Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 3/5 İlkİlk 12345 SonSon
43 sonuçtan 21 ile 30 arası

Konu: Katre

  1. #21
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 91


    emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir.

    Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.

    Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun.

    Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuurdur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın... Binaenaleyh, mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh, 1لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَحَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ de.

    Üçüncü hastalık: “Gurur”dur.

    Evet, gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum



    Not
    Dipnot-1 Mülk Onundur; hamd de Onadır; havl ve kuvvet ise ancak Ondandır.




    Sâni-i Zîşuur: her şeyi san’atla yaratan, şuur sahibi olan Allah binaenaleyh: bundan dolayı
    cereyan etmek: meydana gelmek cesed: beden
    cüz': bölüm, parça daire-i ihtiyar: etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi
    ef'âl: fiiller, hareketler ef'âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller
    ekl: yeme esbab: sebepler
    eslâf-ı izâm: önceden gelmiş olan büyük zâtlar eşref: en şerefli, en üstün
    fâil: bir işi yapan; fiilin sahibi hane: ev
    havâs: hisler, duygular husûl: meydana gelme
    idhal etmek: bir şeyi içine katmak iftihar etmek: övünmek
    ihata etmek: kuşatmak, kapsamak ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü
    irşadat: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler kat'iyen: kesinlikle
    kemâlât: üstün özellikler ve meziyetler keza: aynı, aynı biçimde
    keşfiyat: keşifler, manevî âlemlerde bazı hakikatleri keşfetme halleri kâfi: yeterli
    lehte ve aleyhte: bir şeyin faydasına veya zararına olan durum mahrum kalmak: yoksun kalmak
    malûmat: bilgiler masdar: kaynak
    mehasin: güzellikler, iyilikler meksûbe: kesb edilen, irade dairesinde kazanılan şey
    mevhube: karşılıksız olarak verilen; hibe edilen mâlikiyet dâvâsı: sahiplik iddiasında bulunma
    nam: ad nâkıs: eksik, noksan
    saika: yönlendiren ve sevkeden sebep semere: meyve
    seyyiat: günahlar, kötülükler sû-i ihtiyar: irâdenin kötüye kullanılması
    taallûk etmek: ilgilendirmek, ait olmak tasarrufat: dilediği gibi kullanma ve idare etme işlemleri
    tağyir etmek: değiştirmek tenezzül etmek: iltifat etmek, onlara değer vermek
    âdi: basit, sıradan şuur: bilinç, anlayış, idrak
    şuurî: şuurluca, bilinçli şekilde şürb: içme

    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 92


    kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.

    Dördüncü hastalık: “Sû-i zan”dır.

    Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

    Arkadaş! Tahtel’arz yaptığım hayalî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:

    Birinci hakikat: Arkadaş! Mâlik-i Hakikîden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbabı, kendisine kıyas ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı İlâhiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.

    Halbuki, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vahid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef, sû-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir firavun olur.

    Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki:

    Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir”



    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler
    bilhassa: özellikle binaenaleyh: bundan dolayı
    esbab: sebepler eslâf-ı izâm: önceden gelmiş olan büyük zâtlar
    evham: kuruntular, şüpheler eşya: varlıklar
    fehmetmek: anlamak firavunluk/firavun: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme hâli
    gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli garâbet-i san'at-ı İlâhiye: Allah’ın hayranlık uyandıran san’atı
    hakikat: bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti harekât: hareketler, davranışlar
    hayalî: hayale dayalı hikmet: sır; amaç, gaye
    hâkim: hükmeden, idareci hüsn-ü zan: başkaları hakkında iyi zanda bulunma
    istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmama içtimaiyat: sosyal hayat; toplumu meydana getiren temel unsurlar
    keşfiyat: keşifler, bazı hakikatleri keşfetme, ortaya çıkarma kudret: güç ve iktidar
    memur: emir altında bulunan; kendisine bir iş emredilen kişi muaraza: karşı gelme, karşı koyma
    mâlik: sahip; mülke sahip olan mâruz kalmak: bir olay veya bir durumla yüz yüze gelmek
    nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu seyahat: yolculuk
    sâika: yönlendiren, sevkeden sû-i ihtiyar: irâdenin kötüye kullanılması
    sû-i zan: başkaları hakkında kötü zanda bulunma taht-ı tasarruf: tasarrufu altında
    tahtel'arz: yer altı; gizli âlemler takbih etmek: çirkin görmek, kötülemek
    taksimat yapma: bölüştürme, paylaştırma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    tenebbüt eden: yeşeren, büyüyen tevehhüm: zannetme
    teşmil etmek: içine almak, kaplamak ulûhiyet: ilâhlık; ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma
    vahid-i kıyasî: ölçü birimi vesile: aracı, vasıta
    vuzuh: açıklık zikretmek: bildirmek, anlatmak
    zuhur: belirme, görünme

    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 93


    diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.

    İkinci hakikat: Ey nefs-i emmare! Kat’iyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümit, taallûkat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fâsit ve zayıftır. Daima harap olmaya hazırdır.

    Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret birşeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin.

    Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.

    Üçüncü hakikat: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?



    Basîr: her şeyi gören Allah
    Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah
    Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah acip: hayret verici
    alâkadar: bağlantılı, ilgili arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme
    binaenaleyh: bundan dolayı cilve: görüntü, yansıma
    cisim: beden ebedî: sonsuz
    esbab: sebepler esbab-ı câmide: cansız ve ruhsuz sebepler
    firavunluk: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesinde büyük görme hâli fâsit: bozuk
    hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti hat: çizgi, sınır
    hayalî: hayale dayalı hususî: özel
    hâvi: içine alan hülâsa: öz, özet
    hıyanet: hainlik, ihanet ihtiyacat: ihtiyaçlar
    iltica etmek: sığınmak isnad etmek: dayandırmak
    istikbal: gelecek zaman kat'iyen: kesinlikle
    kaza ve kader kalemi: Cenâb-ı Hakkın plân ve takdirlerini ve zamanı gelen takdirlerin yaratılma kaidelerini yazan kalem kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti
    kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması lezâiz: lezzetler
    makine-i İlâhiye: İlâhî makine; Allah’ın yarattığı ve bir makineyi andıran insan bedeni mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan
    mezaristan: mezarlık minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek
    mâlik: sahip mülk: sahip olunan şey
    nefis/nefs-i emmare: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu safâ: eğlence
    sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik taallûkat: bağlantılı unsurlar
    taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak vehmî: olmadığı halde varsayılan
    vesait: araçlar, vasıtalar zaman-ı mâzi: geçmiş zaman
    zerre: atom âmâl: emeller, arzular

    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 94


    Dördüncü hakikat:
    Ey nefis!1 Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâniin ispatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak: Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu’cizelerinden ve harika san’atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!”, “Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlıkın, o ah u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zîra, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk!” söyleyen o Sâni-i Semî ve Basîrin, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevaplar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?

    Binaenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkep ve ene ile tâbir edilen hüceyre-i kübrâ! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu harika icadlarını gör, îmana gel! Ve “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ Men Lehü’l-Mülkü ve’l-Hamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim, mâlik değilim” de; o bâtıl temellük dâvâsından vazgeç. Çünkü o temellük dâvâsı, insanı pek elîm elemlere mâruz bırakır.2





    Not
    Dipnot-1 Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrîhen, başkalara da târizen söylüyor.
    Dipnot-2 Mütercimin bir itizârı: Mesnevî-i Nûriye’nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah, Elhamdü lillâh ve Allahu Ekber’e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesahatini muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o hakikatleri Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldar etmek endişesiyle tercüme etmedim. Kàrilerden özür diler, rahmet ve hayır dualarını beklerim. Mütercim




    Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” Arabî: Arapça
    Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    Lebbeyk: “buyurun, emredin” Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah
    Sâni-i Semî ve Basîr: her şeyi işiten ve gören ve her şeyi sonsuz mükemmellikteki san’atlarla yaratan Allah Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”
    Yâ Hâlıkî!: Ey beni yaratan Halıkım! Yâ Men Lehü'l-Mülkü ve'l-Hamd!: Ey bütün mülkün, bütün varlıkların; bütün övgü ve şükürlerin asıl sahibi olan!
    Yâ Musavvirî!: Ey bana harika bir şekil ve suret veren Musavvirim! Yâ Mâlikî: Ey benim asıl sahibim olan Mâlikim!
    Yâ Rabbî!: Ey Rabbim! Yâ İlâhî!: Ey İlâhım!
    ah u enîn: ah çekerek inleme binaenaleyh: bundan dolayı; buradan hareketle
    bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış cisim: beden, vücut
    ehemmiyetli: değerli, önemli elem: acı, keder
    elîm: acı ve sıkıntı veren ene: ben, benlik
    enîn: inleme evrad: virdler; zikirler
    fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması haleldar etmek: bozmak
    haric: dış hilkat: yaratılış
    hâcât: ihtiyaçlar hüceyrat: hücreler
    hüceyre-i kübrâ: en büyük hücre; maddî yapısı çok küçük olmasına rağmen, değeri çok büyük olan insan icad: var etme
    itizâr: özür dileme kàri: okuyucu
    kıymet-i asliye: aslındaki değer, önem lisan-ı hal: hal ve beden dili
    makam: derece, konum mâlik: mülke sahip olan
    mâruz bırakmak: bir olay veya durum karşısında veya etkisinde bırakmak müellif-i muhterem: saygı ve hürmete lâyık müellif; Bediüzzaman
    mülk: sahip olunan şey mürekkep: birden fazla unsurdan meydana gelen; birleşik
    müsbet: olumlu, uygun mütercim: tercüme eden
    müştemilât: bir bütünü meydana getiren unsurlar nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nida: sesleniş nüsha: yazılı halde bulunan kitap, kopya
    rahmet: merhamet ve şefkat silsile: zincir
    taht-ı taahhüd: sorumluluk ve güvence altı tasrîhen: açıkça ifade ederek
    temellük: sahiplenme, kendine mal etme tâbir edilen: ifade edilen, adlandırılan
    târizen: sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek vedîa: emanet
    âmâl: emeller, arzular üslûb: ifade tarzı
    şefkat: acıma, merhamet

    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 95


    Nükte


    Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.

    Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.

    Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)—yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur—denilmiştir.

    Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.

    Nokta

    Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.

    Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm.

    Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur.İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur.

    İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur.





    adâvet: düşmanlık akliyat: aklın kapasitesine göre ele alınan meseleler, bilimsel şeyler
    aklî: akılla ilgili binaen: -dayanarak
    bâtın: bir şeyin iç yüzü bâtınen: bir şeyin iç yönü açısından
    bürudet: soğukluk cevher: değerli öz ve unsur
    daimî: devamlı; sürekli ebediyet: sonsuzluk
    ecnebî: yabancı emraz-ı kalbiye: kalb hastalıkları
    felsefe ilimleri: aklı esas alan, vahye itimat etmeyen ilimler filcümle: kısmen
    galebe: üstünlük hakikî: gerçek
    hasenat: güzel davranışlar ve işler iltizam: taraftarlık; sıkı sıkıya bağlılık
    irtibat: bağ, ilişki itimad: güvenme
    ittihad: birlik ittisal: yakınlık, bağ
    iştigal etmek: meşgul olmak kalb etmek: dönüştürmek
    keza: aynı, aynı biçimde kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse
    küfür: inkâr ve inançsızlık lüb: öz, iç
    maraz: hastalık mesut: mutlu
    meyil: eğilim, yönelme muhabbet: sevme
    mükâfat: ödül müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak
    mü’min: Allah’a inanan nazar: bakış, görüş
    nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu nevi: çeşit
    nisbet: kıyas, oran nisbeten: kıyasla, oranla
    nükte: ince ve derin mânâ rabıta: bağ
    saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk sevk etmek: yöneltmek
    seyyiat: günahlar, hatalar tavaggul: fazla meşguliyet, çok uğraşmak
    tefrik etmek: ayırmak tesis etmek: kurmak
    uhuvvet: kardeşlik ulûm-i akliye: akıldan hareketle ortaya konulan bilimler
    vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet zahiren: dış görünüş açısından
    zahirî: açık, görünürde ziyade: çok
    zulmet: koyu karanlık; inkâr karanlığı âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
    ünsiyet: yakınlık
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 96


    Kur’ân-ı Azîmüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.

    Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır:

    Birisi: Enaniyet ile vücuttur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalb olur.
    İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın.

    Nükte

    Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet hakkındadır.

    Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.

    Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

    Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâs iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezaiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.

    Ve keza, dünyadaki lezzet ve nimetlere iki cihetle bakılır:

    Bir cihette, o nimetlerin bir Mün’im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o lezzetten in’am edene döner, Onu düşünür. Mün’imi düşünmek lezzeti, nimeti düşünmekten daha lezizdir.

    İkinci cihet, nimeti görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganimet telâkki ederek minnetsiz yer.





    Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi çok büyük olan Kur’ân Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah
    Vâcibü'l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah acip: hayret verici, şaşırtıcı
    adem: hiçlik, yokluk amel: iş, davranış
    binaen: -dayanarak binaenaleyh: bundan dolayı
    cihet: yön, taraf daimî: devamlı, sürekli
    enaniyet: benlik halâs: kurtulma
    hasenat: iyilikler, sevaplar hasretmek: bir noktada toplamak, başka şeyleri görmemek
    husule gelmek: meydana gelmek hâlet: durum, hâl
    hâsiyet: özellik ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
    ihya etmek: hayat vermek, diriltmek iksir: dertlere devâ olan çok tesirli ilâç
    in’am etmek: nimet vermek kalb olmak: dönüşmek
    keza: aynı, aynı biçimde lezaiz: lezzetler
    mahsul: ürün maye: esas, temel; maya
    mehâsin: güzellikler, iyilikler meyyit: ölü
    minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek mukaddeme: başlangıç; giriş bölümü
    muttasıl: yapışık, bitişik mâlik: sahip olan
    mümkinat: olması veya olmaması imkân dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler; sonradan yaratılan tüm varlıklar mün’adim: kendi adına davadan vazgeçip kendini Allah’a feda etmek
    nazar: bakış, görüş, düşünce necat: kurtuluş
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan, rızık nükte: ince ve derin anlamlı söz
    seyyiat: günahlar, kötülükler tahvil etmek: dönüştürmek
    telâkki etmek: kabul etmek tevcih etmek: yöneltmek
    vecih: şekil, tarz vücud bulmak: var olmak; varlığa kavuşmak
    vücut: varlık, var olma zikretmek: anmak, belirtmek
    âdet: alışkanlık haline gelmiş sıradan davranışlar âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
    şâkir: şükreden şükür: minnet duyma, teşekkür etme
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 97


    Halbuki, birinci cihette lezzet, zeval ile zâil olsa bile ruhu bâkidir. Çünkü Mün’imi düşünür. Mün’im ise merhametlidir. “Daima bu nimetleri bana verir” diye ümitvâr olur. İkinci cihette, nimetin zevali ölüm değildir ki, ruhu kalsın. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise, zevâlinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevâlinden sonra kalan dumanları, günahlarıdır.

    Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, imanla bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki, emsaller birbirini takip eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz’iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki, lezaiz-i imaniye, firak ve iftirakla müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zeval, hadd-i zâtında elem olduğu gibi, düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur.


    Nokta

    Arkadaş! Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü’l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler.

    Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep





    Mün'im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah
    addedilmek: sayılmak aziz: izzetli, büyük
    binaen: -dayanarak bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz
    cihet: yön darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü
    devriye: dairesel, çember gibi; birbirinin yerini alma ebedî: sonsuz
    elem: acı, keder emsal: benzer
    esbab: sebepler esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler
    firak: ayrılık gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli
    hadd-i zatında: esasen, aslında hakaret: hakir ve alçak bir konumda olma
    hareket-i devriye: dairesel hareket; birinin gidip yerine başkasının geçmesi iftirak: ayrılma
    ihsan: bağış, ikram ihtimam: özen, önem verme
    iştihar etmek: meşhur olmak; tanınmak kelp: köpek
    lezaiz-i imaniye: imandan gelen lezzetler mahiyet: özellik, esas
    mahkûm olmak: hüküm altında olmak; belirli bir cezaya çarptırılmak maraz: hastalık
    misli: benzeri, eş değeri musibet: belâ, dert, felâket
    muttasıf: sıfata sahip olan, belli bir özelliği üzerinde taşıyan mübarek: bereketli, hayırlı
    mübarekiyet: bereketli olma mükedder olmak: dertlenmek, üzüntü duymak
    müstakim: doğru bir çizgi takip etme müteessir: üzüntü
    nazar: bakış açısı necisü’l-ayn: bir şeyin bizzat kendisinin pis olması
    nimet: rızık, iyilik, lütuf, ihsan sair: diğer
    sıfat-ı hasene: güzel özellik teşahhusat-ı cüz’iye: ferdî şahıslanma, bireysel kimlik ve yapı kazanma
    vefâdar: vefâlı olan vesait: araçlar, vasıtalar
    zeval: kaybolma, yok olma zillet: alçalma, aşağılanma
    zâil: geçip gitme, yok olma âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
    ümitvâr: ümitli olan şükran: minnettarlık, teşekkür
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 98


    olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir.

    Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru eder—senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün’im-i Hakikîye şükran hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar—şuur olsun, olmasın. Evet, kedinin mırmırları “Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm”dir.


    Nükte

    Yine gördüm ki: Eğer herşey Cenâb-ı Hakka isnad edilmezse, bir ân-ı vahidde, gayr-ı mütenahî ilâhların ispatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış, tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ, balarısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata cari ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o balarısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczâsını kâinattan alıyor. Halbuki, vücut sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcib-i Ehade mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya’nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyleyse, kâinatın Sânie olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyleyse, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir.




    Ayasofya: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
    Mimar Sinan: (bk. bilgiler) Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah
    Mün'im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    Vâcib-i Ehad: varlığı zorunlu olan ve her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah beynennâs: insanlar arasında
    binaenaleyh: bundan dolayı bâni: bina eden; mimar
    cari: geçerli darbe: vuruş; ceza
    delâlet: delil olma, işaret etme eczâ: parçalar, bölümler
    esbab: sebepler evlâ: daha iyi
    fıtrat: yaratılış, mizaç gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli
    gayr-ı mütenahî: sınırsız, sonsuz had: dinin emrettiği bir işi terk eden kişiye verilecek cezâ
    ihsan: bağış, ikram ilâh: tanrı
    isnad etmek: dayandırmak kefaret: günahın bağışlanmasına vesile olan şey
    kudret: güç ve kuvvet lisan-ı hal: hal ve beden dili
    mahal: yer mahsus: özel, has
    makam: konum, yer misil: benzer, eş değer
    muârefe: karşılıklı tanışma, birbirini bilip tanıma müessir: tesir eden; tesir sahibi
    necis: pis; dinî ibadetlere engel sayılan pislik nefis: bir kimsenin kendisi
    nâfiz: etkili, hükmü geçen nükte: ince anlamlı söz
    nümune: örnek, misal tahkir: aşağılanma, hakarete uğrama
    tasarrufat: dilediği gibi kullanma ve idare etme tazarru: dua, yakarış
    tâhir: temiz, pak; dinen temiz sayılan ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık
    unsur: madde, parça vasıta: aracı ve vesile olan
    vaziyet almak: belli bir konumda bulunmak vesait: araçlar, vasıtalar
    vâzıh: açık vücut sahası: varlık alanı
    yâ Rahîm: ey sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve özel ihsanları bulunan Allah zerrat-ı kâinat: kâinattaki, evrendeki atomlar
    zerre: atom zâhir: açık, görünür
    zîra: çünkü ân-ı vahid: bir an, pek kısa bir süre
    şuur: bilinç, idrak şükran: minnettarlık, teşekkür


    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 99

    Nokta

    Gafletten neş’et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe’nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.

    Nükte
    Arkadaş! نَعْبُدُ 1 ’deki ن ’un ifade ettiği cem’ ve cemaat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü’minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları hâvi o cemaat-i kübrâ içinde namaz kıldığını ihtar ettirir.


    Ve keza, لاٰ اِلٰهَ ِالاَّ اِللهُolan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mâzi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de, o cemaat-ı uzmâ içinde bulunarak şu kubbe‑i minâyı dolduran yüksek, İlâhî ve tatlı sadâlarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.


    Nokta

    Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi yukarıdan aşağıya nâzil olur; diğeri aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:

    Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla



    Not
    Dipnot-1 “İbadet ederiz.” Fatiha Sûresi, 1:5.




    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”
    acip: acayip, hayret verici, şaşırtıcı ayık: uyanık
    cemaat: topluluk cemaat-i kübrâ: büyük cemaat, topluluk
    cemaat-ı uzmâ: büyük cemaat, topluluk cem’: çoğul mânâsını ifade eden fiil kalıbı
    cihet: yön dalâlet: doğru yoldan sapkınlık
    enbiya: nebiler, peygamberler evliya: Allah dostları, velîler
    evvel: önce feza: uzay, gökyüzü
    gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli halka-i zikir: zikir halkası
    hâvi: içine alan ihtar etmek: hatırlatmak
    illet: esas sebep illiyet: ana sebep ve illet olma özelliği
    istikbal: gelecek zaman iştirak etmek: katılmak
    kalb etmek: dönüştürmek kelime-i zikriye: sürekli anılan ve tekrar edilen cümle
    keza: aynı, aynı biçimde kubbe-i minâ: mavi gökkubbe; geçmiş ve geleceğin bir bütün olarak düşünülmesiyle ortaya çıkan ve büyük bir mescidi andıran varlıklar âleminin kubbesi
    kuvve-i hayaliye: hayal duyusu, gücü masnuat: her birisi san’at eseri varlıklar
    muhabbet: sevgi mukarenet: beraber bulunma, yan yana olma
    musallî: namaz kılan mâsivâ: Allah’tan başka her şey, bütün varlıklar
    mâzi: geçmiş zaman mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan
    nazar: bakış açısı, görüş, düşünce neş’et eden: kaynaklanan
    nâzil olmak: inmek nükte: ince anlamlı söz
    sadâ: ses sath-ı arz: yeryüzü
    tahayyül etmek: hayal etmek teşekkül etmek: meydana gelmek
    teşkil etmek: meydana getirmek velvele: coşku, haykırış
    vird-i zeban: dilden düşmeyen zikir vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek
    zikretmek: Allah’ı anmak İlâhî: Allah tarafından olan
    şarktan garba: doğudan batıya şe’n: hâl, özellik, nitelik
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Katre - Sayfa: 100


    Allah’ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.

    İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ-yı ismiyle tamamen cezb eder, helâkete sebep olur. Şayet Allah’a vâsıl olsa da, vüsulü nâkıs olur.

    Nükte

    1 وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.

    Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kisbe bağlıdır.

    Nokta

    Arkadaş! Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten



    Not

    Dipnot-1“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.




    ahkâm: hükümler, kurallar beşer: insan
    cezb etmek: kendine doğru çekmek cisim: beden
    düstur: kâide, kural esbab: sebepler
    evvel: önce fehim: anlama, kavrama
    gayr-ı zarurî: zorunlu olmayan hakikî rızık: hayatın devamı için sahip olmamız gereken nimetler
    helâket: mahvolma hikmet: sır, fayda, gaye; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    hiss-i şefkat: şefkat hissi; acıma, merhamet duygusu husule gelen: meydana gelen
    hâvi: içine alan hüküm: kural
    istidad: kabiliyet, kapasite kavî: güçlü, kuvvetli
    kisb: kazanma mahlûkat: yaratılmış varlıklar
    masum: günahsız, suçsuz mecâzî rızık: yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler
    meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi muhabbet: sevgi
    muhafaza etmek: korumak muhalefet: karşıt olma, aykırılık
    musibet: belâ, dert, felâket mânâ-yı ismi: bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı
    nâkıs: eksik, noksan nükte: ince anlamlı söz
    rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler, içecekler sa'y: çalışma, emek
    semiz: besili taahhüt: garanti
    taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak tatbik: uygulama
    tecziye etmek: cezalandırmak tenkis etmek: azaltmak
    tezyid etmek: arttırmak, çoğaltmak tâbi: bağlı, ait
    vâsıl olmak: ulaşmak vücud: varlık
    vüsul: kavuşma, erişme zaafiyet: zayıflık
    zarurî: zorunlu, gerekli âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi
    şeriat: Allah tarafından konulan İlâhî kanun; burada kâinatta yürürlükte olan kanunlar kastedilmektedir şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tâbi olduğu kanunlar
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/5 İlkİlk 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 103, 104, 105, 106, 108, 157, 159, 160, 161, 164, 176, acip, adedince, adıyla, ahlâk, aklı, akıldan, alâkası, âlemi, âlemleri, alınmış, anlayan, aracı, araf, arz, aya, bab, bakıyorum, bağış, bağışlar, başkasını, belirleyen, beyanı, beşer, bildim, bildirip, bilinen, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, birlik, boğulur, bulunmak, bütün, çalışıyor, cihâ, cilvelerine, cömertlik, çözümü, dadır, daire, dağlar, delilden, derece, desteklemek, değildi, değilim, değiller, değiştirme, değiştirmek, dile, dilediğini, dilemek, dinen, durarak, duyan, düzenli, dış, dışında, edilirse, ediyorlar, efendisi, efes turları, eksiksiz, elçisidir, ellerinde, emanetin, emareleri, ettir, ettiren, ettirir, eşkiya, eşsiz, faydaya, gaflete, galebe, ganimet, geçmesi, gelmiş, gezi, gidip, gökte, görünmek, görünüşü, gösteriş, gösterme, günahtan, gururu, güvenme, güzelliği, hakikatten, halka, hallerini, harap, hastalıktan, havas, hayalen, haydut, hazretlerini, hendese, herşeye, herşeyin, hevâ, hibe, hidayetin, hilkat, hücum, içine, ihanet, ihata, ile, ilham, ilhamlar, ilimle, imaniye, inancı, istekleri, işaret, iştihar, jpg, kabrin, kâfiri, kâinatı, kâinatın, kalsı, kapanmak, kaplan, kapılmak, kardeşimiz, kemâli, kemik, kendisinde, kesmeyi, kesmeyin, konuşan, konuşmak, kudretine, küfr, küfrü, kuvvetle, kuvvetlendirmek, kısmen, kısmı, kıymetsiz, lam, lezzetlerin, lisanı, lütuf, mâlikim, malûmdur, manevî, masnuatı, mecbur, mecmuası, mehasini, merkeb, meselâ, meselelere, meseleyi, mevcut, mezarlık, misli, muhakkak, muhaldir, muhterem, mükâfatını, mümkü, müş, nail, nefer, nihayet, olduğuna, olduğundan, olgun, olmamak, olmayı, olsun, orga, özellikle, öğrendim, parçalar, planı, risalesini, sahibi, sakı, sayılan, seçim, selâm, seviyesi, söyleyerek, sultana, sünnetleri, süre, süren, surlar, süzülen, sırra, sızmak, sığı, sığınmak, taksim, tamamıyla, tasavvur, tasdike, tasdiklerine, tavır, taşları, tecavüz, teslimiyete, tevahhuş, toplamak, ubudiyeti, ümidinizi, ümitsizlik, üstü, uyum, vahy, varlığının, vazgeç, verdiği, yalnızlıkta, yapabilme, yardımı, yayı, yazdığı, yazılan, yerden, yönden, yıldızları, ışık, zamanları, zarif, zira, şahsiyet, şeye, şeytanları, şeytanı

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222