Sayfa 1/5 12345 SonSon
41 sonuçtan 1 ile 10 arası

Konu: Habbe

  1. #1
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Habbe


    Habbe

    Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
    حَبَّه مِى كُويَدْ
    مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ بَرَازْ مَيْوَهءِ تَوْحِيدْ
    يَگْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ بُرْاَزْ لُؤْلُؤِ تَمْجِيدْ1



    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَكَمَالِ اْلاِيمَانِ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى مُحَمَّدٍنِالَّذِى هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ اْلاِسْلاَمِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ اْلاِيمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ 2

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.


    Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.

    Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.

    Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.


    Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.




    Not
    Dipnot-1 Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir ağaç dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım.


    Dipnot-2
    Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah’a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile onun bütün âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.




    andelîb: bülbül cennet-i Kur’âniye: Kur’ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret saadetini bahşeden Kur’ân’î hakikatler ve esaslar kastediliyor
    farz etmek: var saymak ihtiva etmek: içermek
    i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz kâtib: yazar, müellif; bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah
    mücessem: cisimleşmiş, maddî şekle bürünmüş nazar: bakış
    nur: aydınlık, ışık nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru
    ruh: hayat kaynağı, can, cevher semere: meyve, netice
    semerât: meyveler, neticeler tahayyül etmek: hayal etmek
    tasavvur etmek: düşünmek, zihinde canlandırmak, hayal etmek zîhayat: canlı, hayat sahibi
    âlem: evren, kâinat âlem-i kebir: büyük âlem, evren
    şaşaalı: gösterişli, parlak şecere: ağaç


    Benzer Konular
    Kelime Analizi 99: Habbe
    Kelime Analizi 99: Habbe HABBE (Arapça) (حبه) Tane, tohum, bir ihtiyaç, parça, dirhemin 1/48 kadarı demektir. "Habbe" kelimesi "tohum, çekirdek" demektir. Eğer bir şeyin meyvesi kendi içerisinde kökünü t
    Video - Mesnevi-i Nuriye (Habbe)
    Video - Mesnevi-i Nuriye (Habbe) Mesnevi-i Nuriye (Habbe) (click here to watch and comment) Mesnevi-i Nuriye (Habbe) (37 dakika 44 Saniye) Uploaded on 22-12-2011 at 17:53 by fahris Risale-i N
    Mesnevi-i Nuriye (Habbe)-Abdullah Yeğin
    Mesnevi-i Nuriye (Habbe)-Abdullah Yeğin 4427355
    Habbe mesnevi-yi nuriye
    Habbe mesnevi-yi nuriye Habbe (Cennet-i Kur'aniyenin semeratından bir semerenin ihtiva ettiği) حَبَّ مِى ُويَدْ مَنْ ش
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 155


    Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, harikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretefzâ dâvet ediyor.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza, hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.

    Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin envâıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ-i Hüsnânın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikı ile itminan edebilir.

    Ve keza, o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vahid-i Ehadden başka merkezinde birşeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada birşeye razı olmuyor.


    İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iska edilmekle





    Ganiyy-i Mutlak: hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah Hâfız-ı Hakiki: bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydeden ve onları her türlü kötülüğe ve tehlikeye karşı gerçek koruyucu olan Allah
    Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi Ezelî Sultan, Allah Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah
    Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Allah alâka: ilgi, bağlantı
    antika: eski ve kıymetli san’at eseri bekà: devamlılık, kalıcılık
    bâni: binâ eden; kuran, kurucu câzibedar: çekici bir şekilde
    ebedî: sonu olmayan sonsuzluk eczâ: cüzler; parçalar, kısımlar
    ekmel: en mükemmel emel: istek, arzu
    envâ: neviler, türler esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri
    farz etmek: var saymak fihriste: özet, bir şeyin içeriği
    harika: olağanüstü, hayranlık veren hayretefzâ: hayret içinde bırakacak şekilde; hayret saçan
    haşmet: heybet, görkem, büyüklük, yücelik hilkat: yaratılış
    hilkat-i âlem: âlemin, kâinatın yaratılışı hâsiyet: özellik
    hâvi: içine alan ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
    ihtiyacat: ihtiyaçlar ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep
    itminan etmek: tatmin etmek ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek
    i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz kabiliyet: yetenek
    keza: bunun gibi maada: –den başka, –in dışında
    makarr-ı saltanat: saltanat, otorite ve hâkimiyet merkezi malûm: bilinen
    meziyet: üstün özellik mu’cize: bir benzerini yapmakta başkasını âciz bırakan olağanüstü şey
    münâdi: nida eden, seslenen, çağıran nur: aydınlık
    nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru nâzır: bakan, gören
    razı olmak: hoşnut olmak saika: yönlendirme, sebep
    semere: meyve, netice sermedî: devamlı, sürekli
    tarif etmek: anlatmak, tanıtmak tecelliyat-ı cemâliye: İlâhî güzelliklerin akisleri, yansımaları
    teşrifatçı: önemli bir mekânda, gelenleri buyur eden ubudiyet: Allah’a kulluk
    âlem: dünya, evren âlem-i İslâmiyet: İslâm âlemi
    âsâr-ı san’at: san’at eserleri şecere: ağaç
    şecere-i İslâmiyet: İslâmiyet ağacı

    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 156


    imanla intibaha gelirse, nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâp edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.

    Ve keza, o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatiyle hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal, meselâ en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü’l-Esvedin altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacerü’l-Esvede muhafaza için tevdi ettirir.

    Mâdem benî Âdem kâinatın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh, haşir meydanı da bir harmandır; kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet, ayinede irtisam eden bir bahçe, hareket, tegayyür ve sair ahvalinde ayineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbidir: Gölge ve misal gibi. Binaenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı



    Hacerü’l-Esved: (bk. bilgiler – Kâbe) ahval: haller, davranışlar
    benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar binaenaleyh: bundan dolayı
    cismânî âlem: beden dünyası ene: ben; benlik
    eşhas: kişiler habbe-i kalb: kalbin tohumu, çekirdeği
    hadim: hizmetçi haşir meydanı: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanılacak yer, meydan
    hususî âlem: şahsa ait, özel âlem, özel dünya hüsün: güzellik
    iddihar etmek: biriktirmek, depolamak inbisat etmek: genişlemek, gelişmek, yayılmak
    inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek intibah: uyanış
    intizar etmek: beklemek irtisam eden: resmedilen, görünen
    iska etme: su verme, sulama istibka: devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme
    i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz kasâvet: katılık, sertlik
    keza: bunun gibi kubuh: çirkinlik, kötülük
    kâinat: evren, yaratılmış herşey küsuf tutturmak: örtmek, perdelemek
    letâif: insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular misal: aynadaki yansıma, görüntü
    misâlî: yansıyan, görüntü halinde olan nur: aydınlık
    nurânî: nurlu, parlak ruh: hayat kaynağı, can, cevher
    safvet: paklık, temizlik semere: meyve, netice
    seyrangâh: gezi ve seyir yeri tabiat (tâğutu): tabiat putu; maddeci görüş tabiatı bir put gibi şöyle tarif eder
    tasfiye: temizleme, arındırma tegayyür: başkalaşım
    tenezzüh: gezinti terbiye: eğitim
    tevdi etmek: emanet olarak bırakmak, emanet etmek tâbi: bağlı
    tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put umumî âlem: genel dünya, evren
    zerre: en küçük madde parçası ziya: ışık
    zulmet: karanlık âlem: dünya, evren
    âlem-i emir: Allah’ın kudret ve emrinin tecellî etiği âlem; Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen sabit hakikatler şeklinde devam eden kanunlar âlemi şark: doğu
    şecere-i nurânî: nurlu, parlak ağaç şehadet: şahidlik
    şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 157


    kastî, gölgevâri bir ayine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar.

    İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır. Cenâb-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.

    Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerinde ispat ve izah edildiği gibi, mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza, firavunluğa delâlet eden ene’den, Sâni-i Zülcelâle râci olan Hüve tebârüz etti.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor:

    Biri, cesettir. Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.

    Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.

    Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Dâim-i Bâkînin zikriyle muhafazası lâzımdır.




    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
    Dâim-i Bâkî: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah
    Firavun: (bk. bilgiler) Habbe: dane, tohum; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale
    Hubâb: daneler, tohumlar; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale Katre: damla; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale
    Nemrud: (bk. bilgiler) Nokta: Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale
    Rahmânî: rahmeti sonsuz olan, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah’a âit Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    Zerre: en küçük madde parçası, atom; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale bekà: devamlılık, kalıcılık
    delâlet etmek: işaret etmek emir: iş, olay, olgu
    ene: ben, benlik feyiz: mânevî gıda, ilham, bereket, bolluk
    firavunluk: kendini Firavun gibi ilâh derecesinde büyük görme gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hâli
    gölgevâri: gölge gibi, gölgeye benzer hamd: övgü, teşekkür, minnet
    hayvaniyet: canlılık, hayat taşıma hüve: O, Allah
    insaniyet: insanlık izah edilmek: açıklanmak
    i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz kasten: bilerek ve isteyerek
    keza: bunun gibi lâtif: şirin, güzel, hoş
    maahaza: bununla beraber, bununla birlikte maddiyun: materyalistler, herşeyi maddeye bağlayıp, madde ile açıklamaya çalışanlar
    mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mezkûr: zikredilen, ifade edilen
    mâhiyet: temel özellik, asıl nitelik mütereddit: şüpheli, kararsız; iki şey arasında gidip gelen
    nakış: işleme, süs nazar: bakış, görüş
    nazar-ı ehemmiyete alma: önem verme risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    râci: dönen, ait olan sanem: put
    san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye: rahmeti sınırsız olan Allah’ın sonsuz ilminin neticesi olarak ortaya çıkan san’atı sıbğat: boya
    tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tahavvül etmek: bir halden başka bir hale dönüşmek
    tebârüz etmek: belirmek, görünmek tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put
    zarif: ince, nazik zeval: yokluk
    zikir: devamlı Allah’ı anma âkıbet: netice, son
    İlâhî: Allah’a ait, Allah’tan gelen Şemme: bir kere koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale
    şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye: düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı şükür: minnet duyup, teşekkür etme

    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 158


    Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir; ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme.

    Biri de vücuttur. Vücut zaten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülktür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun: ümitsizliği intaç eden hırs gibi.

    Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.

    Biri de, sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider, veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder.

    Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.

    Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

    Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu




    Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah
    Mûcid: icad eden, varlıklara vücut verip yaratan Allah adem: yokluk, hiçlik
    adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma aziz: çok değerli, izzetli
    binaenaleyh: bundan dolayı bâd-ı hevâ: karşılıksız; boş, boşu boşuna
    cihât-ı erbaa: dört yön, taraf daire-i emir: emir dairesi, alanı
    elem: acı, keder, üzüntü evlâ: daha iyi
    fâni: geçici olan, ölümlü hariç: dış
    hariç olmak: dışında olmak hudud: sınırlar
    intaç etmek: netice, sonuç vermek intizar: bekleyiş
    itimad etmek: güvenmek kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı
    keza: bunun gibi küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık
    kısmet: hisse, pay, nasip lezâiz: lezzetler
    mahzun olmak: hüzünlenmek menzil: yer, mekân
    mukabilinde: karşılığında musibet: belâ, büyük sıkıntı
    mâlik: sahip mülk: sahip olunan şey
    nur: aydınlık, ışık rücû etmek: dönmek, geri dönmek
    saadet: mutluluk sâika: sebep, neden
    sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma tahammül: dayanma, katlanma
    taleb: isteme tayin edilmek: belirlenmek
    tezyin: süsleme tâkat: güç, kapasite
    tûl-i emel: bitmez tükenmez, sonsuz arzu ve istekler vücud: beden
    vücut bulmak: var olmak (bk v-c-d) zeval: geçici olma
    ziyade: çok, fazla zâil: geçip gidici, yok olucu
    zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak âciz: güçsüz
    âkıbet: netice, son şefkat: merhamet
    şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık

    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 159


    tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Mer’ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı haliyle, “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim” diye kendisi döner, sürü de döner.
    Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına mâruz kaldığın zaman, 1اِنَّا ِللهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve merci-i hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:

    Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devam ile, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakat-ı beşerin iştiha ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O mâidenin sathında,



    Not
    Dipnot-1 “Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz.” Bakara Sûresi, 2:156.




    adem: yokluk, hiçlik adem-i mutlak: mutlak yok oluş; her şeyden tamamen ve ebediyen ayrılıp gitme
    dâll: hak yoldan sapan ebedî: sonu olmayan sonsuz
    ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı elem: acı, keder, üzüntü
    elîm: acı ve sıkıntı veren, üzücü evlâ: daha iyi
    fena: yok olma, ölme, fâni olma fâni: geçici olan, ölümlü
    galebe etmek: üstün gelmek hususî: özel
    hâvi: içine alan ihtimam: özen gösterme, önem verme
    istifade: faydalanma iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak
    iştiha: iştah, istek, arzu i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz
    kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi, plânlaması kasden: bizzat yönelerek
    lezâiz: lezzetler lisan-ı hâl: hâl, davranış ve beden dili
    merci-i hakikî: gerçek başvurulacak, sığınılacak yer mer’a: hayvanların otladığı yer, otlak, çayır
    mukayyed: kayıtlı, sınırlı musibet: belâ, büyük sıkıntı
    musâb olan: isâbet alan; vurulan mâide: sofra
    mânâ: anlam mâruz kalmak: uğramak, bir şeyin tesirinde kalmak
    mükedder olmak: dertli, üzüntülü, kederli olmak müteveccih: yönlenmiş, yönelen
    nazaran: bakarak, –göre nefis: insanın kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nâzil olmak: inmek nüzûl: inme
    razı: hoşnut rıza: hoşnutluk
    safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden her biri, herbir aşama satıh: yüzey
    semâ: gök; burada semanın yüksekliğine teşbih edilerek sonsuz yücelik ve azamet sahibi Allah’ın yüce katı kastedilmiştir semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî
    sofra-i İlâhiye: Allah tarafından gönderilen sofra, nimetler tabakat-ı beşer: insan tabakaları
    terk-i lezâiz: lezzetleri terketme, bırakma tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme
    umûr-u dünyeviye: dünyaya ait işler, dünya işleri vukua gelmek: gerçekleşmek
    zeval: geçici olma ziyade: çok, fazla
    âmâl: emeller; arzular, istekler âsi: isyan eden

    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 160


    yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma aittir. Meselâ:

    1 اَنَّ السَّمَوٰاتِ وَ اْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet-i kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifham ve ifade ediyor:

    Semâvat, ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebatat çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu mânâya delâlet eden 2 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاۤءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّâyet-i kerimesidir. Çünkü, hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz ve semânın izdivacından tevellüd edebilir.

    Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden 3 اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِى olan hadis-i şerifidir.

    İkinci misal: اَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ اْلاَوَّلِ بَلْ هُمْ فِى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ 4 olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:

    “Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.



    Not
    Dipnot-1 “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.

    Dipnot-2 “Her canlı şeyi sudan yarattık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.

    Dipnot-3 “Cenâb-ı Hak herşeyden evvel benim nurumu yarattı.” Bu hadis, Câbir bin Abdillah tarikiyle Abdürrezzak’tan şu lafızlarla rivayet edilmiştir: “Evvelu mâ halakallâhu nûra nebiyyike yâ Câbir” Yani, “Cenâb-ı Hak herşeyden evvel senin Peygamberinin nurunu yarattı ey Câbir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:205, 2:129.

    Dipnot-4 “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz kalalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.” Kaf Sûresi, 50:15.




    acip: hayret verici arz: yeryüzü
    beşer: insan burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil
    delâlet: işaret etme, gösterme ehven: daha kolay
    fetk etmek: yapışık bir şeyi ayırmak hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
    hayvanî: hayvansal haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma
    ifham etmek: anlatmak, anlamasını sağlamak ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak
    infisal: ayrılma izdivac: birbirine eş olma, evlenme
    izâle etmek: ortadan kaldırmak, yok etmek kabiliyet: yetenek
    madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, macun mezkûr: zikredilen, anılan
    misal: örnek mâcun: karıştırılmış; karışım
    mânâ: anlam nebatat: bitkiler
    nebatî: bitkisel nur: aydınlık
    nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru safha: sayfa, yüz; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden her biri, herbir aşama
    semâ: gökyüzü semâvat: gökler
    seyyarat: gezegenler tabaka-i avâm: halk tabakası
    tenvir etme: aydınlatma tevellüd etmek: doğmak
    teyid etmek: doğrulamak âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi
    şehadet: şahidlik, tanıklık şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 161


    Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât-ı esmâyı—kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde—vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.



    Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah
    adem: yokluk, hiçlik ahvâl: haller, davranışlar
    alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti belâhet: aptallık, ahmaklık
    cilve: görüntü, yansıma cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak
    câri olmak: geçerli olmak düstur: kural
    ecnas: cinsler; altında türlerin sıralandığı sınıflar efrad: fertler, bireyler
    emsal: benzerler envâ: neviler, türler
    fevkinde: üstünde feyiz: bereket, bolluk
    fiil: iş, hareket fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak
    hamakat: ahmaklık hamletmek: yüklemek, isnat etmek, vermek
    haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hissedar: pay sahibi
    hâdise: olay, olgu icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği
    imtinâ: imkânsızlık inkâr etmek: reddetmek
    itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz
    kaide: düstur, prensip kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural
    kendisini fiil içinde müstetir Hû gibi görmek: fiillerin, arkasında bulunan gerçek tesir sahibi olan Allah’ı görmeyerek, hâşâ o fiilleri ben yaptım demekle kendini özne yapmak kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma
    masnû: san’at eseri varlık mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak
    memlûk: mülk olan, sahip olunan şey mesele: konu, problem
    mugalâta: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme nazaran: bakarak, –göre
    nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu nevi: çeşit
    nümune: örnek tasdik: doğrulama, onaylama
    tebdil etmek: değiştirmek tecdid etmek: yenilemek
    tecelliyât: tecellîler; yansımalar, görüntüler tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları
    temellük: sahiplenme terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
    vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı vukua gelme: gerçekleşme, meydana gelme
    âfâk: ufuklar âlem: dünya, evren
    şümullü: kapsamlı

    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 162


    İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Halbuki, şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin—fakat başı kırılır, yazılara birşey olmaz ha!

    Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Birşeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise, sâni, masnû içinde olamaz. Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüt, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima



    Hâlık-ı Külli Şey: herşeyi yaratan Allah arz: yer, dünya
    cephesinde: alnında daima: devamlı, sürekli
    daire-i imkân: imkân dairesi; birşeyin var veya yok olabilme ihtimalinin eşit olduğu daire, kâinat evham: vehimler; kuruntular, şüpheler
    fena: yok olma garip: şaşırtıcı
    gurub: batma, batış hariç: dış
    hükm-ü kader: kaderin hükmü ihata etmek: içine almak, kapsamak
    illâ: ancak intizam: disiplin, düzen
    i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi
    kalem-i kader: kader kalemi kalâk: endişe, sıkıntı, huzursuzluk
    katre: damla kitâbet san’atı: yazı yazma san’atı
    kudret: güç, iktidar kâinat: yaratılmış herşey, evren
    kâtip: yazıcı, yazar külfet: yük, yüklenme
    maahaza: bununla beraber, bununla birlikte masnû: san’at eseri varlık
    masnûat: san’at eseri varlıklar muayyen: belirlenmiş
    muhabbet: sevgi muhakkak: kesinlikle
    muhal: olması imkânsız olan şey mukadder: takdir olunmuş, belirlenmiş
    mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş ileride meydana gelecek haller ve olaylar müdahale: karışma
    mülkiyet: mülk sahipliği münasebet: bağlantı, ilişki
    münhasır: ait, sınırlı nakış: işleme, süsleme
    nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu nimet: ihsan
    razı olmak: hoşnut olmak rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
    rızâdâde olma: razı olma, kabul etme sair: başka
    semâvat: gökler sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan
    taahhüt: üstüne alma, sorumluluğu üstlenme tahaffuz: korunma
    teksir etme: çoğaltma tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme
    tulû: doğma, doğuş vücud: varlık, beden
    yed-i tûlâ: uzun el zerre: maddenin en küçük parçası, atom
    zılliyet: gölgelik; zahirî sahiplik ve koruma âlem: dünya, evren
    şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Habbe - Sayfa: 163


    rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki, o nimetler, Mün’im-i Kerîmin taahhüdü altındadır. Senin işin Onun sofra-i ihsanından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in’âmı görmek demektir. İn’âmı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def eder. Zira, nimet zâil olduğundan, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.

    Evet; 1 وَاٰخِرُ دَعْويهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in’am şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesileyle zeval-i nimetin tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma, bizzat vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh, merkezden muhite, dahilden harice bakmak lâzımdır

    İ’lem eyyühe’l-aziz! Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.



    Not
    Dipnot-1 “Onların duaları şu sözlerle sona erer: ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Yûnus Sûresi, 10:10.





    Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah Mün’im-i Kerîm: her türlü nimetin asıl sahibi olan ve her bir varlığı, zevklerine en uygun nimetlerle yedirip içiren sonsuz lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah
    ayn-ı lezzet: lezzetin ta kendisi beşeriyet: insanlık
    bilâkis: tersine binaenaleyh: bundan dolayı
    bizzat: doğrudan dahil: iç
    dahilî: iç, içe âit def etmek: uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak
    delâlet etmek: işaret etmek elem: acı, keder, üzüntü
    enfüsî: iç dünyaya ait evham: vehimler; kuruntular, şüpheler
    gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hamd: övgü, minnet ve şükür
    hariç: dış hasıl olma: meydana gelme
    himmet: ciddî gayret hâli: uzak, boş
    in’âm: nimetlendirme, nimet verme i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz
    keza: bunun gibi, böylece küre-i arz: yerküre
    lütuf: iyilik, ihsan, bağış mahal: yer
    malûmat: bilgiler mazhar olma: erişme, nâil olma
    medeniyet-i sefihe: insanları zevk ve eğlenceye yönelten alçak medeniyet; Batı medeniyeti menfez: delik, gedik
    mevcut: var olan meşakkat: güçlük, zorluk
    misil: benzer muhafaza: koruma
    muhit: çevre, etraf müyesser olmak: nasip olmak
    nimet: ihsan; insan hayatına lâzım olan maddî ve mânevî her şey nâzır: bakan
    ruh: hayat kaynağı, can, cevher semere: meyve, netice, sonuç
    sofra-i ihsan: bağış, iyilik, lütuf sofrası taahhüd: garanti, güvence, vaat
    tasavvur: düşünme, hayal etme teceddüd: yenilenme, tazelenme
    tedarik: elde etme telef olmak: zayi olmak, yok olmak
    tâdil: düzeltmek, ıslah etmek vesvese: şüphe, asılsız kuruntu
    vicdanî: vicdana ait; kalbe ait hislerin aynası hükmünde olan vicdanla ilgili zeval: yokluk
    zeval-i nimet: nimetin yok olması, sona ermesi zira: çünkü
    zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak âfâkî: dış dünyaya ait
    âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi şecere: ağaç
    şuur: bilinç şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/5 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 171, 172, 174, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 183, 184, 185, 186, 187, 189, 191, 192, 193, 194, 195, 205, 592, 600, abdini, acip, adaletli, adedince, adıyla, ahenk, aklı, aldatmak, âlemleri, alıntı, aracı, araf, arkadaşı, arınmış, arz, askerlik, atan, aya, ağzı, baskı, bağlantı, bağış, bekçisi, belirleyen, beslemek, beşer, bildirip, bilinen, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, birlik, bitkisel, boğulur, budur, bulunmak, bütün, çalışıyor, çağdaş, cennet, cihâ, cihanı, cömertlik, çıkış, dadır, daire, dane, dedikleri, demeye, derece, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dile, dilediğini, diyebilir, doktora, dünyadan, durarak, düzenli, dış, dışında, edilirse, edilsin, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, eliyle, emrini, engiz, esenlik, etmemesi, etmiyoruz, ettir, ettiren, ettirir, ettiğimiz, faideleri, felsefecileri, fikirleri, fikrini, fiyat, galebe, gayret, gece, geçirmiş, geçiş, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, getirip, gezi, gibi, gidip, gif, göreceksin, görmezse, görünmek, gösterme, gururu, güvenme, gıdadır, hakikatten, halka, hallere, hâlıkını, hapis, hararet, hayalen, hayatım, herşeyin, hevâ, hilkat, hitaben, ibarettir, içindekiler, ihata, ilham, imanın, inananlar, insan, isen, izale, işaret, jpg, kabrimi, kabrin, kalbinin, kanunları, karıştıran, kendilerini, kendisinde, kitabı, kullar, külliye, kurulan, kuvvetle, kısmı, kıyamete, kıymetsiz, lâfza, lâkin, lütuf, mahlukat, mahvolur, makamlara, malûmdur, mama, mânâsı, menbaı, meselâ, meselede, mevcud, mevcut, meydanı, meşhudatı, misafirsin, misliyle, muhakkak, muhaldir, mümkü, müstehak, müş, nail, nefer, nefret, nihayet, nüfuz, nurlandıran, nuru, ödü, okunuşu, olana, olduğuna, olduğundan, olmaktan, olsun, ötme, otururken, özellikle, özgü, parçalar, peygamberlere, risalesini, rububiyeti, sahibi, sahibidir, sahnesi, sakı, sakınmak, sana, sânisiz, sayılan, seçim, selâm, semeresi, seniye, somut, surlar, süsleyen, sırra, sığı, sığınmak, takdiri, tamamıyla, tasavvur, tasdike, tavır, taşları, tecavüz, terki, toplamak, tükenmez, umma, üstü, uyandırmadan, uykunu, uyum, uyumlu, vâr, varlığının, verdiği, verilmiş, veyahut, vurmak, yayı, yerden, yolcusu, yolcusun, yüzleri, yıkıyor, yıldızları, ışık, zahmet, zamanları, zarif, zerrelerin, zira, şahsî, şartları, şeye, şeytanları, şeytanı, şifası, şüpheli

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222