Sayfa 1/5 12345 SonSon
42 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz

    Yirmi İkinci Söz

    İki Makamdır
    Birinci Makam



    وَيَضْرِبُ اللهُ اْلاَمْثاَلَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ 1
    وَتِلْكَ اْلاَمْثاَلُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 2

    BİR ZAMAN iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acip bir âleme göt
    ürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.

    Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır.

    Şu acaip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız, işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

    O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında,


    Not
    Dipnot-1 “Allah insanlara misaller verir ki, düşünüp öğüt alsınlar.” İbrahim Sûresi, 14:25.

    Dipnot-2
    “Düşünsünler diye, insanlara Biz böyle misaller veriyoruz.” Haşir Sûresi, 59:21.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>acaip: şaşırtıcı, hayret verici</td><td>acîp: şaşırtıcı</td></tr><tr><td>azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>cihet: yön</td></tr><tr><td>fevkalâde: olağanüstü</td><td>kemâl-i hayret: tam bir şaşkınlık (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kemâl-i intizam: kusursuz derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>medet: yardım</td><td>muhteşem: görkemli, ihtişamlı</td></tr><tr><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td><td>musannâ: san’atlı (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mâlik: sahip (bk. m-l-k)</td><td>müdebbir: idareci (bk. d-b-r)</td></tr><tr><td>seyran etmek: seyretmek, gezmek</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z)</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>

    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 376

    bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

    Öteki adam dedi: “İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zat bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”

    Arkadaşı cevaben dedi ki: “Bunu tanımazsak, lâkayt kalsak, menfaati hiç yok. Zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir; menfaati olursa pek azîmdir. Onun için, ona karşı lâkayt kalmak hiç kâr-ı akıl değildir.”

    O serseri adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi, onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karma karışık işlerdir; kendi kendine dönüyor. Benim neme lâzım?”

    Akıllı arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden, bazan olur ki, bir memleket harap olur.”

    Yine o serseri dönüp dedi ki: “Ya kat’iyen bana ispat et ki, bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sânii vardır. Yahut bana ilişme.”

    Cevaben, arkadaşı dedi: “Madem inadın divanelik derecesine çıkmış; o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahra giriftar edeceksin. Ben de sana On İki Burhan ile göstereceğim ki, bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır. Ve o usta, herşeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihetle noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu’cize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun memurlarıdır.”

    BİRİNCİ BURHAN

    Gel, her tarafa bak, herşeye dikkat et. Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü, bak, bir dirhemHAŞİYE-1 kadar kuvveti olmayan, bir çekirdek küçüklüğünde birşey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuruHAŞİYE-2 olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor.


    Not
    Haşiye-1 Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir.

    Haşiye-2
    Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan üzüm çubukları gibi nâzenin nebâtâtın, başka ağaçlara lâtif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>batman: eskiden kullanılan ve 8 kiloluk ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi</td></tr><tr><td>burhan: güçlü, mantıkî delil</td><td>cihet: yön, taraf</td></tr><tr><td>dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi</td><td>dîvane: deli</td></tr><tr><td>envâ: çeşitler, türler</td><td>giriftar etmek: düşürmek, müptelâ etmek, dûçar etmek</td></tr><tr><td>hakîmâne: hikmetli bir biçimde (bk. ḥ-k-m)</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>ibretnümâ: ibret verici</td><td>kahr: mahv, helâk, batırma</td></tr><tr><td>kat’iyen: kesinlikle</td><td>kâr-ı akıl: aklın kabul edeceği iş</td></tr><tr><td>lâkayt: ilgisiz</td><td>lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>meşakkat: güçlük</td></tr><tr><td>mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)</td><td>mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mâlik: sahip (bk. m-l-k)</td><td>müzeyyenat: süslü varlıklar (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>nebatat: bitkiler</td><td>noksaniyet: eksiklik</td></tr><tr><td>nâzenin: ince, nâzik</td><td>sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>sıklet: ağırlık</td><td>temerrüd: inat, karşı gelme</td></tr><tr><td>tesadüfî: rastlantı</td><td>tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>zerre: atom, çok küçük parça</td><td>şuur: bilinç, anlayış (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 377

    Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu’cize, herşey mu’cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.

    İKİNCİ BURHAN

    Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Herbirisinde o gizli zattan haber veren işler var. Adeta herbiri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zattan haber veriyorlar. İşte, gözünün önünde, bak, bir dirhem pamuktanHAŞİYE-1 ne yapıyor:

    Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki, bizim gibi binler adam giyse ve yese kâfi gelir.

    Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı, bir et parçasıHAŞİYE-2 yaptı. Bak, gör!

    İşte, ey akılsız adam, bu işler öyle bir zâta mahsustur ki, bütün bu memleket, bütün eczasıyla onun mu’cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.

    ÜÇÜNCÜ BURHAN

    Gel, bu müteharrik antikaHAŞİYE-3 san’atlarına bak. Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; adeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor.

    Hiç mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka birisi gelip, bu acip sarayı küçük bir makinede derc etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, bir kutu kadar bir

    Not

    Haşiye-1
    Tohuma işarettir. Meselâ, zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.

    Haşiye-2
    Unsurlardan cism-i hayvanîyi halk ve nutfeden zîhayatı icad etmeye işarettir.

    Haşiye-3
    Hayvanlara ve insanlara işarettir. Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi; ve mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, adeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>acip: şaşırtıcı, hayret verici</td><td>büzr: tohum</td></tr><tr><td>cism-i hayvanî: canlı bedeni (bk. ḥ-y-y)</td><td>derc etmek: içine yerleştirmek</td></tr><tr><td>dirhem: eskiden kullanılan ve yaklaşık 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi</td><td>ecza: parçalar, bölümler (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>fihriste: indeks, plân</td><td>gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b)</td></tr><tr><td>halk: yaratma (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)</td><td>kâfi: yeterli</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>leziz: lezzetli</td></tr><tr><td>lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahiyet-i insaniye: insanın mahiyeti, iç yüzü, esası</td></tr><tr><td>menzil: yer, mekan (bk. n-z-l)</td><td>misal-i musağğar: küçültülmüş örnek (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)</td><td>mu’cize-i kuvvet: kuvvet mu’cizesi (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mu’cizekâr: mu’cize sahibi (bk. a-c-z)</td><td>müteharrik: hareketli</td></tr><tr><td>nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni</td><td>nümune: örnek</td></tr><tr><td>nüsha: kopya</td><td>nüvat: çekirdek</td></tr><tr><td>patiska: pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez</td><td>râm olmak: boyun eğmek</td></tr><tr><td>safsata: yalan, uydurma </td><td>sikke: madenî para gibi şeyler üstüne vurulan damga, mühür</td></tr><tr><td>turra: padişah mührü, imzası</td><td>unsur: element</td></tr><tr><td>zerre: atom</td><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>çuha: tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 378

    makine, bütün bir âlemi içine aldığı halde, tesadüfî veyahut abes bir iş, içinde bulunsun?
    Demek, bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisan-ı hâlleriyle derler ki: “Biz öyle bir zâtın san’atıyız ki, bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve suhuletle icad ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zattır.”

    DÖRDÜNCÜ BURHAN

    Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acibini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor. Bir halette durmuyor. Dikkat et ki, bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular, birer hâkim-i mutlak suretini aldılar. Adeta herbir şey bütün eşyaya hükmediyor.

    İşte, bu yanımızdaki bu makineye bak.HAŞİYE-1 Güya emrediyor; işte, onun tezyinatına ve işlemesine lâzım levazımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte, oraya bak: O şuursuz cisimHAŞİYE-2 güya bir işaret ediyor; en büyük bir cismi kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor.

    Daha başka şeyleri bunlara kıyas et. Adeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor. Eğer o gizli zâtı kabul etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda, o zâtın bütün hünerlerini, san’atlarını, kemâlâtlarını, birer birer o şeylere vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü birtek mu’ciznümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu’ciznümâ, hem birbirine zıt, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun, bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar. Halbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun!

    BEŞİNCİ BURHAN

    Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et. Ve bütün bu

    Not

    Haşiye-1
    Makine, meyvedar ağaçlara işarettir. Çünkü yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi, hayretnümâ yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar.

    Haşiye-2
    Hububata, tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işarettir. Meselâ, bir sinek, bir karaağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden, o koca karaağaç, yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mâder, bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor. Adeta o meyvesiz ağaç, o surette zîruh meyveler veriyor.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>abes: faydasız, anlamsız</td><td>acib: hayret verici, şaşırtıcı</td></tr><tr><td>azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>câmid: cansız</td></tr><tr><td>dellâl: rehber, ilan edici</td><td>eşya: şeyler, varlıklar</td></tr><tr><td>hadsiz: sonsuz, sınırsız</td><td>halet: hal, vaziyet</td></tr><tr><td>hayretnümâ: hayret verici, şaşırtıcı</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>hizmetkâr: hizmetçi</td></tr><tr><td>hububat: tohumlar</td><td>hâkim-i mutlak: tam ve kayıtsız egemenlik sahibi (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>ilânnâme: duyuru</td></tr><tr><td>intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)</td><td>kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>levazımat: gerekli şeyler</td><td>lisan-ı hâl: hal ve beden dili</td></tr><tr><td>mahluk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>mahzen: depo</td></tr><tr><td>misil: benzer</td><td>muannid: inatçı</td></tr><tr><td>muhteşem: görkemli, ihtişamlı</td><td>musahhar: boyun eğmiş</td></tr><tr><td>mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td><td>nakış: işleme (bk. n-ḳ-ş)</td></tr><tr><td>rahm-ı mâder: anne karnı (bk. r-ḥ-m)</td><td>sikke: madenî para gibi şeyler üstüne vurulan damga, mühür</td></tr><tr><td>suhulet: kolaylık</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>tesadüfî: tesadüfen, rastgele</td><td>tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)</td></tr><tr><td>vesvese: şüphe, kuruntu</td><td>zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>şuursuz: bilinçsiz, idraksiz (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 379

    şehrin ziynetlerine bak. Ve bütün bu memleketin tanzimatını gör. Ve bütün bu âlemin san’atlarını tefekkür et.

    İşte, bak: Eğer nihayetsiz mu’cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu öyle mu’ciznümâ nakkaş, öyle bir harikulâde kâtip olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san’atı derc edebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa:HAŞİYE-1 Herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise, herbir nakış, herbir san’at, o gizli zâtın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.

    Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San’atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?

    ALTINCI BURHAN

    Gel, bu geniş ovaya çıkacağız.HAŞİYE-2 İşte, o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünkü bu acip memlekette acip işler oluyor. Her saatte, hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor.

    İşte, bak: Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor! Öyle bir tarzda ki, milyonlarla birbiri içinde işler, gayet muntazam surette değişiyor. Adeta milyonlar mütenevvi kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi, pek acip tahavvülât oluyor.

    Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli miçekli şeyler kayboldular.


    Not
    Haşiye-1 Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zira, kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmışsa, icmâlini mahiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmışsa, tırnak gibi meyvesinde dahi derc etmiştir.

    Haşiye-2
    Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir. Zira yüz binler muhtelif mahlûkatın taifeleri birbiri içinde beraber icad edilir, rû-yi zeminde yazılır. Galatsız, kusursuz, kemâl-i intizamla değiştirilir. Binler sofra-i Rahmân açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Herbir ağaç birer tablacı, herbir bostan birer kazan hükmüne geçer.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>acip: şaşırtıcı, hayret verici</td><td>derc etmek: içine yerleştirmek</td></tr><tr><td>galatsız: hatasız, yanlışsız</td><td>harikulâde: olağanüstü</td></tr><tr><td>hatem: mühür, damga</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>icmâl: özet (bk. c-m-l)</td></tr><tr><td>ilânnâme: duyuru</td><td>kalem-i kader: kader kalemi (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r)</td><td>kemâl-i intizam: kusursuz derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>kitab-ı kebir: büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r)</td><td>kâtip: yazıcı, yazan (bk. k-t-b)</td></tr><tr><td>mahiyet-i insaniye: insanın mahiyeti, iç yüzü, esası</td><td>mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>muhtelif: çeşitli</td><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)</td><td>mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mütenevvi: çeşitli</td><td>nakkaş: nakış ustası (bk. n-ḳ-ş)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>rû-yi zemin: yeryüzü</td></tr><tr><td>sair: diğer</td><td>sofra-ı Rahmân: Allah’ın sınırsız rahmetiyle kulları önüne serdiği sofra (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a)</td><td>tablacı: yiyecek sunan</td></tr><tr><td>tahavvülât: değişiklikler</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>tanzimat: düzenlemeler (bk. n-ẓ-m)</td><td>tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)</td></tr><tr><td>teşkilât: yapı, kuruluş </td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>ziynet: süs (bk. z-y-n)</td><td>âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>ünsiyet etmek: alışmak</td><td>şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>şuursuz: bilinçsiz, akılsız (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 380

    Muntazaman yerlerine ve mahiyetçe onlara benzer, fakat suretçe ayrı, başkaları geldiler. Adeta şu ova, dağlar birer sahife; yüz binlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatasız, noksansız olarak yazılıyor.

    İşte, bu işler yüz derece muhaldir ki kendi kendine olsun. Evet, nihayet derecede san’atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhaldir ki, kendilerinden ziyade, san’atkârlarını gösteriyorlar.
    Hem bunları işleyici, öyle mu’ciznümâ bir zattır ki, hiçbir iş ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir.

    Bununla beraber, her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor; ve öyle mükrimâne, herkese lâyık oldukları lütufları yapıyor; hem öyle ihsanperverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehâvetperverâne sofralar kuruyor ki, bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir taifesine has ve lâyık, belki herbir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-i nimet veriliyor.

    İşte, dünyada bundan muhal birşey var mı ki, bu gördüğümüz işler içinde tesadüfî işler bulunsun; veya abes ve faidesiz olsun; veya müteaddit eller karışsın; veya ustası herşeye muktedir olmasın; veya herşey ona musahhar olmasın? İşte, ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir bahane bul!

    YEDİNCİ BURHAN

    Ey arkadaş, gel. Şimdi bu cüz’iyâtı bırakıp, saray şeklindeki bu acip âlemin eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz.

    İşte, bak: Bu âlemde o derece intizamla küllî işler yapılıyor ve umumî inkılaplar oluyor ki, adeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip ona göre tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdadına koşuyor.

    İşte, bak: Gaipten acip bir kafileHAŞİYE-1 çıkıp geliyor. Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzak taşıyorlar. İşte, bak, bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar.


    Not
    Haşiye-1 Umum hayvanatın erzakını taşıyan nebatat ve eşcar kafileleridir.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>abes: geresiz, lüzumsuz</td><td>acip: şaşırtıcı, hayret verici</td></tr><tr><td>cüz’iyât: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e)</td><td>ecza: parçalar, bölümler (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>erzak: rızıklar; yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ)</td><td>eşcar: ağaçlar</td></tr><tr><td>fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l; ḫ-y-r)</td><td>fert: birey (bk. f-r-d)</td></tr><tr><td>gaip: görünmeyen âlem (bk. ğ-y-b)</td><td>has/mahsus: özel</td></tr><tr><td>hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td><td>ihsanperverâne: bağışta bulunmayı pek sever şekilde (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>imdad: yardım</td><td>inkılap: değişim, dönüşüm</td></tr><tr><td>intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)</td><td>kafile: topluluk</td></tr><tr><td>küllî: büyük, geniş (bk. k-l-l)</td><td>lütûf: yardım, iyilik, bağış (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>mahiyet: nitelik, özellik</td><td>merkep: binek</td></tr><tr><td>mevcut: var olan (bk. v-c-d)</td><td>muhal: imkânsız</td></tr><tr><td>muhtelif: çeşitli</td><td>muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m)</td><td>musahhar: boyun eğmiş</td></tr><tr><td>mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td><td>mükrimâne: ikramlarda bulunarak (bk. k-r-m)</td></tr><tr><td>müteaddit: çeşitli</td><td>nebat: bitki</td></tr><tr><td>nebatat: bitkiler</td><td>nihayet: son</td></tr><tr><td>nizâmât-ı külliye: kapsamlı ve her yerde geçerli olan düzenler (bk. n-ẓ-m; k-l-l)</td><td>sahavetperverâne: cömertlikte bulunmaktan pek hoşlanır şekilde</td></tr><tr><td>suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r)</td><td>tabla-i erzak: yiyecek tablası (bk. r-z-ḳ)</td></tr><tr><td>tabla-i nimet: nimet tablası (bk. n-a-m)</td><td>taife: topluluk</td></tr><tr><td>tesadüfî: rastgele, tesadüfen</td><td>tevfik-i hareket: uygun hareket</td></tr><tr><td>umumî: genel, herkese ait</td><td>ziyade: fazla</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 381

    Hem de bak, bu kubbede o azîm elektrik lâmbası,HAŞİYE-1 onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor! Yalnız, pişirilecek taamlar, bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıpHAŞİYE-2 ona karşı tutuluyor.

    Bu tarafa da bak: Bu biçare, zayıf, nahif, kuvvetsiz hayvancıklar—nasıl onların başı önünde, lâtif gıda ile dolu iki tulumbacıkHAŞİYE-3 takılmış. İki çeşme gibi, yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfidir.

    Elhasıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmil için, birbirine omuz omuza veriyor, bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyas et; tâdât ile bitmez.

    İşte, bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î gösterir ki, şu saray-ı acibin ustasına, yani şu garip âlemin sahibine herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey Onun kuvvetiyle döner. Herşey Onun emriyle hareket eder. Herşey onun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey onun keremiyle muavenet eder. Herşey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

    SEKİZİNCİ BURHAN

    Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun. Halbuki herşey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle.

    İşte, bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var.HAŞİYE-4 Âdeta, memleketten çıkan herşey o maddelerden yapılıyor.


    Not
    Haşiye-1 O azîm elektrik lâmbası, güneşe işarettir.

    Haşiye-2
    İp ve ipe takılan taam ise, ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir.

    Haşiye-3
    İki tulumbacık ise, validelerin memelerine işarettir.

    Haşiye-4
    Unsurlar, madenler ise, pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbânî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlâhî ile herbir yere giren, medet veren ve hayatın levazımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuât-ı İlâhiyenin nescine, nakşına menşe ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>biçare: çaresiz</td></tr><tr><td>dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b)</td><td>elhasıl: özetle, sonuç olarak</td></tr><tr><td>emirber: emre hazır </td><td>emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h)</td></tr><tr><td>eşya: şeyler, varlıklar</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td><td>ihata etme: kuşatma</td></tr><tr><td>izn-i Rabbani: Rab olan Allah’ın izni (bk. r-b-b)</td><td>kat’î: kesin</td></tr><tr><td>kerem: ikram, iyilik (bk. k-r-m)</td><td>kubbe: yarım küre; gökyüzü</td></tr><tr><td>levazımat: gerekli şeyler</td><td>leziz: lezzetli</td></tr><tr><td>lâtif: şirin, hoş (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>masnuât-ı İlâhiye: İlâhî san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h)</td><td>medet: yardım</td></tr><tr><td>menşe: kök</td><td>muavenet: yardımlaşma</td></tr><tr><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td><td>musahhar: boyun eğmiş</td></tr><tr><td>müvellid: meydana getiren, doğurtan</td><td>nahif: çelimsiz, zayıf</td></tr><tr><td>nakş: işleme (bk. n-ḳ-ş)</td><td>nefer: asker</td></tr><tr><td>nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)</td><td>nescetme: dokuma, örme</td></tr><tr><td>saray-ı acib: hayranlık uyandıran saray</td><td>saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray</td></tr><tr><td>taam: yiyecek</td><td>tanzim olmak: düzenlenmek (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>tekmil: tamamlama (bk. k-m-l)</td><td>tekzip: yalanlama</td></tr><tr><td>tâdât: sayma</td><td>valide: ana</td></tr><tr><td>ziya: ışık</td><td>zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>âkıl: akıllı</td><td>şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 382

    Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.

    Hem bak: Bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip haline getiren, elbette, bilbedâhe, birdir. Çünkü o iş iştirak kabul etmez. Öyle ise, bütün nescolunan san’atlı şeyler ona mahsustur.

    Hem de bak: Bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor, bütün ebna-yi cinsleriyle öyle intişar etmiş, beraber olarak, birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek birtek zâtın işidir; birtek emirle hareket ediyor. Yoksa, böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat muhaldir.

    Öyle ise, bu san’atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor. Güya herbir çiçekli kumaş, herbir san’atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu’ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde, lisan-ı hâl ile herbirisi der: “Ben kimin san’atıyım; bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: “Beni kim dokuduysa, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: “Beni kim yapmışsa, memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor. Ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut birtek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa, o boşboğaz başıbozuktan, “Mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.

    Elhasıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik birtek zat olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san’atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san’atları olduğunu gösteriyorlar.

    İşte, ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken, ihâtası var. Bir kısım müteaddit ise, fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>alâmet: işaret</td><td>bilbedâhe: ap açık bir şekilde </td></tr><tr><td>ebna-yı cins: aynı cinsten gelenler</td><td>elhasıl: özetle, sonuç olarak</td></tr><tr><td>emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)</td><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hâtem: mühür, damga</td><td>ihzar etme: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)</td></tr><tr><td>ihâta: kuşatıcılık</td><td>ilânnâme: duyuru</td></tr><tr><td>intişar etme: yayılma </td><td>ittifak: birleşme</td></tr><tr><td>izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)</td><td>iştirak: ortaklık</td></tr><tr><td>keyfiyet: durum, nitelik, özellik</td><td>lisan-ı hâl: hal ve beden dili</td></tr><tr><td>mahsulât: ürünler</td><td>mahsus: özgü</td></tr><tr><td>masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)</td><td>muhal: imkansız</td></tr><tr><td>muhit: her tarafı kuşatan</td><td>muvafakat: uygunluk</td></tr><tr><td>mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td><td>mâlik: sahip (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mîrî: devlete, kamuya âit</td><td>mülk: sahip olunan şey (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)</td><td>müteaddit: birçok, çeşitli</td></tr><tr><td>nesc: dokuma, örme</td><td>nescetme: dokuma, örme</td></tr><tr><td>palaska: askerlerin kullandığı geniş kemer</td><td>saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray</td></tr><tr><td>sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan mühür, işaret</td><td>tecziye: cezalandırma</td></tr><tr><td>turra: padişahın mührü ve imzası</td><td>vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)</td></tr><tr><td>ânâsır: unsurlar, elementler</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 383

    için, bir vahdet-i nev’iye gösteriyor. Vahdet ise bir vâhidi gösterir. Demek, ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak lâzım gelir.

    Bununla beraber, sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor.HAŞİYE-1 Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden böyle acip ihsânâtı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir? Çünkü, onu tanımazsan, bilmecburiye diyeceksin ki, “Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe bir padişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Halbuki, gözümüzün önünde bir dest-i gaybî o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyade, o mu’ciznümâ zâtı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

    DOKUZUNCU BURHAN

    Gel, ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’âd ediyorsun. Onun acip san’atlarını ve hâlâtını akla sığıştıramadığından, inkâra sapıyorsun. Halbuki, asıl istib’âd, asıl müşkülât ve hakikî suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır. Çünkü onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, birtek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medar olur. Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü herşey bu saray kadar san’atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi.

    Sen yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak.HAŞİYE-2 Eğer onun gizli matbaha-i mu’ciznümâsından çıkmasaydı, şimdi kırk parayla aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.

    Evet, bütün istib’âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, onu tanımamaktadır. Çünkü, nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor;

    Not

    Haşiye-1
    Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına; ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksâmına ve meyvelerin envâına işarettir.

    Haşiye-2
    Konserve kutusu, kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>acip: hayret verici, şaşırtıcı</td><td>aksâm: kısımlar</td></tr><tr><td>bilmecburiye: zorunlu olarak</td><td>dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b)</td></tr><tr><td>divanece: akılsızca, delice</td><td>envâ: çeşitler, türler</td></tr><tr><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hedâyâ: hediyeler</td><td>helâket: yok olma</td></tr><tr><td>hâlât: haller, durumlar</td><td>ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>ihsânât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)</td><td>istib’âd: akıldan uzak görme</td></tr><tr><td>kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)</td><td>külfet: yük, güçlük</td></tr><tr><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>matbaha-i mu’ciznümâ: mu’cizeli mutfak (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mebzûliyet: bolluk, çokluk</td><td>medar: sebep, vesile</td></tr><tr><td>meyvedar: meyveli </td><td>muhakeme: düşünme, akıl yürütme (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>muhâliyet: imkânsızlık</td><td>mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>mâlik: sahip (bk. m-l-k)</td><td>müşkülat: zorluklar, güçlükler</td></tr><tr><td>nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)</td><td>perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b)</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)</td><td>sair: diğer</td></tr><tr><td>suûbet: zorluk, güçlük</td><td>sâni: san’atkâr (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)</td><td>vahdet-i nev: tür birliği (bk. v-ḥ-d)</td></tr><tr><td>vâhid: bir (bk. v-ḥ-d)</td><td>ziyade: çok, fazla</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.226
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61890


    Yirmi İkinci Söz - Sayfa 384

    binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhulet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, herbir meyve bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur. Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunla, bir fabrikadan çıksa, kemiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa, herbir neferin teçhizatı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.

    Aynen bu iki misal gibi, şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakkî memlekette, şu muhteşem âlemde bütün bu şeylerin icadı birtek zâta verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peydâ eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehâvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki, dünya verilse birisi elde edilemez.

    ONUNCU BURHAN

    Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! On beş gündürHAŞİYE-1 biz buradayız. Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak, cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zira, on beş gün, güya bize mühlet verilmiş gibi, bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nazik san’atlı, mizanlı, letâfetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız. Bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.

    O zat ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şununla anlayınız ki, şu koca âlemi bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte, bak: Vakit be vakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl-i intizamla doldurup kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa çeşit çeşit sofralar,HAŞİYE-2 bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında, mütenevvi yemekleri sırayla getirip


    Not
    Haşiye-1 On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir.

    Haşiye-2
    Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işarettir ki, yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmânî sofralar serilir, değişirler. Herbir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Rahmânî: Rahmân olan Allah’a ait (bk. r-ḥ-m)</td><td>bostan: bahçe</td></tr><tr><td>dest-i gaybî: görünmeyen el (bk. ğ-y-b)</td><td>hane: ev</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>haşmet: heybet, ihtişam</td></tr><tr><td>hiffet: hafiflik</td><td>ibretli: düşündürücü, ders verici</td></tr><tr><td>icad: vücut verme, var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>insaf: hakkı kabule dayalı ılımlı davranış</td></tr><tr><td>kemiyetçe: sayıca</td><td>kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>kemâl-i intizam: kusursuz derecede düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)</td><td>kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>letâfetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>matbaha-i rahmet: Allah’ın rahmet mutfağı (bk. r-ḥ-m)</td><td>mebzûliyet: bolluk, çokluk</td></tr><tr><td>mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n)</td><td>muhteşem: ihtişamlı, gösterişli</td></tr><tr><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td><td>mâlik: sahip (bk. m-l-k)</td></tr><tr><td>mühlet: zaman, vakit</td><td>mükemmel: noksansız, kusursuz (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>müstehak: hak eden (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>mütenevvî: çeşit çeşit</td></tr><tr><td>müterakkî: ilerlemiş, terakki etmiş </td><td>müşkülât: zorluklar, güçlükler</td></tr><tr><td>nefer: asker, er</td><td>nihayetsiz: sonsuz</td></tr><tr><td>nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m)</td><td>peydâ etme: meydana gelme</td></tr><tr><td>rapt edilme: bağlanma</td><td>sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>sinn-i teklif: sorumluluk yaşı</td><td>suhulet peydâ etmek: kolaylık kazanmak</td></tr><tr><td>tablacı: yiyecek sunan</td><td>tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)</td></tr><tr><td>teçhizat: donanım, cihazlar</td><td>teşekkül: oluşma</td></tr><tr><td>vakit be vakit: zaman zaman</td><td>zemin: yer</td></tr><tr><td>zira: çünkü</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/5 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

112, 154, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 209, 592, 827, acip, adedince, aklı, akıldan, âlemi, âlemleri, âlisi, allah, âmî, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, âyine, aynen, azîm, azot, ağzı, bahusus, bayrağını, bağış, bağışlar, başkasını, başlarında, başıbozuk, başıboş, başındaki, beslemek, beşer, bilmüşahede, binaen, birdir, biri, birlik, bitkisel, bozulması, bulamaz, bulunmak, buna, buraya, bırakmıyor, çalışıyor, çalışıyorlar, cevaben, cihâ, cihazat, cömertlik, cömertlikte, daire, dağlar, dedikleri, derece, değişmesiyle, dikkatle, dilediğini, diriltecek, diye, dostumuz, düzenli, düğü, edilsin, ediyorlar, ediyorsun, efes turları, elbet, esenlik, etrafındaki, ettiklerini, ettirir, ettiğimiz, fikrini, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gidip, gidiyoruz, gif, göreceksin, görüyorum, gösterme, güzelliği, hakkaniyeti, haktan, halet, harap, hasletlerin, hayrette, haşir, herşeye, herşeyin, hicr, hilkat, icadı, içindekiler, içine, ihata, imaniye, istediğini, işaret, jpg, kadirdir, kanunları, karışsı, kayı, kebiri, kebirin, koca, kudretine, kullar, külliye, kısmı, leyl, lisanı, lütuf, maddeten, mecbur, mecmuası, mektubudur, memlekete, meselâ, mevcud, mevcudat, mevcut, meydanı, mimsiz, misli, muhakkak, muhaldir, muhtacı, mümkü, müstehak, nefer, neşretmek, nihayet, nurlandıran, nutku, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olsalar, onlardan, oradan, orga, öyledir, özellikle, özgü, öğrendim, palaska, pamuk, parçalar, parıldayan, patiska, rahm, risalesinde, rububiyeti, sahibi, sahibidir, semeresi, sirâcı, sizlere, sûresi, suretle, surlar, sırra, takdim, tamamıyla, tanıyor, teanuk, terakki, tokat, toplansa, üstü, vahy, vardır, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, veyahut, yapıyorlar, yardım, yardımı, yarım, yayı, yazılan, yazıldığı, yeknesak, yerden, ışık, zahmet, zeminde, zerdali, zira, zulmet, şahsen, şahsiyet, şartları, şeye, şeylerle, şurup

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222