Sayfa 3/9 İlkİlk 1234567 ... SonSon
84 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 575

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüşahede, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Öyleyse, güneş ziyayı, ziya gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinattaki hikmetler risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam eder.

    Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîmin cilve-i âzamı ile, âzamî derecede risalet-i Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ-i Hüsnâdan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün’im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta görünen bir cilve-i âzamla, âzamî derecede ve mertebe-i kat’iyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam ederler.

    Meselâ, ism-i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia, o Rahmeten li’l-Âlemîn ile tezahür eder. Ve ism-i Vedûdun cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habib-i Rabbü’l-Âlemîn ile netice verir, mukabele görür. Ve ism-i Cemîlin bir cilvesi olan bütün cemaller, yani, cemâl-i Zât, cemâl-i esmâ, cemâl‑i san’at, cemâl-i masnuat o âyine-i Ahmediyede görülür, gösterilir. Ve haşmet-i rububiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rububiyet olan zât-ı Ahmediyenin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ, bu misaller gibi, ekser Esmâ-i Hüsnânın herbiri, risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) birer parlak burhandır.

    Elhasıl, madem kâinat mevcuttur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinatın renkleri,





    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah
    Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri Habib-i Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed
    Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah
    Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz
    Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
    Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Vedûd: kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen Allah
    bilmüşahede: gözle görerek burhan: güçlü, sarsılmaz delil
    cemâl: güzellik cemâl-i Zât: Allah’ın Zâtının güzelliği
    cemâl-i esmâ: Allah’ın isimlerinin güzelliği cemâl-i masnuat: Allah’ın yaratıklarındaki sanatkârane, mükemmel, kusursuz güzellikler
    cemâl-i san’at: Allah’ın san’atının güzelliği cilve: görünme, yansıma
    cilve-i âzam: en büyük yansıma, görünme dellâl-ı saltanat-ı rububiyet: Allah’ın rububiyet saltanatının ilâncısı
    ekmel: en mükemmel ekser: çok
    elhasıl: kısaca, özetle haşmet-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliğinin ve yaratıcılığının haşmeti, görkemi
    hikmet: fayda, gaye hâkezâ: bunun gibi
    iktiza etmek: gerektirmek ism-i Cemîl: Allah’ın bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olduğunu ifade eden ismi
    ism-i Hakem ve Hakîm: Allah’ın küllî hükmünü ayırdığını ve herşeyi hikmetle yarattığını bildiren ismi ism-i Rahmân: Allah’ın sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eden ismi
    ism-i Vedûd: Allah’ın yarattığı varlıkları çok sevdiğini ve onlar tarafından da çok sevildiğini ifade eden ismi istilzam etmek: gerektirmek
    kâinat: evren mertebe-i kat’iyet: kesinlik derecesi
    mevcut: var misal: benzer, örnek
    mukabele görmek: karşılık görmek netice: sonuç
    rahmet-i vâsia: geniş rahmet risalet: elçilik, peygamberlik
    risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği saltanat-ı ulûhiyet: hiçbir ortak kabul etmeyen Allah’ın bütün âlemdeki egemenliği
    suret: biçim, görünüş taarrüf-ü Rabbânî: Allah’ın kendisini tanıtması
    tahabbüb-ü İlâhî: Allah’ın kendisini sevdirmesi tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
    tezahür etmek: ortaya çıkmak, görünmek ziya: ışık
    zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisi âyine-i Ahmediye: Hz Muhammed’in (a s m ) Allah’ın bütün güzelliklerini yansıtan bir ayna olması
    âzamî: en büyük

    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 576

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı âzam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve âyine-i Samedânî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinatın ziyaları gibi, bunun risaleti dahi, kâinatın en parlak bir ziyasıdır.

    عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ اْلاَيَّامِ وَذَرَّاتِ اْلاَنَامِ 1
    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2









    Not
    Dipnot-1 Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.









    Adl: sonsuz adalet sahibi olan Allah Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
    Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah Habib-i Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın sevgili kulu; Hz. Muhammed (a.s.m.)
    Hakem: herbir şey hakkında küllî hüküm veren ve onların hangi keyfiyetle olacağına hükmeden Allah Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah
    Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
    Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah cemâl: güzellik
    cihet: taraf, yön dellâl-ı âzam: en büyük duyurucu, ilân edici
    fâil: işi yapan hakikat: gerçek
    hikmet: fayda, gaye inkâr etme: yok sayma, reddetme
    inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik kabil: mümkün, olabilir
    keşşaf: keşfedici, açığa çıkarıcı kâinat: evren
    medar-ı kemal: mükemmellik sebebi medar-ı tahakkuk: gerçekleşme sebebi
    medar-ı zuhur: görünme sebebi mevsuf: belli bir sıfatı taşıyan
    meşhud: görünen mizan: ölçü, denge
    muallim-i ekmel: en mükemmel öğretmen nizam: düzen
    rabıta: bağ rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    rehber-i ekber: en büyük rehber risalet: elçilik, peygamberlik
    tılsım-ı kâinat: evrenin ve yaratılan tüm varlıkların içinde gizli olduğu ve anlaşılması zor sır, gizem ziya: ışık
    ziynet: süs âlem-i hakikat: hakikat âlemi, gerçek dünya
    âyine-i Samedânî: herşeyin kendisine muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna


    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 577

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>
    Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi



    قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ 1


    âyetinin bir nüktesini ve Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir İsm-i Âzam veya İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan Ferd isminin bir cilvesi, Şevvâl-i Şerifte Eskişehir Hapishanesinde bana göründü. O cilve-i âzamın tafsilâtını Risale-i Nur’a havale edip, burada muhtasar yedi işaretle, ism-i Ferdin tecellî-i âzamıyla gösterdiği tevhid-i hakikîyi gayet muhtasar beyan edeceğiz.


    BİRİNCİ İŞARET

    Ferd İsm-i Âzamı, âzamî bir tecellî ile kâinatın heyet-i mecmuasına ve herbir nev’ine ve herbir ferdine birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdâniyet koyduğunu, Yirmi İkinci Söz ile Otuz Üçüncü Mektup tafsilen göstermişlerdir. Burada, yalnız üç sikkeye işaret edeceğiz.

    BİRİNCİ SİKKE: Ferdiyet cilvesi, kâinat yüzünde öyle bir sikke-i vahdet koymuştur ki, kâinatı tecezzî kabul etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinata tasarruf edemeyen bir zât, hiçbir cüz’üne hakikî mâlik olamaz. O sikke de şudur:

    Kâinatın mevcudatı, envâları en muntazam bir fabrika çarkları gibi birbirine muavenet eder, birbirinin vazifesini tekmile çalışır. Öyle bir tesanüd, öyle birbirine muavenet, öyle birbirinin sualine cevap vermek ve birbirinin imdadına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek suretiyle öyle bir vahdet-i vücut



    Not
    Dipnot-1 “De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.






    Eskişehir: (bk. bilgiler) Ferd: ferdlerden kâinata kadar bütün varlıkları birlik içinde tutan Allah
    Vâhid ve Ehad: bir olan ve her bir varlıkta birliği görülen Allah beyan etmek: açıklamak, anlatmak
    cilve: görüntü, yansıma cilve-i âzam: büyük yansıma, görüntü
    cüz: parça envâ: türler, çeşitler
    ferd: kişi, birey ferdiyet: ferdlerden kainata kadar herşeyi bir birlik içine koyma
    hakikî: gerçek havale etmek: bir işi başka birine bırakma
    heyet-i mecmua: genel yapı, bütün hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu, ortağının bulunmadığını gösteren mühür
    imdada koşmak: yardım eli uzatmak ism-i Ferd: Allah’ın hem Vâhid hem Ehad olduğunu ifade eden ismi
    kâinat: evren küll: bütün
    lem’a: parıltı mevcudat: varlıklar
    muavenet: yardımlaşma muhtasar: kısa, özet
    muntazam: düzenli mâlik: sahip
    nev: tür, çeşit nükte: derin ve ince anlamlı söz
    sikke: işaret, damga sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, damga
    sikke-i vahdet: Allah’ın birliğini gösteren damga sual: istek
    suretiyle: şeklinde tafsilen: ayrıntılı olarak
    tafsilât: ayrıntılar tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek
    tazammun etmek: içine almak, kapsamak tecellî: görünüm, yansıma
    tecellî-i âzam: en büyük yansıma, görünüm tecezzî: bölünme, parçalanma
    tekmil: tamamlama tesanüd: dayanışma
    tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın birliğini kabul etme vahdet-i vücut: farklı şeylerin tek bir varlıkta bir araya gelmesi
    âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle âzamî: en büyük
    İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın bin bir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı Şevvâl-i Şerif: Miladî aylardan onuncusu; Ramazan’dan sonra gelen ay


    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 578

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>teşkil ediyorlar ki, bir insanın cesedindeki unsurlar gibi, birbirinden kabil-i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zaptedemez.

    İşte, kâinatın simasındaki bu teavün, tesanüd, tecavüb, teanuk, pek parlak bir sikke-i kübrâ-yı vahdettir.

    İKİNCİ SİKKE: Zeminin yüzünde ve bahar simasında öyle bir parlak hâtem-i ehadiyet ve sikke-i vahdâniyet, ism-i Ferdin cilvesiyle görünüyor ki, küre-i arzın yüzünde bütün zîhayatı bütün efradıyla ve ahval ve şuûnâtıyla idare etmeyen ve umumunu birden görmeyen ve bilmeyen ve icad etmeyen bir zat icad cihetinde hiçbir şeye karışmadığını ispat ediyor. O sikke de şudur:

    Zeminin yüzünde madenî maddelerin, unsurların ve câmidat mahlûkatın gayet muntazam, fakat gizli sikkelerinden kat-ı nazar, yalnız iki yüz bin hayvânat taifelerinin ve iki yüz bin nebâtat envâının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden, bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihazatları, hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihayet karışıklık içinde nihayet derecede temyiz ve tefrikle, gayet hassas bir mizanla, herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz, tam vaktinde, umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle gördüğümüzden, zeminin simasında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir hâtem-i vahdâniyet ve öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, bütün o mevcudatı birden hiçten icad edip beraber idare etmeyen bir zât, rububiyet ve icad cihetiyle hiçbir şeye karışamaz. Çünkü karışmış olsa, o hadsiz geniş muvazene-i idare bozulacak. Fakat insanların o kavânîn-i rububiyetin hüsn-ü cereyanlarına, yine emr-i İlâhî ile, sûrî bir hizmeti var.




    ahval: haller, davranışlar cesed: beden
    cihazat: cihazlar, donanım cihet: şekil, yön
    cilve: görünme, yansıma câmidat: cansızlar
    dizginleri tutmak: başıboş bırakmamak efrad: fertler, bireyler
    emr-i İlâhî: Allah’ın emri envâ: türler, çeşitler
    hadsiz: sınırsız hassas: duyarlı, dikkat gerektiren
    hayvânat: hayvanlar hâtem-i ehadiyet: Cenâb-ı Hakkın isimlerinin her şeyde ayrı ayrı tecelli eden birlik mührü
    hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösteren mühür hüsn-ü cereyan: güzel gidişat
    icad etmek: var etmek ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi
    kabil-i tefrik: ayrılabilir olma kat-ı nazar: görmezden gelme
    kavânîn-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliğini, yaratıcılığını, idare ve terbiye ediciliğini kapsayan kanunlar keyfiyet: özellik, nitelik
    kâinat: evren külfetsiz: zahmetsiz
    küre-i arz: yeryüzü mahlûkat: varlıklar
    mevcudat: varlıklar mizan: ölçü, denge
    muntazam: düzenli muvazene-i idare: idaredeki denge ve ölçü
    nakışlı: işlemeli, süslemeli nebâtat: bitkiler
    nihayet: sınırsız rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
    sikke: mühür, işaret sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren damga
    sikke-i kübrâ-yı vahdet: Allah’ın birliğini gösteren en büyük damga sikke-i vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşunu gösteren damga
    sima: yüz, görünüş sûrî: görünüşte
    taife: grup, topluluk teanuk: birbirine sarılma
    teavün: yardımlaşma tecavüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme
    tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama tefrik: ayırma
    temyiz: ayırd etme tesanüd: dayanışma
    teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak umum: bütün, genel
    unsur: madde, element zaptetmek: elinde tutmak
    zemin: yer zîhayat: canlı
    şuûnât: haller, işler, fiiller


    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 579

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>ÜÇÜNCÜ SİKKE: İnsanın yüzünde... Belki insanın yüzü öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, Âdem zamanından tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrad-ı insaniye birden nazar-ı mütalâasında bulunmayan; ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i farika koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan bir sebep, birtek insanın yüzündeki hâtem-i vahdâniyete icad cihetiyle el uzatamaz.

    Evet, insanın yüzüne o sikkeyi koyan Zât, elbette bütün efrad-ı insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i ilmindedir ki, herbir insanın siması göz, kulak, ağız gibi âzâ-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer alâmet-i farika ile hiçbirisine tamam benzemez. Nasıl ki o simada göz, kulak gibi âzâların umum efradında birbirine benzemesi, o nev-i insanın Sânii bir ve vâhid olduğuna şehadet eden bir sikke-i tevhiddir; öyle de, hukuk-u insaniyenin muhafazası için sair envâın fevkinde olarak o simalarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i farika ile iftirakları, o Sâni-i Vâhidin iradesini, ihtiyarını ve meşietini göstermekle beraber, ayrı ve çok dakik bir sikke-i ehadiyet oluyor ki, bütün insanları, hayvanları, belki kâinatı halk etmeyen bir zât, bir sebep, o sikkeyi koyamaz.

    İKİNCİ İŞARET

    Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın heyet-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebep, hiçbir nev’ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Adeta ism-i Ferdin cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış, herşey o vahdeti ilân ediyor.

    Meselâ, bu kâinatın lâmbası olan güneşin bir olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması; ve aşçıları olan ateş bir olması; ve zemin bahçesini sulayan bulut





    Sâni-i Vâhid: tek olan ve herşeyi san’atlı yapan Allah Sâni’: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah
    alâmet-i farika: ayırt edici işaret cihet: şekil, yön
    cilve-i vahdet: Allah’ın birliğinin yansıması, görünmesi daire-i ilim: ilim dairesi
    dakik: dikkatli, ince efrad: fertler
    efrad-ı insaniye: insan fertleri envâ: türler, çeşitler
    fevkinde: üstünde girift: karmaşık, iç içe
    hadsiz: sınırsız, sayısız hakikî: gerçek anlamda
    halk etmek: yaratmak heyet-i mecmua: genel yapı, bütün
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hukuk-u insaniye: insan hakları
    hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir oluşunu ve ortağının bulunmayışını gösteren mühür icad etme: var etme
    iftirak: ayrılma, dağılma ihtiyar: dileme, istek, irade
    iltibas olmamak: karışmamak irade: dileme, tercih etme
    ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi kâinat: evren
    kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması meşiet: istek, dileme
    muhafaza: koruma, saklama mâlik: sahip
    nazar-ı mütâlâa: inceleyerek bakma nazar-ı şuhud: gören bakış
    nev: tür, çeşit nev-i insan: insan türü, insanlık
    sair: başka, diğer sikke: işaret, damga
    sikke-i ehadiyet: herbir varlıkta Allah’ın birliğini gösteren mühür sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, damga
    sima: yüz, görünüş tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek
    tefrik: ayırma umum: bütün
    unsur: madde, element vahdet: birlik
    vâhid: tek olan zemin: yer
    zîhayat: canlı Âdem: (bk. bilgiler)
    âlem: dünya, âzâ: uzuvlar, organlar
    âzâ-yı esasî: temel organlar çevik ve çalâk: çok hızlı hareket eden, çalışkan ve hamarat olan
    şehadet etmek: şahid olmak


    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 580

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>süngeri bir olması; ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi; ve ekser hayvânat ve nebâtat taifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve meskenleri bir bulunması gayet kat’î bir surette işaretler, şehadetlerdir ki, meskenleriyle beraber umum o mevcudat, birtek Zâtın malı olduğuna delâlet ederler.

    İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu-u kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzî kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmeyen bir sebep, rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve birtek zerreye rububiyetini dinlettiremez.

    ÜÇÜNCÜ İŞARET

    İsm-i Ferdin tecellî-i âzamıyla kâinatı birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedâniye hükmüne getirip, her mektupta hadsiz hâtem-i vahdâniyet ve pek çok mühr-ü ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimâtı adedince ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor.

    Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup suretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini gösteriyor. Meselâ, bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o Zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi Onun yazısı olduğuna, açık bir surette delâlet ediyor.

    Demek oluyor ki, herbir şey, umum eşyayı Hâlıkına isnad edip âzamî bir tevhide işaret ediyor.


    DÖRDÜNCÜ İŞARET

    İsm-i Ferdin cilve-i âzamı güneş gibi zâhir olmakla beraber, vücub derecesinde




    Hâlık: herşeyi yaratan Allah cihet: yön, şekil
    cilve-i âzam: en büyük yansıma delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek
    ehadiyet: Allah’ın bütün esması ile her bir varlıkta isimlerinin yansıması ekser: pek çok
    envâ’: türler, çeşitler girift: karmaşık, iç içe
    hadsiz: sınırsız, sonsuz hayvânat: hayvanlar
    hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösteren mühür hükmetmek: hakimiyeti altına almak
    icad: var etme imdada yetişmek: yardım eli uzatmak
    ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi isnad etmek: dayandırmak
    kelimât: kelimeler keyfiyet: özellik, nitelik
    kâinat: evren kâtib: yazar
    küll: bütün mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı, bütünü
    mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O’na muhtaç olduğunu gösteren mektuplar mekân: yer
    mesken: içinde yaşanılan mekân mevcudat: varlıklar
    mühr-ü ehadiyet: her bir varlık üzerinde Allah’ın birliğini gösteren mühür nakkaş: nakışlayan, süsleme yapan sanatkâr
    nebâtat: bitkiler nevi: çeşit, tür
    rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi sikke-i samediyet: Allah’ın hiç birşeye muhtaç olmadığını, fakat herşeyin Kendisine muhtaç olduğunu gösteren mühür
    suret: biçim, şekil taife: grup, topluluk
    tecellî-i âzam: en büyük tecelli, görünüm tecezzî: bölünme, parçalanma
    tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme umum: bütün
    vahdet-i nev’iye: aynı türden olma vücub: kesinlik, zorunlu olma
    zemin: yer zâhir: açık, gözle görünür
    zîhayat: canlı âzamî: en büyük
    şehadet: şahitlik, tanıklık


    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 581

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>bir mâkuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabul edilir. Ve o cilvenin muhalifi ve zıddı olan şirk, nihayet derecede müşkül ve akıldan gayet derecede uzak, belki muhal ve mümteni derecesinde olduğunu ispat eden çok burhanlar, Risale-i Nur’un eczalarında beyan edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların tafsilâtını o risalelere havale edip, yalnız üç noktasını burada beyan edeceğiz.

    BİRİNCİSİ:Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerin âhirlerinde icmâlen ve Yirminci Mektubun âhirinde tafsilen, gayet kat’î burhanlarla ispat etmişiz ki, Zât-ı Ferd ve Ehadin kudretine nisbeten en büyük şeyin icadı, en küçük birşey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi suhuletle halk eder. Binler haşrin nümunelerini, her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icad eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddit esbaba havale edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülâtlı ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suubetli olur.


    Evet, nasıl ki bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, o ordunun teçhizatı, adeta birtek neferin teçhizatı gibi kolaylaşır; eğer her neferin cihazatı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse, o vakit herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister. Aynen öyle de, eğer herşey Zât-ı Ferd ve Ehade verilse, bütün bir nev’in hadsiz efradı, birtek fert gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse, herbir fert, o nevi kadar müşkülâtlı olur.

    Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin o Zât-ı Vâhide intisabıyla olur ve Ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisap ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük birşey, o intisap ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fevkinde işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan, Ferd ve Ehade istinad ve intisap etmeyen birşey, kendi şahsî kuvvetine göre küçük işler görebilir ve neticesi ona göre küçülür.

    Meselâ, nasıl ki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde taşımaya mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir. Çünkü şahsî kuvveti o kadar eser






    Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen bir Allah Ferd: tek ve benzeri bulunmayan, Allah
    Zât-ı Ferd ve Ehad: benzeri olmayan ve herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah
    başıbozuk: sivil, asker olmayan beyan etmek: açıklamak
    burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cihazat: cihazlar
    cilve: görüntü, yansıma ecza: kısımlar, bölümler
    efrad: fertler esbab: sebepler
    ferdiyet: tek ve benzersiz olma fevkinde: üstünde
    hadsiz: sınırsız, sayısız halk etmek: yaratmak
    haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma icad etme: var etme
    icmâlen: kısaca idare-i askeriye: askerlerin idaresi
    intisab: bağlanma, mensup olma istinad etmek: dayanmak
    kat’î: kesin kesret: çokluk
    kudret: güç ve iktidar kuvvet-i şahsiye: şahsın kendi kuvveti
    muhal: imkansız muhalif: aykırı
    muvakkat: geçici mâkuliyet: akla uygunluk
    mümteni: imkansızlık müteaddit: bir çok, çeşitli
    müşkül: zor müşkülâtlı: zor, güç
    nefer: asker netice: sonuç
    nev’: çeşit, tür nihayet: son
    nisbeten: kıyasla nümune: örnek
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi suhuletle: kolaylıkla
    suubetli: zor tafsilen: ayrıntılı olarak
    tafsilât: ayrıntılar teçhizat: techizler, donanımlar
    teçhizat-ı askeriye: askerî donanım vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi
    zahîre: yol erzakı, azık âhir: son
    şirk: Allah’a ortak koşma
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 582

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>gösterebilir. Fakat askerlik tezkeresiyle bir kumandan-ı âzama intisap ve istinat eden bir adam, kendi menâbi-i kuvvetini ve erzak deposunu kendisi çekmediği ve taşımaya mecbur olmadığı için, o intisap ve istinat, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden, mağlûp düşen düşman ordusunun bir müşirini, belki binler adamla beraber, o intisap kuvvetiyle esir edebilir.

    Demek vahdette, ferdiyette, bir karınca bir Firavunu, bir sinek bir Nemrudu, bir mikrop bir cebbarı o intisap kuvvetiyle mağlûp edebildiği gibi, nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet, nasıl ki bir kumandan-ı âzam, bir neferin imdadına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle o neferin arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle, o nefer, bir ordu kendisinin arkasında mânen bulunuyor gibi bir kuvvet-i mâneviye ile, pek büyük işlere, kumandanı namına mazhar olur. Öyle de, Sultan-ı Ezelî Ferd ve Ehad olduğundan hiçbir cihetle ihtiyaç yok, eğer farazâ ihtiyaç olsa herşeyin imdadına bütün eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinat ordusunu tahşid eder ve herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya—faraza, eğer ihtiyaç olsa—o Kumandan-ı Ferdin kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder, neticeleri dahi hiçe iner.

    İşte, gözümüzle her vakit müşahede ettiğimiz bu çok harika eserlerin gayet küçük, ehemmiyetsiz şeylerden tezahürü, bilbedâhe ferdiyet ve ehadiyeti gösteriyor. Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri, o şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymettar şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihayet derecede mebzuliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk parayla alacağımız bir kavunu, bir narı, kırk bin lirayla da yiyemezdik.

    Evet, dünyadaki bütün suhulet, bütün ucuzluk, bütün mebzuliyet vahdetten gelir ve ferdiyete şehadet eder.

    İKİNCİ NOKTA: Mevcudat iki vecihle icad ediliyor. Biri ibd⒠ve ihtir⒠tabir edilen hiçden icaddır. Diğeri, inşa ve terkip tabir edilen, mevcut olan anâsır





    Ferd ve Ehad: tek ve benzersiz olan, eşi ve ortağı bulunmayan Allah Firavun: (bk. bilgiler)
    Kumandan-ı Ferd: bütün varlık âleminin tek kumandanı Nemrud: (bk. bilgiler)
    Sultan-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan ve bütün varlıkları hakimiyeti altında tutan Allah anâsır: unsurlar, elementler
    bilbedâhe: açık bir şekilde cebbar: zorba, zalim
    cihet: yön, taraf ehadiyet: bir olma
    ehemmiyetsiz: önemsiz erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler
    eşya: varlıklar, herşey farazâ: örneğin, varsayalım ki
    ferdiyet: tek ve benzersiz olma haysiyet: özellik
    ibd⒠ve ihtirâ’: varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme icad edilmek: var edilmek
    imdad: yardım isteme intisap eden: bağlanan
    inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme istinat eden: dayanan
    kumandan-ı âzam: büyük komutan kuvvet-i mâneviye: mânevî güç
    kâinat: evren kıymettar: değerli
    mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek mağlûp: yenik düşen
    mebzuliyet: çokluk, bolluk menâbi-i kuvvet: kuvvet kaynağı
    mevcudat: varlıklar mevcut: var olan
    mânen: mânevî olarak müşahede etmek: görmek, gözlemlemek
    müşir: mareşal namına: adına
    nefer: asker netice: sonuç
    nihayet: son suhulet: kolaylık
    sukut etmek: düşmek, alçalmak tabir edilen: adlandırılan
    tahşid etmek: biriktirmek, yığınak yapmak terkip: düzenlenme, bir araya getirme
    tezahür: ortaya çıkma, görünme tezkere: belge
    vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi vecih: şekil, yön
    şehadet etmek: şahit olmak


    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 583

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücut vermektir. Eğer cilve-i ferdiyete ve sırr-ı ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir suhulet, belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkül ve gayr-ı mâkul, belki imtinâ derecesinde bir suûbet olacak. Halbuki, kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve suhuletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i ferdiyeti bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelâlin san’atı olduğunu ispat ediyor.

    Evet, eğer eşya Ferd-i Vâhide verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihayetsiz kudretiyle, hiçten icad eder. Ve ihatalı, nihayetsiz ilmiyle, herşeye mânevî bir kalıp hükmünde bir miktar tayin eder. Ve o âyine-i ilmindeki herşeyin suretine ve plânına göre, kolayca, herbir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhafaza ederler.

    Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî kanunların ve kudretin ihatalı düsturları cihetiyle, o zerreler, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle, mutî bir ordunun neferâtı gibi muntazaman, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip o şeyin vücudunu ihata eden kalıb-ı ilmî ve miktar-ı kaderî içine girip, kolayca vücudunu teşkil ederler. Belki âyinedeki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt üstüne vücud-u haricî giymesi veyahut görünmeyen bir yazıyla yazılan bir mektuba gösterici maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhidin ilm-i ezelîsinin âyinesinde bulunan mahiyet-i eşyaya ve suver-i mevcudata, gayet suhuletle, kudret onlara vücud-u haricî giydirir. Ve âlem-i mânâdan âlem-i zuhura getirir, gözlere gösterir.

    Eğer Ferd-i Vâhide verilmezse, bir sineğin vücudunu rû-yi zeminin etrafından ve anâsırından, gayet hassas bir mizanla toplamak, adeta yeryüzünü ve unsurları





    Ferd-i Vâhid: benzersiz ve tek olan Allah Zât-ı Ferd-i Zülcelâl: bir ve benzersiz olan, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah
    akis: yansıma anâsır: unsurlar, elementler
    azamet: büyüklük, yücelik bilbedâhe: açık bir şekilde
    cihet: yön, taraf cilve-i ferdiyet: bir ve benzersiz oluşun görüntüsü
    düstur: kural, kanun eşya: varlıklar, herşey
    ferdiyet: teklik gayr-ı mâkul: akla ters
    hadsiz: sınırsız hassas: duyarlı, dikkat gerektiren
    haysiyet: özellik icad etmek: var etmek
    ihata eden: içine alan, kuşatan ihatalı: herşeyi kuşatan
    ilm-i ezelî: Cenab-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi ilmî: ilimle ilgili, bilimsel
    imtinâ: imkânsızlık kalıb-ı ilmî: ilim yoluyla belirlenen kalıp
    kanun-u ilmî: bilgiden kaynaklanan düzen ve kanun kudret: Allah’ın bütün âlemleri kuşatan güç ve iktidar
    kâinat: evren külfetsiz: zahmetsiz
    mahiyet-i eşya: varlıkların temel özelliği mevcudat: varlıklar
    miktar-ı kaderî: Allah tarafından kader çerçevesinde takdir edilmiş, belirlenmiş ölçü mizan: ölçü, denge
    muhafaza etmek: korumak, saklamak muntazaman: düzenli olarak
    mutî: emre uyan, itaat eden müşkül: zor
    neferât: askerler nihayet: son
    nihayetsiz: sonsuz rû-yi zemin: yeryüzü
    sevk-i kudretî: güç ve kudrete dayalı yönlendirme suhulet: kolaylık
    suret: biçim, şekil suver-i mevcudat: varlıkların görüntüleri
    suûbet: zorluk, güçlük sırr-ı ehadiyet: bir ve tek olmanın ardındaki espri
    tayin etmek: belirlemek teşkil etmek: ortaya çıkarmak
    unsur: madde, element vaziyet: durum, hâl
    vücub: gereklilik, kesinlik, zorunlu olma vücud: varlık
    vücud-u haricî: maddî vücut, beden vücuda gelmek: meydana gelmek
    vücut vermek: yok olan birşeyi var etmek, yaratmak âlem-i mânâ: maddî gözle görünmeyen mânevî âlem
    âlem-i zuhur: görünen âlem âyine-i ilim: ilim aynası


    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 584

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>eleyip her taraftan o mahsus vücudun mahsus zerrelerini getirerek san’atlı vücudunda muntazam yerleştirmek için maddî kalıp, belki âzâları adedince kalıplar bulunmak ve o vücuttaki duygular ve ruh gibi ince, dakik, mânevî letâifi dahi mizan-ı mahsusla mânevî âlemlerden celb etmek lâzım gelir. İşte bu surette bir sineğin icadı kâinat kadar müşkülâtlı olur. Yüz derece müşkül müşkül içinde, belki muhal muhal içinde olacak. Çünkü Hâlık-ı Ferdden başka hiçbir şey, hiçten ve ademden icad edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen ittifak ediyorlar. Öyleyse, esbab ve tabiata havale edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak suretiyle vücut verilebilir.

    ÜÇÜNCÜ NOKTA: Eğer bütün eşya bir Zât-ı Ferd-i Vâhide verilse, birtek şey gibi kolay olmasına; eğer esbaba ve tabiata havale edilse, birtek şeyin vücudu, umum eşya kadar müşkülâtlı olduğuna işaret eden, başka risalelerde izah edilen iki üç temsili muhtasaran beyan edeceğiz.

    Meselâ: Bir zabite, bin nefere ait vaziyet ve idare havale edilse ve bir nefer de on zabitin idaresine verilse, o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on derece daha müşkülâtlı olur. Çünkü ona emredenler birbirine mâni olurlar; bir keşmekeşle, o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan matlup vaziyet ve netice birtek zabite havale edilse, külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsal eder ve o vaziyeti verebilir. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsal etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferâta havale edilse, o matlup vaziyeti ve neticeyi almak için, çok karışıklık içinde münakaşalarla, ancak nâkıs bir sureti, müşkülâtla tahsil edebilir.

    İkinci temsil: Meselâ, Ayasofya gibi kubbeli bir camiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallâkta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca verebilir. Eğer o vaziyete girmesi taşlara havale edilse, herbir taş, umum taşlara hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım gelir—





    Ayasofya: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Ferd: bir ve benzersiz olan, herşeyi yaratan Allah
    Zât-ı Ferd-i Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah adem: yokluk, hiçlik
    beyan etmek: açıklamak celb etmek: çekmek
    dakik: ince, derin, hassas ehl-i din: dindar, din adamları
    ehl-i fen: bilim adamları ekser: pek çok
    esbab: sebepler eşya: varlıklar
    havale etmek: bir işi başka birine bırakma hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan
    icad: var etme istihsal etmek: üretmek, ortaya çıkarmak
    istirahat: dinlenme, rahatlama ittifak etmek: aynı noktada birleşmek
    izah etmek: açıklamak keşmekeş: karışıklık
    kâinat: evren külfetsiz: zahmetsiz
    letâif: insanın ruhundaki ince duygular mahkûm-u mutlak: her açıdan hüküm altında bulunan
    matlup: istenen, talep edilen mizan-ı mahsus: özel ölçü
    muallâkta: boşlukta, havada muhal: imkansız
    muhtasaran: özet olarak muntazam: düzenli
    mânevî âlem: maddeden olmayan, maddî gözle görünmeyen âlem mâni: engel
    münakaşa: tartışma müşkül: zor
    müşkülât: zorluklar, güçlükler nefer: asker, er
    neferât: askerler netice: sonuç
    nâkıs: eksik, noksan risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    suret: biçim, şekil tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa
    tabur: dört bölükten meydana gelen askerî birlik tahsil: elde etme, kazanma
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umum: bütün
    vaziyet: durum, hâl vücud: varlık, beden
    vücut vermek: yok olan birşeyi var etmek, yaratmak zabit: subay
    âmir: idareci âzâ: uzuv, organ


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/9 İlkİlk 1234567 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

112, 117, 125, 154, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 592, 600, 627, acip, adaletli, adedince, adıyla, ahenk, aklı, akıldan, âlemleri, allah, alınmış, amellerin, anları, aracı, araf, arınmış, arz, asfiya, askerlik, atmak, aya, âyine, Âzamın, ağzı, bakıyorum, bana, basar, bağlantı, bağış, bağışlar, başkasını, başıbozuk, başıboş, bediüzzaman, beşer, bildirip, bildirir, bilimi, bilinen, bilinmez, bilmesi, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, biri, birlik, bitkisel, boğulur, boşa, buldum, bulunmak, çerçevesi, cevaben, cihazat, cömertlik, daire, dağlar, dağıtacak, dediğine, delildir, derece, deyince, değiştirmek, dikkatle, dilediğini, dilemek, dininde, diriltecek, diyebilirim, dizginini, doğruları, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, ellerinde, emrini, engiz, esenlik, etmeme, etmemesi, ettir, ettiren, ettirsin, ettiğimiz, faaliyette, faideleri, faydaya, faziletler, fıtraten, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, getirip, gezer, gidip, gif, giydirir, giyinmiş, gökte, gökteki, görmesin, görmeye, görünmek, görünüşü, gösterme, gözümüzle, güzelliği, hakaiki, hakikatten, hakkaniyeti, hâlıkını, harap, hararet, hayalen, hazinedir, haşirde, herkes, herşeye, herşeyin, hevesi, hicr, hilkat, icadı, içindekiler, ihata, ikincisi, ilerleme, ilimle, ilişkiler, imaniye, imaniyeyi, inancı, incitmek, istediğini, işaret, işgal, işlere, jpg, kadirdir, kafasını, kalacak, kanunları, karışması, karıştıran, katılma, kaybedecek, kendilerini, kendisinde, kesretli, kitabını, koyan, kudretine, küfrü, kurulan, kuvvetle, kısmen, kısmı, kıyamete, kıymetini, lütuf, maddeten, mahkeme, mahlûktur, mahvolur, malûmdur, mânâsı, masnuatı, mecbur, mecmuası, medarı, media, medrese, menbaı, merhametin, merhametsizlik, mesel, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevcut, mevsimlerin, meydanı, meşhurdur, misafirhanesi, misli, mizanıyla, muazzam, muhabbettir, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, mukaddestir, mümkü, müstehak, müş, nail, nefret, nihayet, nüfuz, nüktesine, nuru, odası, olduk, olduğuna, olduğundan, olmamak, olsalar, onlardan, orga, öyledir, özellikle, özgü, parçalar, peygamberlere, rabbinin, rahatla, rahmeten, risale-i, risale-i nur, risaleti, rububiyeti, said nursi, sanmak, sarih, sarılmak, sayılan, seçim, senâ, sergilemek, seviyesi, seyyare, son, süre, süren, sûresi, suretle, surlar, sırra, tahrip, tamamıyla, tasavvur, taşları, teanuk, tebdili, teberrük, temsilât, terakki, ters, teşhir, toplamak, toplansa, tükenmez, tutmaz, ubudiyeti, umum, üstü, vahy, varlığının, vazgeç, vazifeler, vazifeni, vazifesidir, verdiği, verilmiş, veyahut, yanmak, yapması, yarası, yaratanı, yayı, yazılan, yazıldığı, yerden, yüzleri, yıldızlara, yıldızları, ışık, ışıkları, zahmetsiz, zamanla, zamanları, zarif, zeminde, zerrelerin, zulmet, zulmü, şahsî, şahsiyet, şartları, şefkatinin, şehadetler, şenlendiren, şeye, şeylerle, şeytanı, şöhret, şuâ

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222