Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 2/10 İlkİlk 123456 ... SonSon
95 sonuçtan 11 ile 20 arası

Konu: Onuncu Söz

  1. #11
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 92

    bulunuyor. Lâkin san’atça, suretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki, o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekàsız meşherlerde, ne kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı, ne derece zahir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe âli bir adaletin emârâtı, ne derece vâsi bir merhametin semerâtı görünüyor. Basiretsiz olmayan herkes yakinen anlar ki, onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir adalet olamaz ve tasavvur edilemez.

    Eğer, faraza, tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âli mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud raiyeti bulunmazsa—şu hikmet, inâyet, merhamet, adaletin hakikatlerine şu bekàsız memleket mazhar olamadığı malûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa—o vakit, gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini—hâşâ sümme hâşâ!—sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Halbuki, inkılâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla, muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücudunu inkâr eden sofestâî eblehler hariçtir.

    Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir mâ’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki, ta şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adalet tamamen tezahür etsinler.

    ON İKİNCİ SURET

    Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemaatlerin reisleriyle ve zabitleriyle görüşeceğiz ve


    ahali: halk ahmaklık: akılsızlık
    basiret: görüş, seziş (bk. b-ṣ-r) bekàsız: geçici, sürekli olmayan (bk. b-ḳ-y)
    bâhir: ap açık bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)
    cemaat: topluluk (bk. c-m-a) daimî: devamlı
    daire-i memleket: memleket dairesi (bk. m-l-k) diyar: yer
    ebleh: ahmak, akılsız ecell: daha görkemli (bk. c-l-l)
    ecmel: daha güzel (bk. c-m-l) ef’âl-i kerîmâne: cömertçe ve iyilikle yapılan işler (bk. f-a-l; k-r-m)
    ehl-i akıl: akıl sahipleri ekmel: daha mükemmel (bk. k-m-l)
    emârât: belirtiler, izler eşmel: daha kapsamlı
    faraza: varsayalım ki gaddar: acımasız
    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hariç: müstesna
    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil
    icraat-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde yapılan icraatlar (bk. ḥ-k-m) ihsânât-ı rahîmâne: şefkat ve merhametle yapılan ihsanlar, ba-ğışlar (bk. ḥ-s-n; r-ḥ-m)
    inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkılâb-ı hakaik: gerçeklerin değişmesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    inkılâp: değişme, dönüşme intizâmât: düzenlilikler (bk. n-ẓ-m)
    ittifak: birleşme işârât: işaretler
    lâkin: fakat mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
    malûm: bilinen, belli (bk. a-l-m) mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r)
    mekreme-i uzmâ: çok büyük ikramların yapıldığı yer (bk. k-r-m; a-ẓ-m) menzil: yer, mekan (bk. n-z-l)
    mertebe: derece mesken: ev, yer (bk. s-k-n)
    mes’ud: mutlu meşher: sergi
    muhal: imkansız mukim: ikamet eden, oturan
    mâ’dele-i ulyâ: yüce adaletin gerçekleştirildiği yer (bk. a-d-l) müşahede: görme (bk. ş-h-d)
    raiyet: halk reis: başkan
    sefih: yasak zevk ve eğlencelerin peşinde koşan; beyinsiz, budala semerât: meyveler, neticeler
    sofestâî: yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendisini dahi inkâr eden suretçe: şekilce, biçimce (bk. ṣ-v-r)
    tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tevehhüm etmek: zannetmek
    tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) vâsi: geniş
    vücud: varlık (bk. v-c-d) yakinen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n)
    zabit: subay zahir: görünen, açık (bk. ẓ-h-r)
    âli: yüce
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 09:58 ) değiştirilmiştir.

  2. #12
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 93

    teçhizatlarına bakacağız ki, o teçhizat yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her teçhizata bakamayız. Fakat nümune için şu zabitin cüzdan ve defterine bakacağız:
    Bu cüzdanda zabitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlubâtı, düstur-u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil, pek uzun bir zaman için verilebilir. “Şu maaşı hazine-i hassadan filân tarihte alacaksın” yazılıdır. Halbuki, o tarih çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise, şu muvakkat meydana göre değil, belki padişahın kurbunda daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlubat ise, birkaç günlük bu misafirhanede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki, cüzdan sahibi başka yere namzettir, başka âleme çalışır. Bak, şu defterlerde, aletler teçhizatının suret-i istimali ve mes’uliyetler vardır.

    Halbuki, eğer yalnız bu meydandan başka âli, daimî bir yer bulunmazsa, şu muhkem defter, o kat’î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur. Hem şu muhterem zabit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis, bütün ahaliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha biçare, daha zelil, daha musibetli, daha fakir, daha zayıf bir derekeye düşer. İşte buna kıyas et. Hangi şeye dikkat etsen, şehadet eder ki, bu fâniden sonra bir bâki var.

    Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir talimgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen, bütün zabitlerdeki cüzdanları, defterleri, teçhizatları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeye mecbur olursun. Ve bütün vaki olan icraatın vücudunu tekzip etmek lâzım gelir. O vakit sana insan ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.



    Sakın zannetme, tebdil-i memleket delilleri bu On İki Surete münhasırdır. Belki had ve hesaba gelmez emareler, deliller var ki, şu kararsız mütegayyir memleket zevâlsiz, müstekar bir memlekete tahvil edilecektir. Hem had ve hesaba gelmez işaretler, alâmetler var ki, bu ahali, şu muvakkat misafirhanelerden


    ahali: halk alâmet: işaret
    bedbaht: talihsiz biçare: çaresiz
    bâki: devamlı ve kalıcı olan (bk. b-ḳ-y) cüzdan: kimlik
    daimî: devamlı, sürekli dereke: aşağı seviye
    düstur: prensip, kural düstur-u harekât: hareket kuralları
    emare: belirti, iz fâni: geçici olan, ölümlü (bk. f-n-y)
    had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hazine-i hassa: özel hazine
    hükûmet: yönetim (bk. ḥ-k-m) intizâmât: düzenlilikler (bk. n-ẓ-m)
    kurb: yakın mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
    matlubât: istekler (bk. ṭ-l-b) mes’udâne: mutlu bir şekilde
    mes’uliyet: sorumluluk, yükümlülük muazzez: aziz, değerli (bk. a-z-z)
    muhkem: değiştirilemez (bk. ḥ-k-m) muhterem: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m)
    musibetli: belâya uğramış muvakkat: geçici
    mükerrem: şerefli, saygı gösterilen (bk. k-r-m) münhasır: sınırlı, ait
    müstekar: yerleşmiş, sabit mütegayyir: değişen
    namzet: aday nümune: örnek
    reis: başkan saadet: mutluluk
    saadet-i uzmâ: çok büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendini dahi inkâr eden
    suret-i istimal: kullanma şekli (bk. ṣ-v-r) tahsil etmek: elde etmek, kazanmak
    tahvil edilmek: dönüştürülmek talimgâh: eğitim yeri
    tebdil-i memleket: memleket değiştirme (bk. m-l-k) tekzip: yalanlama
    teçhizat: cihazlar, donanım vaki olan: meydana gelen
    vücud: varlık (bk. v-c-d) zabit: subay
    zelil: aşağılık zevâlsiz: yok olmayan (bk. z-v-l)
    zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem: dünya (bk. a-l-m)
    âli: yüce şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:00 ) değiştirilmiştir.

  3. #13
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 94

    alınacak, saltanatın makarr-ı daimîsine gönderilecek. Bahusus, gel sana On İki Suret kuvvetinden daha kuvvetli bir burhan daha göstereceğim.

    İşte, gel, bak: Şu uzaktaki görünen cemaat-i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi yâver-i ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak, o parlak yâver-i ekrem, bak o yüksekte tâlik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki:

    “Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız-eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz. Yoksa, isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız” gibi tebliğatta bulunuyor.

    Sen de görüyorsun ki, o ferman-ı âzamda öyle icazkâr bir turra var ki, hiçbir vech ile kabil-i taklit değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes, o ferman padişahın fermanı olduğunu kat’î bilir. Ve o parlak yâver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes, o zâtı padişahın pek doğru tercüman-ı evâmiri olduğunu yakinen anlar.

    Acaba, o yâver-i ekrem, o ferman-ı âzamla beraber, bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin? Evet, kabil değil—illâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin.

    Şimdi, ey arkadaş, söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!

    “Ben ne diyeceğim, daha buna karşı birşey denilebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenebilir mi? Yalnız derim ki: Elhamdü lillâh, yüz bin defa şükür olsun ki, vehim ve heva tahakkümünden, nefis ve heves esaretinden kurtulup daimî hapis ve zindandan halâs oldum. Ve inandım ki, bu karma karışık, kararsız misafirhanelerden başka ve kurb-u şahanede bir diyar-ı saadet vardır; biz de ona namzediz.”

    İşte, haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. Şimdi, tevfik-i İlâhî ile hakikat-i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş On İki Surete mukabil, on iki mütesanit Hakikat ile bir Mukaddime beyan edeceğiz.


    bahusus: özellikle beyan: açıklama (bk. b-y-n)
    burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cemaat-i azîme: çok büyük topluluk (bk. c-m-a; a-ẓ-m)
    diyar-ı saadet: mutluluk yeri elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” (bk. ḥ-m-d; e-l-h)
    ferman: buyruk ferman-ı âzam: çok büyük ferman, buyruk (bk. a-ẓ-m)
    hakikat: meselenin içyüzü, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i ulyâ: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    halâs olmak: kurtulmak (bk. ḫ-l-ṣ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
    heves: gelip geçici arzu ve istekler hevâ: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y)
    hikâye-i temsiliye: analojik, benzetmeye dayanan kıyaslamalı hikâye (bk. m-s̱-l) ihsan: iyilik, bağış, yardım (bk. ḥ-s-n)
    i’cazkâr: mu’cizeli, benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan (bk. a-c-z) kabil: mümkün, olabilir
    kabil-i taklit: taklidi mümkün kat’i: şüphesiz, kesin
    kinaye: bir sözü üstü kapalı olarak ifade etme kurb-u şahane: padişahın yakını
    makarr-ı daimî: daimî merkez makarr-ı saltanat: saltanat merkezi, başkent (bk. s-l-ṭ)
    mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r) mukabil: karşılık
    mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) mütesanit: birbirini destekleyen (bk. s-n-d)
    namzet: aday nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
    nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nişan: madalya
    saltanat: hükümdarlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
    tahakküm: baskı (bk. ḥ-k-m) tebdil-i memleket: memleket değiştirmek (bk. m-l-k)
    tebliğ: bildirme (bk. b-l-ğ) tebliğat: bildirim (bk. b-l-ğ)
    tercüman-ı evâmir: emir ve buyrukların tercümanı tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı (bk. e-l-h)
    turra: mühür, nişan tâlik edilmiş: asılmış
    vecih: şekil, tarz vehim: zan, kuruntu
    yakinen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n) yâver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)
    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:02 ) değiştirilmiştir.

  4. #14
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 95

    Mukaddime
    Birkaç işaretle, başka yerlerde, yani Yirmi İkinci, On Dokuzuncu, Yirmi Altıncı Sözlerde izah edilen birkaç meseleye işaret ederiz.

    BİRİNCİ İŞARET

    Hikâyedeki sersem adamın, o emin arkadaşıyla, üç hakikatleri var.
    Birincisi: Nefs-i emmârem ile kalbimdir.
    İkincisi: Felsefe şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîm tilmizleridir.
    Üçüncüsü:Ümmet-i İslâmiye ile millet-i küfriyedir.

    Felsefe şakirtleri ve millet-i küfriye ve nefs-i emmârenin en müthiş dalâleti, Cenâb-ı Hakkı tanımamaktadır. Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtipsiz olmaz; bir kanun hâkimsiz olmaz.” Biz de deriz:

    Nasıl ki bir kitap—bahusus öyle bir kitap ki, her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış; her harfi içinde ince kalemle muntazam bir kaside yazılmış—kâtipsiz olmak son derece muhaldir. Öyle de, şu kâinat, nakkaşsız olmak, son derece muhal ender muhaldir. Zira bu kâinat öyle bir kitaptır ki, her sahifesi çok kitapları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir kitap vardır. Herbir harfi içinde bir kaside vardır.

    Yeryüzü bir sahifedir; ne kadar kitap içinde var. Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sahifesi vardır. Bir meyve bir harf, bir çekirdek bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var.
    İşte, böyle bir kitap, evsâf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla bu iman lâzım gelir—illâ ki dalâletten sarhoş olmuş ola...

    Hem nasıl ki bir hane ustasız olmaz—bahusus öyle bir hane ki, harika san’atlarla,


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
    Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) bahusus: özellikle
    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) emin: güvenilir (bk. e-m-n)
    evsaf-ı celâl ve cemâl: haşmet, yücelik ve güzellik vasıfları (bk. v-ṣ-f; c-l-l; c-m-l) fihriste: indeks, içindekiler
    hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hane: ev
    harika: hayranlık veren hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    hâkim: hükmeden, idareci, yargılayan (bk. ḥ-k-m) izah edilen: açıklanan
    kaside: şiir kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâtip: yazıcı (bk. k-t-b)
    millet-i küfriye: küfür milleti, kâfirler (bk. k-f-r) muhal: imkansız
    muhal ender muhal: imkansızlık içinde imkansızlık mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
    muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k)
    nakkaş: nakış yapan (bk. n-ḳ-ş) nakş-ı kalem-i kudret: kudret kalemiyle yapılan nakış (bk. n-ḳ-ş; ḳ-d-r)
    nefs-i emmâre: insanı devamlı kötülüğe ve yasak şeylere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz
    tazammun etmek: içine almak, içermek tilmiz: talebe, öğrenci
    âlem: dünya (bk. a-l-m) ümmet-i İslâmiye: İslâm ümmeti, Müslümanlar (bk. s-l-m)
    şakirt: talebe, öğrenci şuhud: görülme (bk. ş-h-d)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:06 ) değiştirilmiştir.

  5. #15
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 96

    acip nakışlarla, garip ziynetlerle tezyin edilmiş; hattâ herbir taşında bir saray kadar san’at derc edilmiş—ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez; gayet mahir bir san’atkâr ister. Bahusus, o saray içinde, sinema perdeleri gibi, her saatte hakikî menziller teşkil edilip, kemâl-i intizamla, elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ, herbir hakikî perde içinde, müteaddit küçük küçük menziller icad ediliyor.

    Öyle de, şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir Sâni ister. Çünkü şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki, ay, güneş lâmbaları, yıldızlar mumları, zaman bir ip, bir şerittir ki, o Sâni-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üç yüz altmış tarzda muntazam suretlerini tecdid ediyor, kemâl-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üç yüz bin envâ-ı masnûatıyla tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez envâ-ı ihsânâtıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et. Nasıl böyle bir sarayın Sâniinden gaflet edilebilir?

    Hem nasıl ki bulutsuz gündüz ortasında güneşin deniz yüzünde, bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve karın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşahede edildiği halde güneşi inkâr etmek ne derece acip bir divanelik hezeyanıdır. Çünkü, o vakit birtek güneşi inkâr ve kabul etmemekle, katarat sayısınca, kabarcıklar miktarınca, parçalar adedince hakikî ve bil’asâle güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte—ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde—koca bir güneşin hakikatini içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen öyle de, şu sıravâri içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp Hâlık-ı Zülcelâli evsâf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divaneliğidir,


    Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
    Hâlık-ı Zülcelâl: haşmet sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; zü; c-l-l) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
    Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    acip: şaşırtıcı, hayret verici akis: yansıma
    bahusus: özellikle bil’asâle: bizzat
    cihet: yön, taraf cilve: parıltı, yansıma (bk. c-l-y)
    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) derc edilmek: yerleştirilmek
    divanelik: delilik, akılsızlık envâ-ı ihsânât: bağış ve nimetlerin çeşitleri (bk. ḥ-s-n)
    envâ-ı masnûat: sanat eseri varlık türleri (bk. ṣ-n-a) evsaf-ı kemâl: mükemmel vasıflar, nitelikler, sıfatlar (bk. v-ṣ-f; k-m-l)
    gaflet: umursamazlık, duyarsızlık (bk. ğ-f-l) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
    hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas, içyüz (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
    hezeyan: saçmalama hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
    icad edilmek: var edilmek, yaratılmak (bk. v-c-d) ihtilât: karışıklık
    imtiyaz: farklılık inkâr: kabul etmeme, inanmama, yok sayma (bk. n-k-r)
    katarat: damlalar kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
    kemâl-i intizam ve hikmet: tam ve mükemmel bir düzenlilik ve hikmet (bk. k-m-l; n-ẓ-m; ḥ-k-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    mahir: maharetli, becerikli menzil: ev, mekân, konak (bk. n-z-l)
    muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
    müteaddit: çeşitli, birçok müşahede edilmek: görülmek (bk. ş-h-d)
    nihayetsiz: sonsuz sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
    suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) sıravâri: sıralı
    tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tecdid: yenileme
    tezyin: süsleme (bk. z-y-n) teşkil edilmek: meydana getirilmek
    zerrecik: atom, maddenin en küçük parçası ziynet: süs (bk. z-y-n)
    âlem: dünya (bk. a-l-m)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:08 ) değiştirilmiştir.

  6. #16
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 97

    bir mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir ulûhiyet-i mutlaka kabul etmek lâzımdır.

    Çünkü, meselâ havanın herbir zerresi, herbir çiçekle herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnuların tarz-ı teşkilâtını ve suretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır—ta içinde işleyebilsin. Demek muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki böyle yapsın.

    Meselâ, toprakta, herbir zerresi, kabildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medar ve menşe olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki, otlar ve ağaçlar adedince mânevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilâtını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.

    Daha sair mevcudatı da kıyas et. Ta, anlayacaksın ki, herşeyde aşikâre vahdâniyetin çok delilleri var. Evet, birşeyden herşeyi yapmak ve herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına has bir iştir.
    1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِferman-ı zîşânına dikkat et. Demek, Vâhid-i Ehadi kabul etmemekle, mevcudat adedince ilâhları kabul etmek lâzım gelir.

    İKİNCİ İŞARET


    Hikâyede bir yâver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki, o zât padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir. İşte o yâver-i ekrem, Resul-i Ekremdir (aleyhissalâtü vesselâm).

    Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul‑i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de, Ulûhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.

    Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemâlde olan bir cemâl, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?


    Not
    Dipnot-1 “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.




    Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
    Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h)
    Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah (bk. v-ḥ-d) aşikâre: açıkça
    bende: köle, kul cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
    cihazat: donanım elzem: çok lüzumlu
    ferman-ı zîşân: şan ve şeref sahibi buyruk (bk. zî) has: özel, ait
    heyet: genel yapı, bütün hezeyan: saçmalama
    kabil: mümkün, olabilir kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
    kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
    masnu: sanat eseri (bk. ṣ-n-a) mecnunluk: delilik, akılsızlık
    medar: dayanak, eksen menşe: kaynak, esas
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
    muhît: ihatalı, herşeyi kuşatan mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s)
    mâlik: sahip (bk. m-l-k) müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)
    nihayet: son nişan: alâmet, işaret
    sair: diğer suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
    tarz-ı teşkilât: meydana geliş tarzı tazammun etmek: içermek, içine almak
    târif edici: tanıtcı (bk. a-r-f) ulûhiyet-i mutlaka: hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ilâhlık (bk. e-l-h; ṭ-l-ḳ)
    vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)
    zerre: atom, maddenin en küçük parçası ziya: ışık
    şems: güneş
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (02-02-2013 Saat 10:34 ) değiştirilmiştir.

  7. #17
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 98

    Hem mümkün olur mu ki, gayet cemâlde bir kemâl-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celb eden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?

    Hem hiç mümkün olur mu ki, bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani, o zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına memurudur.

    Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib resul vasıtasıyla—ki hem habibdir, ubûdiyetiyle kendini Ona sevdirir, âyinedarlık eder; hem resuldür, Onu mahlûkatına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.

    Hem hiç mümkün olur mu ki, acip mu’cizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?

    Hem mümkün olur mu ki, bu kâinatı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?

    Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?


    acip: şaşırtıcı, hayret verici arz: sunma
    beyan: açıklama (bk. b-y-n) celb etmek: çekmek
    cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliği (bk. c-m-l; s-m-v)
    cihet: yön, taraf cüz’iyat tabakatı: küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları (bk. c-z-e)
    dellâl: duyurucu, rehber dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı (bk. e-l-h)
    enzar-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r) enzar-ı halk: insanların dikkati (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ)
    esmâ: isimler (bk. s-m-v) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)
    hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü zatî: kendisinde olan güzellik (bk. ḥ-s-n)
    irade: isteme, dileme (bk. r-v-d) izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
    kemâl-i san’at: sanattaki mükemmellik (bk. k-m-l; ṣ-n-a) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
    kesret tabakatı: çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar (bk. k-s̱-r) kurbiyet: Allah’a yakınlık
    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettar: kıymetli, değerli
    letaif: güzellikler, incelikler (bk. l-ṭ-f) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
    maksat: amaç, gaye (bk. ḳ-ṣ-d) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
    meb’us: görevli, temsilci mehasin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
    muamma: anlamı gizli ve zor anlaşılır söz mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
    müş’ir: bildiren, haber veren nihayet: son
    resul: peygamber (bk. r-s-l) risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
    rububiyet-i âmme: Allah’ın bütün varlıklara yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç oldukları şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saltanat-ı külliye: herşeyi kuşatan ve herşeye hükmeden egemenlik (bk. s-l-ṭ; k-l-l)
    samedâniyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması (bk. ṣ-m-d) sarraf: anlayan, değer veren
    sual-i müşkül: zor soru tahavvülât: başkalaşmalar
    tayin: görevlendirme tezyin: süsleme, donatma (bk. z-y-n)
    teşhir: sergileme târif edici: tanıtıcı, açıklayıcı (bk. a-r-f)
    tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
    ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l) vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
    vassaf: herşeyin vasıf ve özelliklerini bilen ve bildiren (bk. v-ṣ-f) zülcenâheyn: iki kanatlı; Allah katında kulların, kullar arasında Allah’ın elçisi
    âyine: ayna âyinedarlık: aynalık
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (04-02-2013 Saat 12:18 ) değiştirilmiştir.

  8. #18
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 99

    Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?

    Hem hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete müptelâ, istidatça ubûdiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?

    Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir burhan-ı kat’îdir ki, Ulûhiyet risaletsiz olamaz.

    Şimdi, acaba âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan beyan olunan evsâf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?

    Hayır, asla ve kat’a! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
    Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mucizâtından, had ve hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vech ile mucize olan mucize-i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırka karib vücuh-u i’câzından bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz.


    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Kur’ân-ı Azîmüşşan: şanı yüce Kur’ân (bk. a-ẓ-m)
    Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
    Ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h) akreb: en yakın
    asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zâtlar (bk. ṣ-f-y) asla ve kat’a: asla, kesinlikle öyle değil
    bahr-i hakaik: hakikatler, gerçekler denizi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) beyan olunan: anlatılan, açıklanan (bk. b-y-n)
    bilhassa: özellikle burhan-ı kat’î: sağlam ve kesin delil
    bâliğ: ulaşan cami’: kapsamlı (bk. c-m-a)
    delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) ehil: layık
    ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)
    elyak: daha layık enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
    evfak: daha uygun evsaf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f)
    had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d)
    ittifak: birleşme, fikir birliği karib: yakın
    kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kâfi: yeterli
    mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) marziyyat: hoşa giden, razı olunan şeyler; Allah’ın razı olacağı şeyler
    masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) muallim: öğreten, yetiştiren (bk. a-l-m)
    mukabil: karşılık mukarrebîn: Allah’a ibadet ve dua yönüyle yakın olan büyük zâtlar
    mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z)
    müheyya: hazırlanmış müptelâ: bağımlı, düşkün
    mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d) nev-i insan: insanlık, insan türü
    resul: peygamber (bk. r-s-l) risale: küçük kitap (bk. r-s-l)
    risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rütbe-i risalet: peygamberlik rütbesi (bk. r-s-l)
    server: reis, baş seyyid: efendi
    suret: şekil (bk. ṣ-v-r) ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)
    vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vazife-i tebliğ: tebliğ vazifesi (bk. b-l-ğ)
    vecih: yön, tarz vezaif: vazifeler, görevler
    vezaif-i nübüvvet: peygamberlik görevleri (bk. n-b-e) vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z)
    zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
    âlem: dünya (bk. a-l-m) şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi
    şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r)
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (04-02-2013 Saat 12:55 ) değiştirilmiştir.

  9. #19
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 100

    ÜÇÜNCÜ İŞARET

    Hatıra gelmesin ki, bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki bu azîm dünya onun muhasebe-i a’mâli için kapansın, başka bir daire açılsın? Çünkü bu küçücük insan, camiiyet-i fıtrat itibarıyla şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet-i külliyeye mazhar olduğundan, büyük ehemmiyeti vardır.

    Hem hatıra gelmesin ki, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Zira, küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahi bütün delillerini tekzip olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder.

    DÖRDÜNCÜ İŞARET


    Nasıl ki, hikâyede On İki Suret ile gördük ki, hiçbir cihetle mümkün değil: Öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmâsına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın.

    Öyle de, hiçbir vech ile mümkün değil ki, bu fâni âlemin bâki Hâlıkı bunu icad etsin de, bâki bir âlemi icad etmesin.

    Hem mümkün değil: Şu bedî ve zâil kâinatın sermedî Sânii bunu halk etsin de, müstekar ve daimî diğer bir kâinatı icad etmesin.

    Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtırı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dar-ı âhireti halk etmesin.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Fâtır: benzeri olmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r)</td><td>Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) </td></tr><tr><td>Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)</td><td>Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan, acıyan ve esirgeyen Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)</td></tr><tr><td>azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)</td><td>bedî: benzersiz bir şekilde yoktan yaratan (bk. b-d-a)</td></tr><tr><td>bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y)</td><td>camiiyet-i fıtrat: yaratılışın kapsamlılığı (bk. c-m-a; f-ṭ-r) </td></tr><tr><td>cihetle: bakımdan</td><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td></tr><tr><td>daimî: devamlı, sürekli</td><td>dar-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r)</td></tr><tr><td>dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın saltanatının, sınırsız egemenliğinin ilâncısı (bk. s-l-ṭ; e-l-h)</td><td>dereke: aşağı derece</td></tr><tr><td>ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)</td><td>esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın kutsal, her türlü kusur ve noksandan yüce olan isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)</td></tr><tr><td>fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)</td><td>gayr-ı mütenahi: sonsuz</td></tr><tr><td>hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td><td>halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)</td></tr><tr><td>haşmet: büyüklük, görkem</td><td>icab etmek: gerektirmek</td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td></tr><tr><td>küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)</td><td>mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r)</td></tr><tr><td>medar: dayanak, vesile</td><td>mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)</td></tr><tr><td>mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)</td><td>meydan-ı imtihan: imtihan meydanı</td></tr><tr><td>meşher: sergi, fuar</td><td>muhasebe-i a’mâl: amellerin değerlendirilmesi</td></tr><tr><td>muvakkat: geçici</td><td>müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ)</td></tr><tr><td>müstekar: yerleşmiş, sabit, kararlı</td><td>nihayetsiz: sonsuz</td></tr><tr><td>saltanat-ı uzmâ: büyük saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m)</td><td>sermedî: devamlı, sürekli</td></tr><tr><td>suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)</td><td>sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)</td></tr><tr><td>tahkir: hakaret, aşağılama</td><td>tekzip: yalanlama</td></tr><tr><td>ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)</td><td>vecih: yön</td></tr><tr><td>zira: çünkü</td><td>zâil: gelip geçici (bk. z-v-l)</td></tr><tr><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.165
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61470


    Onuncu Söz - Sayfa 101

    Bu hakikate on iki kapı ile girilir; On İki Hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız.



    BİRİNCİ HAKİKAT

    Bâb-ı Rububiyet ve Saltanattır ki, ism-i Rabbin cilvesidir.
    Hiç mümkün müdür ki, şe’n-i Rububiyet ve saltanat-ı Ulûhiyet, bahusus böyle bir kâinatı, kemâlâtını göstermek için gayet âli gayeler ve yüksek maksatlarla icad etsin; onun gayât ve makàsıdına karşı iman ve ubûdiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın ve o makàsıdı red ve tahkirle mukabele eden ehl-i dalâlete mücazat etmesin?

    İKİNCİ HAKİKAT

    Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.

    Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın?

    Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki, en âciz, en zayıftan tut,HAŞİYE-1 ta en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir


    Not
    Haşiye-1 Rızk-ı helâl iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat’î, iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dıyk-ı maişeti, hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zayıflığıdır. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete müptelâ olur.



    <table border="0" cellpadding="0" cellspacing="2"><tbody><tr><td>Kerîm: sınırsız ikram, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m)</td><td>Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)</td><td>bahusus: özellikle</td></tr><tr><td>binaen: –dayanarak </td><td>bâb: kapı</td></tr><tr><td>cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)</td><td>delil-i kat’î: kesin delil</td></tr><tr><td>derd-i maişet: geçim sıkıntısı (bk. a-y-ş)</td><td>derman: güç; kurtuluş sebebi</td></tr><tr><td>dıyk-ı maişet: geçim darlığı (bk. a-y-ş)</td><td>ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)</td></tr><tr><td>gayret: hamiyet, şeref, haysiyet (bk. ğ-y-r)</td><td>gayât: gayeler</td></tr><tr><td>haşiye: dipnot, açıklayıcı not</td><td>hüsn-ü maişet: güzel ve rahat geçim (bk. ḥ-s-n; a-y-ş) </td></tr><tr><td>icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)</td><td>iftikar: fakirliğini gösterme (bk. f-ḳ-r)</td></tr><tr><td>ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)</td><td>iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z)</td><td>kavî: kuvvetli</td></tr><tr><td>kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l)</td><td>kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m)</td></tr><tr><td>kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)</td><td>makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)</td></tr><tr><td>mukabele eden: karşılık veren</td><td>muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)</td></tr><tr><td>mâkûsen mütenasip: ters orantılı (bk. n-s-b)</td><td>mücazat: ceza verme</td></tr><tr><td>mükâfat: ödül</td><td>müptelâ: bağımlı, düşkün</td></tr><tr><td>mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n)</td><td>nihayetsiz: sonsuz</td></tr><tr><td>rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) </td><td>rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)</td></tr><tr><td>rızk-ı helâl: helâl rızık (bk. r-z-ḳ)</td><td>saltanat: egemenlik, hâkimiyet, sultanlık (bk. s-l-ṭ)</td></tr><tr><td>saltanat-ı Ulûhiyet: ortak kabul etmeyen Allah’ın saltanatı, sınırsız egemenliği (bk. s-l-ṭ; e-l-h)</td><td>semiz: besili, iri, büyük</td></tr><tr><td>tahkir: hakaret, küçümseme</td><td>ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)</td></tr><tr><td>ulvî: yüce, yüksek</td><td>zekâvet: zeki oluş, kurnazlık</td></tr><tr><td>âciz: güçsüz (bk. a-c-z)</td><td>âlem: dünya (bk. a-l-m)</td></tr><tr><td>âli: yüce, yüksek</td><td>âsâr: eserler</td></tr><tr><td>şayeste: layık</td><td>şe’n-i Rububiyet: Cenâb-ı Allah’ın rububiyetinin gereği (bk. ş-e-n; r-b-b)</td></tr></tbody></table>
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/10 İlkİlk 123456 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 106, 108, 112, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 121, 124, 125, 126, 127, 128, 130, 131, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 151, 152, 153, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 592, 600, açacak, acip, adalettir, adedince, adıyla, âhirette, aklı, akıldan, akıllara, aldatmak, aldıkları, âlemleri, âlisi, amellerin, anlayamıyorum, anlayan, araf, arkadaşı, arınmış, arz, asfiya, atan, aya, aynen, ağzı, bahçeyi, bahusus, baskı, bağış, bağışlar, başlarında, başıboş, beraberlik, beyanı, beşer, biçarelerin, bildirir, bilinmez, bilmesi, bilmüşahede, binaen, birlik, bizleri, bulamaz, bulunmak, buna, bunu, bıraktığı, çalışıyor, cemiyetli, cesedlerin, cevaben, cihanı, cilvelerine, çok, cömertlik, dadır, daire, davranışları, dağlar, dağıtacak, dedikleri, denilmez, derece, desteklemek, değiller, değiştirilemez, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dilemek, diriltecek, diyebilir, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilirse, edilsin, ediyorlar, ediyorsun, efes turları, eksiksiz, elbet, elenmek, eliyle, ellerinde, elzemdir, esasa, esenlik, etmeme, etmemesi, ettiklerini, ettiren, ettirsin, ettiğimiz, eğlenceleri, eşsiz, faideleri, fıtraten, gayret, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gezer, gezi, gibi, gideceksiniz, gidip, gidiyoruz, gif, giydirmek, gökte, göreceksin, görmesin, görünmek, gösteriş, gösterme, güzelliği, hakaiki, hâkeza, hakikatine, hakkaniyeti, halka, hâlıkını, hapis, hayalen, hayrette, hazretlerini, haşir, haşirde, herkes, herşeye, herşeyin, hevâ, heves, hevesi, hezeyan, hidayetin, hikâyeler, hücum, ibarettir, icadı, içindekiler, ihanet, ihata, ihyası, ilham, ilişkiler, imaniye, imaniyeden, imdat, inananlar, inancı, inanmayanlar, incitmek, insanlığı, isbat, istediğini, istekleri, istinbat, itham, iyilikle, izale, işaret, işgal, iştir, jpg, kabre, kadar, kadirdir, kafasını, kaldıracak, kalsı, kanunları, kardeşleri, kaybedecek, kebiri, kebirin, kederi, kendilerini, kendisinde, kesretli, kinaye, kitabını, konuşmak, korunması, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kuvvetle, kırka, kısmen, kısmı, kıyamete, kıymetini, kıymetsiz, lâkin, lam, libası, lütuf, lüzumu, maddeten, mahkeme, mahşere, malûmdur, manevra, masnuatı, mecbur, mecmuası, medarı, mehasini, memlekete, menbaı, meramı, merhametin, merhametsizlik, mertebesini, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, meyletmek, milleti, misafirhanesi, muazzam, mücahede, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, muhterem, mukaddestir, mükâfatını, mükerrem, mümkü, müstaid, müstehak, mütehayyir, müş, naks, nasıl, nefer, neşretmek, nihayet, olana, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olmamak, onlardan, oradan, orga, öyledir, özellikle, özgü, öğreten, para, parçalar, peygamberlere, rahatla, rahmet, risaleti, rububiyeti, sahte, sakı, sayılan, sekiz, semeresi, sergiler, servet, sevsin, seyyare, sözlerde, sultana, süre, süren, sûresi, suretle, surlar, sığı, sığınmak, tahrip, takdim, tamamıyla, tanımayan, tasavvur, tasdike, tebdili, tecavüz, tefsirini, ters, teşhir, tokat, toplamak, tükenmez, ücretleri, uhrevî, ümitsizlik, umum, üstü, vahy, varlığının, vazifeler, vazifelerimiz, vazifeli, verdiği, verilmiş, vesveseler, veyahut, yapması, yapılmıyor, yaratılışında, yardımı, yayı, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yerden, yüzleri, yıldızları, ışık, zamanla, zamanları, zarif, zeminde, zira, zulmet, zulmü, zıttı, şartları, şehadetler, şenlendiren, şevk, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222