Sayfa 3/5 İlkİlk 12345 SonSon
43 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 465

    Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.

    ONUNCU ASIL: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün... Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.”1 İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.

    Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.

    Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”2 Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
    Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en


    Not
    Dipnot-1 bk. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 7740; Müsnedü’l-Firdevs, 3:116, 117.

    Dipnot-2
    bk. Et-Terğîb ve’t-Terhîb, 3:421, 434; Kenzü’l-Ummâl, 6:422.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)</td><td>abd: köle (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>bilfiil: fiilen, uygulamada olan (bk. f-a-l)</td><td>daimî: devamlı</td></tr><tr><td>ef’al ve a’mâl-i beşeriye: insanların iş ve davranışları (bk. f-a-l)</td><td>ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)</td></tr><tr><td>ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)</td><td>ferd-i mükemmel: mükemmel fert, birey (bk. f-r-d; k-m-l)</td></tr><tr><td>gaye-i hayal: hayal edilen gaye (bk. ḫ-y-l)</td><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n)</td><td>hayr: iyilik (bk. ḫ-y-r)</td></tr><tr><td>imkân: mümkün olma, olabilirlik (bk. m-k-n)</td><td>ipham: gizli, belirsiz bırakma</td></tr><tr><td>kaziye-i mümkine: mümkün olan hüküm; olabilirlik içeren önerme (bk. m-k-n)</td><td>kàtl: öldürme</td></tr><tr><td>küllî/külliye: genel, kapsamlı (bk. k-l-l)</td><td>lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a)</td><td>medar-ı fahr: övünç vesilesi</td></tr><tr><td>medar-ı şeâmet: kötülük, uğursuzluk vesilesi</td><td>mikyas: ölçek</td></tr><tr><td>mukabil: karşılık</td><td>mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>muvakkat: geçici</td><td>muzaaf: kat kat</td></tr><tr><td>muzır: zararlı</td><td>mücazefe: abartma, mübalağa</td></tr><tr><td>mümkine: varlığı ile yokluğu imkan dahilinde olan (bk. m-k-n)</td><td>müphem: gizli, belirsiz</td></tr><tr><td>nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)</td><td>netice: sonuç</td></tr><tr><td>nevi: tür, çeşit</td><td>nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi</td><td>sadaka-i azîme: büyük sadaka (bk. ṣ-d-ḳ; a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>sair: diğer</td><td>suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tahrik: harekete geçirme</td><td>taife-i mahlûkat: yaratıklar taifesi (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>takriben: yaklaşık olarak</td><td>tatbik: uygulama</td></tr><tr><td>tergib: isteklendirme</td><td>teşvik: şevklendirme</td></tr><tr><td>vaki: olmuş, mevcut</td><td>vuku: gerçekleşme, meydana gelme</td></tr><tr><td>zehr-i kâtil: öldürücü zehir</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>âlem-i ebedî: sonsuz âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-b-d)</td><td>âzâd: hürriyetine kavuşturma</td></tr><tr><td>şahs-ı mânevî: mânevî şahıs; tüzel kişilik, kollektif kişilik (bk. a-n-y)</td><td>şer: kötülük</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 466

    büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a’mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ

    مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَ1
    yani

    اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعاَلمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاۤءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 2

    İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden, şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki:
    Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette, Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın sevaplarına—fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına—müsavi olabilir.

    Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.

    Not

    Dipnot-1
    “Kim bunu okursa, Mûsâ ile Hârun’un sevaplarının misli ona verilir.” Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahzâb, s. 263.

    Dipnot-2
    Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde kibriyâ Ona mahsustur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde azamet Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Mülk de Ona âittir. O Göklerin Rabbidir. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m)</td><td>Hârun: (bk. bilgiler)</td></tr><tr><td>Mûsâ: (bk. bilgiler)</td><td>Rahîm-i Mutlak: rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>abd: kul (bk. a-b-d)</td><td>bedevî: çölde yaşayan, göçebe</td></tr><tr><td>celb etmek: çekmek</td><td>daire-i ilm ve tahmin: ilim alanı ve tatmin alanı (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>farz etmek: sanmak, zannetmek</td><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikat-i sevap: sevap gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>haşmet: büyüklük, ihtişam</td></tr><tr><td>mahdut: sınırlı</td><td>mukabil: karşılık</td></tr><tr><td>muvazi: denk, eşit</td><td>müsavi: eşit, denk</td></tr><tr><td>nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)</td><td>nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sınırsız </td><td>rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi</td></tr><tr><td>saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)</td><td>sade-dil: saf, temiz kalpli</td></tr><tr><td>sevab-ı a’mâl: amellerin sevabı, karşılığı</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)</td><td>taife: topluluk, grup</td></tr><tr><td>tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)</td><td>vahşî: medeni olmayan, yabanî</td></tr><tr><td>vird: devamlı yapılan zikir</td><td>ziyade: çok, fazla</td></tr><tr><td>âdi: basit</td><td>âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi (bk. a-l-m; e-b-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 467

    Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim”; o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

    İşte, dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakaik-ı sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) meçhulümüz olan hakikî sevapları ile muvazene değil—çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder—belki muvazene edilen, malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.

    Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikâs eden mahiyet-i sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tâbidir.

    Hem bazan olur ki, birtek kelime, birtek tesbih öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet, Kur’ân kadar faide verebilir.
    Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.

    Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)</td><td>Hazret-i Hârun: (bk. bilgiler)</td></tr><tr><td>Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler)</td><td>Katre: damla</td></tr><tr><td>Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)</td><td>Veraset-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in varisliği</td></tr><tr><td>abd-i mü’min: iman etmiş kul (bk. a-b-d; e-m-n)</td><td>bedevî: çölde yaşayan, göçebe</td></tr><tr><td>daire-i fikr: düşünce alanı (bk. f-k-r)</td><td>deniz-misal: deniz gibi (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l)</td><td>feyz: mânevî gıda, lütuf (bk. f-y-ḍ)</td></tr><tr><td>feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h)</td><td>hakaik-i sevabiye: sevap gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>haşmet: görkem, ihtişam</td><td>haşmet-i padişahî: padişahın haşmeti, görkemi</td></tr><tr><td>hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hâlât: haller, durumlar</td></tr><tr><td>in’ikâs: yansıma</td><td>kaide: düstur, prensip</td></tr><tr><td>kemiyet: sayıca çokluk, nicelik</td><td>keyfiyet: özellik, nitelik, durum</td></tr><tr><td>mahiyet: nitelik, esas </td><td>mahiyet-i sevap: sevabın mahiyeti</td></tr><tr><td>malûm: bilinen (bk. a-l-m)</td><td>mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>meçhul: bilinmeyen</td><td>mukabil: karşılık</td></tr><tr><td>muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)</td><td>müsavi: eşit, denk</td></tr><tr><td>müteveccih: yönelik</td><td>mü’min: iman etmiş (bk. e-m-n)</td></tr><tr><td>nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)</td><td>nebî: peygamber (bk. n-b-e)</td></tr><tr><td>niyet-i hâlis: saf, temiz niyet (bk. ḫ-l-ṣ)</td><td>nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)</td><td>nücum: yıldızlar</td></tr><tr><td>saadet: mutluluk</td><td>semâvat: gökler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>tamam-ı aks: yansımanın tamamı</td><td>tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)</td></tr><tr><td>teşbih: benzetme</td><td>umum: bütün</td></tr><tr><td>vird: zikir</td><td>zerre: maddenin en küçük parçası</td></tr><tr><td>zıll: gölge</td><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td><td>âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi</td></tr><tr><td>âyine-i ruh: ruh aynası (bk. r-v-ḥ)</td><td>İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>şeffafiyet peydâ etmek: şeffaflık kazanmak</td><td>şevket: büyüklük, haşmet</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 468

    Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif‑i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira, evvelâ o On Asıl’ın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.

    Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl’ı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.

    ON BİRİNCİ ASIL: Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehâdisin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli bir tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.

    Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı 1 مَازَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve 2 تَناَمُ عَيْنِى وَلاَ يَناَمُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et.

    Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım.


    Not
    Dipnot-1 “Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” Necm Sûresi, 53:17.

    Dipnot-2
    “Benim gözüm uyur, kalbim uyumaz.” Buhari, Teheccüd 16, Teravih 1, Menâkıb 24; Tirmizi, Edeb 86; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 36; Ebû Dâvud, Tahâret 79; Müsned, 1:274.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)</td><td>Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)</td><td>ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)</td></tr><tr><td>elhasıl: özetle, sonuç olarak</td><td>evvelâ: önce</td></tr><tr><td>gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)</td><td>hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>halel: zarar, eksiklik</td><td>hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hodbin: bencil, kibirli</td><td>hüşyar: uyanık</td></tr><tr><td>iktifa: yetinme</td><td>inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)</td></tr><tr><td>insaf: vicdana uygun davranış </td><td>insafsız: vicdansız</td></tr><tr><td>kat’î: kesin </td><td>kavî: kuvvetli, güçlü</td></tr><tr><td>kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l)</td><td>mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi</td><td>muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt</td></tr><tr><td>mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ)</td><td>münekkit: tenkitçi</td></tr><tr><td>müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler</td><td>müşkilât: zorluklar</td></tr><tr><td>nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)</td><td>netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m)</td></tr><tr><td>rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi</td><td>râci: ait</td></tr><tr><td>sû-i fehm: kötü anlayış</td><td>tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r)</td></tr><tr><td>tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r)</td><td>tekzip etmek: yalanlamak</td></tr><tr><td>telâkki etmek: kabul etmek</td><td>tenvim edilen: uyutulan</td></tr><tr><td>tevil: yorum</td><td>yakzan: uyanık</td></tr><tr><td>âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 469

    Bana top, tüfek atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.
    İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar.
    ON İKİNCİ ASIL: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.

    Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?

    Hem bir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.

    Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk... Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi, hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)</td><td>ahval: haller</td></tr><tr><td>dâmen: etek</td><td>ehl-i Kur’ân: Kur’ân ilmiyle uğraşanlar; müfessirler gibi</td></tr><tr><td>ehl-i felsefe ve hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)</td><td>ehl-i hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>ehl-i usulü’d-din: din usulcüleri; hadis, fıkıh ve tefsir âlimleri gibi</td><td>esbab: sebepler (bk. s-b-b)</td></tr><tr><td>fehmetmek: anlamak</td><td>fen: bilim dalı</td></tr><tr><td>fikr-i felsefe: felsefe düşüncesi (bk. f-k-r)</td><td>hadsiz: sayısız</td></tr><tr><td>hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hakaik-i Nübüvvet: Peygamberlik gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-b-e)</td></tr><tr><td>hakaik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s)</td><td>hakikat-i kat’iye: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m)</td><td>kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)</td></tr><tr><td>küre-i arz: yer küre, dünya</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)</td><td>makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)</td></tr><tr><td>makàsıd-ı âliye-i kudsiye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan İlâhî maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; ḳ-d-s)</td><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>mihenk: ölçü</td><td>misal: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>muallâ: yüksek, yüce</td><td>muhakkıkîn-i İslâmiye: hakikatleri araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)</td></tr><tr><td>muhtelif: farklı</td><td>mutavassıt: orta derecede</td></tr><tr><td>münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)</td><td>mü’min: iman etmiş, imanlı (bk. e-m-n)</td></tr><tr><td>nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r)</td><td>nazar-ı Nübüvvet: Peygamberlik bakışı (bk. n-ẓ-r; n-b-e)</td></tr><tr><td>nazar-ı gaflet: gaflet bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l)</td><td>nevm-âlûd: uykulu</td></tr><tr><td>nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)</td><td>nokta-i nazar: bakış açısı</td></tr><tr><td>semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)</td><td>seyyare: gezegen</td></tr><tr><td>sır: gizem, gizli gerçek</td><td>tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)</td></tr><tr><td>tafsil-i mahiyet: öz niteliğinin ayrıntılı açıklaması</td><td>tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)</td></tr><tr><td>ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmiyle uğraşan âlimler (bk. a-l-m; k-l-m)</td><td>ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviye: din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler (bk. a-l-m; e-l-h; e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)</td><td>veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği (bk. n-b-e)</td></tr><tr><td>zikretmek: belirtmek, hatırlatmak</td><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 470

    câmi’, en bedî ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ1 diyor.

    İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’ân’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.

    DÖRDÜNCÜ DAL

    اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَاۤبُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ


    Not
    Dipnot-1 “Göklerin ve yerin Rabbi.” Kehf Sûresi, 18:14; Sâd Sûresi, 38:66; Zuhruf Sûresi, 43:82; Nebe Sûresi, 78:37.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)</td><td>Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi (bk. r-b-b; s-m-v)</td></tr><tr><td>arz: yeryüzü, dünya</td><td>azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)</td></tr><tr><td>aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z)</td><td>bedî: güzel, eşsiz (bk. b-d-a)</td></tr><tr><td>besâtîn-i daime: dâimî bostan ve bahçeler</td><td>cevâdâne: çömertçe (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)</td><td>ehemmiyet-i san’aviye: san’at bakımından önemlilik (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>envâ-ı sağire: küçük çeşitler</td><td>faaliyet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)</td></tr><tr><td>hadsiz: sınırsız</td><td>hakaret: küçüklük, değersizlik</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)</td></tr><tr><td>hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>hususan: özellikle</td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>kesretli: çok (bk. k-s̱-r)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)</td><td>masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mazhar: görüntü yeri, ayna (bk. ẓ-h-r)</td><td>medar: eksen, yörünge</td></tr><tr><td>mensucât-ı ebediye: sonsuzluğa ait dokumalar (bk. e-b-d)</td><td>menâzır-ı sermediye: daimî manzaralar (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>mesken: ev, mekân (bk. s-k-n)</td><td>mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>mezraa: tarla</td><td>meşher: sergi yeri</td></tr><tr><td>mikyas: ölçek</td><td>mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>mukabil: karşılık</td><td>muvakkat: geçici</td></tr><tr><td>mu’cizât-ı san’ât: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)</td><td>mâkes: yansıma yeri</td></tr><tr><td>mânen: mânevî yönden (bk. a-n-y)</td><td>mükerreren: tekrar tekrar</td></tr><tr><td>müsademe: çarpışma, çatışma</td><td>nebâtat: bitkiler</td></tr><tr><td>nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)</td><td>nokta-i mihrakiye: odak noktası</td></tr><tr><td>nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r)</td><td>nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer</td></tr><tr><td>sair: diğer</td><td>san’aten: san’at yönünden (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)</td><td>semâvât: gökler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>taklitgâh: taklit yeri</td><td>tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v)</td></tr><tr><td>terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b)</td><td>zemin: yeryüzü</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 471

    وَمَنْ يُهِنِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللهَ يَفْعَلُ مَايَشَاۤءُ 1

    Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
    Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz, onların ibadetlerinin tenevvüünün bir nev’ini, bir temsille beyan ederiz.

    Meselâ, 2 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى azîm bir mâlikü’l-mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zat dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istimal eder.

    Birinci nevi: Onun memlük ve köleleridir. Bu nev’in ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar, seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, o mukaddes seyyidlerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar; ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.

    İkinci kısım ki, bazı âmi hizmetkârlardır. Bilmiyorlar, niçin işliyorlar. Belki o mâlik-i zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki, amellerine ne çeşit küllî gayeler, âli maslahatlar terettüp ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.



    Not
    Dipnot-1 “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğu da vardır ki, onlar üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, ona ikramda bulunup şerefli hâle getirecek kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.” Hacc Sûresi, 22:18. (Bu âyet secde âyetidir.)

    Dipnot-2
    “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)</td><td>Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)</td><td>amel: iş, fiil</td></tr><tr><td>amele: işçiler</td><td>azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)</td><td>bina etmek: yapmak</td></tr><tr><td>cevher: asıl, öz</td><td>cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>esmâ: isimler (bk. s-m-v)</td><td>ferş: yer</td></tr><tr><td>hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)</td><td>hizmetkâr: hizmetçi</td></tr><tr><td>ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)</td><td>iktifa etme: yetinme</td></tr><tr><td>intisap: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)</td><td>istihdam: çalıştırma</td></tr><tr><td>istimal: kullanma</td><td>küllî: çok, büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)</td></tr><tr><td>lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)</td></tr><tr><td>mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)</td><td>medh: övgü</td></tr><tr><td>memluk: köle (bk. m-l-k)</td><td>mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış (bk. ḳ-d-s)</td></tr><tr><td>mâlik-i zîşan: şanlı ve şerefli sahip (bk. m-l-k; ẕî)</td><td>mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>nam: ad, şan</td><td>nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nev’: tür, çeşit</td><td>semek: balık</td></tr><tr><td>seyyarat: gezegenler</td><td>seyyid: efendi</td></tr><tr><td>tasrih etmek: açık şekilde bildirmek</td><td>temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>tenevvü: çeşitlilik</td><td>terettüp: gerekme</td></tr><tr><td>tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)</td><td>tevehhüm: olmayan birşeyi varsaymak</td></tr><tr><td>vasıf: sıfat, nitelik (bk. v-ṣ-f)</td><td>zerre: atom </td></tr><tr><td>ziyade etmek: artırmak, çoğaltmak</td><td>âli: yüksek, yüce</td></tr><tr><td>âmi: basit, sıradan</td><td>şevk: çok arzu, şiddetli istek</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 472

    Üçüncü kısım: O mâlikü’l-mülkün bir kısım hayvânâtı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına muvafık işlerde çalışmaları, onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü, bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidat, fiil ve amel suretine girse, inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir. Ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyedir; onunla iktifa ederler.

    Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sair ameleler niçin işliyorlar ve o mâlikü’l-mülkün maksadı nedir, niçin işlettiriyor? İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.

    Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşeyin Hâlıkı Odur; belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuûnâtı gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab içinde, hem melâikeyi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nev’i, ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir.

    Birinci kısım: Temsilde memlüklere misal melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki herbirinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var, nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek, o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddî edip telezzüz eder. Öyle de, melekler zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envarıyla tagaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Bâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyin yapıcısı olan Allah (bk. ẕü; c-m-l)</td><td>Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)</td><td>Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)</td></tr><tr><td>amel: iş, fiil</td><td>amele: işçiler</td></tr><tr><td>arz: yer, dünya</td><td>azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>bilkuvve: potansiyel olarak</td><td>cemâdat: cansız varlıklar</td></tr><tr><td>daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b)</td><td>derecat: dereceler</td></tr><tr><td>envar: nurlar (bk. n-v-r)</td><td>hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)</td></tr><tr><td>hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)</td><td>iktifa etme: yetinme</td></tr><tr><td>inbisat: genişleme, yayılma</td><td>istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td></tr><tr><td>istihdam: çalıştırma</td><td>izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n)</td><td>lezzet-i mâneviye: manevi lezzet (bk. a-n-y)</td></tr><tr><td>maksat: istek (bk. ḳ-ṣ-d)</td><td>marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)</td></tr><tr><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td><td>memlük: köle (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>misal: örnek (bk. m-s̱-l)</td><td>muayyen: belirlenmiş</td></tr><tr><td>muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)</td><td>muvafık: uygun</td></tr><tr><td>: su</td><td>mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mücahede: mücadele (bk. c-h-d)</td><td>mükellef: yükümlü</td></tr><tr><td>mükâfat: ödül</td><td>nebâtât: bitkiler</td></tr><tr><td>nefs-i amel: işin kendisi (bk. n-f-s)</td><td>nefs-i ibadet: ibâdetin kendisi (bk. n-f-s; a-b-d)</td></tr><tr><td>nev’: çeşit, tür</td><td>nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>riyaset: başkanlık</td><td>rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>sair: diğer</td><td>semâvat: gökler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td><td>tagaddî: gıdalanma, beslenme</td></tr><tr><td>tefeyyüz: feyizlenme (bk. f-y-ḍ)</td><td>telezzüz: lezzetlenme</td></tr><tr><td>temsil: örnek </td><td>teneffüs: nefes alma, soluklanma</td></tr><tr><td>terakkiyat: ilerleme, yükselme</td><td>tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)</td></tr><tr><td>vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d)</td><td>zevk-i mahsusa: özel zevk</td></tr><tr><td>zikir: Allah’ı anma</td><td>ziya: ışık</td></tr><tr><td>âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)</td><td>şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 473

    onlar nurdan mahlûk oldukları için, gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever.
    Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalâasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyât-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.

    Meleklerin bir kısmı âbiddirler. Diğer bir kısmının ubûdiyetleri, ameldedir. Melâike-i arziyenin amele kısmı, bir nevi insan gibidir, tabir caizse bir nevi çobanlık ederler. Bir nev’i de çiftçilik ederler.
    Yani rû-yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvânâtın taifelerine, Hâlık-ı Zülcelâlin emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük, herbir nevi hayvânâta mahsus, bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.

    Hem de rû-yi zemin bir tarladır; umum nebâtat onun içinde ekilir. Umumuna, Cenâb-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakka ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.

    Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakkın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rububiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evâmir-i İlâhiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)</td><td>Hazret-i Mikâil: (bk. bilgiler)</td></tr><tr><td>Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)</td><td>Mâbud: Kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td><td>akl-ı beşer: insan aklı</td></tr><tr><td>amel: iş, fiil</td><td>cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-h)</td><td>evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)</td></tr><tr><td>hamele: taşıyıcılar</td><td>havl: güç</td></tr><tr><td>hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>ilham etmek: kalb yoluyla bildirmek</td></tr><tr><td>intisab: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)</td><td>kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>kâfi: yeterli</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mahsus: has, özel</td><td>melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l)</td></tr><tr><td>melekût: varlığın iç yüzü, hakikati (bk. m-l-k)</td><td>melâike-i arziye: dünyadaki işlerle meşgul olan melekler (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mesabe: derece</td><td>mezraa: tarla</td></tr><tr><td>müekkel: vazifeli, görevli (bk. v-k-l)</td><td>mülk: varlığın dış yüzü, maddî âlem (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mütalâa: etraflıca inceleyip düşünme</td><td>müşabehet: benzeyiş</td></tr><tr><td>müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d)</td><td>nam: ad, şan</td></tr><tr><td>nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)</td><td>nebâtat: bitkiler</td></tr><tr><td>nevi: tür, çeşit</td><td>nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nâzır: bakan, gözetici (bk. n-ẓ-r)</td><td>rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>revâyih-i tayyibe: temiz ve güzel kokular</td><td>rezzâkiyet arşı: rızık vericilik makamı (bk. r-z-ḳ; a-r-ş)</td></tr><tr><td>râyiha-i tayyibe: güzel, hoş koku</td><td>rû-yi zemin: yeryüzü</td></tr><tr><td>saadet-i azîme: büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m)</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>taife-i mahsusa: özel topluluk</td><td>tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye: Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının yansımaları (bk. c-l-y; c-m-l; c-l-l)</td><td>tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m)</td></tr><tr><td>tenezzüh: ferahlama, rahatlama (bk. n-z-h)</td><td>tesbih: Allah’ı yüce şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)</td></tr><tr><td>ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)</td><td>umum: bütün</td></tr><tr><td>umumî: genel</td><td>âbid: ibadet eden (bk. a-b-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi Dördüncü Söz - Sayfa 474

    nev’in ef’âl-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâle karşı takdim ettiği tahiyyât-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek, hem onlara verilen cihâzâtı hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.

    Melâikelerin şu hizmetleri, cüz-ü ihtiyarîleriyle bir nevi kisbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye has bir sikke vardır; başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek melâikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir; insan gibi âdetleri değildir.

    Ve bu saray-ı kâinatta ikinci kısım amele, hayvânattır. Hayvânat dahi, iştiha sahibi bir nefis ve bir cüz-ü ihtiyarîleri olduğundan, amelleri hâlisen livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için, Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram, kerîm olduğundan, onların nefislerine bir hisse vermek için, amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan ediyor.

    Meselâ, meşhur bülbül kuşu,HAŞİYE-1 gülün aşkıyla maruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor:

    • Birincisi: Hayvânat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebât-ı şedideyi ilâna memurdur.
    • İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvânat tarafından bir hatib-i Rabbânîdir ki, Rezzâk-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân-ı sürur etmekle muvazzaftır.



    Not
    Haşiye-1 Bülbül şairâne konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şairâne düşüyor. Fakat hayal değil, hakikattir.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve eşsiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m)</td><td>Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l)</td><td>Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; k-r-m)</td></tr><tr><td>Rahmân: sonsuz rahmet sahibi olan ve merhametin eserleri bütün varlıkları kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>Rezzâk-ı Kerîm: bütün yaratılmışların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m)</td></tr><tr><td>amel: iş, fiil</td><td>amele: işçiler</td></tr><tr><td>bahis: konu</td><td>cihâzât: donanım, cihazlar</td></tr><tr><td>cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)</td><td>ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller (bk. f-a-l; ḫ-y-r)</td></tr><tr><td>hakikat: gerçek (bk.ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>has: özel</td></tr><tr><td>hatib-i Rabbânî: Allah’ın bir hutbecisi, Onun adına koşan (bk. ḫ-ṭ-b; r-b-b)</td><td>hayvânat: hayvanlar</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)</td></tr><tr><td>hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanma (bk. ḥ-s-n)</td><td>icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n)</td><td>ilân-ı sürur: sevincin duyurulması</td></tr><tr><td>istihdam etmek: çalıştırmak</td><td>istimal etmek: kullanmak</td></tr><tr><td>iştiha: iştah, fazla arzu ve istek</td><td>kabile: topluluk</td></tr><tr><td>kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m)</td><td>kisb: kazanma, edinme</td></tr><tr><td>lisan: dil</td><td>livechillah: Allah için</td></tr><tr><td>maruf: bilinen, tanınan (bk. a-r-f)</td><td>melâike: melekler (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>memur: görevli</td><td>muvazzaf: vazifeli, görevli</td></tr><tr><td>münasebât-ı şedide: kuvvetli bağlantılar (bk. n-s-b)</td><td>nam: ad</td></tr><tr><td>nebâtât: bitkiler</td><td>nefis: kendisi; maddî lezzetlere düşkün olan güç (bk. n-f-s)</td></tr><tr><td>nev’: çeşit, tür</td><td>nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>saray-ı kâinat: kâinat sarayı (bk. k-v-n)</td><td>sikke: varlıkların Allah’a ait olduklarını gösteren üstlerindeki mühür, damga</td></tr><tr><td>tahiyyât-ı mâneviye: mânevi selâm ve dualar (bk. ḥ-y-y; a-n-y)</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)</td><td>tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f; ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>tesbihat-ı mâneviye: sözle değil de mânâ ile yapılan tesbihat (bk. s-b-ḥ; a-n-y)</td></tr><tr><td>tevcih etmek: yöneltmek</td><td>ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>zemin: yeryüzü</td><td>zımn: iç</td></tr><tr><td>âdet: alışkanlık</td><td>şairâne: şairce, şair gibi</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/5 İlkİlk 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

103, 112, 117, 147, 157, 159, 160, 161, 164, 174, 176, 179, 181, 209, 592, 827, açacak, adaletli, adedince, adıyla, ahenk, aklı, alâküllihal, aldıkları, âlemleri, allah, amelin, amellerin, anarşiye, anlaşılmadığından, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atmak, aya, âyine, aynen, ağzı, bayrağını, bazısında, bağlantı, bağış, bağışlar, başlarında, başındaki, berzahta, beşer, bildirir, bilinen, bir adam, birdir, birlik, bülbülü, bulunmak, buna, çekiyor, cilvelerine, çok, çoktur, cömertlik, çıplak, dadır, daha, daire, dane, davranışları, dağlar, dedikleri, dediler, demişler, derece, değiller, dikkatle, dilediğini, diyorsunuz, dizginini, dördüncü söz, dünyaperest, dış, dışında, eceli, edenleri, ediyorlar, ediyorsun, efes turları, eksiksiz, elemsiz, emsal, esenlik, esrarlı, etmeme, etmişsin, etsek, ettiğimiz, eşsiz, fazilet, faziletler, fikirleri, firdevs, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gezer, gidip, gif, gitti, gördüğünü, görmezse, görünmek, gösterme, güzelliği, hakikatten, hâkim, haktan, halka, hâlıkını, hayrette, herbir, herşeye, herşeyin, hodbin, ibarettir, icadı, ilerleme, ilham, imaniyeden, imaniyeyi, imdat, inananlar, inancı, insanlığı, isen, istediğini, istekleri, istinbat, iyilikle, işaret, işlere, iştihar, jpg, kalacak, kalsı, kamer, kayı, kemik, kesretli, kinaye, konuşmak, küçümsemek, küfrü, külliye, kuruş, kuvvetle, kısmen, kısmı, kıyamete, lâkin, lâyık, leyl, lisanı, lütuf, maddeten, mahiyeti, mahlûktur, malûmdur, mama, masnuatı, mecbur, medarı, menbaı, merhametin, meselâ, meseledir, metre, mevcudat, mevcut, meydanı, meşhurdur, milleti, misli, mücahede, mücazefe, muhabbete, muhabbettir, muhaldir, mümkü, müphem, naks, nas, nasıl, nefer, niyetle, nura, nurlandıran, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, olmadı, olmadığı, olmayanı, onlardan, orga, öyledir, özellikle, özgü, revaç, rububiyeti, sakı, sanmak, sarih, seçim, seddi, sergilemek, sevsin, seyyare, sor, söylemiş, sözlerde, süfyan, sûresi, süsleyen, süzülen, sırra, sığı, sığınmak, takdim, taksim, tamir, tanıyor, tasavvur, tasdike, tecrübedir, terakki, ters, tevili, teşhir, ücretleri, uhrevî, uhreviyede, ümitsizlik, umum, üstü, vardır, varlığının, vazifeli, verdiği, verilmiş, vermişler, veyahut, yaratılış, yarım, yaygın, yayı, yok, yönden, yükseliş, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, ışıkları, zamanla, zannediyorlar, zarif, zeminde, zerrelerin, zira, zulmet, şahsî, şahsiyet, şartları, şerifenin, şerifi, şevk, şevket, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222