Sayfa 2/4 İlkİlk 1234 SonSon
32 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 276


    Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü’l-Hayata olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek, herşey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-i Hüsnânın delillerini fehmeder. Binaenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir fert iken, bir nevi gibi olur.


    وَاللهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ 1

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Zâhir ile bâtın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.


    Meselâ, âmiyâne olan tevhid-i zâhirî, hiçbirşeyi Allah’ın gayrısına isnad etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehil ve basittir. Ehl-i hakikatin hakikî tevhidleri ise, herşeyi Cenâb-ı Hakka isnad etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu huzuru ispat, gafleti nefyeder.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasten ve bizzat teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl-i ikabında ve bilâkis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakiyetindeki hikmet nedir?



    Not
    Dipnot-1 En doğrusunu Allah bilir.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın güzel isimleri
    Vâhibü’l-Hayat: hayatı veren Allah bilâkis: tersine
    binaenaleyh: bundan dolayı bizzat: doğrudan
    bâtın: iç cemâdât: cansız varlıklar
    câmiiyet: kapsamlılık, kapsamlı oluş cüz’î: bireysel; az, sınırlı
    ehl-i hakikat: hakikate ve her hangi bir şeyin aslına ve gerçeğine araştırarak ulaşanlar fehmetmek: anlamak
    fert: birey fıtraten: yaratılış itibarıyla
    gaflet: habersiz davranma; Allah’ın bildirdiği şeylere karşı duyarsız olma gayr: başka
    hakikat: asıl, esas hakikî: gerçek
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hikmet: fayda, gaye
    ihtiyar: dileme, irade imhâl-i ikab: cezanın sonraya bırakılması
    isnad etmek: dayandırmak i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki
    kasıt: bir maksat gözetme kelâm: ifade, söz
    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği birşeyi inkâr eden kimse küllî: geniş ve kapsamlı; bir tür veya bir sınıf kadar
    kıymet: değer lisan: dil
    mevcudat: varlıklar meziyet: üstün özellik
    muhalefet: başkalarından farklı olma, farklılık muvaffakiyet: başarı
    müşabehet: benzeyiş nefiy: inkar, reddetme; hiçbirşeyi Allah’tan başkasına isnad etmeme, vermeme
    nevi: tür sehil: kolay
    sikke: damga, mühür simâ: yüz, çehre
    tahiyye: selâm, hediye tefevvuk: üstün gelme
    tehâlüf: birbirinden farklı olma tekellüm etmek: konuşmak
    terakkiyat-ı maddiye: maddî ilerlemeler tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
    teveccüh etmek: yönelmek tevhid: birleme
    tevhid-i zâhirî: yüzeysel bir bakış açısıyla “Allah’ın ortağı yok ve bu kâinat Onun mülküdür” şeklindeki taklidî tasdik zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar
    zâhir: dış görünüm âmiyâne: körü körüne

    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 277


    Evet, o kâfir, kendi terkibiyle, sıfâtıyla Cenâb-ı Hakça nev-i beşere takdir edilen nimetlerin tezâhürüne, şuuru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı İlâhiyenin mehasinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet-i san’at-ı İlâhiyeye nazarları celb ediyor. Ne faide ki, farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükâfatını görür.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum.

    Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.


    İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah’a ubudiyetine mâni olan, cüz’î nazarını cüz’î şeylere hasretmektir. Evet, cüz’iyat içerisine düşüp cüz’îlere hasr-ı nazar eden, o cüz’î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev’e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz’înin en büyük bir sebepten sudûruna cevaz veremez. Meselâ, cüz’î rızkını bazı esbaba isnat edebilir. Fakat menşe-i rızk olan arzın, kış mevsiminde kup kuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızıkla dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah’tan maadâ kendi rızkını verecek birşey bulunmadığına kanaati hasıl olur. Ve keza, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnat edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbâü’l-Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vakıf




    Cenab-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Menbâü’l-Envâr: nurların kaynağı
    amel: iş, davranış arz: yeryüzü
    berzah: geçit bilâ-şuur: şuursuzca; körü körüne
    binaen: dayanarak celb etmek: çekmek
    cevaz: izin, müsaâde, ruhsat cüz’iyat: bireyler, ferdler
    cüz’î: ferd, birey; ferdî, bireysel; az, sınırlı ednâ: en basit, en küçük
    esbab: sebepler evlâd: çocuklar, nesil
    feyiz: mânevî gıda, bereket fiil: hareket, iş, etki
    gaflet: dalgınlık; dünya ile ilgili şeylere dalıp mânevî sorumluluklarından habersiz olma garâbet-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın hayranlık uyandıran san’atı
    hakikat: her bir şeyin aslı, esası hakikat-i tarikat: tarikatin özü, tarikatle ulaşılan hakikat ve eşyanın gerçeği
    hasr-ı nazar: dikkati yöneltme hasretmek: sadece bir tek şeye bakmak
    hasıl olmak: meydana gelmek ihsan etmek: bağışlamak, ikram olarak sunmak
    ihya etmek: hayat vermek isnat etmek: bir şeye dayandırmak
    isâl edici: ulaştırıcı i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki
    kanaat: inanma, razı olma keza: aynı, aynı biçimde
    kuvve: güç, duyu veya duygu kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği birşeyi inkâr eden kimse
    maadâ: başka, dışında maksud-u bizzat: asıl gaye
    masnuat-ı İlâhiye: Allah’ın san’atla yarattığı varlıklar mehasin: güzellikler
    menşe-i rızk: rızkın kaynağı muttasıl: yapışık, bitişik
    mükâfat: ödül nazar: bakış, görüş
    nev-i beşer: insanlık, insan türü nev’: çeşit, tür
    rahmet-i hâkime: Allah’ın herşeye hükmeden rahmeti refik: arkadaş; bir kimsenin beraberinde olan
    selâmet: güven serîüsseyir: çok hızlı olan, süratle akan
    sudûr: bir şeyden çıkma, meydana gelme suret: biçim, şekil
    sıfât: sıfatlar, nitelikler tarikat: mânevî yol; mânevî alanda ilerleme sağlayan yol
    tarîk: yol, usul terkib: birleşme, sentez
    tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı ve başarıya ulaştırması tezâhür: ortaya çıkma
    ubudiyet: kulluk ulûm-u âliye: yüksek ilimler
    umum: genel zahir: dış görünüş
    zevilhayat: canlılar ziya: ışık
    şems: güneş şuur: bilinç
    şân: bir şeyin gereği, özelliği

    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 278


    olduğun zaman anlarsın ki, kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden, ancak leyl ve neharı birbirine kalb eden Fâtır-ı Hakîmdir.

    Ve keza, senin vücudunun zuhur ve vuzuhça Hâlıkın vücuduna nisbeti, Hâlıkın vücuduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücuduna delâlet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delâlet ediyor. Öyleyse, onun vücudu senin vücudundan âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.


    Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab:

    “1. Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir.

    “2. Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir.

    “3. İnsana en karib (yakın) nefistir” diyorsun. Pekâlâ. Fakat, o fâni lezzetlere mukabil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hâlıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyûmu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi’, Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete lâyık değil midir? Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakikî olan Fâtır-ı Hâkîme ihdâ etmek lâzımdır.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

    Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.


    İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.

    Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere mâruz kalmaktır. Öyleyse, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki




    Bâki: Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı hâle getiren, Allah Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah
    Hâlık: herşeyi yaratan Allah Nâfi’: bütün yararlı şeyleri ihsan eden, Allah
    acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük binaenaleyh: bundan dolayı
    cem: bir araya gelme delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek
    elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren
    esbab: sebepler fâni: gelip geçici, ölümlü
    gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalarak mânevî sorumluluklarına karşı habersiz olma icad eden: var eden
    ihdâ etmek: hediye etmek, hediye olarak sunmak inkısam eden: bölünen
    kalb eden: dönüştüren karib: yakın
    kayyûm: her bir şeyi ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren keza: aynı, aynı biçimde
    kudret: güç, iktidar leyl: gece
    lezâiz-i bâkiye: bâki, sonsuz lezzetler maden-i menfaat: menfaat kaynağı
    mahbub-u hakikî: gerçek sevgili, sevilmeye lâyık olan mahzen: kaynak
    menfaat: fayda mevcudat: varlıklar
    muhabbet: sevgi mukabil: karşılık
    mâruz kalmak: etkisi altına girmek müstehak: hak etmiş, lâyık
    nefis: maddî, geçici lezzetlere düşkün olan duygu nehar: gündüz
    nisbet: oran nisyan: unutkanlık
    rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler sebeb-i muhabbet: sevginin sebebi
    sevk eden: yönlendiren tedarik: hazırlık
    tenvir eden: aydınlatan ubudiyet: kulluk
    vakıf olmak: bilgi sahibi ve farkında olmak vecih: yön
    vuzuh: açık, açık olma vücud: varlık
    zerrat: zerreler ziyade: fazla
    zuhur: ortaya çıkma, görünme âlem: dünya, evren

    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 279


    Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı dâimeden tegafül edeceksin?

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka hamdler, şükürler olsun ki, mesâil-i nahviyeden isim ile harf arasındaki mânevî fark ile çok mühim meseleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki:


    Harf, gayrın mânâsını izah için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi, şu mevcudat da Esmâ-i Hüsnânın tecelliyatını izhar, ifham, izah için birtakım İlâhî mektuplardır ki, içlerinde yazılı delâil, berâhin, havârık, mu’cize-i kudrettir. Mevcudat bu vecihle nazara alınması, ilim, iman, hikmettir. Şayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzat cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkep olur.

    Ve keza, mesâil-i mantıkıyeden “küllî” ile “küll” arasındaki fark ile rububiyete dair çok meseleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemâl ile ehadiyet كُلِّىٌّ ذُو جُزْئِيَّاتٍ 1 şümulüne dahildir. Celâl ile Vâhidiyet كُلٌّ ذُو اَجْزَاۤءٍ 2 unvanına dahildir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismânî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâs, hissiyat, cihazat, azâ gibi alât ve edevatından anlaşılır ki, âlem-i âhirette de 3 تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.



    Not
    Dipnot-1 Fertleri içinde barındıran küllî; bireyler sahibi tür.
    Dipnot-2 Cüz’leri içinde barındıran küll.
    Dipnot-3 “Altlarından ırmaklar akar.” Bakara Sûresi, 2:25.



    Cenab-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın güzel isimleri
    Vâhidiyet: birlik; İlâhî isimlerin bütün varlıkları kaplaması alât: aletler, araçlar
    azâ: uzuvlar, organlar berâhin: güçlü deliller
    bâkiyat-ı dâime: daimî, bâki şeyler cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz olan kimsenin cehaleti
    celâl: haşmet, görkem, yücelik; Allah’ın büyüklük ve haşmetini bildiren ismi cemal: sonsuz derecede güzellik sahibi, Allah
    cihazat: cihazlar, duyular, organlar cismânî: maddî yapısı olan
    dahil: içinde delâil: deliller
    ebediyet: sonsuzluk edevat: takımlar, gereçler
    ehadiyet: birlik; İlâhî isimlerin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi fihriste: içindekiler, özet bilgiler, nümuneler
    fâni: gelip geçici, ölümlü gayr: başka
    hamd: övgü ve şükür havârık: harikalar
    havâs: duyular; duyu organları hikmet: fayda, gaye
    hissiyat: hisler, duygular hâdim: hizmetçi
    ifaza etmek: feyizlendirmek ifham: anlatmak
    ihsas etmek: hissettirmek ihtimam: önem verme
    izhar: açığa çıkarmak, göstermek i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki!
    kasır: saray keza: aynı, aynı biçimde
    küfran: nankörlük küll: bütün; parcalardan, bölümlerden oluşan bütün
    küllî: sınıf, tür; bireylerden oluşan sınıf, tür maksud-u bizzat: asıl gaye
    mesâil-i mantıkıye: mantık meseleleri mesâil-i nahviye: Arapça dilbilgisi konuları
    mevcudat: varlıklar mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi
    müstakil: bağımsız nazara almak: göz önünde bulundurmak
    rububiyet: rablık; Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği idaresi ve terbiyesi rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
    tecelliyat: tecelliler, yansımalar tegafül etmek: gaflet ediyormuş gibi davranmak, zorla unutmak
    unvan: isim, ad vecih: yön
    zelil: alçak, aşağı zâilât-ı fâniye: geçici, yok olucu şeyler
    âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya âlet: araç, vasıta
    İlâhî: Allah tarafından gönderilen, bildirilen şümul: kapsam

    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 280


    İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına—çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi—leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibarıyla küçük, âciz, zayıf bir cüzsün. Lâkin Sâni-i Hakîm lütfu ile, lâtif san’atı ile seni cüz’lükten küllîliğe çıkartmıştır.


    Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza, insaniyet itâsıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza, iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza, mârifet ve muhabbetin in’âmıyla muhit bir nur olmuşsun.

    Binaenaleyh, dünyaya ve cismanî lezâize meyledersen, âciz, zelil bir “cüz’î” olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarf edersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara mâruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehade tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarf edersen, bütün mahbuplarınla beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.

    Evet, bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın herşeyle alâkadar, her mekânda



    Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve eşi benzeri olmayan san’atıyla yaratan Allah Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah alâkadar: alâkalı, ilgili
    belâ: büyük sıkıntı, musibet bilkuvve: potansiyel; yetenek ve kabiliyet halinde
    binaenaleyh: bundan dolayı cem' etmek: toplamak, içine almak
    cevelân etmek: dolaşmak, gezmek cihazat: cihazlar, duyu ve organlar
    cisim: maddî varlık cismanî: maddî, bedenî
    cüz: parça cüz’iyet: bireylik, ferdîlik, küçüklük
    cüz’î: ferd, birey elem: acı, keder
    elîm: acı veren filcümle: kısmen
    firak: ayrılık gayr: diğer, başka
    havf: korku ihsan: bağış, ikram
    insaniyet: insanlık insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık
    intisab etmek: bağlanmak in’âm: nimetlendirme
    istirham: merhamet dileme itibarıyla: bakımından
    itâ: ihsan etme, verme i’lem eyyühe'l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki!
    keza: aynı, aynı biçimde küll: bütün
    küllî: bir tür veya bir sınıf kadar kapsamlı; kapsamlı varlık leziz: lezzetli, tatlı
    lezâiz: lezzetler lâtif: ince, güzel
    lütuf: ihsan, ikram mahbup: sevgili
    mazhar olmak: erişmek, nail olmak merhamet: acıma, şefkat
    meyletmek: eğilim göstermek muhabbet: sevgi
    muhit: her şeyi içine alan, kuşatan musibet: felaket, dert
    mârifet: Allah’ı tanıma, bilme mâruz kalmak: yüzyüze gelmek
    saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk sarf etmek: harcamak, kullanmak
    semere: meyve tenezzül etmek: inmek, tevazu göstermek
    tevcih etmek: yöneltmek teveccüh etmek: yönelmek
    tezellül: boyun eğme, alçak gönüllülük zelil: aşağı, alçak
    âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âlem-i şehadet: görünen âlem
    şecere-i hilkat: yaratılış ağacı

    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 281


    herkes ile muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Meselâ, kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair itâ-i malûmat eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma daire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hâlıkından haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm meselelere dair malûmat itâ eden ve seni mânevî perişaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye iman ile mâülhayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebedin muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahmân’ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadıka iman ile teslim olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terk etmiyorsun.


    İ’lem eyyühe’l-aziz! Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîm, kemâl-i hikmetiyle, pek âdi şeylerden pek harika, mu’cize-i mensucat yapıyor. Ve keza, abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifelerle tavzif ediyor. Hattâ, insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî birşeyin bulunması icab etseydi, bir başın Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezâife yer olsun.

    Ve keza, lisan sair vezâifiyle beraber, erzak hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur.

    İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılır ki, zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın




    Cebel-i Tûr: (bk. bilgiler – Tûr Dağı) Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    Muhbir-i Sadık: doğru haber veren, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Resul-i Rahmân: rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah'ın elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.)
    Sultan-ı Ezel, Ebed: başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş ahval: haller
    alâka: ilgi, bağlantı alâkadar: alâkalı, ilgili
    ashab-ı vezâif: görevli kişiler azîm: büyük, yüce
    cihet: yön daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi; her şeyin sahibi olan Allah'ın yarattığı varlıklar âlemi
    dalâlet: sapkınlık, doğru ve hak yoldan ayrılma, ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz
    ehl-i vukuf: bilirkişi envâen: çeşitli
    erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk
    eşya-yı seyyâle: akıp giden ve sürekli değişen şeyler faaliyet-i hakîmiye: hikmetli işler
    ferd: birey, şahıs firak: ayrılık
    hakaik-i esasiye: esas hakiketler, temel gerçekler hakikat: gerçek
    hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı heves: gelip geçici arzu ve istek
    hevâ: boş, faydasız ve gelip geçici arzular i'lem eyyühe'l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki!
    icab etmek: gerekli olmak istikbal: gelecek
    itâ etmek: ihsan etmek, vermek itâ-i malûmat: bilgi verme
    kamer: ay kemal-i hikmet: eksiksiz ve mükemmel hikmet
    kesret: çokluk keza: aynı, aynı biçimde
    kudret: güç ve iktidar leyl: gece
    lisan: dil mahal: yer
    malûmat: bilgiler marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler
    metalib: istekler, arzular muhabere: haberleşme
    muvazzaf: görevli mu’cize-i mensucat: mu’cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah'ın mu'cizesi olan varlıklar
    mâmelek: sahip olunan herşey mâülhayat: hayat suyu
    nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu perişaniyet: perişanlık
    sair: diğer, başka seyl: akım
    taam: gıda, yiyecek tavzif etmek: görevlendirmek
    teslim olmak: kabul etmek vahdet: birlik, teklik
    vezâif: görevler yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi
    zımnında: içinde âdi: basit, önemsiz

    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 282


    takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikati tenvir eder. Öyleyse, bu fani dünyada mevt, fena, devâir-i gaybiyede sâfi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki, “İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler. Ya gaflet ile muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzîe ile avdet ederler.”

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîmin, efrad ve cüz’iyatın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük fertleri vardır. Cenâb-ı Hakkın şu tefennünde takip ettiği hikmet:


    1. Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır.

    2. Kudret mektupları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.

    3. Kudretin kemâlini izhar etmektir.

    4. Celâlî ve cemâlî her iki nevi san’atı ibraz etmektir.

    Maahaza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya alınamaz. İşte irşadı teshil ve tâmim için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizâsı yerine getirilmiştir.

    Amma şeytanın talebesi olan nefs-i emmâre, cismin küçüklüğünü san’atın küçüklüğüne atfetmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak, bir nevi abesiyete isnat ediyor.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Gerek vücutta, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey



    Cenab-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş atfetmek: vermek, bağlamak
    avdet etmek: dönmek beka: devamlılık, kalıcı olma
    bâki kalmak: kalıcı ve sürekli olmak celâlî: Allah’ın azamet, haşmet, kahır ifade eden isimlerine ait
    cemalî: Allah’ın rahmet, lütuf, ihsan ifade eden isimlerine ait cisim: varlık
    cüz’iyat: ferdler, bireyler devâir-i gaybiye: gaybî, görünmeyen daireler
    ecram: gök cisimleri, yıldızlar efrad: fertler, bireyler
    esbab: sebepler fani: ölümlü, geçici
    fehmetmek: anlamak fena: gelip geçicilik
    fert: birey fihriste: özet
    gaflet: dalgınlık, umursamazlık hasenat-ı muzîe: aydınlatıcı güzellikler, iyilikler
    hikmet: fayda, gaye, sır; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma ibraz etmek: göstermek
    ifrat: aşırılık iktizâ: bir şeyin gereği
    intikal etmek: geçmek, ulaşmak irşad: doğru yol gösterme
    isnat etmek: dayandırmak izhar etmek: açıklamak, göstermek
    i’lem eyyühe'l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki! kemal: kusursuzluk, mükemmellik
    kudret: güç ve iktidar lütuf: iyilik, bağış
    maahaza: bununla beraber mebzuliyet: bolluk, çokluk
    mensucat: dokumalar mensucat-ı gaybiye ve uhreviye: gayba ve âhirete ait dokumalar
    mevt: ölüm muzlim: karanlıklı
    nazar-ı ihata: her şeyi içine alan, kuşatan bakış nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nehar: gündüz nevi: çeşit, tür
    rivâyet: nakledilen haber; Peygamber’e (a.s.m.) ait nakledilen haberler, hadisler rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
    sair: diğer, başka sudûr: olma, meydana gelme
    sâfi: arınmış, temiz takallüb: çevrilme; dönüşme
    tecviz etmek: uygun bulmak, izin vermek tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme
    tefennün: çeşitlilik tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak
    teshil: kolaylaştırma teshilat: kolaylıklar
    tâmim: genelleştirme, yayma vücud: var olma
    âlem: dünya, evren

    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 283



    bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve ayn-ı adalettir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın san’atıyla Hâlıkın san’atı arasındaki fark: İnsan kendi san’atının arkasında görünebilir; amma Hâlıkın masnuu arkasında yetmiş bin perde vardır. Fakat, Hâlıkın bütün masnuatı def’aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nuranîler kalır.


    İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayvanattan olsun, nebatattan olsun, tevellüd ile tenasül şümulüne dahil olan her fert, veçh-i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine has ve hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîmin esmâ-i hüsnâsını izharla Hâlıkına gayr-ı mütenâhi bir ibadette bulunsun.

    Evet, kuşların, balıkların, karıncaların, yumurtalarında, eşcar ve sebzevatın semeratında ve o semeratın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allamü’l-Guyûbun ilminde mevcut olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Kerim, bazan birşeyin müteaddit gayelerinden insanlara ait bir gayeyi zikre tahsis eder. Bu ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizam ve intizam ve sair faidelerine insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için insanlara râci o faideyi zikrediyor. Meselâ: وَاْلقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ1 لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ 2 âyet-i kerimeyle zikredilen faide, takdir-i kamerin binlerce faidelerinden biridir.



    Not
    Dipnot-1 “Ay için de menziller takdir ettik.” Yâsin Sûresi, 36:39.
    Dipnot-2 “Yılları ve hesabı bilesiniz diye.” Yûnus Sûresi, 10:5.



    Allamü'l-Guyûb: gaybı, görünmeyen her şeyi bilen Allah Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah
    Hâlık: her şeyi yaratan Allah abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş
    arz: yer, dünya ayn-ı adalet: adaletin tâ kendisi
    ayn-ı hikmet: hikmetin tâ kendisi binaen: -dayanarak
    binaenaleyh: bundan dolayı celbetmek: çekmek
    def’aten: birden bire esmâ-i hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri
    eşcar: ağaçlar fert: birey
    gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz has: özel
    hayvanat: hayvanlar hâlis: katıksız, saf
    ifrat: aşırılık ihtar: hatırlatma, ikaz
    inhisar: bir şeyle sınırlanma intizam: düzenlilik, tertip
    istilâ etmek: kuşatmak izhar: gösterme
    i’lem eyyühe'l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kesret: çokluk
    masnu: san’atlı şekilde yaratılmış varlık masnuat: san’at eseri varlıklar
    mecmu: bütün, genel mevcut: var
    münhasır: sadece bir şeye ait, bir şeye özel müstakbel: gelecek
    müteaddit: bir çok, çeşitli nazar: bakış, düşünce
    nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nazaran: bakarak, –göre
    nebatat: bitkiler nizam: düzen
    nuranî: nurlu varlıklar râci: ait, dönen
    sair: diğer, başka sebzevat: sebzeler
    semerat: meyveler, neticeler tahsis etme: bir şeye ait kılma, ayırma
    tasallut etmek: baskı kurmak, hâkim olmak tenasül: üreme
    tenvir etmek: aydınlatmak, ışıklandırmak tevellüd: doğum, doğma
    vaziyet: durum, hâl veçh-i arz: yeryüzü
    zikretmek: bildirmek, anmak zürriyet: soy, nesil
    âlem-i şehadet: görünen alem âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi
    şümul: kapsamlılık, kapsam

    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 284


    Yoksa, takdir-i kamer bu faideye münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka mahsus taklidi mümkün olmayan en bâhir tevhid sikke ve mühürlerinden biri, gayr-ı mâdud muhtelif eşyayı basit bir şeyden halk etmektir. Evet, pek basit olan şu topraktan binlerce envâ, muhtelif nebatat, gayr-ı mütenâhi bir kudretle, bir ilimle, pek büyük bir itkan, bir suhuletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir burhanıdır ki, hem taklidi, hem tenkidi imkân haricidir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de, kendi cüz’î sıfatlarını, şuûnatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuûnatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette, haşirdeki şuûnat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyâsıyla ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrâda Hâlıkın şuûnatına mikyas olabilir.


    İ’lem eyyühe’l-aziz! Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenâb-ı Hakkın helâl ettiği tayyibat dairesinden, haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:

    Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor.

    Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde




    Cenab-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    ahvâl-i umumiye: genel haller, durumlar burhan: güçlü delil
    bâhir: açık cüz’î: ferdî, bireysel
    ehlî: evcil emvat: ölüler
    envâ: çeşitler, türler esnâ-yı irşad: doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı
    eşya: varlıklar fehmetmek: anlamak
    gayr-ı mâdud: sayılamayacak kadar çok gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz
    güz: sonbahar habîsat: pis ve çirkin şeyler
    halk etmek: yaratmak hariç: dış
    hayat-ı insaniye: insan hayatı haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
    ihyâ: ediriltme, hayat verme imkân hârici: olabilir ihtimalinin dışında, mümkün olmama
    irşad: doğru yolu gösterme itkan: san’atta kusursuzluk, pürüzsüzlük
    i’lem eyyühe'l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! kamer: ay
    kudret: güç ve iktidar küllî: kapsamlı
    kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıyamet-i kübrâ: büyük kıyâmet, bütün varlığın bozulup dağılması
    lehviyat-ı nevmiye: insanları uyutucu zevk ve eğlenceler lisan: dil
    mahsus: has, özel mesabe: derece
    mesel: örnek mezbele: çöplük
    mikyas: ölçü muhtelif: çeşitli
    münhasır: sadece bir şeye ait, bir şeye özel mürşid: doğru yolu gösteren
    nasihat: öğüt nebatat: bitkiler
    sikke: damga, mühür suhulet: kolaylık
    sıfat: nitelik, özellik takdir-i kamer: aya nizam verilmesi; konaklar takdir edilmesi
    tayyibat: temiz, güzel ve helâl şeyler tefrik etmek: birbirinden ayırmak
    temyiz etmek: birbirinden ayırmak tenkid: eleştiri
    tevhid: birleme; her şeyi bir olan Allah’a verme ve Ona ait kılma teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren
    vezâif: görevler âlem-i âhiret: âhiret âlemi
    ünsiyetli: canayakın, dost şuûnat: işler, hâller; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler, özellikler
    şuûnat-ı azîme: büyük işler, fiiller, haller, icraatlar

    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Onuncu Risale - Sayfa: 285


    iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor:

    “Yâhu, nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”


    Adamcağız:

    “Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü,
    bana yeter.” حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 1 نِعْمَ الْمَوْلىَ وَنِعْمَ النَّصِيرُ 2

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ ile şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdit ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza, önümüzde idam sehpaları kurulmuştur. Eğer imân ile, îkanla Kur’ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.




    Not
    Dipnot-1 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
    Dipnot-2 “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” Enfâl Sûresi, 8:40.



    acz: güçsüzlük ahvâl-i âlem: âlemin halleri, dünyanın durumu
    burak: Cennete ait bir binek bâtıl: doğru olmayan, din açısından bir gerçeği olmayan
    ebedî: sonsuz ecel: ölüm vakti
    ecnebî: yabancı fakr: muhtaçlık
    fenâ: geçip gitme, kaybolma firak: ayrılık
    hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat haz: zevk, hoşlanma
    himaye: koruma altına alma hücum: saldırı
    hıfz: saklanma idam sehpası: hayata son vermek için kurulan sehpa, darağacı
    ikan: iyi ve kesin olarak bilmek iktidar: güç, kudret
    illâ: aksi halde inkılâp etmek: dönüşmek
    irşad: doğru yol gösterme istimal etmek: kullanmak
    itikad: inanç ittibâ: tâbi olmak, bağlanmak
    i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki! keza: bunun gibi
    kâfi: yeterli mâruz kalmak: birşeyin tesirine uğramak
    müdafaa: savunma nurcu: Risale-i Nur talebeleri
    rahmet-i Rahmân: rahmet ve şefkat tecellîsi bütün varlıkları kuşatan Allah’ın rahmeti sadâ: ses
    sahil-i selâmet: kurtuluş sahili sefine: gemi
    sefine-i Nuh: Nuh’un gemisi seyyal: akıcı, akıp giden
    talebe: öğrenci tebdil etmek: değiştirmek
    teceddüd etmek: yenilenmek tilmiz: öğrenci
    tılsım: olağanüstü kuvvet ve tesire sahip bulunan şey zeval: geçip gitme, sona erme
    âdet: alışkanlık âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öldükten sonraki hayat
    âlet: araç, vasıta şeâir: işaretler; İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler
    şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler şifâyab: şifa bulma

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/4 İlkİlk 1234 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

106, 131, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 271, 592, acip, adalettir, adedince, adıyla, aklı, akıldan, alâkası, âlemi, âlemleri, âlisi, allah, amelin, araf, arınmış, arz, askerlik, atan, azlediyor, ağzı, basar, baskı, bazısında, bağlantı, bağış, bağışlar, belgeleri, bereket, bildirip, bilinen, bilmesi, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, biri, birlik, bitkisel, bizleri, boğulmak, budur, buldum, bunu, cihazat, cilvelerine, çok, çoktur, cömertlik, daire, dane, dağlar, dağıtacak, dediğine, delildir, derece, değilim, değiştirmek, dikkatle, dilemek, dinlersen, diyebilir, dünyadan, düzenli, düğü, dış, dışında, edenleri, edilirse, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, elemlerin, engellemek, envârı, etmeme, ettiren, evliya, faideleri, faydaya, fazilet, fıtraten, gaflete, geliyor, gelmiş, getirip, gezi, gibi, gidip, görmesin, görmezse, görünmek, gösterme, gururu, güvenli, güvenme, güzelliği, hakikatine, haktan, halka, hallerini, hapis, hararet, haydut, haşirde, herşeye, herşeyin, hevâ, hevesi, hizmete, hücum, hükûmetten, ibarettir, içindekiler, ihata, ile, ilerleme, ilham, ilimle, imaniye, inancı, inhisar, ister, isteğini, isyana, itham, işaret, iştir, jpg, kabre, kadar, kâfiri, kamer, kaplaması, kemik, kendisinde, kirama, konuşmak, korkudan, kudretine, küfrü, külliyat, külliye, kurulan, kuvvetiniz, kısmen, kısmı, lâkin, lam, leyl, lezzetlerin, libası, lütuf, masnuatı, mecbur, mehasini, memlekete, merhametin, meselâ, meselelere, meseleyi, mevcudat, meyletmek, misafirhanesi, mucib, muhabbete, mükâfatını, mümkü, müstehak, müş, nail, naks, nihayet, okumaktan, olana, olduğuna, olduğundan, olmayı, onlardan, orga, özellikle, parçalar, rahm, rezil, rububiyeti, sakı, sanmak, semeresi, senâ, servet, sultana, süre, sûresi, suretle, sırra, sığı, tahrip, terakki, ters, toplamak, ubudiyeti, ücretleri, uhrevî, ülke, üstü, uykunu, vahy, vardır, varlığının, vazifesidir, verdiği, verilmiş, yarası, yaratılışında, yardımı, yazdığı, yazılan, yağmursuzluk, yeri, yükseliş, yıldızları, ışık, zahmet, zamanları, zira, şevk, şeye, şeytanları, şeytanı, şöhret, şuâ

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222