Sayfa 2/6 İlkİlk 123456 SonSon
58 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 428

    Altıncı Nükte



    قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا 1


    Şu âyet-i azîme çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyan etmek için koca bir cilt kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymettar cevâhirini başka zamana tâliken, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâud ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.

    BİRİNCİ KELİME: Kelâm-ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-ı mütenâhidir. Nihâyetsiz olan birşeye denizler mürekkep olsa, elbette bitiremez.

    İKİNCİ KELİME:Bir zâtın vücudunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücudunu, belki şuhud derecesinde, ispat ettiği nokta-i nazarda, bu âyet-i kerîme mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâlin vücudunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini, denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücuduna şuhud derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesâba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkep olsa, yazmasına kifâyet etmez” demektir.



    Not
    Dipnot-1 “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.





    Rabb-i Zülcelâl
    : sonsuz heybet ve yücelik sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah





    Zât-ı Ehad-i Samed
    : herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, bir ve benzersiz olup ortağı olmayan Zât, Allah
    bedel: karşılık beyan etmek: açıklamak
    cevher: öz, temel cevâhir: cevherler, özler
    cihet: yön, şekil cilve: görünme, yansıma
    delâlet etmek: delil olmak, işaret etme dâirevâri: daire şeklinde
    ehemmiyetli: değerli, önemli evvel: önce
    gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
    hadsiz: sınırsız, sayısız ihsas eden: hissettiren, belli eden
    ihsâs: hissettirme, belirtme kelâm: ifade, söz
    kelâm-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan Allah’ın konuşması, sözleri kelâm-ı İlâhî: Allah’ın kelâmı, sözü
    kifâyet etme: yeterli olma kudret: güç, iktidar
    kıymettar: değerli lâzım gelmek: gerekli olmak
    mânâ-yı işârî: işaret ile bildirilen mânâ mütekellim: konuşan
    namaz tesbihatı: namazın ardından Allah’ı çeşitli sıfatlarıyla anma nazar: göz, bakış
    nihâyetsiz: sonsuz nokta-i nazar: bakış açısı
    nükte: ince ve derin anlamlı söz sıfat-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatına ait özellik
    tahattur-u hakàik: hakikatleri hatırlamak tebâud etmek: uzaklaşmak
    tekellüm: konuşma tâliken: geciktirerek, erteleyerek
    umum: bütün vücud: varlık
    zâhir: açık, âşikar âlî: yüce
    âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet şuhud: görme, şahid olma
    şuâ: ışın, güçlü ışık

    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 429

    ÜÇÜNCÜ KELİME: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân hakàik-ı îmâniyeyi umum tabakàt-ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkik ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitap bulunan o zaman ulemâ-i Yehûd, Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmîliğine ve kıllet‑i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine mânen bir cevaptır. Şöyle ki:

    Âyet-i kerîme der: “Tahkik ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddit neticeleri bulunan bir hakikati, umûmun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir meselesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden meseleleri ayrı ayrı, mûcizâne tarzlarda tekrarını, hasr-ı kelâmî ve kusur-u zihnî ve sermâyenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesâbına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, ruh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanînendâz olan Kur’ân’ın menbaı bulunan Kelâm-ı Ezelînin kelimâtını saymak için denizler mürekkep olsa, zîşuurlar kâtip, nebâtâtlar kalem, belki zerratlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhi, o ise nihâyetsizdir.”

    DÖRDÜNCÜ KELİME: Mâlûmdur ki, umulmadık birşeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususen cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususen dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celb eder. Hususen semâvât tabakalarını plâklar ittihâz edip küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo






    Aleyhissalatü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Kelâm-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerim
    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Peygamber-i Zîşan: şan ve şeref sahibi Hz. Muhammed (a.s.m.)
    avâm: halk tabakası cesâmet: büyüklük
    cevv-i semâ: gökyüzü cirm: cisim
    ehl-i ilim: ilimle uğraşan kişiler, âlimler ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler
    erkân-ı imaniye: iman esasları fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı
    hadsiz: sınırsız, sayısız hakaik: hakikatler, gerçekler
    hakikat: gerçek hakàik-ı îmâniye: iman hakikatleri
    hasr-ı kelâmî: konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhî: İlâhî konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan hazinesi
    hikmet: amaç, gaye ins: insanlar
    ittihâz etmek: edinmek kelimât: kelimeler, sözler
    kelâm: ifade, söz kusur-u zihnî: zihin ve düşünce eksikliği
    kâtip: yazıcı küre-i arz: yerküre, dünya
    kıllet-i ilim: bilgi azlığı menba: kaynak
    mesâil: meseleler mucizâne: mucizeli bir şekilde
    mâlûm: bilinen müteaddit: bir çok, değişik
    mütenâhi: sona eren, biten müteveccih olmak: yönelmek
    nazar-ı dikkati celb etmek: dikkat çekmek nağamât: nağmeler, hoş sesler
    nebâtât: bitkiler nihâyetsiz: sonsuz
    noksaniyet: eksiklik nokta-i nazar: bakış açısı
    sadâ: ses sadâ-yı semâvî-i Kur’ânî: Kur’ân’ın semâvî sedâsı
    semâvât: gökler sudûr: ortaya çıkma, meydana gelme
    sudûr eden: ortaya çıkan, meydana gelen taarruz etmek: saldırmak
    tabakat-ı beşer: insan grupları tahkik: doğruluğunu araştırma
    tanînendâz: çınlayan tazammun eden: içine alan, kapsayan
    tekellümvâri: konuşur gibi tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
    ulemâ-i Yehûd: Yahudi âlimleri umum: bütün, genel, herkes
    zerrat: zerreler, atomlar zâhiren: dış görünüş itibariyle
    zîşuur: şuur, bilinç sahibi âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    âlem-i şehâdet: görünen âlem, bu dünya ümmî: okuma-yazma bilmeyen, tahsil görmemiş


    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 430

    kuvvetiyle, zerrât-ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkıle oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye birer âyine, birer lisan, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîmin hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işareten, âyet mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullah olan Kur’ân o kadar hayattar ve kıymettardır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkep ve melâike kâtip ve zerreler noktalar ve nebatlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”

    Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb-ı Hak beşerin zayıf, ruhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişâh-ı Bîmisâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuurlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât-ı havâiye adedince kelimeler olur.

    BEŞİNCİ KELİME: İki Harftir.

    Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususen zîhayatlar, hususen küçük mahlûklar, herbiri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelîye, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet-i kerîme remzen bakıyor.

    İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhidir. Saltanat-ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr-i İlâhiyenin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.

    وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ 1 لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 2





    Not
    Dipnot-1 “Gerçek ilim Allah katındadır.” Mülk Sûresi, 67:26.
    Dipnot-2 “Gaybı yalnız Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.






    Cenâb-ı Hak
    : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah




    Kudret
    : Allah’ın bütün âlemleri kuşatan güç ve iktidarı
    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Mütekellim-i Ezelî: konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan Allah
    Pâdişâh-ı Bîmisâl: Benzersiz Pâdişah, Allah Saltanat-ı Mutlaka: Allah’ın bütün varlık âlemi üzerindeki sınırsız hâkimiyeti
    arz: yer beşer: insan
    cünûd: askerler ehemmiyetli: değerli, önemli
    gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hayattar: canlı
    hikmetli: faydalı, gayeli hitap eden: konuşan
    hurufât-ı Kur’âniye: Kur’ân harfleri hurûfât: harfler
    hâsiyetli: üstün özellikli ilham: Allah tarafından canlı varlıkların kalbine gönderilen mânâ
    kaderî: kaderle ilgili kelime-i Rabbâniye: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın kelimesi, sözü
    kelimât: kelimeler, sözler kelâm: ifade, söz
    kelâm-ı İlâhî: Allah’a ait söz, konuşma kelâmullah: Allah’ın kelâmı, sözü
    kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak kâtip: yazıcı
    kıymettar: değerli mahlûk: varlık
    melâike: melekler mevcudat: varlıklar
    mânâ-yı işârî: işaret yoluyla kastedilen mânâ mücessem: cisimleşmiş
    mütemadiyen: sürekli olarak nebat: bitki
    nevi: çeşit nihâyetsiz: sonsuz
    nâkile: taşıyıcı remzen: işareten
    suret: şekil sıfat-ı Kelâm: Allah’ın hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın sahip olduğu konuşma sıfatı
    teksir etmek: çoğaltmak umum: bütün
    zerrât-ı havâiye: hava zerreleri, atomları zîhayat: canlı
    zîşuur: şuur, bilinç sahibi âhize: alıcı
    âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle âyet-i kerîme: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan her bir cümle
    âyine: ayna
    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 431

    Yedinci Nükte

    Aziz kardeşim,

    Vahdetü’l-vücuda dair bir parça izahat istiyorsunuz. Bu meseleye dair Otuz Birinci Mektubun bir lem’asında, Hazret-i Muhyiddin’in bu meseledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izahlı bir cevap vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:

    Bu mesele-i vahdetü’l-vücudu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddî zarar verir. Nasıl ki teşbihat ve temsiller, havassın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. HAŞİYE-1 Öyle de, vahdetü’l-vücud meselesi gibi hakaik-i ulviye, ehl-i gaflet ve esbab içine dalan avamlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir:

    Birincisi: Vahdetü’l-vücudun meşrebi, Cenâb-ı Hak hesabına kâinatı adeta inkâr etmek iken, avâma girdikçe, gafil avamlara, hususan maddiyyun fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna gider.

    İkincisi: Vahdetü’l-vücud meşrebi, mâsivâ-yı İlâhînin rububiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref ediyor. Değil nüfus-u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücudunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs-i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlıkı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfus-u emmâre küçük birer firavun, adeta nefsini mâbud ittihaz etmek istidadında bulunan insanlara vahdetü’l-vücudu telkin etmek, nefs-i emmâreyi—el’iyâzü billâh—öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.


    Not
    Haşiye-1 Nasıl ki iki melâike (teşbihin sırrı münasebetiyle Sevr ve Hût tesmiye edilen), avamca koca bir öküz ve koca bir balık telâkki edilmiştir.





    Cenâb-ı Hak
    : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah





    Hazret-i Muhyiddin
    : (bk. bilgiler – Muhyiddin-i Arabî)
    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Sevr ve Hut: Öküz ve Balık
    avâm: halk tabakası aziz: çok değerli
    cehl: cahillik, bilgisizlik cihetiyle: yönüyle
    ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar el’iyâzü billâh: Allah korusun
    enâniyet: benlik, gurur esbab: sebepler
    fikr-i tabiat: herşeyi tabiatın yarattığını kabul eden düşünce; tabiat fikri firavun: tanrılık iddiasında bulunma
    gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz hakaik-i ulviye: yüce gerçekler
    hakikat: doğru gerçek havas: seçkin kişiler, âlimler
    haşiye: dipnot hususan: özellikle
    istidad: kabiliyet istilâ: işgal
    ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek izahat: açıklamalar
    kâinat: evren lem’acık: küçük lem’a, parıltı
    maddiyat: maddi şeyler maddiyyun: maddeciler, materyalistler
    melâike: melekler mesele-i vahdetü’l-vücud: vahdetü’l-vücud meselesi
    meşreb: hareket tarzı, metod mâbud: ibadet edilen
    mâsiva/mâsivâ-yı İlâhî: Allah’ın dışındaki varlıklar mühim: önemli
    münasebet: bağlantı, ilgi müstakil: bağımsız, başlı başına
    nefs: bir varlığın kendisi nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu
    nüfus-u emmâre: insana daima kötülüğü emreden, yasak zevk ve isteklere teşvik eden nefisler nükte: ince ve derin anlamlı söz
    ref etmek: ortadan kaldırmak rububiyet: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri verme, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma
    tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa telkin etmek: fikir aşılamak, zihinde yer ettirmek
    telâkki etmek: kabul etmek, algılamak temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    tesmiye edilen: isimlendirilen teşbih: benzetme
    teşbihat: benzetmeler ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma; İlâhlık
    vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş vücud: varlık
    âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat âlûde: karışık
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 432

    Üçüncüsü: Tagayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât-ı bâtılaya medar olur.

    Evet, vahdetü’l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenâb-ı Haktan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arşa kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama “Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, mânen Arştan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.

    قُلِ اللهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ 1 مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ اْلاَرْبَابِ 2سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ اْلاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ اْلاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبوُبِيَّتِهِ اٰياَتُهُ جَلَّ جَلاَلُهُ وَلاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 3




    Not
    Dipnot-1 “Sen Allah de; sonra da bırak onları, daldıkları batakta oyalanadursunlar.” En’âm Sûresi, 6:91.
    Dipnot-2 Rabbü’l-Erbâb olan Allah’ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüştür?
    Dipnot-3 Zâtında şebihten mukaddes ve sıfâtında misillerin benzemesinden münezzeh olan, âyetleri Onun rububiyetine delâlet eden, celâli nihayet derecede yüce olan ve Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan Zâtı her türlü kusurdan tenzih ederiz.






    Arş/Arş-ı Âlâ
    : Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer




    Arştan ferşe
    : göğün en yüksek tabaksından yere
    Celâleddin/Celâleddin-i Rumî: (bk. bilgiler – Mevlânâ Celâleddini Rumî) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah
    esbab: sebepler ferş: yer
    ferşten Arşa: yerden göğün en yüksek tabakasına fikren: düşünce olarak
    fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
    giriftar olmak: tutulmak hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı
    istiğrâkî: Allah aşkıyla kendinden geçme kelâmullah: Allah’ın konuşması
    kuvvet-i iman: iman gücü kâinat: evren
    medar olmak: sebep olmak, vesile olmak mevcudat: varlıklar
    muallâ: yüksek, yüce mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, kutsal
    muvafık: uygun mâdum: yok, hiç olmuş
    mânen: mânevî olarak müberrâ: arınmış, temiz
    münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce nazar: bakış
    sebebiyet vermek: sebep olmak serâdan Süreyyaya: yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir
    sukut etmek: düşmek, alçalmak suret: biçim, şekil
    tagayyür: başkalaşma, değişme tahayyüz: yer tutma, yer alma
    takaddüs: kutsal olma, yüce ve temiz olma tasavvurât: düşünceler, tasavvurlar
    tasavvurât-ı bâtıla: batıl şeyleri zihinde canlandırma tebeddül: değişme
    tecezzî: bölünme, parçalanma telkinât-ı bâtıla: doğru olmayan telkinler
    tenezzüh: kusur ve noksandan uzak olma vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş
    vücub-u vücud: varlığının gerekli ve zorunlu oluşu
    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 433

    Bir suale cevap

    Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf’un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki:

    Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.

    Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.

    Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu’l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor.

    قَالَ مُحْىِ الدِّينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا


    Yani,”Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü’l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır.
    Said Nursî










    Ebu’l-Âlâ-yı Maarrî: (bk. bilgiler) Ehl-i Sünnet: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk
    Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddin-i Arabî) Mustafa Sabri: (bk. bilgiler – Mustafa Sabri Efendi)
    Mûsâ Bekûf: (bk. bilgiler) Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    asrî: çağdaş, modern cihetiyle: yönüyle
    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr efkâr: fikirler, düşünceler
    fevkinde: üstünde hakaik: hakikatler, gerçekler
    hakaik-i İslâmiye: İslâmiyetin hakikatleri, gerçekleri hususan: özellikle
    hâdî: doğru ve hak yola ulaşan kişi ifade etmek: anlatmak, söylemek
    ifrat etmek: bir şeyde aşırıya gitmek kavâid-i Ehl-i Sünnet: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluğu tarafından belirlenen kurallar
    kelâm: ifade, söz kâfir: Allah'ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
    küfür: Allah’ı inkâr makam: derece, konum
    makbul: kabul edilen merdut: reddolunmuş, geri çevrilmiş
    mizansız: ölçüsüz mucize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş
    muhakkikîn: gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan âlimler muhalefet etmek: aykırı davranmak
    muvazene etmek: karşılaştırmak; dengeye getirmek müberrâ: arınmış, temiz
    müdafaat: savunmalar mühdî: hidayete ulaştıran
    mümâşâtkâr: uyumlu olan mürşid: doğru yol gösteren
    müsait: uygun nazara almak: dikkate almak
    nisbeten: kıyasla taassup: körü körüne bağlılık
    tahrif etmek: değiştirmek, bozmak teceddüd: yenilenme
    tefrit etmek: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalmak tevil: yorum
    tezyif: küçük düşürme ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri
    vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş ziyade: çok, fazla
    zâhirî: görünürde
    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 434

    Sekizinci Nükte

    Bu da güzeldir

    1 اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللهِ cümlesi namaz tesbihatında okunurken inkişaf eden lâtif bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım, fakat işaret nev’inden bir iki cümlesini söyleyeceğim.

    Gördüm ki, gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) hayalen müşahede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zatlara selâm ettiği gibi, “Binler selâm HAŞİYE-1 sana, yâ Resulallah” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani, sana tecdid-i biat edip, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evâmirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâmla ifade edip, benim dünyamın eczaları ve zîşuur



    Not
    Dipnot-1 Sana milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun, ey Allah’ın Resulü.Haşiye-1 Zât-ı Ahmediyeye (a.s.m.) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyâcâtına bakıyor. Onun için, gayr-ı mütenâhi salât yerindedir. Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse, ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telâş eder, Ve birden o haneyi tenvir ederek enîs, mûnis, habib, mahbub bir yaver-i ekrem, sadırda görünüp, o hanenin mâlik-i rahîm-i kerîmini, o hanenin her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa, ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz, Zât-ı Risaletteki salâvatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz.






    Mâlik-i Rahîm-i Kerîm
    : bol ihsan ve ikram sahibi; sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan herşeyin sahibi Allah




    Zât-ı Ahmediye
    : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi
    Zât-ı Risalet: Allah’ın elçisi olan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.) alâkadar: alakalı, ilgili
    ebedî: sonsuz ecza: kısımlar, bölümler
    enîs: cana yakın, dost evâmir: emirler
    ferah: rahatlık fevkalâde: olağanüstü
    gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz
    habib: sevgili hane: ev
    hayalen: hayal ederek haşiye: dipnot
    hâlî: ıssız ifade etmek: anlatmak, söylemek
    ihtiyâcât: ihtiyaçlar inbisat: genişleme, yayılma
    inkişaf eden: açığa çıkan ins ve cin: insanlar ve cinler
    itaat: emre uyma, boyun eğme kıymet: değer
    lâtif: güzel, hoş mahbub: sevgili
    mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellik, insanın temel yapısı memuriyet: emir altında oluş, emir ile hareket
    menzil: yer, mekân mûnis: cana yakın, dost
    müşahede etmek: gözlemlemek nev’: çeşit, tür
    nurlandıran: aydınlatan nükte: derin ve ince anlamlı söz
    rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet sadır: en ileride, en başta, en yüksek yerde
    salât: Peygamberimiz için yapılan dua salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası
    selâmet: güven ve esenlik içinde olma sürur: mutluluk, sevinç
    taarruz: saygısız davranışta bulunma takdir etmek: birşeyin değerini anlamak ve ilân etmek
    tarif etmek: tanıtmak tecdid-i biat: bağlılık sözünü yenileme
    tedehhüş etmek: dehşete kapılmak, korkmak tenvir etmek: aydınlatmak
    tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma teslim: bağlanma
    tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek umum: bütün
    vahşetli: ürkütücü yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek şeref sahibi elçi
    yâ Resulullah: ey Allah’ın Resûlü zîhayat: canlı
    âlem: dünya ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
    ünsiyet: cana yakın, dost şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) mânevî şahsiyeti, varlığı
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 435

    mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin namına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.

    Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, nimetlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukabele nev’inden, “Binler salâvat sana insin” dedim. Yani, “Senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz. Belki Hâlıkımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semâvat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz” mânâsını hayalen hissettim.

    O zât-ı Ahmediye (a.s.m.), ubudiyeti cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdid-i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de, semâvat ehli adedince, hazine-i rahmetten, herbirinin namına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nurla herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlûkun vazife-i Rabbâniyesi müşahede olunur ve herbir masnudaki makasıd-ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah” diyecekleri kat’î olduğundan, biz umum onların namına,
    اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ 1
    mânen deriz.فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ وَ اَمْلاَكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ 2
    Said Nursî








    Not
    Dipnot-1 Cinler ve insanlar sayısınca, melekler ve yıldızlar adedince milyonlar salât insin sana, ey Allah’ın Resûlü.
    Dipnot-2 Allah’ın bizzat sana salât etmesi yeter. Onun melekleri de Peygambere salât ve selâm ederler.





    Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah
    : Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü





    Hak
    : herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi cihet: yön
    cin ve ins: cinler ve insanlar hasebiyle: sebebiyle
    haysiyetiyle: özelliğiyle hazine-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmet hazinesi
    izhar etmek: göstermek kat’î: kesin
    kemâl: kusursuzluk, mükemmellik lisan-ı hal: hâl ve beden dili
    lisan-ı kàl: söz ile anlatım mahlûk: varlık
    makasıd-ı İlâhiye: İlâhî gayeler, istenilen şeyler masnu: san’at eseri
    mevcud: varlık mezkûr: adı geçen, anılan
    mukabele etmek: karşılık vermek mânen: mânevî olarak
    müşahede: gözlemleme namına: adına
    nev’: çeşit, tür nimetlendirmek: nimet vermek
    niyaz: dua, yalvarış, yakarış nur: aydınlık, ışık
    rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet risalet: elçilik, peygamberlik
    salât: Peygamberimiz için yapılan dua salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası
    semâvât ehli: ruhanî varlıklar, melekler tecdid-i bîat: bağlılık sözünü yenileme
    tecellî etmek: görünmek, ortaya çıkmak tenvir etmek: aydınlatmak
    teveccüh: ilgi, yönelme tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
    ubudiyet: kulluk umum: bütün
    umumî: genel vazife-i Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’a karşı yapılan görev
    zîşuur: şuur sahibi şâkirâne: şükrederek
    şükran: minnettarlık, teşekkür
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 436

    Dokuzuncu Nükte



    اَوْ هُمْ قَاۤئِلُونَ 1




    Refet, اَوْ هُمْ قَائِلوُنَ âyet-i celilesindeki قَائِلوُنَ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.

    Uyku üç nevidir.

    BİRİNCİSİ: Gaylûledir ki, fecirden sonra, tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı sünnettir. Çünkü rızık için sa’y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa’ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.

    İKİNCİSİ: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm-âlûd, yarı uyku kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevî cihetiyle de, o gün hayatının maddî ve mânevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uykuyla geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.

    ÜÇÜNCÜSÜ: Kaylûledir ki, bu uyku sünnet-i seniyyedir. 2 Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için



    Not
    Dipnot-1 “Veya onlar gündüz uykusunda iken…” A’râf Sûresi, 7:4.
    Dipnot-2 İbni Mâce, Sıyâm: 22; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 4: 531; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 330; el-Elbânî, Sahîhu Camii’s-Sağîr, no: 4307.






    Refet: (bk. Refet Barutçu) atâlet: hareketsizlik, tembellik
    cihet: yön duhâ vakti: kuşluk vakti
    ekseriya: çoğunlukla fecir: sabah tan yerinin ağarmaya başladığı zaman
    feylûle: ikindiden akşama kadarki zaman dilimi gaylûle: sabah, tan yerinin ağarmaya başlamasından, tâ güneşin bir mızrak boyu (yaklaşık 45 dk.) yükselmesine kadar geçen zaman dilimi
    hadis: Peygamberimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hilâf-ı sünnet: sünnete zıt, aykırı
    ihzar etme: hazırlama kaylûle: kuşluk vaktinden öğlenden biraz sonraya kadarki zaman dilimidir ki bu zaman diliminde uyumak sünnettir
    kıyam: ayakta olma, uyanık olma mağrib: akşam vakti
    mukaddemât: başlangıç şartları münasebetiyle: sebebiyle
    münasip: uygun nevi: çeşit, tür
    nevm-âlûd: uykulu noksaniyet: noksanlık, eksiklik
    rehavet: tembellik, uyuşukluk rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
    sa’y etme: çalışma sebebiyet verme: sebep olma
    sünnet/sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
    vakt-i kerahet: kerahet vakti; güneşin doğduğu, battığı ve tepede olduğu anlar ârız olmak: ortaya çıkmak, kendini göstermek
    âyet-i celile: büyük ve yüce anlamları içinde bulunduran âyet
    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 525 + 37882


    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 437

    sünnet olmakla beraber, Ceziretü’l-Arabda, vaktü’z-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tatil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati, ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.

    Said Nursî











    Ceziretü’l-Arab
    : Arap Yarımadası





    Said Nursî
    : (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    kıyam: ayakta olma, uyanık olma medar: sebep, vesile
    muadil: denk sünnet/sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
    tatil-i eşgal: işe ara verme tezyid: arttırma
    vaktü’z-zuhr: öğle vakti âdet-i kavmiye ve muhitiye: yerel ve genel çerçevede âdet olan uygulama
    şiddet-i hararet: şiddetli sıcaklık
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/6 İlkİlk 123456 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

112, 115, 117, 128, 135, 143, 157, 159, 160, 161, 163, 164, 169, 176, 193, 28., 427, 440, 592, 600, adaletli, adedince, aklı, akıllara, aldıkları, âlemleri, alınmış, aracı, araf, arkadaşı, arınmış, arz, askerlik, atmak, aya, âyetlerden, âyine, azlığı, ağabeyi, ağzı, bakmıyor, bana, bağlantı, bağırarak, bağış, başkasını, başlarında, başlayan, bediüzzaman, beşer, bildirir, bilimi, bilinen, bilmesi, binaen, binaenaleyh, bir adam, biri, birlik, bizleri, bizzat, budur, buldum, bulunmak, buraya, bütün, çalışıyorlar, casus, çağdaş, çağırdı, çeken, cevaben, çok, çoktur, cömertlik, çıkarılan, dadır, daire, damarı, dane, dedikleri, dediler, demeye, derece, desteklemek, deyince, değildi, değiller, değiştirmek, dikkatle, diyebilir, dizginini, duruma, düzenli, düğü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, ediyorlar, eksiksiz, eliyle, ellerinde, emrini, engellemek, esenlik, etsek, ettir, ettirir, ettiğimiz, eşkiya, faydaya, faziletler, ferah, fikirlere, fikrini, gaflete, galebe, gayret, geçiş, gelmiyor, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, getirip, gidip, girdim, gitmiş, gökte, görmeye, görünmek, görünüşü, gösterme, gözümüzle, güvenme, hakikatten, hakkaniyeti, haktan, halka, hapis, harap, hararet, hayalen, herkes, herşeye, herşeyin, hevâ, hevesi, hissediyorum, hissettim, hücum, hıristiyan, ibâdet, ihata, ilham, ilhamlar, ilimle, imaniye, indirdi, insanlığı, istekleri, istiyorlar, işaret, işgal, işiniz, iştihar, iştir, jpg, kâfiri, kalblerine, kanunları, kapılmak, kardeşi, kardeşimiz, kardeşlerimin, kardeşlerimiz, kardeşlerimizi, kendisinde, kesretli, kinaye, konuşmak, koruması, koyan, kudretine, kullar, külliye, kuvvetle, kuvvetlendirmek, kısmı, kıymetini, lâzım, lisanı, lütuf, mahkeme, mâsiva, mecbur, media, medrese, menbaı, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevcut, meydanı, mezarlık, milleti, misli, more info, muhabbete, muhakkak, mümkü, mürşidi, musîbetin, müstehak, müş, nasılki, nefer, nefret, nihayet, nüktesine, nurdur, nurlandıran, odası, olduk, olduğuna, olduğundan, olmadı, olmasındaki, olsalar, onlardan, özellikle, öğreten, payitaht, peygamberlere, rahmet, risale-i, risale-i nur, risaleti, rububiyeti, rüyalar, sakı, sanmak, sarılmak, seciye, sekiz, sevaplı, sevmez, seyyare, sizde, sohbette, sordukları, sordular, sormuşlar, suretle, sürmek, sırra, taarruz, tahrip, takdim, takdiri, tarikatta, tecavüz, tenkid, ters, tevahhuş, teşhir, titizlik, tokada, tokat, toplamak, toplansa, tutma, ubudiyeti, ümid, umum, üstü, uygulamalar, uykunu, uyumlu, vahy, varlığının, vazifesidir, verdiği, verilmiş, veyahut, yalnızlıkta, yapıyorlar, yaratılanlar, yardımı, yarım, yayı, yazdığı, yazılan, yekvücud, yerden, yolcusu, yönden, ışık, zamanla, zeminde, zerdali, zira, zulmü, şahsî, şahsiyet, şakirdleri, şartları, şenlendiren, şerifi, şeye, şeytanları, şeytanı, şöhret, şurup

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222