iki esre, iki ötre)</td><td>vaziyet: durum</td></tr><tr><td>zikredilmek: anılmak, belirtilmek</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 509

    İşte şu hurufun bu zikrinde harikulâde bu vaziyet-i muntazama ile ve o münasebet-i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakik ve ince nazım ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhaldir ki ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki intizam-ı acip ve nizam-ı garip, selâset ve fesahat-i lâfziyeye medar olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem hurufatında böyle intizam gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrarlı bir intizam, öyle envarlı bir insicam gözetilmiş ki, göz görse “Maşaallah,” akıl anlasa “Bârekâllah” diyecek.

    BEŞİNCİ NOKTA: Beyanındaki beraattir; yani, tefevvuk ve metanet ve haşmettir. Nasıl ki nazmında cezalet, lâfzında fesahat, mânâsında belâğat, üslûbunda bedâat var. Beyanında dahi faik bir beraat vardır. Evet, tergib ve terhib, medih ve zem, ispat ve irşad, ifham ve ifhâm gibi bütün aksâm-ı kelâmiyede ve tabakat-ı hitabiyede beyânât-ı Kur’âniye en yüksek mertebededir. Meselâ:
    Makam-ı tergib ve teşvikte hadsiz misallerinden, meselâ Sûre-i
    1 هَلْ اَتٰى عَلَى اْلاِنْسَانِ de beyanatı,HAŞİYE-1 âb-ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar, Cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası gibi güzeldir.

    Makam-ı terhib ve tehditte pek çok misallerinden, meselâ

    2 هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغاَشِيَةِ sûresinin başında, beyanat-ı Kur’âniye ehl-i dalâletin


    Not
    Dipnot-1 “İnsan üzerinden öyle bir devir geçti ki…?” İnsan Sûresi, 76:1.

    Haşiye-1
    Şu üslûb-u beyan, o sûrenin meâlinin libasını giymiş.

    Dipnot-2
    “Dehşeti herşeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?” Gaşiye Sûresi, 88:1.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>aksâm-ı kelâmiye: sözün kısımları (bk. k-l-m)</td><td>bedâat: benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik (bk. b-d-a)</td></tr><tr><td>belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)</td><td>beraat: üstünlük, harika güzellik</td></tr><tr><td>beyan: açıklama, anlatım (bk. b-y-n)</td><td>beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>beyânât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)</td><td>beşer: insan</td></tr><tr><td>bârekallah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k)</td><td>cezalet: güçlü ve akıcı ifade (bk. c-z-l)</td></tr><tr><td>dakik: ince</td><td>ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)</td></tr><tr><td>envar: nurlar (bk. n-v-r)</td><td>esrar: sırlar, gizemler</td></tr><tr><td>faik: üstün</td><td>fesahat-ı lâfziye: sözün doğruluk, düzgünlük, açıklık ve akıcılık yönlerinden kusursuz olması (bk. f-ṣ-ḥ)</td></tr><tr><td>fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)</td><td>hadsiz: sınırsız, sayısız</td></tr><tr><td>harikulâde: olağanüstü</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>haşmet: büyüklük, görkem</td><td>hikmet: sır, bilinmeyen gizli nokta (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>huri: Cennet kızı</td><td>huruf/hurufat: harfler </td></tr><tr><td>ifham: (he ile) anlatma</td><td>ifhâm: (ha ile) delille susturma</td></tr><tr><td>insicam: düzgünlük, uyumluluk</td><td>intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>intizam-ı acip: hayrette bırakan düzenlilik (bk. n-ẓ-m)</td><td>irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)</td></tr><tr><td>libas: elbise</td><td>lâfz: ifade, kelime</td></tr><tr><td>makam-ı tergib ve teşvik: isteklendirme ve şevklendirme makamı </td><td>makam-ı terhib ve tehdit: korkutma ve tehdit makamı</td></tr><tr><td>maşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yapmış</td><td>medar: dayanak, eksen</td></tr><tr><td>medih: övgü</td><td>mertebe: derece</td></tr><tr><td>metanet: sağlamlık</td><td>meâl: mânâ, açıklama</td></tr><tr><td>muhal: imkânsız</td><td>münasebet-i hafiye: gizli münasebet, ilişki (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>nazım: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m)</td><td>nizam-ı garip: şaşırtıcı düzen (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>selsebil: Cennette tatlı suyu olan bir çeşme</td><td>selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)</td></tr><tr><td>tabakat-ı hitabiye: hitap tabakaları (bk. ḫ-t-b)</td><td>tefevvuk: üstünlük</td></tr><tr><td>tergib: isteklendirme, teşvik</td><td>terhib: korkutma</td></tr><tr><td>tesadüf: rastlantı</td><td>vaziyet-i huruf: harflerdeki vaziyet</td></tr><tr><td>vaziyet-i muntazama: intizamlı, düzenli vaziyet (bk. n-ẓ-m)</td><td>zem: kınama, kötüleme</td></tr><tr><td>âb-ı kevser: Cennetteki Kevser Irmağının suyu</td><td>üslûb: ifade tarzı</td></tr><tr><td>üslûb-u beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 510

    simahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî gibi tesir eder. Evet, bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azap memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve
    1 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.

    Makam-ı medhin binler misallerinden, başında Elhamdü lillâh olan beş sûrede2 beyanat-ı Kur’âniye güneş gibi parlak,HAŞİYE-1 yıldız gibi ziynetli, semâvât ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.

    Makam-ı zem ve zecirde binler misallerinden, meselâ

    3 اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا âyetinde zemmi altı derece zemmeder, gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki: Malûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak, “âyâ” mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer.

    İşte, birinci hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin birşeyi anlamıyor?

    İkincisi: يُحِبُّ lâfzıyla der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

    Üçüncüsü:اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

    Dördüncüsü: اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?


    Not
    Dipnot-1 “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.

    Dipnot-2
    bk. Fâtiha Sûresi, 1:1; En’âm Sûresi, 6:1, Kehf Sûresi, 18:1; Sebe Sûresi, 34:1; Fâtır Sûresi, 35:1

    Haşiye-1
    Şu tabiratta o surelerdeki bahislere işaret var.

    Dipnot-3
    “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Hucurât Sûresi, 49:12.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d)</td><td>amel: davranış, iş</td></tr><tr><td>beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)</td><td>cemaat: topluluk (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>darî: acı ve dikenli bir ağaç</td><td>dimağ: beyin</td></tr><tr><td>gayz: öfke</td><td>gıybet: başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme (bk. ğ-y-b)</td></tr><tr><td>hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)</td><td>haşmetli: büyük, ihtişamlı</td></tr><tr><td>insaniyet: insanlık</td><td>kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)</td></tr><tr><td>lâfz: ifade, kelime</td><td>mahal: yer</td></tr><tr><td>makam-ı medh: övgü makamı</td><td>makam-ı zem ve zecir: kötüleme ve yasaklama makamı</td></tr><tr><td>malûm: bilinen (bk. a-l-m)</td><td>menfur: nefret edilen</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)</td><td>rasas: kurşun</td></tr><tr><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td><td>simah: kulak deliği</td></tr><tr><td>tabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)</td><td>terhib: korkutma</td></tr><tr><td>vaziyet: durum</td><td>zakkum: Cehennemde bir ağacın ismi</td></tr><tr><td>zecr: sakındırma, yasaklama</td><td>zem: kınama, kötüleme</td></tr><tr><td>zemin: yeryüzü</td><td>ziynetli: süslü (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td><td>âyâ: acaba</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 511

    Beşincisi: اَخِيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

    Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor?

    Demek, zem ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmumdur. İşte, bak, nasıl ki şu âyet îcazkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.

    Makam-ı ispatta binler misallerinden, meselâ

    فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثاَرِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 1

    de, haşri ispat ve istib’âdı izale için öyle bir tarzda beyan eder ki, fevkinde ispat olamaz. Şöyle ki:
    Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinde, Yirmi İkinci Sözün Altıncı Lem’asında ispat ve izah edildiği gibi, her bahar mevsiminde, ihyâ-yı arz keyfiyetinde, üç yüz bin tarzda haşrin nümunelerini nihayet derecede girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizam ve temyizle nazar-ı beşere gösteriyor ki, bunları böyle yapan Zâta, haşir ve kıyamet ağır olamaz, der. Hem zeminin sahifesinde yüz binler envâı beraber, birbiri içinde, kalem-i kudretiyle hatasız, kusursuz yazmak birtek Vâhid-i Ehadin sikkesi olduğundan, şu âyetle güneş gibi vahdâniyeti ispat etmekle beraber, güneşin tulû ve gurubu gibi kolay ve kat’î,

    Not
    Dipnot-1 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı görülen Allah (bk. v-ḥ-d)</td><td>asabiyeten: milliyet ve soy açısından</td></tr><tr><td>beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)</td><td>cihet: yön</td></tr><tr><td>cürüm: suç, günah</td><td>divane: deli, akılsız</td></tr><tr><td>envâ: türler, çeşitler</td><td>fevkinde: üstünde</td></tr><tr><td>fıtrat: mizaç, karakter (bk. f-ṭ-r)</td><td>fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r)</td></tr><tr><td>girif: iç içe girmiş, karışık</td><td>gurub: batış</td></tr><tr><td>gıybet: başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmak, çekiştirmek (bk. ğ-y-b)</td><td>haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)</td></tr><tr><td>ihyâ-yı arz: yeryüzünün diriltilmesi (bk. ḥ-y-y)</td><td>insafsızca: vicdansızca</td></tr><tr><td>intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)</td><td>istib’âd: akıldan uzak görme</td></tr><tr><td>izale: giderme</td><td>i’câzkârâne: benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>kalem-i kudret: kudret kalemi (bk. ḳ-d-r)</td><td>kat’î: kesin </td></tr><tr><td>kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)</td><td>keyfiyet: nitelik, özellik</td></tr><tr><td>kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)</td><td>makam-ı ispat: ispat makamı</td></tr><tr><td>mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)</td><td>mezmum: kötü</td></tr><tr><td>muhterem: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m)</td><td>müstekreh: çirkin, tiksinilen, iğrenç</td></tr><tr><td>nazar-ı beşer: insanın bakışı, dikkati (bk. n-ẓ-r)</td><td>nümune: örnek</td></tr><tr><td>rikkat-i cinsiye: kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi</td><td>sikke: mühür, damga</td></tr><tr><td>sıla-i rahm: akrabayla ilişki halinde olma (bk. r-ḥ-m)</td><td>tarz: şekil, biçim</td></tr><tr><td>temyiz: ayırma</td><td>tulû: doğuş</td></tr><tr><td>vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d)</td><td>zecretmek: sakındırmak, yasaklamak</td></tr><tr><td>zem: kötüleme, kınama</td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>zemmetmek: kötülemek </td><td>âzâ: organlar</td></tr><tr><td>îcazkârâne: az sözle çok mânâlar anlatarak (bk. v-c-z)</td><td>şahs-ı mânevi: mânevî kişilik (bk. a-n-y)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 512

    kıyamet ve haşri gösterir. İşte, كَيْفَ lâfzındaki keyfiyet noktasında şu hakikati gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsille zikreder. Meselâ, Sûre-i

    1 قۤ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجيِدِ de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyanla haşri ispat eder ki, baharın gelmesi gibi kat’î bir surette kanaat verir.

    İşte, bak: Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu aciptir, olamaz”2 demelerine cevaben

    اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ 3

    ilâ âhir, كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ 4’ a kadar ferman ediyor. Beyanı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızık oluyor.

    Hem makam-ı ispatın en lâtif misallerinden,

    5 يٰسۤ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ der. Yani,

    “Hikmetli Kur’ân’a kasem ederim, sen resullerdensin.” Şu kasem işaret eder ki, risaletin hücceti o derece yakinî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı tâzim ve hürmete çıkmış ki onunla kasem ediliyor. İşte şu işaretle der: “Sen resulsün. Çünkü senin elinde Kur’ân var. Kur’ân ise haktır ve Hakkın kelâmıdır. Çünkü içinde hakikî hikmet, üstünde sikke-i i’câz var.”

    Hem makam-ı ispatın îcazlı ve i’câzlı misallerinden, şu:

    قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِىۤ اَنْشَأَهَاۤ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ 6

    Yani, “İnsan der: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen de: Kim onları bidayeten


    Not
    Dipnot-1 “Kàf. Şerefi pek yüce olan Kur’ân’a yemin olsun.” Kaf Sûresi, 50:1.

    Dipnot-2
    Kàf Sûresi, 50:2.

    Dipnot-3
    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik ki, hiçbir gediği (kusuru) yoktur. Kàf Sûresi, 50:6-11.

    Dipnot-4
    “(Hayata yeniden) çıkış da işte böyledir.” Kàf Sûresi, 50:11.

    Dipnot-5
    Yâsin Sûresi, 36:1-3.

    Dipnot-6
    Yâsin Sûresi, 36:78-79.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Hak: doğru, gerçek; her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>acip: hayret verici, şaşırtıcı</td></tr><tr><td>beyan: açıklama (bk. b-y-n)</td><td>bidayeten: başlangıçta</td></tr><tr><td>ferman etmek: buyurmak</td><td>hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hüccet: delil</td><td>ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>inkar: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)</td><td>i’câzlı: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakacak şekilde mucizeli (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>kasem: yemin</td><td>kat’î: kesin</td></tr><tr><td>kelâm: söz (bk. k-l-m)</td><td>keyfe: “nasıl?”</td></tr><tr><td>keyfiyet: nitelik, özellik</td><td>kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)</td></tr><tr><td>lâfz: ifade, kelime</td><td>lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>makam-ı ispat: ispat makamı</td><td>makam-ı tâzim: saygı makamı (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>resul: peygamber (bk. r-s-l)</td><td>risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)</td></tr><tr><td>sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z)</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tafsil: ayrıntı</td><td>yakinî: şüphe edilmeyecek kesinlikte (bk. y-ḳ-n)</td></tr><tr><td>zikretmek: anmak, belirtmek</td><td>îcazlı: az sözle çok mânâlar anlatarak, özlü sözlü (bk. v-c-z)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 513

    inşa edip hayat vermişse O diriltecek.” Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinin üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi, bir zat, göz önünde, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zat, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizamı altına getirebilir.” Sen, ey insan, desen, “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçten, yeniden, ordu-misal bütün hayvânat ve sair zîhayatın tabur-misal cesetlerini kemâl-i intizamla ve mizan-ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ 1 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû-yi zeminde yüz binler ordu-misal zevilhayat envâlarını, taifelerini icad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrât-ı esasiye ve ecza-yı asliyeyi bir sayha ile, sur-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir, istib’âd suretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir divaneliktir.

    Makam-ı irşadda beyanat-ı Kur’âniye o derece müessir ve rakiktir ve o derece mûnis ve şefiktir ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi, aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misallerinden yalnız şu

    ثُمَّ قَسَتْ قُلوُبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً 2

    ilâ âhir. Yirminci Sözün Birinci Makamında, üçüncü âyet mebhasinde ispat ve izah edildiği gibi, Benî İsrail’e der: “Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi bir mu’cizesine karşı sert taş, on iki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı halde, size ne olmuş ki, Mûsâ Aleyhisselâmın bütün mu’cizâtına karşı lâkayt kalıp gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?” O Sözde şu mânâ-yı irşadî izah edildiği için, oraya havale ederek burada kısa kesiyorum.

    Makam-ı ifham ve ilzamda binler misallerinden yalnız şu iki misale bak.


    Not
    Dipnot-1 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

    Dipnot-2
    “Sonra, bütün bunların ardından, kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı.” Bakara Sûresi, 2:74.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)</td><td>Benî İsrail: İsrailoğulları</td></tr><tr><td>Mûsâ: (bk. bilgiler)</td><td>Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler-İsrafil)</td></tr><tr><td>Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m)</td><td>asâ: baston</td></tr><tr><td>beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)</td><td>divane: akılsız, deli</td></tr><tr><td>eblehçe: ahmakça</td><td>ecza-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>efrad: fertler (bk. f-r-d)</td><td>envâ: türler, çeşitler</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)</td><td>inşa etmek: yaratmak, vücuda getirmek (bk. n-ş-e) </td></tr><tr><td>istib’âd: inkâr, akıldan uzak görme</td><td>istirahat: dinlenme</td></tr><tr><td>izah: açıklama</td><td>karn: asır, çağ, devir</td></tr><tr><td>kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)</td><td>letaif: latifeler, duyular (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>lâkayt: ilgisiz</td><td>makam-ı ifham ve ilzam: karşı tarafı susturma, âciz bırakma makamı</td></tr><tr><td>makam-ı irşad: doğru yolu gösterme makamı (bk. r-ş-d)</td><td>mebhas: bahis, kısım</td></tr><tr><td>mizan-ı hikmet: hikmet terazisi (bk. v-z-n; ḥ-k-m)</td><td>mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mânâ-yı irşadî: doğru yolu gösterici mânâ (bk. r-ş-d)</td><td>mûnis: sevimli, dost</td></tr><tr><td>müessir: tesirli, etkili</td><td>nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>ordu-misal: ordu gibi (bk. m-s̱-l)</td><td>rakik: ince, nazik</td></tr><tr><td>rû-yi zemin: yeryüzü</td><td>sair: diğer</td></tr><tr><td>sayha: sesleniş</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tabur-misal: tabur gibi (bk. m-s̱-l)</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>tasvir etmek: anlatmak, ifade etmek (bk. ṣ-v-r)</td><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>teşkil etmek: meydana getirmek</td><td>zerrât: zerreler</td></tr><tr><td>zerrât-ı esasiya: temel zerreler</td><td>zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)</td><td>şefik: çok şefkatli (bk. ş-f-ḳ)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 514

    وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْناَ عَلٰى عَبْدِناَ فَاْتوُا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاۤءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ 1

    Yani, “Eğer bir şüpheniz varsa, size yardım edecek, şehadet edecek bütün büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız, birtek sûresine bir nazire yapınız.” İşârâtü’l-İ’câz’da izah ve ispat edildiği için, burada yalnız icmâline işaret ederiz. Şöyle ki:

    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan diyor:

    Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emin2 dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız.

    Bunu yapamazsanız, haydi, ümmî olmasın, en meşhur bir edip, bir âlim olsun.
    Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleganız, hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazire yapınız.

    Bunu da yapamazsanız, haydi, kabil-i taklit olmayan hakaik-i Kur’âniyeden ve mânevî çok mu’cizâtından kat’-ı nazar, yalnız nazmındaki belâğatine nazire olarak bir eser yapınız.

    3 فَاْتوُا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياَتٍ ilzamıyla der: Haydi, sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.

    Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’ân kadar olmasın, yalnız
    بِعَشْرِ سُوَرٍ on sûresine nazire getiriniz.

    Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek sûresine nazire getiriniz.
    Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazire ibraz ediniz.


    Not
    Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:23.

    Dipnot-2
    bk. Muhammed İbni İshak, Sîratü İbni İshak 2:57; Burhanuddin el-Halebî, Sîratü’l-Halebiyye 2:391.

    Dipnot-3
    Hud Sûresi, 11:13




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)</td><td>Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)</td></tr><tr><td>beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)</td><td>belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)</td></tr><tr><td>beşer: insan</td><td>bâtıl: yalan, gerçek dışı</td></tr><tr><td>bülega: belâğatçiler, edebiyatçılar (bk. b-l-ğ)</td><td>edip: edebiyatçı</td></tr><tr><td>hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>himmet: yardım</td></tr><tr><td>hutebâ: hatipler (bk. ḫ-ṭ-b)</td><td>ibraz etmek: ortaya koymak, göstermek</td></tr><tr><td>icmâl: özet (bk. c-m-l)</td><td>ilzam: susturma, mağlup etme</td></tr><tr><td>ins: insan</td><td>izah: açıklama</td></tr><tr><td>kabil-i taklit: taklidi mümkün</td><td>kat-ı nazar: dikkate almama (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>kelâm: söz (bk. k-l-m)</td><td>kelâm-ı İlâhî: Allah kelâmı (bk. k-l-m; e-l-h)</td></tr><tr><td>kitabet: yazma (bk. k-t-b)</td><td>kıraat: okuma</td></tr><tr><td>meşhur: tanınmış</td><td>mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>müftereyat: uydurmalar</td><td>nazire: benzeri, misli (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m)</td><td>tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak</td></tr><tr><td>ümmî: tahsil görmemiş, okuma yazma bilmeyen</td><td>şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 515

    Hattâ, madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde—çünkü haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette 1 فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ işaretiyle, Cehennemde haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz.

    Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’ân dahi mu’cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehenneme gidiniz!

    İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın makam-ı ifhamdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاٰنِ بَياَنٌ Evet, beyan-ı Kur’ân’dan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz.

    İkinci misal:

    فَذَكِّرْ فَمَاۤ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ أَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَاْتوُا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيوُقِنُونَ اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَاۤئِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ اَمْ عِنْدَهُمُ


    Not
    Dipnot-1 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)</td><td>acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti</td><td>beyan: açıklama (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n)</td><td>hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>haps-ı ebedî: sonsuz hapis (bk. e-b-d)</td><td>haysiyet: itibar, şeref, değer</td></tr><tr><td>helâket: yok oluş</td><td>ilzam: susturma, mağlup etme</td></tr><tr><td>izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z)</td><td>makam-ı ifham: delille susturma makamı</td></tr><tr><td>mertebe: kat, derece</td><td>misal: örnek (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)</td><td>nazire: benzeri, misli (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>sanem: put</td><td>zillet: alçaklık, aşağılık</td></tr><tr><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 516

    عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبوُنَ اَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ 1

    İşte, şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyan-ı ifhâmiyeye misal için bir hakikatini beyan ederiz. Şöyle ki:اَمْ ، اَمْ 2 lâfzıyla on beş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî ile ehl-i dalâletin bütün aksâmını susturur ve şübehâtın bütün menşelerini kapatır. Ehl-i dalâlet için, içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada, bir taifenin hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabirle iptal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedâhete havale eder, veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.

    Meselâ, birinci fıkra 3 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ âyetine işaret eder. On beşinci fıkra ise 4 لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا âyetine remzeder. Daha sair fıkraları buna kıyas et. Şöyle ki:

    Başta diyor: Ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ et. Sen kâhin değilsin. Zira kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir; seninki hak ve yakinîdir. Mecnun olamazsın; düşmanın dahi senin kemâl-i aklına şehadet eder.


    Not
    Dipnot-1 “Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun. • Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar? • Sen “Bekleyedurun,” de. “Ben de sizinle beraber bekliyorum.” • Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur? • Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların îmân etmeye niyetleri yoktur. • Eğer doğru söylüyorlarsa, Kur’ân’ın benzeri bir söz getirsinler. • Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar? • Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğru onların düşünüp îmân etmeye niyetleri yoktur. • Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi? • Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin. • Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi? • Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler? • Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar? • Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. • Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:29-43.

    Dipnot-2
    Yoksa, yoksa…

    Dipnot-3
    “Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

    Dipnot-4
    “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri (bk. ḥ-k-m; e-l-h)</td><td>aksâm: kısımlar</td></tr><tr><td>bedâhet: açıklık, aşikâr olma</td><td>beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>beyan-ı ifhâmiye: delillerle susturma anlatımı (bk. b-y-n)</td><td>butlan: bâtıl oluş</td></tr><tr><td>ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)</td><td>hülâsa-i fikr-i küfrî: küfür düşüncesinin özeti (bk. f-k-r; k-f-r)</td></tr><tr><td>istifham-i inkârî-i taaccübî: “yoksa...?” diyerek şaşkınlığı ifade eder tarzda olumsuz yönde soru sorma (bk. n-k-r)</td><td>kemâl-i akl: aklın mükemmelliği (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kâhin: gelecekten haber veren kimse</td><td>lâfz: ifade, kelime</td></tr><tr><td>mecnun: deli, akılsız</td><td>menşe: kaynak</td></tr><tr><td>mücmelen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)</td><td>perde-i dalâlet: inançsızlık perdesi (bk. ḍ-l-l)</td></tr><tr><td>remzetmek: işaret etmek</td><td>sükût: sessiz kalma, susma</td></tr><tr><td>tafsilen: ayrıntılı olarak</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>tebliğ etmek: bildirmek (bk. b-l-ğ)</td><td>yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik (bk. y-ḳ-n)</td></tr><tr><td>zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r)</td><td>âyât: âyetler</td></tr><tr><td>şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)</td><td>şübehât: şüpheler</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.224
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Beşinci Söz - Sayfa 517

    أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ 1 Âyâ, acaba muhakemesiz, âmi kâfirler gibi, sana şair mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen de: “Bekleyiniz, ben de bekliyorum.” Senin parlak, büyük hakikatlerin şiirin hayalâtından münezzeh ve tezyinatından müstağnidir.

    أَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا 2 Yahut, acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize yeter” deyip sana ittibâdan istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana ittibâı emreder. Çünkü bütün dediğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

    اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ 3 Yahut inkârlarına sebep, tâği zalimler gibi, Hakka serfuru etmemeleri midir? Halbuki, mütecebbir zalimlerin rüesaları olan Firavunların, Nemrudların akıbetleri malûmdur.

    اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ 4 Veyahut yalancı, vicdansız münafıklar gibi, “Kur’ân senin sözlerindir” diye seni itham mı ediyorlar? Halbuki, tâ şimdiye kadar Muhammedü’l-Emin diyerek, içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur’ân’ın âsâr-ı beşeriye içinde bir nazirini bulsunlar.

    اَم خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ 5 Veyahut, kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife‑i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye musahharlardır.


    Not
    Dipnot-1 “Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar?” Tûr Sûresi, 52:30.

    Dipnot-2
    “Yoksa bunu onlara akılları mı söylüyor?” Tûr Sûresi, 52:32.

    Dipnot-3
    “Yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur?” Tûr Sûresi, 52:32.

    Dipnot-4
    “Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:33.

    Dipnot-5
    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?” Tûr Sûresi, 52:35.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Firavun: (bk. bilgiler)</td><td>Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)</td></tr><tr><td>Nemrud: (bk. bilgiler)</td><td>abes: boş ve faydasız </td></tr><tr><td>akıbet: son, netice</td><td>evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)</td></tr><tr><td>felâsife-i abesiyyun: içi kof olan faydasız felsefeyle uğraşan filozoflar</td><td>feylesof: felsefeci</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l)</td></tr><tr><td>helâket: yok oluş</td><td>hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hâlık: yaratıcı (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmak</td></tr><tr><td>itham: suçlama</td><td>itikad etmek: inanmak</td></tr><tr><td>ittibâ: tabi olma, uyma</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>makul: akla uygun</td><td>malûm: bilinen (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>muhakemesiz: akıl yürütüp doğru netice elde edemeyen (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>musahhar: boyun eğen</td><td>muvazzaf: vazifeli, görevli</td></tr><tr><td>münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen</td><td>münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)</td></tr><tr><td>müsmir: meyveli</td><td>müstağnî: ihtiyaç duymayan (bk. ğ-n-y)</td></tr><tr><td>mütecebbir: zorba</td><td>müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)</td><td>rüesa: reisler, başkanlar</td></tr><tr><td>serfuru: baş eğme</td><td>tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>tâği: azgın (bk. t-ğ-y)</td><td>zerre: atom</td></tr><tr><td>âmi: cahil</td><td>âsâr-ı beşeriye: insan eserleri</td></tr><tr><td>âyâ: acaba</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/14 İlkİlk 123456713 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

103, 104, 112, 115, 120, 133, 153, 154, 157, 159, 160, 161, 162, 164, 172, 176, 185, 527, 592, 600, 827, abdini, abese, açacak, acip, açıkladığı, adalettir, adedince, adıyla, ahenk, aile hayatı, aklı, akıldan, akıllara, alâküllihal, aldıkları, âlemleri, alınmış, amellerin, anlatımı, anlayışlar, anlıyoruz, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, asra, asırlara, atan, atmak, avam, aya, âyetlerden, âyine, aynen, azarlama, ağzı, bahisleri, bahusus, bakmıyor, bakıyorum, bana, baskı, bazı, bağlamış, bağlantı, bağış, bağışlar, başkasını, başlarında, başlayan, başıboş, başındaki, benzetmek, bertaraf, berzahta, beşer, beşinci söz, beştir, bildim, bildirir, bilimi, bilinen, biliyorlardı, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, biri, birlik, bitti, bizimle, bizleri, bozan, boğulmak, budur, bulamaz, bulunmak, buna, burcu, bırakmıyor, çarşı, cemiyetli, çerçevesi, cihâ, cihanı, cihazat, çoklar, çoktur, cömertlik, cümleyi, çıkın, çıkış, dadır, daire, dalgıçlar, davranışları, dağlar, dedikleri, dediler, delildir, deliline, demeye, demişler, derece, dersimizi, değildi, değiller, değiştirmek, dikkatle, dile, dilediğini, dilemek, diriltecek, diz, doğrular, doğruları, dünyaperest, duruma, düzenli, düğü, düğümü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, eliyle, elzemdir, emareleri, emirdağ, emrini, emsal, envârı, esrarlı, etmeme, etmemesi, etrafındaki, etsek, ettiklerini, ettiren, ettirir, evhamlarını, ezeliyesi, eşsiz, faideleri, fakirler, faydaya, fazilet, faziletler, fikirleri, fikrini, fussilet, fütur, fıtraten, galebe, gayret, gazabı, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gibi, gidip, gif, gitmiş, gitti, gökte, gökteki, göreceksin, görmeye, görünmek, gösteriş, gösterme, güzelliği, hadislerden, hakaiki, hakikat, hakikatine, hakikatten, hakkaniyeti, haktan, halet, halka, hâlıkını, hapis, harap, harfler, hastalıktan, hastalığından, hatası, havas, hayrette, haşirde, herşeye, herşeyin, heves, hevesi, hezeyan, hicr, hidayetin, hiddetle, hilkat, hissettim, hücum, hıristiyan, ibarettir, icadı, içindekiler, ihata, ile, ilerleme, ilham, ilimle, ilişkiler, ilmî, imaniye, imaniyeyi, imdat, inananlar, inanmayanlar, incitmek, indirdi, inkâr, insan, insanlığı, istedin, istediğini, istekleri, istinbat, istiyorlar, isyana, itham, itiraza, izale, işaret, işittim, iştihar, iştirake, iştiyak, jpg, kabre, kadirdir, kadınları, kahrı, kainatta, kalbinin, kaldıracak, kalmamış, kamer, kandilleri, kanunları, kapanmak, karanlıklarında, kardeşi, kardeşleri, kardeşlerimin, karışması, karışsı, karıştıran, kavga, kavmin, kaybedecek, kayı, kederi, kehribar, kendilerini, kesretli, kitabını, konuşmak, konuşmuş, koyan, koyup, koşuş, küçümsemek, kudretine, kudüs, küfr, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kuvvetlendirmek, kırka, kısmen, kısmı, kıssalar, kıyamete, kıyası, kıymetsiz, lâkin, lam, libası, lisanı, lüzumu, mahalli, mahkeme, mahlûktur, makamından, malûmdur, mama, manevra, maraz, mağfiret, mağlup, mecbur, mecmuası, menbaı, mertebesini, mesel, meselâ, meselelere, meselesine, meseleyi, mevcudat, mevcut, mevsimlerin, meydanı, mezarlık, meşhudatı, milleti, misli, mizanıyla, muazzam, mücahede, müçtehidler, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, muhterem, mukaddestir, mümkü, münafıklar, mürşidi, müttefik, müş, nail, nasılki, nağmesi, nefer, nefret, neşretmek, nihayet, nüfuz, nurdur, okunuşu, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olmamak, ölmeye, olsalar, omuzuna, onlardan, oradan, orga, oyunlar, özellikle, pamuk, parçalar, peygamberlere, rabbinin, rahatla, rahatı, revaç, risalesinde, risaleti, rububiyeti, sahibidir, sakı, sanmak, sayan, seçim, sekiz, semaniye, senâ, seniyyesi, sermaye, servet, seviyesi, sevmez, sizde, son, söylemiş, sözlerde, süre, süren, sûresi, suretle, süreyyâ, surlar, sürmek, sürü, süzme, sıklet, sıraları, sırra, sızmak, tahrip, takdim, takdiri, taksim, tanıttırır, tapan, tasavvur, tasdike, tasdiklerine, taşları, tecavüz, terakki, ters, tevahhuş, teşhir, tokat, toplamak, toplansa, tükenmez, tutma, ufuk, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, uydurulan, uyum, vahy, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, vermişler, veyahut, yapanlar, yaptık, yarası, yardımı, yarım, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yeknesak, yerden, yetişilmez, yükseliş, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, ışıkları, zahmet, zamanla, zamanları, zannediyorlar, zarif, zelzele, zeminde, zemzem, zikirle, zira, zulmet, zulmü, şahsî, şahsiyet, şartları, şaşkınlığı, şehr, şevk, şeye, şeylerle, şeytanları, şeytanı, şirke, şirkin, şöhret, şuâ

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222