Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 1/3 123 SonSon
28 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz


    ﴿
    اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 1

    Gayet kısacık bir meâli: Yani, “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez. İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, ‘Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?’ diyorlar. Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalâlete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki, Allah’ın tâatinden huruçla, mîsak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü’minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsattır. Dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır.”

    Bu âyetin de sair arkadaşları gibi mevzu-u bahis olacak vücuh-u irtibatı ve cihât-ı nazmiyesi üçtür.

    Maahaza, bu âyetin meâli, hem mâkabline, hem mâbadine, hem Kur’ân’ın tamamına bakıyor.

    Mâbadine olan vech-i irtibatı:

    Evet, vakta ki Kur’ân-ı Azîmüşşan sinekten, ankebuttan misâl getirdi, karınca ile bal arısından bahsetti. Müşrikler, münafıklar, Yahudiler itiraz için fırsat bu-larak


    Not
    Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:26-27.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân
    Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)
    ahid: sözleşme, andlaşma ankebut: örümcek
    beyn: ara cihât-ı nazmiye: tertip ve diziliş yönleri
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dalâlete atmak: hak yoldan saptırmak, sapkınlığa atmak
    fâsık: doğru yoldan çıkmış, günahkâr hakîr: küçük, kıymetsiz, önemsiz
    hatt-ı muvasala: bağlantı hattı hidayet: doğru ve hak yol
    huruç: çıkma hüsran: zarar, kayıp
    ifsat etmek: bozgunculuk yapmak ikaz etmek: uyarmak
    irade etme: isteme irşad: doğru yol gösterme
    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan, şeylerden birini inkâr eden kimse maadâ: -den başka
    maahaza: bununla beraber mahlûk: yaratık, yaratılmış
    maruz kalma: tesiri altında kalma mevzu-u bahis: söz konusu
    meâl: mânâ, açıklama misal: örnek, benzer
    mâbadi: sonrası mâkabli: öncesi
    mîsak-ı ezelî: Bezm-i elest veya Kalû-Belâ ile de tabir edilir; ezelî sözleşme; Allah ruhları yarattıktan sonra, onlara münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
    müşrik: Allah’a ortak koşan mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan
    sair: diğer, başka tâat: itaat, boyun eğme, emre uyma
    vaktâ ki: ne zaman ki vech-i irtibat: irtibat, ilişki yönü
    vücuh-u irtibat: irtibat, ilişki yönleri âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat

    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 287


    ahmakane dediler ki: “Allah, azametiyle beraber, böyle hasis, hakir şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Halbuki ashab-ı kemal, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur’ân-ı Kerîm, bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.

    Mâkabline cihet-i nazm ve irtibatı:

    Evet, Kur’ân’ın ihtiva ettiği sıfât ve mezâyânın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı, sûre başında ispat edildiği gibi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvveti de Kur’ân’ın i’câzıyla ispat edildi. Kur’ân’ın i’câzı dahi tahaddî ile, yani muhalifleri muaraza, mübareze meydanına dâvet etmekle ispat edildi. Çünkü muarazaya yapılan dâvet, sükût ile cevaplandırıldı. Böyle cihanşümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübareze meydanına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur’ân-ı Kerimin bu ispatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur’ân, her hususta hadd-i kemâle bâliğ olduğundan, uzaktan uzağa bazı ufak itiraz taşlarını atmışlardır.

    Ezcümle: 1كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاۤءِ 2 gibi âdi, kıymetsiz misallerden Kur’ân’ın getirdiği temsiller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsiller, beynennâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar” diye muğalâta ile halt etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.

    Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icap eder. Onların pek vâhi ve zayıf şüpheleri vardır. Bu şüpheler, müteselsil bazı vehimlerden neş’et etmiştir. O vehimler de, bazı muğalâtalardan husule gelmişlerdir.

    Onların, Kur’ân’ın kemâlini tenzil etmek için, Kur’ân’ın temsillerini insanların


    Not
    Dipnot-1 “(Onların durumu), ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bakara Sûresi, 2:19.
    Dipnot-2 “Sağanak yağan yağmur gibi…” Bakara Sûresi, 2:19.


    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun ahmakane: ahmakça
    ashab-ı kemal: mükemmel ve olgunluk sahibi kimseler azamet: büyüklük, haşmet
    beynennâs: insanlar arasında bâliğ: erişen, ulaşan
    cihanşümul: dünya çapında, evrensel cihet-i nazm ve irtibat: diziliş ve bağlantı yönü
    eser-i acz: acizliğin, çaresizliğin sonucu ezcümle: meselâ, örneğin
    habt olma: gayret vs. boşa çıkma, dili tutulup susma hadd-i kemâl: olgunluk ve mükemmellik sınırı, seviyesi, düzeyi
    hakir: küçük, önemsiz, kıymetsiz hasis: âdi, basit, değersiz
    hayâ etme: utanma husule gelmek: meydana gelmek
    ihtivâ: içine alma, kapsama inkılâb: değişim, dönüşüm
    i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma kelâm: söz, ifade
    kemâl: mükemmellik, kusursuzluk kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse
    mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler misal: örnek, benzer
    mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme muhalif: karşı gelen, karşıt
    muâraza: karşılıklı sözle mücadele, yarışma mâkabli: kendinden önceki, öncesi
    mübareze: karşılıklı atışma, düello yapma mükâleme: karşılıklı konuşma
    müteselsil: zincirleme, birbirine bağlı neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek
    nübüvvet: peygamberlik, elçilik sükût etme: sessiz kalma, susma
    sıfât: nitelikler, özellikler tahaddî: meydan okuma
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenezzül: inme, alçalma
    tenzil etmek: indirmek vehim: kuruntu, varsayım
    vâhi: boş, saçma, mânâsız âdi: basit, değersiz

    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 288


    temsillerine kıyas etmeleri, kıyas-ı maalfarıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğalâta ile bu kıyasa sevk eden noktalar:

    1. Onlar, herşeye, me’lûflarına baktıkları nazarla bakıyorlar.


    2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisanının, sem’inin cüz’î olduklarını ve cüz’î olduklarından, kasten ve bizzat iki şeye beraber taallûk edemediklerini nazara almışlardır.

    3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyasın, iştigal ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştiğal edenin himmeti alçaktır.

    4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hatta küçük veya alçak birşeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnad etmezler. Güya azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zayıf, küçük birşey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.

    İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinaden, Cenâb-ı Hakkı da insanlara kıyas ederek diyorlar ki: “Allah, celâl ve azametiyle, insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz’î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?”

    Acaba o süfeha takımı, Allah’ın iradesi, ilmi, kudreti gibi sair sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb-ı Hakkın azametine mikyas, ancak mecmu’ âsârıdır; yalnız bir eser mikyas olamaz? Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mîzan olacak, kâffe-i kelimatıdır ki, eşcar kalem, denizler mürekkep olsa, o kelimatı yazıp bitiremezler?1



    Not
    Dipnot-1 Bu mealdeki âyette bir mübalâğa, bir müzayede görünür. Fakat hakikate, vakıa bakılırsa, ziyadelik yoktur. Çünkü, kelime, bir mânâyı ifade eden şeye denir. Amma nahvîlerin lâfz ile takyid ve tahsis ettikleri, onlara mahsus bir ıstılahtır. Evet, biri kal, diğeri hal olmak üzere iki lisan vardır. Lisân-ı kalin kelimatı elfaz ise, lisân-ı halin kelimatı da ahvaldir. Binaenaleyh, kudsî şâirin وَفِى كُلِّ شَىْءٍ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ dediği gibi, “Kitab-ı kebiri kâinatta yaratılan herhangi birşey, Hâlıkın azametine delâlet eden bir kelime-i hâliyedir.” Eşcar ile denizler, kâinat kitabında mevcut kelimat-ı hâliyelerin yazılmasına kâfi geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer hâlî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkep, kalem lâzımdır. Öyleyse, onlar için de, onlar kadar başka eşcar ve denizler lâzımdır. Ve hâkezâ, herbir birincinin katreleri ve kelimatı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcar ve denizler lâzımdır. Hal böylece ilâgayrınnihaye teselsül eder, gider. Cenâb-ı Hakkın kelimatı, yani Cenâb-ı Hakkın azametine delâlet eden kelimat-ı hâliyesi bitmez. Demek hakikatte قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِماَتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً âyetinin ifade ettiği mânâda hiçbir cihetle mübalâğa, müzayede yoktur, belki tenakus vardır(Mütercim Abdülmecid). “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah azamet: büyüklük
    azîm: büyük celâl: büyüklük, haşmet
    cüz’î: az, küçük, ferdî eşcar: ağaçlar
    güya: sanki hakikat: gerçek
    hakîr: küçük, kıymetsiz haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    himmet: ciddi gayret, yardım ihtimam etme: itina, özen gösterme, önemseme
    isnad etme: dayandırma istinaden: dayanarak
    iştigal: meşgul olma, uğraşma kasten: bilerek, isteyip yönelerek
    kelimat: kelimeler, sözler kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı
    kâffe-i kelimat: bütün kelimeler küllî: fertleri içine alan tür, büyük ve kapsamlı
    kıyas etme: karşılaştırma kıyas-ı maalfârık: birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas
    lisan: dil lâfz: söz, kelime
    mecmu’ âsâr: eserlerin bütünü, yaratılmış varlıkların hepsi meâl: açıklama, anlam
    me’lûf: alışılan şey mikyas: ölçek, ölçü
    mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme muhît: herşeyi kuşatan, kuşatıcı
    mîzan: tartı, ölçü mübalağa: aşırılık, abartı
    müzayede: fazlalık nazar: bakış, bakış açısı
    nazara almak: dikkate almak nisbet: oran, ölçü
    nâhvî: Arapça dil bilimci, uzman sair: diğer, başka
    sem’: işitme sevk etme: gönderme
    süfeha: beyinsizler, ahmaklar, cahiller sıfât: sıfatlar; Allah’ın yüce Zâtını niteleyen İlâhî özellikler, ilim, kudret, hayat gibi
    taallûk etmek: ilgili olmak, bağlanmak, ilişmek tahammül etme: taşıma, dayanma, katlanma
    takyid: genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye ve belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama tecellî: Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının yansıması, görünmesi
    tefrik etme: ayırt etme tekellüm etme: konuşma
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenezzül: inme, seviyesine düşme
    umumî: genel vakıa: gerçek, uygulamada olan
    ziyade: çok, fazla şamil: kapsamlı

    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 289


    Meselâ, şems âkıl, ihtiyar ve irade sahibi farz edilse, ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı “Niçin bu pis, bu mülevves zerreyle meşgul oldu ve niçin ona ziyasını verdi?” diye itiraz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nakîse gelir mi? Yok.

    Binaenaleyh, Allahü Teâlâ, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san’atla ve büyük bir ihtimamla halk ettiği gibi, cevher-i fert ile tâbir edilen zerre de Onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i san’atıdır. Çünkü o büyük kudretin nazarında, cevahir-i fert, yani zerrelerle nücum-u seyyare, yani gezici yıldızlar müsavidirler. Zira o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, iradesi, kelâmı, zâtî sıfatlarıdır,




    Abdülmecid: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah
    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Kehf Sûresi: Kur’ân-ı Kerim’in 18. sûresi
    Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah ahval: haller, durumlar
    azamet: haşmet, yücelik, büyüklük binaenaleyh: bundan dolayı
    cevher-i fert: atom cihet: tarz, şekil
    delâlet etme: delil olma, işaret etme destgâh-ı kudret: kudret tezgâhı
    elfaz: lafızlar, sözler eser-i san’at: san’at eseri
    eşcar: ağaçlar halk etme: yaratma
    hâkezâ: böylece, bunun gibi hâl: tavır, davranış
    hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil ihtimam: özen, itina
    ihtiyar: irade, istek, tercih ilâgayrınnihaye: sonsuza kadar
    istifade etme: faydalanma katre: damla
    kelimat: kelimeler, sözler kelimat-ı hâliye: halle anlatılan kelimeler, hal ve hareketlerin ifade ettiği mânâlar
    kelâm: kelime, ifade kitab-ı kebir-i kâinat: büyük kâinat kitabı
    kudret: İlâhî güç ve iktidar kudsî: yüce, büyük
    kàl: söz, konuşma kâfi: yeterli
    kâinat: evren, yaratılmış herşey lisan: dil
    lisân-ı hal: hal ve davranış dili lisân-ı kal: sözlü olarak ifade
    mübâlâğa: abartma, aşırılık mülevves: pis, kirli, bulaşık
    müsâvi: eşit, denk mütercim: tercüme eden
    müzayede: fazlalaştırma, artırma, çoğaltma nakîse: eksiklik, noksanlık
    neşretme: yayma nücum-u seyyare: gezen yıldızlar, gezegenler
    tabir etme: ifade etme, isimlendirme tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma
    tenakus: eksilme, noksanlaşma teselsül etme: zincirleme devam etme, ard arda gelme
    zerre: atom, en küçük madde parçası zira: çünkü
    ziya: ışık zâtî: zâtına ait, zâtıyla ilgili
    âkıl: akıl sahibi, akıllı ıstılah: ittifak, görüş birliği; belli bir topluluğun, bir meslek ve ilim erbabının bir kelimeyi sözlük mânâsından çıkararak o kelimeye özel bir anlam yükleyip başka bir mânâda ittifakla kullanmaları
    şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 290


    Zât-ı Akdese lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyade ve noksan olmaya kabiliyet yok, tagayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahaza, acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binaenaleyh, kudret-i İlâhiyede zerre ile şems arasında fark yoktur.

    Meselâ, terazinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farz edilse, aralarında müsavat ve muvazene bulunduğundan, hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur, ikisi de birdir.


    Kezalik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücut ve ademi arasında, terazinin gözleri gibi müsavat olduğundan, kudret-i ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf heba gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre, bu hususta hepsi de birdir.

    Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlıkın halkıyla vücuda geldikleri için, onun daire-i ilminde dahil oldukları bedihîdir. Bu itibarla, onlardan bahsetmekte, bilbedahe, müşâhhat (münakaşa etmek) yoktur. Kur’ân-ı Kerim, 1 اَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani, halkeden Hâlık, mahlûkunu bilmez mi? Ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyleyse mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkuyla konuşmasın?

    İkinci mugalâta: Onlar, “Kur’ân’ın üslûpları ve şivesi altında bir insanın timsali görünür” diyorlar. Çünkü Kur’ân’da bahsedilen âdi işler ve hakir şeyler, insanların arasında yapılan muhavere ve konuşmalar gibidir. Bu cahil herifler bilmezler mi ki, söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhatabına bakar? Çünkü muhatabın ahvâlini nazara almak lâzımdır ki, söylenilen söz o ahvâlin iktizası üzerine söylensin. Binaenaleyh, Kur’ân’ın muhatabı beşerdir. Kur’ân’ın maksadı da tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği


    Not
    Dipnot-1 Mülk Sûresi, 67:14.


    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
    acz: acizlik, güçsüzlük adem: yokluk
    ahvâl: haller, durumlar bedihî: açık, aşikâr
    beşer: insanlık bilbedahe: açıkça, apaçık bir şekilde
    binaenaleyh: bundan dolayı cihet: taraf, yön
    daire-i ilm: ilim dairesi farz etme: varsayma
    fiil: hareket, iş, etki hakir: hor ve değersiz, küçük, önemsiz
    halk etme: yaratma heba: faydasız, boş
    hülâsa: kısaca, özetle iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği
    itibarla: özellikle kelâm: kelime, ifade
    kezalik: bunun gibi, böylece kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve iktidarı
    kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı maahaza: bununla beraber, bununla birlikte
    mahlûk: yaratık, yaratılmış mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme
    muhavere: karşılıklı konuşma muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan
    muvazene: ağırlıkta eşitlik, denge müsâvat: eşitlik, denklik
    mütekellim: konuşan nazara almak: dikkate almak
    tagayyür: başkalaşma, değişme tarafeyn: iki taraf
    teceddüt: yenileme tefhim: anlatma, bildirme
    timsal: görüntü, yansıma vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek
    vücut: varlık zerre: atom, en küçük madde parçası
    ziyade: çok âdi: basit, sıradan
    üslûp: ifade tarzı şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 291


    şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belâgatın iktizası üzerine, Kur’ân, beşerin hissiyatıyla memzuc olan üslûplarını giyer ve şivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.

    Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat pat söylediği sözlerle ünsiyet peyda eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde, o insanla o çocuk arasında bir malûmat alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz ve i’tâlar da böyledir. Eğer Cenâb-ı Hak beşere i’tâ edeceği malûmatı beşerin terazisiyle tartıp vermezse, beşer, kat’iyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer, ancak alışmış olduğu terazisinin dilinden anlar, bu fennî terazilerin dilinden anlamaz.


    S - Hakikaten, eşyanın hakareti, hisseti, kudretin azametine, kelâmın nezahet ve nezaketine münafidir.

    C - Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik, eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nazırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed-i kudret arasına perde olarak esbab-ı zahiriye vaz edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşya ile mübaşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani içyüzü ise şeffaf ve yüksektir. Kudretin taallûk ettiği bu cihette, hiçbirşey kudretin taallûkundan hariç değildir.

    Evet, azamet-i İlâhiye esbab-ı zahiriyenin vaz’ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şumulünü ve kelâmın herşeye ihatasını iktiza ederler. Maahaza, bir zerre üstünde zerrelerle yazılan bir Kur’ân, sahife-i semada yıldızlarla yazılacak Kur’ân’dan hüsünde (güzellik) aşağı değildir.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah ahz: alım, alma
    azamet: büyüklük, haşmet azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, haşmet ve büyüklüğü
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beşer: insanlık
    binaen: -dayanarak cihet: taraf, yön
    esbab-ı zahiriye: görünen, dış sebepler eşya: şeyler, varlıklar
    fehm: anlama, kavrama fennî: teknik, ilimle ilgili
    hakaret: küçüklük, basitlik hakikaten: gerçekten
    hisset: önemsizlik, değersizlik hissiyat: duygular, hisler
    hüsün: mânevî, iç güzellik ihata: kuşatma
    iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği izzet-i İlâhiye: Cenab-ı Hakkın nihâyetsiz izzeti, şeref ve yüceliği
    i’tâ: verme, bahşetme kat’iyen: kesin olarak
    kelâm: söz, ifade kudret: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı
    maahaza: bununla beraber, bununla birlikte malumât: bilgiler
    melekût ciheti: birşeyin iç yüzü, aslı, esası memzuc: kaynaşmış, karışmış
    mübaşeret: temas etme, meşgul olma mülk ciheti: dış yüz, madde ile ilgili tarafı
    münâfi: aykırı, zıt müsemmâ: isimlendirilmiş, belirlenmiş, işaret edilen mânâ
    nazar: görüş, bakış nazır: bakan, bakar
    nezahet: eksiklik ve kusurdan uzak olma, temizlik nezaket: incelik, zariflik
    peydâ etme: kazanma, meydana gelme sahife-i semâ: gökyüzü sayfası
    sathî nazar: sığ, yüzeysel bakış, görüş taallûk: bitişme, bağlanma, ilgili olma
    tevahhuş: korkma, ürkme vahdet: Allah’ın birliği
    vaz edilme: koyulma, yerleştirilme vaz’: yerleştirme, koyma
    yed-i kudret: Allah’ın kudret eli zerre: atom, en küçük madde parçası
    ünsiyet: alışkanlık, âşinalık, yakınlık üslûp: ifade tarzı
    şeffaf: parlak, saydam şive: söyleyiş, tarz, üslûp
    şumul: kapsamlılık, kuşatıcılık

    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 292


    Ve kezaHAŞİYE-1 bir sivrisineğin yaratılışı, san’atça filin hilkatinden dûn değildir.

    Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.


    S - Şu temsillerde görünen hakaret-i zahiriye neye âittir?

    C - O gibi haller temsil getirene ait değildir, ancak mümessel-i lehe âittir. Yani, kime ve ne şeye temsil getirilmişse ona aittir. Zaten kelâmın güzelliği, belâgati, mümessel-i lehe mutabakatı nisbetindedir. Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsus bir aba, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, “Padişah iyi yapmadı” diye kimse itiraz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binaenaleyh, mümessel-i leh ne kadar hakir olursa, temsili de o kadar hakir olur; ve ne kadar büyük olursa, temsili de o kadar büyük olur.

    Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb-ı Hak, sineği1 onlara musallat kılmıştır. Ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile, yani örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.

    Üçüncü muğalâta: Onlar diyorlar ki: “Hakikati izhar etmekte, aczi îma eden bu gibi temsilâta ne ihtiyaç vardır?”


    Not
    Haşiye-1 Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar, hortumunu filin hortumuna batırır, fil kaçmaya başlar, hiçbir suretle elinden kurtulamaz. Demek Cenâb-ı Hak, sivrisineği file galip ve hâkim kılmıştır. Binaenaleyh, hilkatça dûn ise de, cesaret hususunda fâiktir (Mütercim Abdülmecid).
    Dipnot-1 Bir Arabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibadete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hali görünce, اَرَبٌّ يَبُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَأْسِهِ demekle, sanemi kırmış, atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvis eder (Mütercim Abdülmecid). Başına tilkilerin bevl ettiği bir şey nasıl rab olur.


    Abdülmecid: (bk. bilgiler – Abdülmecid Nursî) Arabî: Arap, Arap milletinden olan, bedevî
    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
    aba: yünden yapılmış hırka acz: zayıflık, güçsüzlük
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi bevl: idrar
    bevletme: idrar yapma, pisleme binaenaleyh: bundan dolayı
    dûn: aşağı fâik: üstün
    galip: üstün hakaret: küçüklük, basitlik, değersizlik
    hakaret-i zahiriye: görünürdeki basitlik, önemsizlik hakir: hor ve değersiz, basit, önemsiz
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not hilkat: yaratılış
    husus: konu hâkim kılma: üstün yapma
    izhar etmek: açıklamak, göstermek kelb: köpek
    kelâm: söz, ifade; Cenâb-ı Hakkın şânına lâyık tarzda dilediği varlıkla dilediği şekilde konuşma sıfatı—vahiy ve ilham gibi keza: bunun gibi
    kudret: güç, iktidar; Cenâb-ı Hakkın dilediği şeyi dilediği zamanda sınırsız güç ve iktidarıyla yapma sıfatı mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme
    musallat kılma: sataştırma, iliştirme mutabakat: uygunluk
    mümessel-i leh: kendisi için misal getirilen nisbet: kıyas, oran
    sanem: put tabir etme: ifade etme
    telvis etmek: kirletmek, pisletmek temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    temsilât: temsiller, analojiler; kıyaslama tarzında benzetmeler âdi: basit, değersiz
    îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme

    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 293


    Elcevap:
    Kur’ân’ı inzal etmekten maksat, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avâm-ı nâs, çıplak olan hakaikı göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb-ı Hak, lütuf ve ihsanıyla, hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libasla, bir şiveyle göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşabihat bahsinde geçmiştir.

    Bu âyetin cümleleri arasındaki irtibata gelelim:

    Evet, اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا 1 ﴿ cümlesi onların irad ettikleri aşağıdaki müteselsil itirazları reddediyor.

    1. Allah’ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahır ve itab etmekte ve onlardan şikâyet etmekte ne hikmet vardır? Halbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki, âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir tesiri vardır.

    2. İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsillerinin getirilmesi... Zira bu, Kur’ân’ın beşer kelâmı olduğuna alâmettir.

    3. Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsali görünür.


    4. Hakaik, temsilâtla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikatı izhar etmekten âciz olduğuna delâlet eder.

    5. Getirilen temsiller, âdi temsillerdir. Bu ise, mütekellimin zihni, inhisar altında olduğuna emaredir.

    6. Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.

    7. Getirilen temsillere mecburiyet olmadığından, terki zikrinden evlâdır.

    8. Bilhassa, ehl-i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsil getirilmiştir.


    Not
    Dipnot-1 “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah akliyat-ı mahza ve mücerredât: sırf akıl yoluyla kavranan ve bilinen soyut şeyler
    alâmet: belirti, işaret avam: halk
    avâm-ı nas: sıradan halk tabakası beşer: insanlık
    bilhassa: özellikle cereyan etme: akma, sürüp gitme
    cumhur: çoğunluk cumhur-u nas: halkın çoğunluğu
    delâlet etme: delil olma, işaret etme ehl-i izzet: itibar, şeref sahibi kimseler
    emare: belirti, işaret evlâ: daha uygun, daha lâyık
    fehim: anlayış, kavrayış hakaik: gerçekler
    hakir: hor ve değersiz, önemsiz hayâ etme: utanma
    hikmet: fayda, gaye, sır ihsan: bağış, ikram
    inhisar: sınırlandırma, kayıt altına alma inzal etme: indirme
    irad etme: getirme, söyleme irşad: doğru yol gösterme
    itab etmek: azarlamak izhar etmek: açıklamak, göstermek
    kelâm: söz, ifade libas: elbise
    lütuf: iyilik, ihsan, bağış mütekellim: konuşan
    müteselsil: zincirleme, sıralı, dizili müteşabihat: insanların sözleriyle ifade edilemeyecek kadar yüksek olan ve ancak temsil ve teşbihlerle anlatılabilen hakikatler
    tasarruf: kullanma, faaliyet tasvir: şekillendirerek anlatma, ifade etme
    temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme temsilât: temsiller
    tenezzül: inme, alçalma tesir: etki
    tevahhuş etme: korkma, ürkme zikr: anılma, söyleme, ifade edilme
    zira: çünkü âciz: güçsüz, zavallı
    âdi: basit, sıradan ülfet etme: alışma, alışkanlık kazanma
    ülfet peyda etme: alışkanlık kazanma üslûp: ifade ve söyleşi tarzı
    şive: söyleyiş, ifade tarzı, üslûbu
    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 294


    Kur’ân-ı Kerim, bu itiraz silsilesini,
    اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا ...الخ 1 cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır:1. Eşyanın içyüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celâle münafi olmadığı gibi; ulûhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hâriç tutulmaları, ulûhiyet kanununa muhaliftir. Çünkü bir hâkim, teb’asından çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.2. Belâgat ve hikmetin iktizası üzerine, hakir mânâları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.3. Âdi temsillerde bir beis yoktur; terbiye ve irşad öyle ister.4. İnâyet-i İlâhiyenin iktizası üzerine, hakaik, temsilâtla tasvir edilir.5. Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları, kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslûpları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.6. Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenâb-ı Hakkın insanlarla konuşması zarurîdir.

    Hülâsa:
    Cenâb-ı Hak, insanlara cüz-ü ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef’âle masdar yaptı. O âlem-i ef’âli bir nizam altında almak üzere kelâmını, yani Kur’ân’ını da resul olarak o âlem-i ef’âle gönderdi. Binaenaleyh, tanzif ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, itirazlara mahal olamaz.

    ﴿
    فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ
    2


    Not
    Dipnot-1 “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-2 “İman edenler, onun, Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler.” Bakara Sûresi, 2:26.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah azamet: büyüklük, haşmet, yücelik
    beis: sakınca belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
    binaen: -dayanarak binaenaleyh: bundan dolayı
    celâl: büyüklük, azamet, haşmet cereyan etme: meydana gelme
    cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği hakaik: hakikatler, gerçek mahiyetler, esaslar
    hakir: küçük, değersiz, önemsiz hikmet: ilim, gaye, fayda
    hukuk-u medeniyet: medenî hak ve hürriyetler hâkim: hükmeden, idareci
    hülâsa: öz, özet ihraç etme: çıkarma
    iktiza: bir şeyin gereği, gerektirme inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik
    irşad: doğru yol gösterme kelâm: söz, ifade
    mahal: yer, mekan masdar: kaynak ve türevlerin kendinden doğduğu esas
    muhalefet: karşıt olma, aykırılık muhalif: aykırı, zıt
    muhavere: karşılıklı konuşma münâfi: aykırı, zıt
    nizam: düzen resul: elçi, peygamber
    rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması silsile: zincir, sıra, dizi
    tanzif: temizleme, temizlik tanzim: düzenleme
    tasvir etme: canlandırarak şekillerle anlatma, ifade etme teb’a: uyruk, bir idarecinin yönettiği halk
    temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme temsilât: temsiller
    terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık
    âdi: basit, değersiz âlem-i ef’al: fiil ve davranışlar âlemi
    üslûp: ifade tarzı İlâhî: Allah tarafından olan
    الخ: sonuna kadar
    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 295


    Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince:

    Evvelki cümledeki hükmü ispat için, bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def ediyor. Şöyle ki:
    Her kim inâyet-i ezeliye ile rububiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa, بَعُوضَةً 1 ve emsaliyle getirilen temsillerin belâgat kanunlarına muvafık ve Cenâb-ı Haktan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar.

    Bu iki taife insanların misli, şöyle iki şahsın misline benzer ki: Onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbaını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşaub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesadüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüt etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise, arklara bakar, suyun menbaını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere maruz kalır. Ednâ bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.

    Yahut o iki taifenin misali, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misaline benzer ki, birisi âyinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, birşey anlayamaz.

    Hülâsa: Allah’ın sun’una, ef’âline, kelâmına, temsilâtına, üslûplarına, inâyet ve rububiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah’ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da, ancak nûr-u imanla olur. Bu itibarla, vehimler olsa bile, ancak


    Not
    Dipnot-1 Sivrisinek.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah ark: su kanalı
    azamet: büyüklük, yücelik belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
    cânib: yön, taraf dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    def etme: ortadan kaldırma, kovma ednâ: en basit, en küçük
    ef’âl: fiiler, işler emare: belirti, işaret
    emsal: benzerler hükmetme: karar verme, hükmünü verme
    hülâsa: öz, özet inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik
    inâyet-i ezeliye: Ezelî olan Allah’ın kâinata koyduğu bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik itibar: özellik
    kelâm: söz, ifade kudret: Allah’ın güç ve iktidarı
    maruz: tesiri altında kalmak menba: kaynak
    misl: eş, benzer muvafık: lâyık, uygun
    mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler, yaratılmış olan herşey
    nazara almak: dikkate almek nefs: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet
    rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
    sun’: san’at taife: sınıf, grup
    tasallut: musallat olma, ilişme tasdik: doğrulama, onaylama
    temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analojiler
    teşaub etme: dallara, kısımlara ayrılma vehim: kuruntu, varsayım
    üslûp: ifade tarzı

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

157, 159, 160, 161, 164, 176, acip, âhirette, ahmaklar, aklı, akıldan, aldatmak, aldıkları, allah, araf, arz, asi, atmak, aya, âyine, bağlantı, bağış, beşer, bilinen, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, biri, birlik, boşa, bunu, cihâ, cumhur, cümleyi, çıkarılan, çıplak, daire, dedikleri, dediler, delildir, derece, değiştirme, dikkatle, dinen, diyorsunuz, dış, dışında, ebedî, edenleri, edilirse, ediyorlar, efes turları, ellerinde, emareleri, emre, emsal, etsek, eşsiz, fazilet, fikrini, fıtraten, gayret, getirip, gibi, gif, gitmiş, giyer, görenlerin, gösterme, gümüş, güzelliği, haddizâtında, hakkaniyeti, haktan, hallerini, hastalığını, hattını, herbir, herşeye, herşeyin, hidayetin, hükümet, ibarettir, idrar, ikincisi, ile, ilerleme, ilham, ilimle, ilişkisi, inhisar, inkâr, insanlığı, istekleri, istemeye, izale, işaret, kâfiri, kalacak, kanunları, karıştıran, kebiri, kemik, kendisinde, kinaye, konuşmak, küfrü, kullukla, kısmı, kısımlarını, kıymetsiz, lam, lisanı, lütuf, lüzumu, mahalli, mahvolur, maraz, mecbur, menbaı, meselâ, meydanı, milleti, misli, mücahede, muhakkak, muhaldir, mümkü, münafıklar, müphem, müş, nas, nezaketi, nihayet, ödü, olduğuna, olduğundan, olmadı, onlardan, özellikle, rahm, rububiyeti, saadetine, safsata, sahibi, sakı, sayan, sayılan, seviyesi, seyyare, sokuyor, sonrası, sûresi, suretle, süzülen, sırra, takdimi, tavır, taşları, tecavüz, temsilât, terki, tevahhuş, tutma, üstü, uygulamalar, varlığının, verdiği, verildi, verilmiş, veyahut, vurmak, yapanlar, yaratılışında, yayı, yazılan, yok, ışık, zira, zulmet, şahsî, şayet, şeye, şöhret

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222