Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 3/10 İlkİlk 1234567 ... SonSon
95 sonuçtan 21 ile 30 arası

Konu: Onuncu Söz

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - İkinci Hakikat - Sayfa 102

    keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli, içinde işlediğini bedaheten gösteriyor.

    Meselâ, bahar mevsiminde, cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslarla giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların lâtif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit, en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı, en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.

    Hem, insan ve bazı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, ta en küçük mahlûka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması, büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

    Hem, gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle HAŞİYE-1 ve süt gibi o lâtif gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.

    Bu âlemin Mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihayetsiz celâl ve izzet, edepsizlerin te’dibini ister. Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz


    Not
    Haşiye-1 Evet, aç bir arslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, arslana saldırması; hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarure gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor. Onlar, Onun namıyla işliyorlar.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)</td><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>Kerîm: sınırsız ikram, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m)</td><td>Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)</td></tr><tr><td>Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>arz: dünya</td></tr><tr><td>azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>bedaheten: açıkça</td></tr><tr><td>behimiyat: hayvanlar</td><td>bilbedâhe: ap açık bir şekilde</td></tr><tr><td>bizzarure: kaçınılmaz şekilde</td><td>celâl: haşmet, görkem, yücelik, (bk. c-l-l)</td></tr><tr><td>cemil: güzel (bk. c-m-l)</td><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>haddi tecavüz: haddi aşma, ileri gitme</td><td>hakîmâne: hikmetli biçimde (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>halis: saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>heybet: saygıyla beraber korku duygusunu uyandıran hal, haşmet</td><td>himaye: koruma</td></tr><tr><td>ikram: bağış, iyilik (bk.k-r-m)</td><td>itaat: emre uyma, boyun eğme</td></tr><tr><td>izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z)</td><td>kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m)</td><td>libas: elbise</td></tr><tr><td>lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>murassaat: değerli mücevherlerle süslenmiş şeyler</td><td>musannâ: sanatlı (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>nam: ad</td><td>nebatat: bitkiler</td></tr><tr><td>nebatî: bitkisel</td><td>nefis: can, hayat (bk. n-f-s)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) </td></tr><tr><td>rahîm: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m)</td><td>sündüs-misal: ipekli elbise gibi (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>tahtında: altında</td><td>takdim: sunma (bk. ḳ-d-m)</td></tr><tr><td>te’dip: edeplendirme, haddini bildirme</td><td>umumî: genel</td></tr><tr><td>valide: anne</td><td>zerrece: en küçük bir şekilde</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>Şefîk: şefkatli, merhamet eden ve esirgeyen Allah (bk. ş-f-ḳ)</td><td>şuur: bilinç, anlayış, idrak (bk. ş-a-r)</td></tr><tr><td>şuurkârâne: şuurlu ve bilinçli bir şekilde (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - İkinci Hakikat - Sayfa 103

    rahmet, kendine lâyık ihsan ister. Halbuki, bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi, milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder.

    Demek, o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zevâl ise, şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı meş’um bir alete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle, hakikat-i rahmetin intifâsı lâzım gelir.

    Hem o celâl ve izzete uygun bir dar-ı mücazat olacaktır. Çünkü, ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

    Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın?
    Hem hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dar-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)</td><td>Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyi veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>azap: acı, sıkıntı, ceza</td><td>celâl: haşmet, görkem, yücelik (bk. c-l-l) </td></tr><tr><td>cereyan eden: meydana gelen</td><td>cüz: kısım, parça (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>dar-ı mücazat: ceza yeri</td><td>dar-ı mükâfat: mükâfat, ödül yeri</td></tr><tr><td>dar-ı saadet: mutluluk yeri</td><td>ekseriya: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)</td></tr><tr><td>elem: acı, sıkıntı</td><td>fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)</td></tr><tr><td>gayret: şeref, haysiyet, izzet (bk. ğ-y-r)</td><td>hakikat-i rahmet: rahmetin aslı, esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d)</td><td>hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m)</td></tr><tr><td>hırkat: ayrılık ateşi</td><td>ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>inkâr etmek: inanmamak, kabul etmemek, yok saymak (bk. n-k-r)</td><td>intifâ: sönme</td></tr><tr><td>istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td><td>izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z)</td></tr><tr><td>kalb ettirmek: dönüştürmek</td><td>kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m)</td></tr><tr><td>kurûn-u sâlife: geçmiş çağlar</td><td>maruz: tesirinde ve karşısında olma</td></tr><tr><td>masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)</td><td>mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>meş’um: uğursuz</td></tr><tr><td>muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)</td><td>mukabil: karşılık </td></tr><tr><td>muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)</td><td>mütemerrid: inatçı, inanmamakta direnen</td></tr><tr><td>mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n)</td><td>nıkmet: sıkıntı, azap</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) </td><td>saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>sille: tokat, şamar</td><td>tecelli: yansıma (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>tehir edilmek: ertelenmek</td><td>vücud: varlık (bk. v-c-d)</td></tr><tr><td>zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l)</td><td>zillet: hor, hakir, aşağılanma</td></tr><tr><td>âsi: isyankâr, isyan eden</td><td>şayeste: layık, uygun</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Üçüncü Hakikat - Sayfa 104

    ÜÇÜNCÜ HAKİKAT

    Bâb-ı Hikmet ve Adalet olup ism-i Hakîm ve Âdilin cilvesidir.
    Hiç mümkün müdür ki, HAŞİYE-1 zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla Rububiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve o hikmet ve adalete iman ve ubûdiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin? Ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dip etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya, bir saadet-i uzmâya bırakılıyor.

    Evet, görünüyor ki, şu âlemde tasarruf eden Zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona burhan mı istersin? Herşeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki, insanda bütün âzâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz’ünde faideler ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı âzası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faideler takması gösteriyor ki, nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
    Hem herşeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz


    Not
    Haşiye-1 Evet, “Hiç mümkün müdür ki...” Şu cümle çok tekrar ediliyor. Çünkü mühim bir sırrı ifade eder. Şöyle ki: Ekser küfür ve dalâlet, istib’addan ileri gelir. Yani, akıldan uzak ve muhal görür, inkâr eder. İşte, Haşir Sözünde kat’iyen gösterilmiştir ki, hakikî istib’ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık ve hakikî suûbet, hattâ imtina derecesinde müşkülât, küfür yolundadır ve dalâletin mesleğindedir. Ve hakikî imkân ve hakikî makuliyet, hattâ vücub derecesinde suhulet, iman yolundadır ve İslâmiyet caddesindedir. Elhasıl, ehl-i felsefe istib’ad ile inkâra gider. Onuncu Söz, istib’ad hangi tarafta olduğunu o tabirle gösterir, onların ağızlarına bir şamar vurur.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)</td><td>Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)</td></tr><tr><td>Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)</td><td>adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi (bk. a-d-l)</td></tr><tr><td>burhan: delil</td><td>bâb: kapı</td></tr><tr><td>cenah-ı himaye: koruyucu kanat</td><td>cereyan eden: meydana gelen</td></tr><tr><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td><td>cüz’: parça (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)</td><td>ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)</td></tr><tr><td>ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar</td><td>ehl-i hidayet: doğru ve hak yolda olanlar (bk. h-d-y)</td></tr><tr><td>ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)</td><td>elhasıl: özetle, sonuç olarak</td></tr><tr><td>hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hüceyrât: hücrecikler</td><td>icra edilmek: yerine getirilmek</td></tr><tr><td>iltica eden: sığınan</td><td>imtina: imkansızlık</td></tr><tr><td>intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)</td><td>istib’ad: akıldan uzak görme</td></tr><tr><td>kat’iyen: kesinlikle</td><td>küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)</td></tr><tr><td>makuliyet: akla uygunluk</td><td>maslahat: gaye, fayda (bk. ṣ-l-ḥ)</td></tr><tr><td>mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n)</td><td>muhal: imkansız</td></tr><tr><td>muhaliyet: imkansızlık</td><td>muvakkat: geçici</td></tr><tr><td>müşkülât: zorluklar</td><td>mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>riayet: uyma, gözetme</td></tr><tr><td>rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td><td>saadet-i uzmâ: en büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>suhulet: kolaylık</td><td>suûbet: zorluk</td></tr><tr><td>sır: gizem, gizli gerçek</td><td>taltif etmek: lütuf ve iyilikte bulunmak (bk. l-ṭ-f)</td></tr><tr><td>tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f)</td><td>tehir edilmek: ertelenmek, sonraya bırakılmak</td></tr><tr><td>tevfik-i hareket eden: uygun davranışta bulunan</td><td>te’dip: edeplendirme</td></tr><tr><td>tuğyan: taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)</td><td>ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>uzuv: organ</td><td>vücub: kesinlik, gereklilik (bk. v-c-b)</td></tr><tr><td>zerre: atom, en küçük madde parçası</td><td>Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l)</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td><td>âzâ: organlar</td></tr><tr><td>şamar: tokat</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Üçüncü Hakikat - Sayfa 105

    bir hikmetle iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik programını küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
    Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san’at bulunması, nihayet derecede Hakîm bir Sâniin nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini derc etmek, nihayet derecede bir hüsn-ü san’at içinde bir hikmeti gösterir.

    Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı Rububiyette hâkim bir hikmet, o Rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
    Hem adalet ve mizanla iş görüldüğüne burhan mı istersin? Herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücut vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.

    Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.
    Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.

    Şimdi, hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibâdının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin?



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)</td><td>Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)</td><td>adl: adalet (bk. a-d-l)</td></tr><tr><td>bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)</td><td>burhan: delil</td></tr><tr><td>cihâzât: donanım, cihazlar</td><td>daimî: devamlı, sürekli</td></tr><tr><td>dakik: ince</td><td>derc etmek: yerleştirmek</td></tr><tr><td>ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)</td><td>esmâ: isimler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>fihriste: içindekiler, indeks</td><td>fihriste-i cihâzât: organların indeksi</td></tr><tr><td>hassas: duyarlı</td><td>hazâin-i rahmet: rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>haşmet: görkem, heybet</td><td>hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>hâkim: hükmeden, sultan (bk. ḥ-k-m) </td><td>hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>ibâd: kullar (bk. a-b-d)</td><td>icraat-ı Rububiyet: rububiyetin gereği olan icraatlar, işler (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>ihtiyac-ı fitrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r)</td><td>iltica etmek: sığınmak</td></tr><tr><td>istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d)</td><td>istimdat: yardım isteme</td></tr><tr><td>itaat: emre uyma</td><td>kader: Allah’ın meydana gelecek şeyleri olmadan önce bilip takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>levâzımât: gerekli şeyler</td></tr><tr><td>lisan: dil</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mizan: ölçü, denge, tartı (bk. v-z-n)</td><td>muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)</td></tr><tr><td>mühmel bırakmak: ihmal etmek</td><td>münasip: uygun (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>nisbetinde: ölçüsünde (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>sahife-i a’mâl: işlerin kaydedildiği sahife</td><td>sual: istek</td></tr><tr><td>sual edilmek: istenilmek</td><td>suret: şekil (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>taltif: iyilik ve lütufta bulunmak (bk. l-ṭ-f)</td><td>tarihçe-i hayat: özetlenmiş hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>tarz: biçim, şekil</td><td>âyine: ayna</td></tr><tr><td>ıztırar: çaresizlik</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Dördüncü Hakikat - Sayfa 106

    Halbuki, şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki, bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor. Zira, hakikî adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem şu fâni, geçici dünya, ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin daimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.

    DÖRDÜNCÜ HAKİKAT

    Bâb-ı Cûd ve Cemâldir. İsm-i Cevâd ve Cemîlin cilvesidir.
    Hiç mümkün müdür ki, nihayetsiz cûd ve sehâvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl, bir dar-ı saadet ve mahall-i ziyafet içinde daimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler?

    Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuatıyla süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i nimet ederek mat’umatın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdit etmek, hadsiz bir cûd ve sehâveti gösterir.
    Böyle nihayetsiz bir cûd ve sehâvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dar-ı ziyafet ve mahall-i saadet ister. Hem kat’î ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar. Ta zevâl ve firakla elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah (bk. c-m-l)</td><td>Cevâd: sınırsız cömertlik sahibi olan ve çok çok ihsan eden Allah (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)</td><td>Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)</td></tr><tr><td>Zât-ı Celîl-i Zülcemâl: sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l)</td><td>Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve haşmetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi olan Zât, Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)</td><td>belki: aslında, işin doğrusu</td></tr><tr><td>bâb: kapı </td><td>cemâl: güzellik (bk. c-m-l)</td></tr><tr><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td><td>cûd: cömertlik, el açıklığı, muhtaçlara iyilikte, yardım ve bağışta bulunma (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>daimî: devamlı, sürekli</td><td>dar-ı saadet: mutluluk yurdu</td></tr><tr><td>dar-ı ziyafet: ziyafet yurdu</td><td>ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)</td><td>elem: acı, sıkıntı</td></tr><tr><td>firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)</td><td>fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)</td></tr><tr><td>hadsiz: sınırsız</td><td>hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>halk olunmak: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>ihsan: ikram, bağış iyilik (bk. h-s-n)</td><td>kat’î: kesin</td></tr><tr><td>kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)</td><td>mahall-i saadet: mutluluk yeri</td></tr><tr><td>mahall-i ziyafet: ziyafet yeri</td><td>mahiyet: esas, nitelik, özellik</td></tr><tr><td>masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)</td><td>mat’umat: yiyecekler</td></tr><tr><td>mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)</td><td>mazhariyet: erişme, kavuşma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)</td><td>mücazat: ceza</td></tr><tr><td>mükâfat: ödül</td><td>mütehayyir: hayrete düşmüş</td></tr><tr><td>müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)</td><td>müştak âyinedar: Allah’ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)</td></tr><tr><td>rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)</td><td>sehâ: cömertlik (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d)</td><td>sermedî: sürekli</td></tr><tr><td>sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)</td><td>tecdit: yenileme</td></tr><tr><td>telezzüz eden: lezzetlenen</td><td>zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l)</td></tr><tr><td>zevâl-i elem: acının bitmesi</td><td>zevâl-i lezzet: lezzetin bitmesi</td></tr><tr><td>zira: çünkü</td><td>Âdil: adalet sahibi, herşeye hakkını veren Allah (bk. a-d-l)</td></tr><tr><td>şâkir: şükreden (bk. ş-k-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Dördüncü Hakikat - Sayfa 107

    Nihayetsiz ihsan ve nimetlendirmek ise, nihayetsiz minnettarlık, nimetlenmek ister. Bu ise, ihsana mazhar olan şahsın devam-ı vücudunu ister. Ta, daimî tena’umla o daimî in’âma karşı şükür ve minnettarlığını göstersin. Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz’î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehânın muktezasıyla kabil-i tevfik değildir.

    Hem dahi, meşher-i san’at-ı İlâhiye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebatat ve hayvanatın ellerinde olan ilânât-ı Rabbâniyeye dikkat et. HAŞİYE-1Mehâsin-i rububiyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını, harika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyan ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.

    Demek, bu âlemin Sâniinin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır; bu harika san’atlarla onları göstermek ister. Çünkü gizli, kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsan edici, “Mâşaallah” diyerek müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Daimî kemâlât ise, daimî tezahür ister. O ise, takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücudunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder. HAŞİYE-2


    Not
    Haşiye-1 Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musannâ ve murassâ bir meyve, elbette gayet san’atperver, mucizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehâsin-i san’atını zîşuura okutturan bir ilânnamedir. İşte, nebatata hayvanatı dahi kıyas et.

    Haşiye-2
    Evet, durub-u emsaldendir ki, bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftun olmuş âdi bir adamı huzurundan tard eder. O adam kendine teselli vermek için, “Tuh, ne kadar çirkindir!” der, o güzelin güzelliğini nefyeder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer, üzümleri yemek ister. Koparmaya eli yetişmez, asmaya da çıkamaz. Kendi kendine teselli vermek için, kendi lisanıyla “Ekşidir” der, gümler gider.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)</td><td>Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı (bk. a-l-m)</td><td>bekà: kalıcılık, devamlılık ve süreklilik (bk. b-ḳ-y)</td></tr><tr><td>beyan: açıklama (bk. b-y-n)</td><td>celb etmek: çekmek</td></tr><tr><td>cûd u sehâ: cömertlik (bk. c-v-d)</td><td>cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)</td></tr><tr><td>daimî: devamlı, sürekli</td><td>dellâl: duyurucu, ilan edici</td></tr><tr><td>devam-ı vücud: varlığın devamı (bk. v-c-d)</td><td>durub-u emsal: atasözleri, meşhur sözler</td></tr><tr><td>enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)</td><td>enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>evliya: veliler (bk. v-l-y)</td><td>hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>hikmettar: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>ihsan: bağış, ikram (bk. ḥ-s-n)</td><td>ilânname: duyuru</td></tr><tr><td>ilânât-ı Rabbâniye: Allah tarafından gönderilen ve Allah’a işaret eden duyurular (bk. r-b-b)</td><td>in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m)</td></tr><tr><td>istihsan edici: güzel bulan, beğenen (bk. ḥ-s-n)</td><td>kabil-i tevfik: bağdaşan</td></tr><tr><td>kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)</td><td>mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>meftun: aşık</td><td>mehâsin-i rububiyet: Rablığın güzellikleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri (bk. ḥ-s-n; r-b-b)</td></tr><tr><td>mehâsin-i san’at: san’at güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a)</td><td>meşher-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın sanat eserlerinin sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a; e-l-h)</td></tr><tr><td>minnettarlık: şükran duygusu</td><td>mukteza: gereklilik</td></tr><tr><td>murassâ: süslenmiş</td><td>musannâ: san’atlı (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)</td><td>mâşaallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış”</td></tr><tr><td>münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)</td><td>müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle</td></tr><tr><td>müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)</td><td>müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)</td></tr><tr><td>nazarında: gözünde</td><td>nebatat: bitkiler</td></tr><tr><td>nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek</td><td>nihayetsiz: sonsuz</td></tr><tr><td>san’atperver: san’ata düşkün (bk. ṣ-n-a)</td><td>sukut etmek: düşmek</td></tr><tr><td>tard etmek: kovmak</td><td>telezzüz: lezzetlenme</td></tr><tr><td>tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m)</td><td>tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>teşhir: sergileme</td><td>zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l)</td></tr><tr><td>zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)</td><td>âdi: basit, sıradan</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Dördüncü Hakikat - Sayfa 108

    Hem dahi, kâinatın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san’atlı ve parlak ve süslü şu mevcudat, ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz, mânevî bir cemâlin mehâsinini bildirir. Ve nazirsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş’ar ediyor.HAŞİYE-1 O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işaret eder.

    İşte şu derece âli, nazirsiz, gizli bir cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir âyinede müşahede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vech ile kendi cemâline bakmak; biri, herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşahede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşahedesiyle müşahede etmek ister.
    Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücudunu ister. Hüsün ve cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücutlarını ister. Çünkü daimî bir cemâl ise, zâil bir müştaka razı olamaz. Zira, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.

    Madem o nihayetsiz sehâvet, cûd, o misilsiz cemâl, hüsün, o kusursuz kemâlât


    Not
    Haşiye-1 Âyine-misal mevcudatın birbiri arkasında zevâl ve fenalarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemâlin cilvesinin bulunması gösterir ki, cemâl onların değil. Belki o cemâller, bir hüsn-ü münezzeh ve bir cemâl-i mukaddesin âyâtı ve emârâtıdır.




    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>adavet: düşmanlık</td><td>cemâl: güzellik (bk. c-m-l)</td></tr><tr><td>cemâl-i mukaddes: kutsal ve kusursuz güzellik (bk. c-m-l; ḳ-d-s) </td><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>cûd: cömertlik, el açıklığı (bk. c-v-d)</td><td>daimî: sürekli</td></tr><tr><td>define: hazine</td><td>derecât: dereceler</td></tr><tr><td>devam-ı vücut: varlığın devamı (bk. v-c-d)</td><td>ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>emârât: izler, belirtiler</td><td>esmâ: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>fenâ: son bulma, ölümlülük (bk. f-n-y)</td><td>hadsiz: sınırsız</td></tr><tr><td>hafî: gizli</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hodgâm: bencil</td><td>hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)</td></tr><tr><td>hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)</td><td>hüsn-ü münezzeh: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış güzellik (bk. ḥ-s-n; n-z-h) </td></tr><tr><td>inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)</td><td>istihfaf: hafife alma</td></tr><tr><td>istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)</td><td>istihsancı: güzel bulan, beğenen (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>iş’ar etmek: bildirmek</td><td>kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r)</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>letâif: güzellikler (bk. l-ṭ-f)</td><td>mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>meyletmek: yönelmek</td></tr><tr><td>mikyas: ölçek</td><td>mir’at: ayna</td></tr><tr><td>misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)</td><td>muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)</td></tr><tr><td>mukabele: karşılık</td><td>mukaddes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s)</td></tr><tr><td>münezzeh: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış (bk. n-z-h)</td><td>mütehayyir: hayrete düşen</td></tr><tr><td>müşahede: görme (bk. ş-h-d)</td><td>müştak: düşkün, şiddetle arzulayan, aşık</td></tr><tr><td>nazarıyla: bakışıyla, gözüyle</td><td>nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r)</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>sermedî: sürekli, devamlı</td><td>tahkir: hakaret, küçümseme</td></tr><tr><td>tasavvur: düşünme, hayal (bk. ṣ-v-r)</td><td>vecih: yön</td></tr><tr><td>zevâl: gelip geçicilik, kaybolma (bk. z-v-l)</td><td>zira: çünkü</td></tr><tr><td>zâil: yok olup gidici (bk. z-v-l)</td><td>zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)</td></tr><tr><td>zımnen: gizlice</td><td>âli: yüce</td></tr><tr><td>âyine: ayna</td><td>âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l)</td></tr><tr><td>âyât: âyetler, deliller</td><td>şevk: şiddetli istek ve arzu</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Beşinci Hakikat - Sayfa 109

    ebedî müteşekkirleri, müştakları, müstahsinleri iktiza ederler. Halbuki şu misafirhane-i dünyada görüyoruz, herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehâvetin ihsanını ancak az bir parça tadar. İştahası açılır, fakat yemez, gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zayıf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider. Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.

    Elhasıl: Nasıl ki şu âlem bütün mevcudatıyla Sâni-i Zülcelâline kat’î delâlet eder. Sâni-i Zülcelâlin de sıfât ve esmâ-i kudsiyesi, dar-ı âhirete delâlet eder ve gösterir ve ister.

    BEŞİNCİ HAKİKAT

    Bâb-ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). İsm-i Mücîb ve Rahîmin cilvesidir.
    Hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir haceti en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle, ummadığı yerden is’âf eden ve en gizli bir sesi en gizli bir mahlûkundan işitip imdad eden, lisan-ı hâl ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab, en büyük bir abdinden,HAŞİYE-1 en sevgili bir mahlûkundan, en büyük hacetini görüp bitirmesin, is’âf etmesin, en yüksek duayı işitip kabul etmesin?


    Not
    Haşiye-1 Evet, bin üç yüz elli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üç yüz elli milyondan ziyade raiyeti bulunan ve hergün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden ve onun kemâlâtına şehadet eden ve kemâl-i itaatle evamirine inkıyad eden; ve arzın nısfı ve nev-i beşerin humsu, o zâtın sıbğı ile sıbğalansa, yani mânevî rengiyle renklense ve o zât onların mahbub-u kulûbu ve mürebbî-i ervahı olsa, elbette o zât, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir. Hem ekser envâ-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mucizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o zât, şu kâinat Hâlıkının en sevgili mahlûkudur. Hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği bekà gibi bir haceti ki, o hacet ise, insanı esfel-i sâfilînden âlâ-yı illiyyîne çıkarıyor; elbette o hacet, en büyük bir hacettir ve en büyük bir abd, umumun namına onu Kàdıyu’l-Hâcâttan isteyecek.


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Mücîb: bütün dualara cevap veren Allah (bk. c-v-b)</td><td>Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)</td></tr><tr><td>abd: kul (bk. a-b-d)</td><td>aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)</td></tr><tr><td>arzın nısfı: dünyanın yarısı</td><td>bâb: kapı</td></tr><tr><td>cemâl: güzellik (bk. c-m-l)</td><td>dar-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>delâlet: işaret etme, delil olma</td><td>ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>ednâ: önemsiz, basit</td><td>ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)</td></tr><tr><td>elhasıl: özetle, sonuç olarak</td><td>envâ-ı kâinat: kâinattaki varlıkların türleri (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>esmâ-i kudsiye: Allah’ın kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s)</td><td>evamir: emirler</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>icabet etme: cevap verme (bk. c-v-b)</td><td>ihsan: bağış, iyilik, lütuf (bk. ḥ-s-n)</td></tr><tr><td>iktiza: gerektirme</td><td>imdad: yardım </td></tr><tr><td>inkıyad eden: boyun eğen</td><td>is’âf etmek: yardıma koşmak</td></tr><tr><td>iştiha: iştah, fazla arzu ve istek</td><td>kat’i: kesin</td></tr><tr><td>kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)</td><td>kemâl-i itaat: tam itaat, emre uyma (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ)</td><td>kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>lisan-ı hâl ve kal: hal ve konuşma dili</td></tr><tr><td>mahbub-u kulûb: kalplerin sevgilisi (bk. ḥ-b-b)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>meyve-i mu’cize: mu’cizenin meyvesi, neticesi (bk. a-c-z)</td></tr><tr><td>misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi</td><td>mürebbî-i ervah: ruhların terbiyecisi (bk. r-b-b; r-v-ḥ)</td></tr><tr><td>müstahsin: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)</td><td>müteşekkir: teşekkür eden (bk. ş-k-r)</td></tr><tr><td>müştak: şiddetle arzulayan, düşkün</td><td>nev-i beşerin humsu: insanlığın beşte biri</td></tr><tr><td>nihayetsiz: sonsuz</td><td>raiyet: halk, tabi olanlar</td></tr><tr><td>saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)</td><td>sehavet: cömertlik (bk. c-v-d)</td></tr><tr><td>seyrangâh-ı daimî: devamlı gezinti yeri</td><td>suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)</td></tr><tr><td>sıbğa: boya</td><td>sıfat: vasıf, özellik (bk. v-ṣ-f)</td></tr><tr><td>tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi idare edip kullanan (bk. ṣ-r-f)</td><td>tecdid-i biat: bağlılık sözünü yenileme</td></tr><tr><td>ubûdiyet-i Muhammediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in mükemmel kulluğu (bk. a-b-d; ḥ-m-d)</td><td>ziyade: fazla</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td><td>şefkat: içten ve karşılıksız sevgi, merhamet (bk. ş-f-ḳ)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Beşinci Hakikat - Sayfa 110

    Evet, meselâ hayvanatın zayıflarının ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lûtuf ve suhuleti gösteriyor ki, şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kabil midir ki, mahlûkatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikati On Dokuzuncu Sözde izah ettiğim vech ile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:

    Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik: “Bir adada bir içtima var. Bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor.” Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki:

    Gel, bu zamandan tecerrüt edip, fikren Asr-ı Saadete ve hayalen Ceziretü’l-Araba gidiyoruz. Ta ki, Resul-i Ekremi (aleyhissalâtü vesselâm) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp ziyaret ederiz.
    Bak: O zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Onun gibi, ubûdiyetiyle ve duasıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennetin vesile-i icadıdır.

    İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki; güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü, ubûdiyeti ise, ona ittiba eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder. Hem o salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-i uzmâda kılar, niyaz ediyor ki,


    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı</td><td>Ceziretü’l-Arap: (bk. bilgiler)</td></tr><tr><td>Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>Kâdıyu’l-Hâcât: varlıkların bütün ihtiyaçlarını karşılayan Allah (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>Mâlik: herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k)</td><td>Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)</td></tr><tr><td>abd: kul (bk. a-b-d)</td><td>aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)</td></tr><tr><td>arz: yer, dünya</td><td>azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)</td></tr><tr><td>bekà: süreklilik, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)</td><td>beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)</td></tr><tr><td>cemaat-i uzmâ: çok büyük cemaat (bk. c-m-a; a-ẓ-m)</td><td>cezire: yarımada</td></tr><tr><td>efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l)</td><td>enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)</td></tr><tr><td>esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı</td><td>hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)</td><td>hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y)</td></tr><tr><td>hikâye-i temsiliye: analojik, kıyaslama dayanan benzetmeli hikâye (bk. m-s̱-l)</td><td>hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)</td></tr><tr><td>ibadet-i ulyâ: en yüce ibadet (bk. a-b-d)</td><td>istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)</td></tr><tr><td>ittiba: tabi olmak, uymak</td><td>içtima: toplanma (bk. c-m-a)</td></tr><tr><td>kabil: mümkün, olabilir</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>lütûf: yardım, iyilik, bağış (bk. l-ṭ-f)</td><td>mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>muvafakat: uygunluk</td></tr><tr><td>mükerreren: tekrarlayarak</td><td>nam: ad</td></tr><tr><td>nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) </td><td>niyaz: dua, yalvarma, yakarma</td></tr><tr><td>rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)</td><td>rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m)</td></tr><tr><td>risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)</td><td>rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>saadet: mutluluk</td><td>saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)</td></tr><tr><td>salât-ı kübrâ: en büyük namaz (bk. ṣ-l-v; k-b-r) </td><td>sebeb-i husul: meydana gelme sebebi</td></tr><tr><td>sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. v-c-d)</td><td>suhulet: kolaylık</td></tr><tr><td>sırr-ı ubûdiyet: kulluk sırrı (bk. a-b-d)</td><td>tazammun: içerme, içine alma</td></tr><tr><td>tecerrüt: sıyrılma</td><td>ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>umum: genel, herkes</td><td>vecih: yön, şekil </td></tr><tr><td>vesile-i icad: varlık vesilesi (bk. v-c-d)</td><td>vesile-i vusul: kavuşma vesilesi</td></tr><tr><td>yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)</td><td>âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi </td></tr><tr><td>ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.161
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61440


    Onuncu Söz - Mukaddime - Beşinci Hakikat - Sayfa 111

    güya benî Âdemin Hazret-i Âdem’den asrımıza, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmin derler.HAŞİYE-1

    Bak: Hem öyle bekà gibi bir hacet-i amme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hâl ile “Oh, evet, yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et, biz de istiyoruz” diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştakane, öyle tazarrukârâne saadet-i bakiye istiyor ki,1 bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor.
    Bak: Hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten, âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, mektubât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
    Bak: Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdatkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semâvâta, Arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.HAŞİYE-2


    Not
    Haşiye-1 Evet, münacat-ı Ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salâvatları onun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hattâ ona getirilen herbir salâvat dahi, onun duasına birer âmindir. Ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin ona dua etmesi, onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte, bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği bekà ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zât-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın?

    Dipnot-1
    bk. Tirmizî, Deavât 30.

    Haşiye-2
    Evet, şu âlemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufatı bilmüşahede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu halde, hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf, kendi masnuatı içinde en mümtaz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtazın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu halde, ona karşı lâkayt kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm, onun dualarına lâkayt kalmadığı halde, o duaları kabul etmesin. Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti. Ve göründü ki, şu kâinatın mevcudatı, esmâ-i İlâhiyeyi okutan birer mektubât-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekàya mazhar kıymettar ve mânidar birer mevcutturlar. Eğer o nur olmasaydı, mevcudat fena-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, faydasız, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki, insanlar zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) duasına âmin dedikleri gibi, Arş ve ferş ve serâdan Süreyyaya kadar bütün mevcudat, onun nuruyla iftihar edip alâkadarlık gösteriyorlar. Zaten ubûdiyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) ruhu, duadır. Belki kâinatın harekâtı ve hidemâtı, bir nevi duadır. Meselâ, bir çekirdeğin hareketi, Hâlıkından, bir ağaç olmasına bir nevi duadır.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Allahümme âmin: ey Allahım kabul eyle (bk. e-m-n)</td><td>Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)</td></tr><tr><td>Hz. Âdem: (bk. bilgiler)</td><td>Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)</td></tr><tr><td>abesiyet: faydasızlık, gayesizlik</td><td>alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y)</td><td>benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar</td></tr><tr><td>beşer: insanlar</td><td>bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)</td></tr><tr><td>cihet: yön</td><td>ehl-i arz: yeryüzündekiler</td></tr><tr><td>ehl-i semavat: semâdaki varlıklar; melekler, ruhanîler vb. (bk. s-m-v)</td><td>esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı</td></tr><tr><td>fena-yı mutlak: sonsuz yok oluş (bk. f-n-y; ṭ-l-ḳ)</td><td>fizâr-ı istimdatkârâne: yardım dileyerek inleyip ağlamak</td></tr><tr><td>fıtrat-ı insaniyet: insanlığın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r)</td><td>hakîmâne: hikmetle bir şekilde (bk. ḥ-k-m)</td></tr><tr><td>hazinâne: hüzünlü bir şekilde</td><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td></tr><tr><td>hâcet-i amme: genel ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)</td><td>iktida: uyma</td></tr><tr><td>iştirak etmek: katılmak</td><td>iştirak-ı umumî: genel katılım</td></tr><tr><td>kamet: farz namaza durmadan önce okunan ezan</td><td>karîn: yakın</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>kâmil: olgunluk ve kemâl sahibi (bk. k-m-l)</td></tr><tr><td>kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)</td><td>lisan-ı hâl: hal ve beden dili</td></tr><tr><td>mahbubâne: sevimli bir şekilde (bk. ḥ-b-b)</td><td>mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)</td><td>mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>mümtaz: üstün, seçkin</td></tr><tr><td>münacat-ı Ahmediye: Peygamberimizin duası (bk. n-c-v; ḥ-m-d)</td><td>müştakane: çok isteyerek, iştiyakla</td></tr><tr><td>nev-i beşer: insanlık</td><td>niyaz: istek, dua</td></tr><tr><td>niyaz-ı istirhamkârâne: rahmet dileyerek dua etmek (bk. r-ḥ-m)</td><td>nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)</td></tr><tr><td>saadet: mutluluk</td><td>saadet-i bakiye: devamlı, sonsuz bir mutluluk (bk. b-ḳ-y)</td></tr><tr><td>saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)</td><td>salât: Peygamberimiz için yapılan dua (bk. ṣ-l-v)</td></tr><tr><td>salâvat: Peygamberimize rahmet ve esenlik dileme (bk. ṣ-l-v)</td><td>semavat: gökler (bk. s-m-v)</td></tr><tr><td>sukut: düşüş </td><td>tasarrufat: herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)</td></tr><tr><td>tazarrukârâne: yalvarıp yakararak</td><td>tebaiyet: tabi olma, uyma</td></tr><tr><td>ulvî: yüce</td><td>umumî: genel</td></tr><tr><td>vecd: kendini kaybedercesine İlâhî aşka dalma</td><td>yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>zat-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)</td><td>âlem: dünya, kâinat (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi</td><td>âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n)</td></tr><tr><td>âmin-i daimî: sürekli tekrarlanan “Allahım kabul eyle!” duası (bk. e-m-n)</td><td>ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler</td></tr><tr><td>Şafiî: İmam-ı Şafiî’nin kurduğu mezhepten olanlar (bk. bilgiler)</td><td>şuurâne: şuurlu bir şekilde (bk. ş-a-r)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/10 İlkİlk 1234567 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 106, 108, 112, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 121, 124, 125, 126, 127, 128, 130, 131, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 151, 152, 153, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 592, 600, açacak, acip, adalettir, adedince, adıyla, âhirette, aklı, akıldan, akıllara, aldatmak, aldıkları, âlemleri, âlisi, amellerin, anlayamıyorum, anlayan, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, aya, aynen, ağzı, bahçeyi, bahusus, baskı, bağış, bağışlar, başıboş, beraberlik, beyanı, beşer, biçarelerin, bildirir, bilinmez, bilmesi, bilmüşahede, binaen, birlik, bizleri, bulamaz, bulunmak, buna, bunu, bıraktığı, cemiyetli, cesedlerin, cevaben, cihanı, cilvelerine, çok, cömertlik, dadır, daire, dağlar, dağıtacak, dedikleri, denilmez, derece, desteklemek, değiller, değiştirilemez, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dilemek, diriltecek, diyebilir, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilirse, edilsin, ediyorlar, ediyorsun, efes turları, eksiksiz, elbet, elenmek, eliyle, ellerinde, elzemdir, esasa, esenlik, etmeme, etmemesi, ettiklerini, ettiren, ettirsin, ettiğimiz, eğlenceleri, eşsiz, faideleri, fıtraten, gayret, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gezer, gezi, gibi, gideceksiniz, gidip, gidiyoruz, gif, giydirmek, gökte, görmesin, görünmek, gösteriş, gösterme, güzelliği, hakaiki, hâkeza, hakikatine, hakkaniyeti, halka, hâlıkını, hayalen, hayrette, hazretlerini, haşir, haşirde, herkes, herşeye, herşeyin, hevâ, heves, hevesi, hezeyan, hidayetin, hikâyeler, hücum, ibarettir, icadı, içindekiler, ihanet, ihata, ihyası, ilham, ilişkiler, imaniyeden, imdat, inananlar, inancı, inanmayanlar, incitmek, insanlığı, isbat, istediğini, istekleri, istinbat, iyilikle, izale, işaret, işgal, iştir, jpg, kabre, kadar, kadirdir, kafasını, kaldıracak, kalsı, kanunları, kardeşleri, kaybedecek, kebiri, kebirin, kederi, kendilerini, kendisinde, kesretli, kinaye, kitabını, konuşmak, korunması, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kırka, kısmen, kısmı, kıymetini, kıymetsiz, lâkin, lam, libası, lütuf, lüzumu, maddeten, mahkeme, mahşere, malûmdur, manevra, masnuatı, mecbur, mecmuası, medarı, mehasini, memlekete, menbaı, meramı, merhametin, merhametsizlik, mertebesini, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, meyletmek, milleti, misafirhanesi, muazzam, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, muhterem, mukaddestir, mükâfatını, mükerrem, mümkü, müstaid, müstehak, mütehayyir, müş, naks, nasıl, nefer, neşretmek, nihayet, olana, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olmamak, onlardan, oradan, orga, öyledir, özellikle, özgü, öğreten, para, parçalar, peygamberlere, rahatla, rahmet, risaleti, rububiyeti, sahte, sakı, sayılan, sekiz, semeresi, sergiler, servet, sevsin, seyyare, sözlerde, sultana, süre, süren, sûresi, suretle, surlar, sığı, sığınmak, tahrip, takdim, tamamıyla, tanımayan, tasavvur, tasdike, tebdili, tecavüz, tefsirini, ters, teşhir, tokat, toplamak, tükenmez, ücretleri, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, vahy, varlığının, vazifeler, vazifelerimiz, vazifeli, verdiği, verilmiş, vesveseler, veyahut, yapması, yapılmıyor, yaratılışında, yardımı, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yerden, yüzleri, yıldızları, ışık, zamanla, zamanları, zarif, zeminde, zira, zulmet, zulmü, zıttı, şartları, şehadetler, şenlendiren, şevk, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222