Yirmibirinci Söz'ün İkinci Makamı
[Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.]
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﺭَﺏِّ ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﻣِﻦْ ﻫَﻤَﺰَﺍﺕِ ﺍﻟﺸَّﻴَﺎﻃِﻴﻦِ ٭ ﻭَﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﺭَﺏِّ ﺍَﻥْ ﻳَﺤْﻀُﺮُﻭﻥِ

Tazammun: İiçine almak.

Ey maraz-ı vesvese ile mübtela! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider. Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksam-ı kesîresinden kesîr-ül vuku olan yalnız beş vechini beyan edeceğim. Belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tardeder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.
Maraz-ı vesvese: Vesvese hastalığı, kuruntu hastalığı.
Mübtela: Tutkun, düşkün, hasta, dertli.
Musibet: Afet, bela, felaket.
Ehemmiyet: Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik.
Havf: Korku.
Mahfî: Gizli, saklı.
Mahiyet: İç yüz, esas, asıl, temel özellik, temel gerçek.
Aksam-ı kesîre: Çok kısımlar.
Kesîr-ül vuku: En çok olan, en çok görülen.
Vech: Yön, taraf, yüz. *Tarz, biçim.
Beyan: İzah, açıklama, anlatma.
Cehil: Cahillik, bilgisizlik.
Tard: Kovma.


Birinci Vecih - Birinci Yara:
Şeytan evvelâ şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şübheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münafî-i edeb çirkin halleri tasvir eder. Kalbe "Eyvah" dedirtir, ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki; kalbi, Rabbine karşı sû'-i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

Evvelâ: İlk önce, birinci olarak.
Şetm: Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz.
Münafî-i edeb: Edebe aykırı, ahlak kurallarına ters.
Tasvir: Şekil verme, zihinde canlandırma.
Ye's: Ümitsizlik.
Sû'-i edeb: Kötü edeb, edepsizlik, terbiyesizlik, saygısızlık.
Halecan: Titreme, kalp çarpıntısı, heyecan.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.

Bak ey bîçare vesveseli adam! Telaş etme. Çünki senin hatırına gelen şetm değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm dahi, şetm değildir. Zira mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetm ise, hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünki hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zâten şeytanın da istediği odur.
Bîçare: Çaresiz.
Vesvese: Şüphe, kuruntu.
Şetm: Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz.
Tahayyül: Hayale getirmek, hayalde canlandırmak.
Tahayyül-ü küfür: Küfrü hayalde canlandırma, inkar düşüncesini hayalde canlandırma.
Küfür: İnkar etme, inanmama, inkarcılık.
Tahayyül-ü şetm: Çirkin ve kötü sözlerin hayale getirilmesi ve hayalde canlandırılması.
Şetm: Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz.
Zira: Çünkü.
Müteessir: Etkilenen, etkilenmiş, üzüntülü, üzgün.
Müteessif: Üzülen, kederlenen.
Lümme-i şeytanî: Şeytanın verdiği kuruntu.
Tevehhüm-ü zarar: Zarar olduğunu sanma, zarar verdiğini düşünme.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.
Mutazarrır: Zarara uğrayan, zarar görmüş olan.
Tahayyül: Hayale getirmek, hayalde canlandırmak.
Hakikat: Gerçek.


İkinci Vecih budur ki:
Manalar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler; oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması telebbüsle iltibas eder. "Eyvah!" der. "Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hısset-i nefs, beni matrud eder." Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Şu yaranın merhemi şudur:

Mana: Anlam.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol.
Nevi: Çeşit, tür.
Nesc: Dokuma, dokunuş.
Ehemmiyet: Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik
Münezzeh: Temiz, pak, arınmış.
Mülevves: Kirli, pis.
Telebbüs: Giymek, giyinmek.
İltibas: Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
Sefillik: Perişanlık, düşkünlük, aşağılık.
Hısset-i nefs: Nefsin aşağılığı.
Matrud: Kovulan kovulmuş.

Dinle ey bîçare! Nasılki, senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de: Maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ sen âyât-ı İlahiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştiha, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, deva-i illet ve kaza-i hacetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasib süflî suretleri nescedecek ve gelen manalar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.
Bîçare: Çaresiz.
Vesile: Bahane, sebep. *Vasıta, araç, yol.
Zahirî: Görünüşte olan, görünen, dış görünüşle ilgili.
Taharet: Temizlik.
Batn: Mide, karın, iç.
Bâtın: İç, görünmeyen, içyüz.
Necaset: Pislik.
Maânî-i mukaddese: Mukaddes manalar, mübarek ve kutsal manalar.
Suret-i mülevvese: Pis şekil.
Mücaveret: Komşuluk, yakınlık.
Ayât-ı İlahiye: Allah’ın(cc) ayetleri.
Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
Maraz: Hastalık, dert, illet.
İştiha: Kuvveli istek, arzu, acıkma.
Bevl: İdrar.
Emr-i müheyyic: Heyecanlandıran iş, telaşlandıran olay.
Hiss: Duygu.
Deva-i illet: Hastalığın iacı.
Kaza-i hacet: Tuvalet ihtiyacını gidermek.
Levazımat: Lüzumlu şeyler, gerekenler, gerekli şeyler, gerekliler.
Münasib: Uygun, layık, yaraşır.
Süflî: Alçak, aşağı, bayağı, adi.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol.
Nesc: Dokuma, dokunuş.
Mana: Anlam.
Beis: Zarar.
Televvüs: Kirlenmek, pislenmek.
Hatar: Tehlike.
Hasr-ı nazar: Bütün dikkatini verme.
Zann-ı zarar: Zarar zannetme, zarar sanma.


Üçüncü Vecih budur ki:
Eşya mabeynlerinde, bazı münasebat-ı hafiye bulunur. Hattâ hiç ümid etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzât bulunur veya senin hayalin, meşgul olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i Beyan'da beyan olunduğu gibi, "Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir." Yani: İki zıddın suretlerinin cem'ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura, tedai-yi efkâr tabir edilir. Meselâ: Sen namazda, münacatta, Kâ'be karşısında, huzur-u İlahîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde; şu tedai-yi efkâr, seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Senin başın, böyle bir tedai-yi efkâra mübtela ise, sakın telaş etme. Belki intibaha geldiğin anda, dön. "Aman ne kusur ettim" deyip tedkikle meşgul olup durma. Tâ o zaîf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zaîf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan hassas asabîlerde daha galibdir. Şeytan, şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki:

Mabeyn: Ara.
Münasebat-ı hafiye: Gizli münasebetler, gizli görünmez alakalar ve bağlar.
Münasebet: İlişki, bağ, alaka.
Bizzât: Doğrudan kendisi.
San'at: Ustalık, hüner.
Sırr-ı münasebet: Münasebet sırrı, alakalı olmasındaki gizli gerçek, bağlantısının(ilişkisinin) derin ve ince manası.
Mukaddes: Kutsal, kusursuz, her türlü noksanlardan uzak olan.
Mülevves: Kirli, pis. *Karışık.
Fenn-i Beyan: Anlatma ve ifade ilmi.
Beyan: İzah, açıklama, anlatma.
Hariç: Dış.
Zıddiyet: Zıtlık, terslik.
Sebeb-i kurbiyet: Kurbiyet sebebi, yakınlık sebebi.
Zıdd: Zıt, ters, aksi, karşıt.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol
Cem': Toplama, bir arada bulundurma. * Çoğul, çokluğu gösteren kelime.
Vasıta: Araç, aracı, sebep, vesile.
Münasebet- i Hayaliye: Hayali münasebet, hayalle ilgili bağlantı ve ilişki.
Tahattur: Hatırlama.
Tedai-yi efkâr: Bir fikrin(düşüncenin) başka bir fikri(düşünceyi) hatıra getirmesi, fikir çağrışımı.
Tabir: İfade, söz, deyim.
Münacat: Dua, Allah’a(cc) yalvarma.
Âyât: Ayetler, 1- Kur’an-ı Kerimdeki cümleler. 2- Allah’ı(cc) tanıtan varlıklar.
Tefekkür: Düşünmek. Düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
Malayaniyat-ı Rezile: Rezil utanç verici yersiz düşünce ve sözler.
Sevk: Gönderme, yollama.
Tedai-yi efkâr: Bir fikrin(düşüncenin) başka bir fikri(düşünceyi) hatıra getirmesi, fikir çağrışımı.
Mübtela: Tutkun, düşkün, hasta, dertli.
İntibah: Uyanıklık, uyanma.
Tedkik: İnceleme, araştırma, inceden inceye araştırma.
Zaîf: Zayıf, güçsüz, kuvvetsiz.
Münasebet: İlişki, bağ, alaka.
Peyda: Ortaya çıkma, olma, meydana çıkma, kazanma, belirme.
Teessür: Etkilenme, üzülme, üzüntü.
Ehemmiyet: Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik.
Tahattur: Hatırlama.
Meleke: Tecrübelerin veya tekrarlamaların sonucu kazanılan bilgi ve beceri alışkanlığı.
Maraz-ı hayalî: Hayalle ilgili hastalık, hayal hastalığı.
Nevi: Çeşit, tür.
Galiben: Çoğunlukla.
İhtiyarsız: İstemeyerek, elde olmadan.
Hususan: Bilhassa, özellikle, ayrıca.
Hassas: Duyarlı.
Asabî: Sinirli.
Galib: Üstün, yenen.


Tedai-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır. Onda mes'uliyet yoktur. Hem tedaide, mücaveret var; temas ve ihtilat yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri, birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasılki şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var ve füccar ve ebrarın karabetleri ve bir meskende durmaları, zarar vermez. Öyle de, tedai-yi efkâr saikasıyla istemediğin pis hayalat, gelip nezih efkârın içine girse; zarar vermez. Meğer kasden olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur, pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.
Tedai-yi efkâr: Bir fikrin(düşüncenin) başka bir fikri(düşünceyi) hatıra getirmesi, fikir çağrışımı
Galiben: Çoğunlukla.
İhtiyarsızdır: İstemeyerek, elde olmadan.
Tedai: bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım.
Mücaveret: Komşuluk, yakınlık.
Temas: Dokunma, değme.
İhtilat: Karışmak, karışıp görüşmek.
Efkâr: Fikirler, düşünceler.
Keyfiyet: Özellik, nitelik.
Sirayet: Yayılma, bulaşma, geçme.
Şeytan: İnsanı Kur’anın gösterdiği yoldan, iman ve İslam yolundan sürekli saptırmak için uğraşan görünmez bir varlık.
Melek-i ilham: İlham meleği.
İlham: Allah(cc) tarafından kalbe gelen mana.
Mücaveret: Komşuluk, yakınlık.
Füccar: Günahkarlar, açıktan günah işleyenler.
Ebrar: iyiler, hayırlılar.
Karabet: Yakınlık, akrabalık.
Mesken: Ev, oturulan yer.
Tedai-yi efkâr: Bir fikrin(düşüncenin) başka bir fikri(düşünceyi) hatıra getirmesi, fikir çağrışımı
Saika: Sürükleyici sebep.
Hayalat: hayaller.
Nezih: Temiz, pak, arınmış, hiçbir kötülüğü ve çirkinliği olmayan.
Efkâr: Fikirler, düşünceler.
Zannı: Zannetmesi, sanması.
Ziyade: Fazla, çok.


Dördüncü Vecih:
Amelin en iyi suretini taharriden neş'et eden bir vesvesedir ki, takva zannıyla teşeddüd ettikçe hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken, harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettiriyor. "Acaba amelim sahih oldu mu?" der, iade eder. Bu hal devam eder. Gayet ye'se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol.
Taharri: Arama, araştırma, inceleme.
Neş’et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Vesvese: Şüphe kuruntu.
Takva: Bütün günahlardan ve her türlü yasaklardan kendini koruma.
Zannı: Zannetmesi, sanması.
Teşeddüd: Şiddetlenme, sertleşme, kuvvet ve dayanıklılık kazanma.
Evlâ: Daha iyi, çok iyi.
Haram: Yasak ve günah, Allah’ın(cc) açık ve kesin olarak yasakladıkları.
Sünnet: Peygamberimizin(asm) sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla gösterdikleri.
Vâcib: Dindeki farz derecesine yakın farz ile sünnet arasındaki emirler.
Sahih: Doğru, tam, noksansız, şartlarına ve kurallarına uygun yapılmış.
İade: Geri verme.
Gayet: Çok, pek çok.
Ye's: Ümitsizlik.


Birinci merhem:
Bu gibi vesvese ehl-i İtizale lâyıktır. Çünki onlar derler: "Medar-ı teklif olan ef'al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibariyle ya hüsnü var; sonra o hüsne binaen emredilmiş veya kubhu var; sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlahî ona tâbi'dir." Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: "Acaba amelim nefs-ül emirdeki güzel surette yapılmış mıdır?" Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: Cenab-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur. Demek emir ile güzellik, nehy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebeb, nefs-ül emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mu'tezile der: "Hakikatte kabih ve fasiddir. Lâkin senden kabul edilir. Çünki cehlin var, bilmedin ve özrün var." Öyle ise Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zahir-i şeriata muvafık olarak işlediğin ameline: "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat, "Kabul olmuş mu?" de. Gururlanma, ucbe girme.

Ehl-i İtizal: Mutezile mezhebinden olanlar.
Lâyık: Yakışır ve yaraşır. Uygun.
Medar-ı teklif: Sorumluluk ve yükümlülük sebebi.
Ef'al: Fiiller, işler.
Zâtında: Aslında, kendisinde, özünde.
Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya, ölüm ve kıyamet ile gidilen ve Cennet-Cehennemin bulunduğu ebedi alem.
Hüsn: Güzellik.
Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Nehy: Menetme, yasak etme, yasaklama.
Hakikat: Gerçek.
Nokta-i Nazar: Bakış açısı.
Hüsün: Güzellik.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Zâtî: Zata ait, zatla alakalı, kendisiyle ilgili.
Nehy-i İlahî: Allah’ın(cc) yasaklaması.
Tâbi': Bağlı, uyan, arkası sıra giden, izleyen.
Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
Vesvese: Şüphe kuruntu.
Nefs-ül Emir: Hakikatın kendisi, gerçeğin kendisi.
Mezheb-i hak: Hak mezheb, doğru mezheb.
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: İnanç ve yaşayışın bütün yönleriyle Kur’an ve sünnet yolundan gidenler.
Hasen: Güzel.
Nehy: Menetme, yasak etme, yasaklama.
Kabih: Çirkin, kötü, fena.
Tahakkuk: Doğruluğu meydana çıkma, gerçekleşmek, gerçeklik kazanma, ortaya çıkma.
Hüsün: Güzellik.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Mükellef: Vazifeli, görevli.
Ittıla: Haberli olma, haberi bulunma, bilgisi olma.
Takarrur: Kararlaşma, yerleşme, değişmeyecek şekilde kararlı duruma gelme.
Surî: Surete ait, görünüşle ilgili, görünüşdeki. Ciddi ve samimi olmayan.
Lâkin: Ancak, fakat, amma.
Muttali: Haberli, bilgili, bilgisi olan.
Sahih: Doğru, tam, noksansız.
Cehl: Cahillik, bilgisizlik.
Zahir-i Şeriat: İslam dininin, açık ve belli olan emir ve yasakları, İslam dininin dış görünüşü.
Muvafık: Uygun, yerinde.


İkinci merhem:
Dinde harec yoktur. Madem dört mezheb haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü'yetine -böyle vesveseli adama- müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır. Madem böyledir, sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal, bir harecdir. Hakikat-ı hale muttali olmak güçtür. Dindeki yüsre münafîdir.
ﺍَﻟﺪِّﻳﻦُ ﻳُﺴْﺮٌ ٭
َﺣَﺮَﺝَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﻻ
esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek ibadeti lâyık-ı vechile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru' ile merhamet-i İlahiyeye dehalet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilane bir niyaza vesiledir.

Harec: Zorluk, darlık, sıkıntı.
İstiğfar: Af dileme, Allah’tan(cc) bağışlanma isteme, tövbe etme.
Müncer: Sürüklenen, götüren, varan, son bulan, sonuçlanan.
Derk-i Kusur: Kusurunu anlamak.
Hüsn-ü amelin: İbadet ve iyi işlerin güzelliği.
Rü'yet: Görmek.
Müreccah: Üstün.
Hakikat-ı Hal: Durumun gerçek içyüzü, gerçek durum.
Yüsr: Kolaylık, rahatlık.
Münafî: Zıt, ters, aykırı.


BEŞİNCİ VECİH:
Mesail-i imaniyede şübhe suretinde gelen vesvesedir. Bîçare vesveseli adam, bazan tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani: Hayale gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şübheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdik-ı aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalaletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i müfekkirenin cevelanını ve tedkikatını ve bîtarafane muhakemesini, hilaf-ı iman zanneder. İşte telkinat-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, "Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş" der. O haller, galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz'-i ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye'se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:
Mesail-i imaniye: İmane ait meseleler, imanla ilgili konular.

Vesvese: Şüphe, kuruntu.
Bîçare: Çaresiz.
Tahayyül: Hayale getirmek, hayalde canlandırmak.
Taakkul: Hatırlama, zihin yorarak anlama.
İltibas: Birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.
İtikad: İnanmak, gönülden iman.
Halel: Zarar, bozma, eksiklik.
Şek: Şüphe, kuşku.
Tasavvur: Zihinde şekillendirme, akılda canlandırma.
Emr-i küfrî: Küfre ait iş, inkarla ilgili düşünce ve olay.
Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi çalıştırmak.
Dalalet: Sapıtma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Esbab: Sebepler.
Kuvve-i müfekkire: Akıl yürütme gücü, düşünme yeteneği.
Cevelan: Dolaşma.
Tedkikat: Tetkikler, incelemeler, araştırmalar.
Bîtarafane: Tarafsız olarak, tarafsızca.
Muhakemesi: Yargılaması.
Hilaf-ı İman: İmana ters, inanca aykırı.
Telkinat-ı Şeytaniye: Şeytana ait telkinler, şeytanın aşılamaları.
Zanlar: Zannetmeler, sanmalar.
Galiben: Çoğunlukla.
İhtiyarsız: İstemeyerek, elde olmadan.
Cüz'-i ihtiyarî: Serbest ve hür hareket edebilme yeteneği.
Ye's: Ümitsizlik.


Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi, küfür değildir. Tasavvur-u dalalet dalalet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalalet dahi, dalalet değildir. Çünki hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-ı aklîden ve iz'an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz'-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an, öyle değiller. Bir mizana tâbi'dirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasılki tasdik ve iz'an değiller. Öyle de şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şübhe, ondan tevellüd edebilir. Hem bîtarafane muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcib olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.
Tahayyül-ü küfür: İnkar düşüncesini, hayalde canlandırma.
Tevehhüm-ü küfür: İnkara düşme kuruntusu.
Tasavvur-u dalalet: Dinden nasıl sapıldığını düşünmek.
Tahayyül: Hayale getirmek, Hayalde canlandırmak.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.
Tasavvur: Zihinde şekillendirme, akılda canlandırma.
İz'an-ı kalbî: Kalple ilgili iman ve benimseme.
Teklif-i dinî: Dini teklif, dinin yükümlü tutması, dinin emir ve yasaklarla görevlendirmesi.
Tasdik: Doğrulama, doğruluğunu kabul etme.
İz'an: Anlayış, benimseme, inanıp itaat etme.
Müstekar: Kararlı, sabit, değişmez, yerleşmiş, kalıcı.
Nevi: Çeşit, tür.
Tevellüd: Doğma, meydana gelme.
Bîtarafane: Tarafsız olarak, tarafsızca.
Muhakeme: Düşünce, akıl yürütme, değerlendirme. *Sorgulama, yargılama.
Şıkk-ı muhalif: Karşı taraf, karşı tarafın görüşü.
İltizam: Lüzumlu görme, gerekli görme.
İhtiyarsız: İstemeyerek, elde olmadan.
Taraf-ı muhalif: Muhalif taraf, zıt taraf.
Hasm: Düşman.
Vekil-i fuzulî: Gereksiz sözcü.
Halet: Durum, hal.
Takarrur: Kararlaşma, yerleşme, değişmeyecek şekilde kararlı duruma gelme.


Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani: Bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkuk tevehhüm eder. Halbuki İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki: İmkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münafî değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû' etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şübhe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ hakaik-i imaniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imanîye zarar vermez. Hem
…
yani: "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure; hem usûl-üd din, hem usûl-ül fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

İmkân-ı zâtî: Bir şeyin kendisiyle ilgili olabilecekler.
İmkân-ı zihnî: Akıl ve mantık bakımından olabilirlik.
İltibas: Birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
Meşkuk: Şüpheli.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.
İlm-i Kelâm: Kelam ilmi, İslam dininin temel inanç kurallarını açıklayan ve ispatını yapan ilim.
Kaide: Prensip, kural.
Muhtemel: Olabilir, mümkün.
İhtimal-i imkânî: Mümkün olma ihtimali.
Tulû': Doğma, doğuş, ortaya çıkma.
Hakaik-i imaniye: İnançla ilgili gerçekler.
Hayat-ı dünyeviye: Dünyaya ait hayat, dünyadaki yaşantı.
Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Ehemmiyeti: Önemi.
Kaide-i meşhure: Meşhur kaide, herkesce bilinen kural.
Usûl-üd din: Dinin usulü, dinin esaslarını inceleyen ilmin temel kuralları.
Usûl-ül fıkh: Fıkıh usulü, dinin emir ve yasaklarını inceleyen ilmin temel kuralları.
Kaide-i mukarrere: Mukarrer kaide, değişmez kaide, değişmez kural.


Eğer desen: Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binaen bize bela olmuş?"
Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharriye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehavünü def'eder. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş. Beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîm'e şekva etmeli, "Eûzü billahi mineşşeytanirracim" demeli.

Muzır: Zararlı, zarar veren.
Müz'ic: Rahatsız edici, usandırıcı, sıkıntı verici.
Vesvese: Şüphe, kuruntu.
Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
İfrat: Aşırılık, aşırı gitme, çok ileri gitme, haddini aşma.
Asl-ı vesvese: Vesvesenin aslı, kuruntunun gerçek iç yüzü.
Teyakkuz: Uyanık olma, uyanıklılık, göz açıklığı.
Taharri: Arama, araştırma, inceleme.
Dâî: Davet eden, sebep olan. *Dua eden.
Ciddiyet: Ağırbaşlılık, ciddilik, gerçek ve samimilik.
Lâkayd: Alakasız, ilgisiz.
Tehavün: Önem vermemek, önemsememek, aldırış etmeme.
Hakîm-i Mutlak: Sonsuz hikmet sahibi, her şeyi sayısız gayeler ve faydalarla düzenli olarak yapan Allah(cc).
Dâr-ı imtihan: İmtihan yeri.
Meydan-ı müsabaka: Müsabaka meydanı, yarışma sahası.
Kamçı-yı teşvik: Teşvik kamçısı.
Beşer: İnsan.
Ziyade: Fazla, çok.
Hakîm-i Rahîm: Çok merhametli ve şefkatli olan ve her şeyde gayeler ve faydalar gözeten Allah(cc).
Şekva: Şikayet.
Eûzü billahi mineşşeytanirracim: Şeytandan Allah’a(cc) sığınırım.


Sözler