Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 1/10 12345 ... SonSon
95 sonuçtan 1 ile 10 arası

Konu: Onuncu Söz

  1. #1
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Onuncu Söz

    Haşir Bahsi

    İHTAR: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi, hem teshil, hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden, yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.

    1

    فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثاَرِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ2

    Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

    Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

    “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî


    Not
    Dipnot-1 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

    Dipnot-2
    “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rum Sûresi, 30:50.



    ahali: halk avam: okumamış halk
    belâ: büyük sıkıntı beyan: açıklama (bk. b-y-n)
    birader: kardeş delâlet: işaret etme, delil olma
    gasp etmek: zorla almak hakaik-ı İslâmiye: İslâmın gerçekleri, esasları (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayalî: hayale dayalı (bk. ḫ-y-l)
    haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) heves: nefsin arzu ve istekleri
    ihtar: hatırlatma irtikap etmek: yapmak, işlemek
    kabil: gibi, çeşit kinâiyat: bir şeyi temsille ve dolaylı olarak anlatan sözler
    lisan: dil makul: akla uygun
    muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhkem: sağlam, kuvvetli (bk. ḥ-k-m)
    mîrî malı: devlete ait mal, kamu malı mütenasip: birbirine uygun (bk. n-s-b)
    mütesanit: birbirini destekleyen (bk. s-n-d) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
    nevi: çeşit sefahet: yasak zevklere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tebaiyet etmek: uymak
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) teshil: kolaylaştırma
    teşbih: benzetme vâzıh: açık, âşikâr
    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)

    Benzer Konular
    Onuncu Söz'ün
    Onuncu Söz'ün Devami...
    ONUNCU SÖZ (Dokuzuncu ve Onuncu Hakikatler)
    ONUNCU SÖZ (Dokuzuncu ve Onuncu Hakikatler) Devami...
    Onuncu Söz'ün Onuncu Suret'inde, "Bak bir sihir var,.." ifadesi geçmektedir
    Onuncu Söz'ün Onuncu Suret'inde, "Bak bir sihir var,.." ifadesi geçmektedir ....bak bir sihir var..burdaki sihir ifadesini nasıl anlamalıyz Devami...
    Onuncu Sözün Onuncu Suretinde, "bak bir sihir var..." ifadesi geçmektedir.
    Onuncu Sözün Onuncu Suretinde, "bak bir sihir var..." ifadesi geçmektedir. ....bak bir sihir var..burdaki sihir ifadesini nasıl anlamalıyz Devami...
    Onuncu Lem'a
    Onuncu Lem'a Onuncu Lem’a Şefkat Tokatları Risalesi يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ &#
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (01-02-2013 Saat 11:06 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 83

    malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi. Fakat o sersem inat edip dedi:
    “Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.
    Evvelâ o sersem dedi: “Padişah kimdir? Tanımam.”

    Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet—ki, her saatte bir şimendiferHAŞİYE-1 gaipten gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir, burada dökülüyor, gidiyor—nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.”

    O sersem döndü, dedi: “Haydi, padişah var. Fakat benim cüz’î istifadem ona ne zarar verebilir? Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur; ceza görünmüyor.”

    Arkadaşı ona cevaben dedi: “Yahu, şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhaneleridir. Görmüyor musun ki, hergün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek; bu ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek” dedi.

    Yine o hain sersem, temerrüt edip, “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki bu memleket harap edilsin, başka bir memlekete göç etsin?” dedi.


    Not
    Haşiye-1 Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaipten gelir.




    ahali: halk beyanname: açıklama belgesi (bk. b-y-n)
    cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) dehalet etmek: sığınmak, aman dilemek
    ferman: buyruk feylesofâne: felsefeci gibi
    firengî: Batı kültürü gaip: görünmeyen âlem (bk. ğ-y-b)
    harap: yıkılma, yok edilme haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hâkim: hükümdar, idareci (bk. ḥ-k-m) ilânname: duyuru
    intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) istifade: faydalanma, yararlanma
    istihdam edilmek: çalıştırılmak kafile: grup, topluluk
    kâtip: yazar (bk. k-t-b) kıymettar: kıymetli, değerli
    mahzen-i erzak: yenilecek ve içilecek şeylerin bulunduğu yer, depo (bk. r-z-ḳ) manevra meydanı: eğitim ve deneme yeri
    men etmek: yasaklamak meşher: sergi
    mukabil: karşılık muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    musannâ: sanatla yapılmış (bk. ṣ-n-a) muvakkat: geçici
    mâlik: sahip (bk. m-l-k) mîrî malı: devlete ait mal, kamu malı
    mükâfat: ödül münazara: tartışma (bk. n-ẓ-r)
    nihayet: son noksan: eksik
    safsatiyât: anlamsız ve uydurma şeyler sanayi-i garibe-i sultaniye: saltanata, devlete ait antika sanatlar (bk. ṣ-n-a; s-l-ṭ)
    sikke: mühür, işaret tasarruf: dilediği gibi kullanma (bk. ṣ-r-f)
    tebdil edilmek: değiştirilmek temerrüt: inat
    turra: padişaha ait mühür, nişan vakıf malı: herkesin faydasına sunulmuş mal
    şedid: şiddetli şimendifer: tren
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (01-02-2013 Saat 11:06 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 84

    Bunun üzerine, emin arkadaşı dedi: “Madem bu derece inat ve temerrüt edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde, On İki Suret ile sana göstereceğim ki, bir mahkeme-i kübrâ var, bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücazat ve zindan var. Ve bu memleket, hergün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harap edilecek.”

    BİRİNCİ SURET

    Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bahusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden muti’lere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın?

    Burada yok hükmündedir. Demek, başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.

    İKİNCİ SURET

    Bu gidişata, icraata bak: Nasıl en fakir, en zayıftan tut, ta herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymettar ve şahane taamlar, kaplar, murassâ nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır. Bak, senin gibi sersemlerden başka herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle, mütevaziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.

    Demek, şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, namusu vardır.

    Halbuki kerem ise, in’âm etmek ister. Merhamet ise ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edepsizlerin te’dibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
    Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    ÜÇÜNCÜ SURET

    Bak, ne kadar âli bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.

    Halbuki, hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin


    bahusus: özellikle celâlli: görkemli, haşmetli, yüce (bk. c-l-l)
    cenah-ı himaye: koruma kanadı delâil: deliller, işaretler
    dâr-ı mücazat ve zindan: ceza ve hapis yeri dâr-ı mükâfat ve ihsan: ödüllendirme ve iyilik yeri (bk. ḥ-s-n)
    emin: güvenilir (bk. e-m-n) erzak: rızıklar; yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ)
    had ve hesabı olmamak: sonsuz ve sınırsız olmak haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, ileri gitmek
    hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) havf: korku
    haysiyet: şeref, itibar, değer heybet: saygıyla beraber korku duygusunu uyandıran hal
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i hükûmet: hükûmetin gözettiği fayda (bk. ḥ-k-m)
    hüsn-ü hizmet: güzel hizmet (bk. ḥ-s-n) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
    iltica: sığınma intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
    in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m) itaat: emre uyma
    izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z) kerem: cömertlik, iyilik, bağış (bk. k-r-m)
    kıymettar: kıymetli, değerli mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
    mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m) mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n)
    muamele: iş, davranış muhteşem: ihtişamlı, görkemli
    murassâ: kıymetli taşlarla süslenmiş muti’: itaatkâr, emre uyan
    mücazat: ceza mükellef: mükemmel şekilde hazırlanmış
    mükâfat: ödül mütevaziâne: alçak gönüllülükle
    müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
    suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) taam: yiyecek
    temerrüt: inat te’dip: edeplendirme, terbiye etme
    zerrece: en ufak bir şekilde zillet: alçaklık, aşağılık
    âli: yüce, yüksek şahane: çok güzel, mükemmel
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (01-02-2013 Saat 11:07 ) değiştirilmiştir.

  4. #4
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 85

    taltifini ister. Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister—ta hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.

    Halbuki, şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.

    Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    DÖRDÜNCÜ SURET

    Bak: Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’umat gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti, hesapsız, dolu hazineleri vardır.

    Halbuki, böyle bir sehâvet ve tükenmez hazineler, daimî ve istenilen herşey içinde bulunur bir dâr-ı ziyafet ister. Hem ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler orada devam etsinler, ta zevâl ve firakla elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir.

    Bu sergilere bak ve şu ilânlara dikkat et ve bu dellâllara kulak ver ki, muciznümâ bir padişahın antika san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i mânevîsini beyan ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar.

    Demek onun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i mânevîsi vardır.

    Gizli, kusursuz kemâl ise, takdir edici, istihsan edici, “Maşaallah” deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazirsiz cemâl ise, görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vech ile görmek; biri muhtelif âyinelerde bizzat müşahede etmek, diğeri müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşahedesiyle müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî işhad ister.

    Hem o daimî cemâl, müştak seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücutlarını ister. Çünkü daimî bir cemâl, zail müştaka razı olamaz. Zira, dönmemek üzere


    beyan: açıklama (bk. b-y-n) cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
    cemâl-i mânevî: mânevî güzellik (bk. c-m-l; a-n-y) dellâl: duyurucu, ilan edici
    devam-ı vücut: varlığın devamı (bk. v-c-d) dâr-ı ziyafet: ziyafet yeri
    ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) elem: acı, keder, üzüntü
    emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
    had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hadsiz: sınırsız
    haysiyet: itibar, şeref haşmet: heybet, görkem
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü mahfî: gizli güzellik (bk. ḥ-s-n)
    icra edilmek: yerine getirilmek istihsan edici: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)
    işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l) letâif: güzel ve hoş şeyler (bk. l-ṭ-f)
    mahfî: gizli mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
    mat’umat: yiyecekler maşaallah: “Allah ne güzel dilemiş ve ne güzel yaratmış!.”
    misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
    muhtelif: çeşitli, değişik mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)
    mücevherat: kıymetli taşlar mülteci: sığınmacı
    mütehayyir: hayrete düşen müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
    müşahede edici: gözlemci (bk. ş-h-d) müştak: arzulu, çok istekli
    nazirsiz: benzersiz, eşsiz (bk. n-ẓ-r) raiyet: halk, vatandaşlar
    sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d) taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f)
    telezzüz eden: lezzetlenen teşhir: sergileme
    teşkil: bir araya getirme vecih: şekil
    zail: geçici, yok olucu (bk. z-v-l) zevâl: geçip gitme, yok olma (bk. z-v-l)
    zevâl-i elem: acı ve kederin sona ermesi (bk. z-v-l) zevâl-i lezzet: lezzetin sona ermesi (bk. z-v-l)
    âyine: ayna
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (01-02-2013 Saat 11:07 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 86

    zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla, muhabbeti adavete döner. Hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünkü insan bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını, belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp, doymadan gidiyor.

    Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.

    BEŞİNCİ SURET

    Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor.1 Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.

    Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:

    “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.

    Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek


    Not
    Dipnot-1 bk. Mü’min Sûresi, 40:60.




    adavet: düşmanlık ahali: halk
    baytar: veteriner celb etmek: çekmek
    cemâl: güzellik (bk. c-m-l) ednâ: en aşağı, en basit
    eşraf: ileri gelen büyükler hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
    hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) içtima: toplanma (bk. c-m-a)
    kaza etmek: yerine getirmek (bk. ḳ-ḍ-y) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
    kudretli: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mahvetmek: yok etmek
    makarr-ı saltanat: saltanatın merkezi, başkent (bk. s-l-ṭ) maksut: istek, arzu (bk. ḳ-ṣ-d)
    marzî: razı olunan şey matlup: istek (bk. ṭ-l-b)
    menba: kaynak meram: arzu, istek
    meyletmek: eğilim göstermek misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
    muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukteza: gereklilik
    musibetzede: musibete uğrayan muti’: itaatkâr, emre uyan
    muvakkat: geçici müteşekkir: teşekkür eden (bk. ş-k-r)
    müştak: düşkün nişan: alâmet, işaret
    nutuk: konuşma nümune: örnek
    nüzhetgâh: seyir ve dinlenme yeri (bk. n-z-h) perverde eden: besleyen
    raiyet: halk, vatandaş seyrangâh-ı daimî: devamlı gezinti yeri
    tahkir: hakaret etme, küçümseme tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)
    tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tazib etme: azaplandırma, eziyet verme
    teb’îd: uzaklaştırma, kovma teyid etmek: desteklemek
    umum: genel, herkes yâver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)
    zevâl: geçip gitme, yok olma (bk. z-v-l) şefkat: acıma, merhamet (bk. ş-f-ḳ)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (01-02-2013 Saat 15:12 ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 87

    için, beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette, hakikî hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.

    Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller. Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.

    ALTINCI SURET

    İşte, gel, bak: Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, teçhizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır,HAŞİYE-1 hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister.

    Halbuki, görüyorsun, bütün raiyet bu misafirhanede toplanmışlar. Misafirhane ise hergün dolar, boşanır.

    Not
    Haşiye-1 Meselâ, nasıl şu zamanda, manevra meydanında, harp usulünde “Silâh al, süngü tak” emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegâha benzediği gibi, herbir bayram gününde resmigeçit için “Formalarınızı takıp nişanlarınızı asınız” emrine karşı, ordugâh serâser rengârenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misillü; öyle de, rû-yi zemin meydanında, Sultan-ı Ezelînin nihayetsiz envâ-ı cünûdundan melek ve cin ve ins ve hayvanlar gibi, şuursuz nebatat taifesi dahi, hıfz-ı hayat cihadında, emr-i كُنْفَيَكُونُ ile “Müdafaa için silâhlarınızı ve cihazâtınızı takınız” emr‑i İlâhîyi aldıkları vakit, zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor. Hem baharın herbir günü, herbir haftası, birer taife-i nebâtâtın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi kendi Sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için, ona taktığı murassâ nişanları birer resmigeçit tarzında o Sultan-ı Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhadına arz ettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatat ve eşcar güya “San’at-ı Rabbâniye murassaâtını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlâhiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız” emr-i Rabbânîyi dinliyorlar ki, rû-yi zemin dahi, gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane resmigeçitte, sürmeli formaları ve murassâ nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor. İşte, şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat, elbette, nihayetsiz kadîr bir Sultanın, nihayet derecede hakîm bir Hâkimin emriyle olduğunu, kör olmayanlara gösterir.




    Hâkim: herşeye hükmeden, herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m) San’at-ı Rabbâniye: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sanatı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
    Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l) arz etmek: sunmak
    cihad: mücadele, savaş (bk. c-h-d) cihazât: cihazlar, donanım
    emr-i Rabbânî: Allah’ın emri (bk. r-b-b) emr-i kün feyekûn: Allah’ın birşeye “Ol” deyince onu hemen olduruveren emri (bk. k-v-n; ayrıca bk. Bakara Sûresi, 2
    emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) envâ-i cünûd: çeşitli askerler
    eşcar: ağaçlar fıtrat-ı İlâhiye: İlâhî yaratılış (bk. f-ṭ-r; e-l-h)
    hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: hikmetle iş yapan (bk. ḥ-k-m)
    harp: savaş haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüner: beceri
    hıfz-ı hayat: hayatı koruma (bk. ḥ-f-ẓ; ḥ-y-y) icraat: faaliyet, iş yapma
    ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
    kadîr: herşeye gücü yeten (bk. ḳ-d-r) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)
    makarr-ı saltanat: saltanatın merkezi, başkent (bk. s-l-ṭ) manevra: eğitim ve deneme
    meydan-ı imtihan: imtihan meydanı meşegâh: meşelik
    misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhteşem: ihtişamlı, görkemli
    murassaât: değerli mücevherlerle süslenmiş şeyler murassâ: süslü
    müdafaa: savunma müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)
    nazar-ı şuhud ve işhad: görme ve gösterme bakışı (bk. n-ẓ-r; ş-h-d) nebat: bitki
    nebatat: bitkiler nihayet: son
    nihayetsiz: sonsuz nişan: madalya
    raiyet: halk rû-yi zemin: yeryüzü
    saadet: mutluluk saltanat: hâkimiyet, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
    serâser: baştan başa seyrangâh: gezinti yeri
    taife: topluluk taife-i nebâtât: bitkiler topluluğu
    tayyare: uçak tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
    teçhizat: cihazlar, âletler teşhir: sergi
    şahane: çok güzel, mükemmel şimendifer: tren
    şuursuz: bilinçsiz, idraksiz (bk. ş-a-r)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:37 ) değiştirilmiştir.

  7. #7
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 88

    Hem bütün raiyet manevra için bu meydan-ı imtihanda bulunuyorlar. Meydan ise her saat tebdil ediliyor.

    Hem bütün raiyet, padişahın kıymettar ihsânâtının nümunelerini ve harika san’atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.

    İşte bu hal, şu vaziyet kat’î gösteriyor ki, şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimî saraylar, müstemir meskenler, şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var.

    YEDİNCİ SURET

    Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahali içinde ne var, ne yok, görelim. İşte, bak: Her yerde, her köşede müteaddit fotoğraflar kurulmuş, suret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddit kâtipler oturmuşlar, birşeyler yazıyorlar, herşeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukuatı zaptediyorlar.1 Ha, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki, HAŞİYE-1bütün bu yerlerde ne cereyan eder, suretini alıyorlar. Demek, o zât emretmiş ki, mülkünde cereyan eden bütün muamele ve işler zaptedilsin. Demek oluyor ki, o zât-ı muazzam bütün hadisâtı kaydettirir, suretini alır.


    Not
    Dipnot-1 bk. Kehf Sûresi, 18:49; Kaf Sûresi, 50:17-18; İnfitâr Sûresi, 82:10-12.

    Haşiye-1
    Şu Suretin işaret ettiği mânâların bir kısmı Yedinci Hakikatte beyan edilmiş. Yalnız, burada “padişaha mahsus bir büyük fotoğraf” işareti ve hakikati, “Levh-i Mahfuz” demektir. Levh-i Mahfuzun tahakkuk-u vücudu Yirmi Altıncı Sözde şöyle ispat edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdanlar büyük bir kütüğün vücudunu ihsas eder; ve küçük küçük senetler bir defter-i kebirin bulunduğunu iş’ar eder; ve küçük, kesretli tereşşuhatlar büyük bir su menbaını işmam eder. Aynen öyle de, küçük küçük cüzdanlar hükmünde, hem birer küçük levh-i mahfuz mânâsında, hem büyük Levh-i Mahfuzu yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî beşerin kuvve-i hafızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları, elbette bir hâfıza-i kübrâyı, bir defter-i ekberi, bir Levh-i Mahfuz-u Âzamı ihsas eder, iş’ar eder ve ispat eder. Belki, keskin akıllara gösterir.



    Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı (bk. ḥ-f-ẓ) ahali: halk
    benî beşer: insanlar beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
    cereyan: oluşma, vuku bulma defter-i ekber: çok büyük defter (bk. k-b-r)
    defter-i kebir: büyük defter (bk. k-b-r) hadisât: olaylar
    hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ)
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâfıza-i kübrâ: çok büyük hafıza (bk. ḥ-f-ẓ; k-b-r)
    ihsas: hissettirme ihsânât: bağışlar, ikramlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)
    istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) işmam: hissetirme
    iş’ar etmek: bildirmek kat’î: kesin
    kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ)
    kâtip: yazıcı (bk. k-t-b) kıymettar: kıymetli, değerli
    mahsus: özel manevra: eğitim ve deneme
    menba: kaynak mesken: ev, mekan (bk. s-k-n)
    meydan-ı imtihan: imtihan meydanı meşher: sergi
    muamele: iş, davranış mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k)
    müstemir: yerleşmiş, devamlı müteaddit: çeşitli, birden fazla
    nümune: örnek raiyet: halk, vatandaşlar
    saadet: mutluluk suret: şekil; resim, görüntü (bk. ṣ-v-r)
    tahakkuk-u vücudu: varlığının gerçekliği, kesinliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d) tahavvül: değişme
    tebdil edilmek: değiştirilmek temâşâ etmek: seyretmek
    tereşşuhat: sızıntılar terreşşuh: sızma
    teşhirgâh: sergi yeri vaziyet: durum
    vukuat: olaylar vücud: varlık (bk. v-c-d)
    zaptetmek: kaydetmek, korumak zât-ı muazzam: çok büyük zât (bk. a-ẓ-m)
    âdi: sıradan, basit
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:38 ) değiştirilmiştir.

  8. #8
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 89

    İşte, şu dikkatli hıfz ve muhafaza, elbette bir muhasebe içindir. Şimdi, en âdi raiyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir hâkim-i hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücazat vermesin?
    Halbuki, o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabul etmeyecek muameleler, o büyüklerden sudur ediyor; burada cezaya çarpmıyor.
    Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    SEKİZİNCİ SURET

    Gel, ondan gelen bu fermanları sana okuyacağım. Bak, mükerrer vaad ediyor ve şiddetli tehdit ediyor ki, “Sizleri oradan alıp makarr-ı saltanatıma getireceğim ve muti’leri mes’ud, âsileri mahpus edeceğim. O muvakkat yeri harap edip müebbed sarayları, zindanları hâvi diğer bir memleket kuracağım.”

    Hem o vaad ettiği şeyler ona gayet rahattır; raiyetine gayet mühimdir. Vaadinde hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıttır.1

    İşte, bak, ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vechile hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzip ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misalin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayaline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi, kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor!
    Madem vaad etmiş; yapacaktır. Halbuki, ifası ona çok rahat ve bize ve herşeye ve ona ve saltanatına pek çok lâzımdır.

    Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.

    Not

    Dipnot-1
    bk. Bakara Sûresi, 2:80; Âl-i İmran Sûresi, 3:9, 194; Ra’d Sûresi, 13:31; İbrahim Sûresi, 14:47; Hac Sûresi, 22:47; Rûm Sûresi, 30:6; Zümer Sûresi, 39:20.




    amel: iş, davranış cihet: yön, taraf
    dehşetli: korkunç ferman: buyruk
    gayret: şeref, haysiyet (bk. ğ-y-r) harap etmek: yıkıp yok etmek
    haysiyet: şeref, itibar hezeyancı: saçmalayan
    hilâf: cayma, vaz geçme hulf: sözünden dönme
    hâkim-i hafîz: herşeye hükmeden ve herşeyi saklayıp koruyan Allah (bk. ḥ-k-m; ḥ-f-ẓ) hâvi: içine alan
    hıfz: saklama (bk. ḥ-f-ẓ) ifa: yerine getirme
    izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z) izzet-i iktidar: gücün haysiyet ve şerefi (bk. a-z-z; ḳ-d-r)
    mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) mahpus etmek: hapsetmek
    makarr-ı saltanat: saltanat merkezi, başkent (bk. s-l-ṭ) mes’ud: mutlu
    misal: örnek (bk. m-s̱-l) muamele: davranış, iş
    muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhasebe: hesaba çekme, sorgulama
    muti’: itaatkar, emre uyan muvakkat: geçici
    mücazat: ceza müebbed: sonsuz (bk. e-b-d)
    mühim: önemli mükerrer: tekrar tekrar, tekrarla
    mükâfat: ödül müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) raiyet: halk, vatandaş
    saadet-i uzmâ: çok büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) sudur etmek: çıkmak
    sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
    tekzip: yalanlama tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r)
    vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) vecih: yön, şekil
    vehm: kuruntu, zan vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen
    ziya: ışık âdi: sıradan, basit
    âsi: isyan eden şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şe’n-i merhamet: merhametin gereği (bk. ş-e-n; r-ḥ-m)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:40 ) değiştirilmiştir.

  9. #9
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 90

    DOKUZUNCU SURET

    Şimdi gel, bu dairelerin ve cemaatlerin bazı rüesâlarına ki, HAŞİYE-1 herbiri, bizzat padişahla görüşecek hususî birer telefonu var. Hem bazı onun huzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar, bak:
    Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki, o zât, mükâfat ve mücazat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş, gayet kavî vaad ve şiddetli tehdit ediyor. Hem onun izzet ve celâleti hiçbir vech ile hulfü’l-vaade tenezzül edip tezellülü kabul etmez.

    Halbuki, o muhbirler hem tevatür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki, şu bazı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medarı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir. Ve şu meydan-ı imtihanda binalar muvakkattirler; sonra daimî saraylara tebdil edilecek, bu yerler değişecekler. Çünkü, eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat, böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umurlar üzerinde kurulmaz, durulmaz. Demek, ona lâyık, daimî, müstekar, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umurlar üzerinde duruyor.

    Demek bir diyar-ı âhar var; elbette o makarra gidilecektir.

    ONUNCU SURET

    Gel, bugün nevrûz-u sultanîdir. HAŞİYE-2 Bir tebeddülât olacak; acip işler çıkacak


    Not
    Haşiye-1 Şu Suretin ispat ettiği mânâlar Sekizinci Hakikatte görünecek. Meselâ, dairelerin reisleri, şu temsilde enbiya ve evliyaya işarettir. Ve telefon ise, mâkes-i vahy ve mazhar-ı ilham olan, kalbden uzanan bir nisbet-i Rabbâniyedir ki, kalb o telefonun başıdır ve kulağı hükmündedir.

    Haşiye-2
    Bu Suretin remzini Dokuzuncu Hakikatte göreceksin. Meselâ, nevruz günü, bahar mevsimine işarettir. Çiçekli yeşil sahrâ ise, bahar mevsimindeki rû-yi zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise, fasl-ı baharın iptidasından yazın intihasına kadar, Sâni-i Kadîr-i Zülcelâlin, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâlin kemâl-i intizamla değiştirdiği ve kemâl-i rahmetle tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudât-ı bahariye tabakatına ve masnuât-ı sayfiye taifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medar olan mat’umâta işarettir.



    Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m; ẕü; c-m-l) Sâni-i Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve azamet sahibi, herşeye gücü yeten, herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
    acip: hayret verici, şaşırtıcı azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
    bekàsız: geçici (bk. b-ḳ-y) bîkarar: kararsız
    celâlet: görkem, heybet (bk. c-l-l) cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
    daimî: devamlı, sürekli diyar-ı âhar: başka yer (bk. e-ḫ-r)
    enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) erzak-ı hayvaniye ve insaniye: insanların ve hayvanların rızıkları (bk. r-z-ḳ)
    evliya: veliler (bk. v-l-y) fasl-ı bahar: bahar mevsimi
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hulfü’l-vaad: sözünden dönme (bk. v-a-d) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
    ihbar: haber verme ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
    intiha: son iptida: başlangıç
    izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z) kavî: kuvvetli
    kemâl-i intizam: mükemmel ve kusursuz bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i rahmet: mükemmel ve kusursuz bir rahmet (bk. k-m-l; r-ḥ-m)
    makarr: merkez, karar yeri masnuât-ı sayfiye: yaz mevsiminde ortaya çıkan sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
    mat’umât: yiyecekler mazhar-ı ilham: ilhamın göründüğü yer (bk. ẓ-h-r)
    medar: kaynak, dayanak mevcudât-ı bahariye: baharda meydana çıkan varlıklar (bk. v-c-d)
    meydan-ı imtihan: imtihan meydanı muhbir: haber veren
    muhteşem: ihtişamlı, görkemli muvakkat: geçici
    mâkes-i vahy: vahyin yansıdığı yer (bk. v-ḥ-y) mücazat: ceza
    müstekar: sabit, yerleşmiş müstemir: devamlı, sürekli
    mütegayyir: değişen nevruz: ilkbaharın başlangıcı
    nevrûz-u sultanî: nevruz bayramı (bk. s-l-ṭ) nisbet-i Rabbâniye: Rabbânî bağ (bk. n-s-b; r-b-b)
    nâkıs: eksik, noksan reis: başkan
    remz: işaret rû-yi zemin: yeryüzü
    rüesâ: reisler, başkanlar sahrâ: ova
    saltanat: sultanlık, hükümdarlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı azîme: büyük saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)
    tabakat: tabakalar, dereceler taife: topluluk
    tebdil edilmek: değiştirilmek tebeddülât: değişiklikler
    tekemmülsüz: olgunlaşmamış, mükemmelleşmemiş (bk. k-m-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
    tenezzül: alçalma (bk. n-z-l) tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
    tezellül: aşağılanma umur: işler
    vaad: söz verme (bk. v-a-d) vecih: yön, şekil
    zevâlsiz: son bulmayan (bk. z-v-l) âsâr: eserler
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:41 ) değiştirilmiştir.

  10. #10
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.159
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61430


    Onuncu Söz - Sayfa 91

    Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var: O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mucize var: O harap olan binalar, birden burada yapıldı. Adeta bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu; bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.
    Buna dikkat et ki, o kadar karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mahir sihirbazlar dahi bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mucizeleri vardır.

    Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip başka yere kurulacak?”
    İşte, görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâplar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki, bu görünen sür’atli içtimalar, dağılmalar, teşkiller, tahripler içinde başka bir maksat var. Bir saatlik içtima için on sene kadar bir masraf yapılıyor. De-mek bu vaziyetler maksud-u bizzat değiller. Bir temsildir, bir taklittirler. O zât mucize ile yapıyor, ta suretleri alınıp terkip edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. Nasıl ki manevra meydan-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu. Demek, bir mecma-ı ekberde, muamele bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem bir meşher-i âzamda daimî gösterilecek. Demek şu geçici, kararsız vaziyetler, sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar.

    Demek bu ihtifâlât bir saadet-i uzmâ, bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir.

    ON BİRİNCİ SURET

    Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye, ya şarka veya garba, yani mazi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mucizekâr zâtın sair yerlerde ne çeşit mucizeler gösterdiğini görelim.
    İşte, bak: Gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acaipler her tarafta


    acaip: hayret verici, şaşırtıcı ahali: halk
    bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) daimî: devamlı
    garb: batı hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    harap olmak: yıkılıp yok olmak hâli: boş
    hıfzedilmek: saklanmak (bk. ḥ-f-ẓ) ihtifâlât: merasimler, törenler
    inkılâp: değişim, dönüşüm intizam: düzen, tertip (bk. n-ẓ-m)
    içtima: toplanma (bk. c-m-a) kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
    mahir: maharetli, becerikli mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
    maksat: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) maksud-u bizzat: asıl gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
    manevra: deneme ve eğitim mazi: geçmiş zaman
    mecma-ı ekber: çok büyük toplanma yeri (bk. c-m-a; k-b-r) menzil: yer, mekan (bk. n-z-l)
    meydan-ı imtihan: imtihan meydanı meşher: sergi
    meşher-i âzam: çok büyük sergi yeri (bk. a-z-m) muamele: iş, davranış
    muannid: inatçı muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)
    müstakbel: gelecek zaman saadet-i uzmâ: çok büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m)
    sahrâ: ova sair: diğer
    seyran etmek: gezmek suret: görüntü, resim (bk. ṣ-v-r)
    sür’atli: hızlı tahrip: yıkılma, yok edilme
    tayyare: uçak tebdil: değişim
    tebdil-i diyar: yer değiştirmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
    teşkil: yapılma, meydana getirilme ulvî: yüce, yüksek
    âlem: dünya (bk. a-l-m) şark: doğu
    şimendifer: tren
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:49 ) değiştirilmiştir.

Sayfa 1/10 12345 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 106, 108, 112, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 121, 124, 125, 126, 127, 128, 130, 131, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 151, 152, 153, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 592, 600, açacak, acip, adalettir, adedince, adıyla, âhirette, aklı, akıldan, aldatmak, aldıkları, âlemleri, âlisi, amellerin, anlayamıyorum, anlayan, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, aya, aynen, ağzı, bahçeyi, bahusus, baskı, bağış, bağışlar, başıboş, beraberlik, beyanı, beşer, biçarelerin, bildirir, bilinmez, bilmesi, bilmüşahede, binaen, birlik, bizleri, bulamaz, bulunmak, buna, bunu, bıraktığı, cemiyetli, cesedlerin, cevaben, cihanı, cilvelerine, çok, cömertlik, dadır, daire, dağlar, dağıtacak, dedikleri, denilmez, derece, desteklemek, değiller, değiştirilemez, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dilemek, diriltecek, diyebilir, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilirse, edilsin, ediyorlar, ediyorsun, efes turları, eksiksiz, elbet, elenmek, eliyle, ellerinde, elzemdir, esasa, esenlik, etmeme, etmemesi, ettiklerini, ettiren, ettirsin, ettiğimiz, eğlenceleri, eşsiz, faideleri, fıtraten, gayret, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gezer, gezi, gibi, gideceksiniz, gidip, gidiyoruz, gif, giydirmek, görmesin, görünmek, gösteriş, gösterme, güzelliği, hakaiki, hâkeza, hakkaniyeti, halka, hâlıkını, hayalen, hayrette, hazretlerini, haşir, haşirde, herkes, herşeye, herşeyin, hevâ, heves, hevesi, hezeyan, hidayetin, hikâyeler, hücum, ibarettir, icadı, ihanet, ihata, ihyası, ilham, ilişkiler, imaniyeden, imdat, inananlar, inancı, inanmayanlar, incitmek, insanlığı, isbat, istediğini, istekleri, istinbat, iyilikle, izale, işaret, işgal, iştir, jpg, kabre, kadar, kadirdir, kafasını, kaldıracak, kalsı, kanunları, kardeşleri, kaybedecek, kebiri, kebirin, kederi, kendilerini, kendisinde, kesretli, kinaye, kitabını, konuşmak, korunması, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kırka, kısmen, kısmı, kıymetini, kıymetsiz, lâkin, lam, libası, lütuf, lüzumu, maddeten, mahkeme, mahşere, malûmdur, manevra, masnuatı, mecbur, mecmuası, medarı, mehasini, memlekete, menbaı, meramı, merhametin, merhametsizlik, mertebesini, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, meyletmek, milleti, misafirhanesi, muazzam, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, muhterem, mükâfatını, mükerrem, müstaid, müstehak, mütehayyir, müş, naks, nasıl, nefer, neşretmek, nihayet, olana, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olmamak, onlardan, oradan, orga, öyledir, özellikle, özgü, öğreten, para, parçalar, peygamberlere, rahatla, rahmet, risaleti, rububiyeti, sahte, sakı, sayılan, sekiz, semeresi, sergiler, servet, sevsin, seyyare, sözlerde, sultana, süre, süren, sûresi, suretle, surlar, sığı, sığınmak, tahrip, takdim, tamamıyla, tanımayan, tasavvur, tasdike, tebdili, tecavüz, tefsirini, ters, teşhir, tokat, toplamak, tükenmez, ücretleri, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, vahy, varlığının, vazifeler, vazifelerimiz, vazifeli, verdiği, verilmiş, vesveseler, veyahut, yapması, yapılmıyor, yaratılışında, yardımı, yayı, yazılan, yazıldığı, yerden, yüzleri, yıldızları, ışık, zamanla, zamanları, zarif, zeminde, zira, zulmet, zulmü, zıttı, şartları, şehadetler, şenlendiren, şevk, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222