ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻟَّﺬِﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍْﻻ َﺭْﺽَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻓَﻼ
ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠَّﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ

Yani: "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur."


İşarat-ül İ'caz
----------------
Vâsıl: Ulaşan, erişen, kavuşan.
Arz: Yeryüzü, dünya.
Sema: Gök, gökyüzü.
Sair: Diğer, başka.
Misil: Benzer, eş.
Şerik: Ortak.
Mabud: İbadet edilen, kulluk yapılan (Allah(cc)).
Hâlık: Yoktan en güzel şekilde yaratan Allah(cc).



--------------------------------------


Üçüncü Söz
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ

İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle...

--------------
Fısk: Günah, dinin emir ve yasaklarını çiğnemek, İslam dininin gösterdiği doğru yoldan sapmak.
Sefahet: Günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük.
Hasaret: Hasar, zarar, ziyan. *Yoldan sapmak. Sapıtmak.
Helâket: Yıkılma, mahvolma, felaket.
Temsilî: Örnekle canlandırılmış.


Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: "Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur."
------------------------
Zahirî: Görünüşte olan, görünen.
Hıffet: Hafiflik.
İntizam-ı askerî: Askerlik düzeni.
Mugaddi: Gıdalı, besleyici.
Adüvv: Düşman.
Mîrî: Devlete ait, devletin.


O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ, mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.
-------------------------------------------------------------
Muarrif: Tarif edici, açıklayıp bildirici, tanıtıcı.
Nefer: Asker, er.
Bedbaht: Bahtı kara, mutsuz, talihsiz.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
Hâdise: Olay.


Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehre yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasib bir mükâfat görür.
--------------------------------
Havf: Korku.
Matlub: İstenen, istenilen.


İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu; biri muti'-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır. İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünki âbid, namazında der:
ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻻ َٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻻ َّ ﺍﻟﻠَّﻪُ
Yani: "Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm'dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm'dir; ihsanı, merhameti çoktur" diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. "Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?" der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)

--------------------------------------------
Nefs-i serkeş: Dikkafalı ve isyankar nefis.
Muti'-i kanun-u İlahî: Allah’ın(cc) koyduğu kurala uyan.
Heva: Gelip geçici heves.
Âlem-i ervah: Ruhlar alemi.
Takva: Bütün günahlardan ve her türlü yasaklardan kendini koruma.
Çendan: Gerçi.
Zahirî: Görünüşte olan, görünen, dış görünüşle ilgili.
Âbid: İbadet eden.
Hâlık: Yoktan en güzel şekilde yaratan Allah(cc).
Rezzak: Rızık verici.
Hakîm: Hikmet sahibi, her şeyi gayeli ve faydalı olarak yerli yerinde yapan.
Abes: Boş ve faydasız, gayesiz ve gereksiz.
Rahîm: Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.
İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
İtikad: İnanmak, inanç, gönülden iman.
Hazine-i rahmet: Rahmet hazinesi.
Müsahhar: Boyun eğip emir dinler, isteneni yapmaya hazır.
İltica: Sığınma.
Tevekkül: Allah’a(cc) güvenmek, Allah’a dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah’a bırakma.
İstinad: Dayanma.
Musibet: Afet, bela, felaket.
Tahassun: Sığınma.
Emniyet-i tâmme: Tam ve eksiksiz güven ve korkusuzluk.
Hasenat: İyilikler, sevaplar.
Menbaı: Kaynağı.
Ubudiyet: Allah’ın(cc) emir ve yasaklarına uymak, kulluk.
Seyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
Cebanet: Korkaklık.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Münevver-ül kalb: Kalbi nurlanmış, kalbi aydınlanmış.
Küre-i arz: Yer küre, dünya.
Kudret-i Samedaniye: Samed olan Allah’a(cc) ait kudret. Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın(cc) sonsuz güç ve kuvveti.
Münevver-ül akıl: Aklı nurlanmış, aklı aydınlanmış.
Fâsık: Günahkar, Allah’ın(cc) emirlerinin dışına çıkan.
Feylesof: Filozof, felsefe ile uğraşan.
Arz: Yeryüzü, dünya.
Evham: Vehimler, kuruntular, olmayanı var zannetme.
Hane: Ev.


Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde... Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Malûmdur ki: Zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa- tercih edilir. Halbuki mes'elemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise; -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu; icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
----------------------------
Nihayetsiz: Sonsuz.
Maruz: Uğrayan, uğramış.
İktidar: Güç, kuvvet.
Emel: Ümit, ummak, kuvvetli istek.
Arzu: İstek.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Âciz: Güçsüz, gücü yetmez.
Ruh-u beşer: Beşer ruhu, insan ruhu.
Tevhid: Birleme, birlik, birtek Allah’tan(cc) başka ilah olmadığına inanmak.
Azîm: Büyük, yüce.
Derk: Anlamak.
Velev: Eğer, her ne kadar, hatta, isterse.
Saadet-i ebediye: Bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
Şekavet-i ebediye: Devamlı ve sonsuz sürecek bela ve sıkıntılara düşmek.
Helâket: Yıkılma, mahvolma, felaket.
İcma: Fikir birliği.
Ehl-i ihtisas: İhtisas sahipleri, uzmanlar.
Müşahede: Görme, seyretme.
Muhakkak: Kesin, şüphesiz.

Elhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah'a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻄَّﺎﻋَﺔِ ﻭَﺍﻟﺘَّﻮْﻓِﻴﻖِ
demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

------------------------
Elhasıl: Kısacası, sözün kısası ve özü.

SÖZLER / Üçünü Söz

-------------------------------------------------------------


İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.
-----------------------------------------
Dergâh-ı İlahî: Allah’ın(cc) huzuru.
Abd: Kul.
Acz: Güçsüzlük, kuvvetsizlik.
Fakr: Fakirlik, yoksulluk.
Kemal-i rububiyet: Varlıkları yetiştirme ve terbiye etmekteki mükemmellik.
Kudret-i Samedaniye: Samed olan Allah’a(cc) ait kudret. Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın(cc) sonsuz güç ve kuvveti.
Rahmet-i İlahiye: Allah’ın(cc) merhameti.
Rububiyet: Allah’ın(cc) terbiyecilik sıfatı, Allah’ın her şeyin sahibi, ihtiyaçlarının karşılayıcısı ve terbiye edicisi olması
Saltanat: İdare etme gücü, yönetme gücü, padişahlık.
Ubudiyet: Kulluk.
Kudsiyet: Mukaddeslik, kutsallık.
İstiğfar: Af dileme, Allah’tan(cc) bağışlanma isteme, tövbe etme.
Nekais: Noksanlıklar, noksanlar.
Pâk: Temiz, saf, katıksız.
Müberra: Fenalıktan uzak kalmış. Temiz. Noksansız.
Ehl-i dalalet: Dalalet ehli. Kur’anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve İslam yolundan sapanlar.
Efkâr-ı bâtıla: Batıl fikirler, asılsız uydurma düşünceler.
Münezzeh: Temiz, pak, arınmış.
Muallâ: Yüksek, yüce.
Kusurat: Kusurlar.
Sübhanallah: Her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan uzak ve kusursuz olan Allah(cc).


SÖZLER (Dokuzucu Söz / 2. Nota’dan)


--------------------------------------------------


İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı:
İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

------------------------------------------
Şahsî: Şahsa ait, kişiyle ilgili, kişisel.
Kemalât: Kemaller, mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
Cismen: Cisim olarak.
Hayvanat: Hayvanlar.
İstidad: Kabiliyet, yetenek.
Mâlik: Sahip.
Gayr-ı mütenahî: Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.
Emel: Ümit, kuvvetli istek, ummak.
Gayr-ı mahdud: Sınırsız, sonsuz, sayısız.
Şeheviye: Şehvetle ilgili.
Gazabiye: Hiddetle ilgili, öfke ile ilgili.
Enva': Nevler, türler, çeşitler.


İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.
---------------------------------------------
İnbisat: Genişleme, yayılma, genleşme.
İbadet: Kulluk, Allah’ın(cc) emir ve yasaklarına uyma.
İstidad: Kabiliyet, yetenek.
İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, gelişme, ilerleme.
Temyiz: Ayırmak, ayırt etmek, seçmek.
Tevsi': Genişletme.
Hadd: Sınır, hudud, çizgi.
Zahirî: Görünüşte olan, görünen, dış görünüşle ilgili.
Bâtınî: İçteki, görünmez içle ilgili.
İzale: Giderme, ortadan kaldırma.
Mukadder: Takdir edilmiş, belirlenmiş.


İhtar:
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
----------------
Hikmet: Gözetilen fayda ve gaye. İnsanın, mevcudatın hakikatlerini(gerçeklerini) bilip hayırlı işler yapmak sıfatı.
Faide: Fayda, yarar.
İllet: Asıl sebep, temel sebep.
Bâtıl: Asılsız, gerçek dışı, yalan ve yanlış.
Müreccih: Tercih eden, üstün tutan.


İşarat-ül İ'caz