Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 3/3 İlkİlk 123
28 sonuçtan 21 ile 28 arası

  1. #21
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 306


    Evet bu أَمَّا iki cümle arasında lüzumu tesis etmek için vaz edilmiştir. Binaenaleyh, burada فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ 1 cümlesinin اَلَّذِينَ اٰمَنُوا 2 cümlesine lâzım ve zarurî olduğuna delâlet eder. Yani imanı olanın şe’ni, onun hak olduğunu bilmektir.

    Kendisinden daha kısa olan اَلْمُؤْمِنُونَ 3 kelimesine bedel اَلَّذِينَ اٰمَنُوا denilmesi, onun hak olduğunu bilmek iman sebebiyle olduğuna ve keza onun hak olduğunu bilmek iman olduğuna işarettir.

    Belâgat nokta-i nazarından makama daha münasip olan اَنَّهُ الْبَلِيغُ 4 cümlesine tercihan اَنَّهُ الْحَقُّ 5 denilmesi onların itirazlarından kastettikleri son neticeye işarettir. Çünkü onlarla maksatları, Allah’tan olduğunu nefyetmektir.


    اَنَّهُ الْحَقُّ Hakkaniyetin o temsile hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsan edilen yalnız بَعُوضَةً 6 temsilidir. بَعُوضَةً ’nin gayrısı ve بَعُوضَةً ’den daha iyisi, ayıplardan hâli olsa bile, belâgatçe بَعُوضَةً ’nin yerini tutamaz. Çünkü yalnız ayıplardan selâmet, kemâle delil olamaz.

    مِنْ رَبِّهِمْ 7 O temsilin, Rablerinden nâzil olduğunu ifade eden bu kayıt, onlar itirazlarına hedef ittihaz ettikleri, o temsilin nüzulü olduğuna işarettir.


    Not
    Dipnot-1 “Onlar bunun hak olduğunu bilirler.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-2 İman edenler.
    Dipnot-3 Mü’minler.
    Dipnot-4 Şüphesiz ki o çok belagatlidir.
    Dipnot-5 Şüphesiz ki o haktır.
    Dipnot-6 Sivrisinek.
    Dipnot-7 Rablerinden.


    Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
    binaenaleyh: bundan dolayı delâlet etme: delil olma, işaret etme
    gayr: diğer, başka hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik
    hasredilme: bir hüküm v.s. bir şeye ait kılınma, sınırlandırılma hâli: uzak
    istihsan etme: beğenme, güzel bulma ittihaz etme: edinme, kabul etme
    kemâl: mükemmellik keza: bunun gibi, böylece
    lâzım: bir şeyden ayrılması mümkün olmayan şey, herhangi bir şey hatıra gelince hiçbir delile ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey; meselâ makam: durum, hal, konum
    münasip: uygun, denk nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek
    nokta-i nazar: bakış noktası, açısı nâzil olma: inme
    nüzûl: inme selâmet: kusurdan uzak olma, sağlamlık, güvenirlik
    takbih etme: kötüleme, çirkin görülme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji
    tercihan: tercih olarak tesis etmek: kurmak
    vaz etmek: koymak, yerleştirmek zarurî: zorunlu, gerekli
    şe’n: hâl, özellik, nitelik أَمَّا: (bk. ḥ-r-f

    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 307


    وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا 1 Bu اَمَّا evvelki اَمَّا gibi mâkabllerindeki icmâli tafsil etmekle, tahkik ve tekidi ifade ediyor.

    اَلَّذِينَ كَفَرُوا 2 ’nun اَلْكَافِرُونَ 3 kelimesine tercihan zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peydâ eden küfürden neş’et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işarettir.

    Evvelki cümledeki يَعْلَمُونَ 4 ’nin mutabakatı için burada فَلاَ يَعْلَمُونَ 5 denmesi münasip iken, onun yerine zikredilen فَيَقُولُونَ 6 îcaz ve ihtisar için mukadder olan hallerden kinayedir.


    Takdir-i kelâm: “Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür.”

    Ve keza, kendileri dalâlette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalâlete sürüklediklerine işarettir.

    يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 7 Bu cümleden evvelki cümlede اَلَّذِينَ اٰمَنُوا 8 mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münasip olan يَهْدِى بِهِ 9 nin takdimi lâzımken, يُضِلُّ بِهِ takdim edilmiştir. Çünkü bu kelâmdan maksat, inkâr edenlerin itirazlarını reddetmektir. Buna binaen, يُضِلُّ بِهِkesb-i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.


    Not
    Dipnot-1 Kafirler ise.
    Dipnot-2 Küfredenler; Allah'ı inkar edenler.
    Dipnot-3 Kâfirler; inkarcılar.
    Dipnot-4 Bilirler.
    Dipnot-5 Bilmezler.
    Dipnot-6 Derler ki.
    Dipnot-7 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-8 İman edenler.
    Dipnot-9 Onunla hidayete götürür.


    binaen: –dayanarak dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    hakir: hor ve değersiz, önemsiz icmâl: özet
    ihtisar: kısaltma, özetleme istifham: soru sorma
    istihkar: küçümseme, aşağılama kelâm: söz, ifade
    kesb-i ehemmiyet etme: önem kazanma keza: bunun gibi
    kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı mukaddem: evvel, önce
    mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen şey mutabakat: uygunluk
    mâkabli: öncesi münâsip: uygun, denk
    nazaran: –göre neş’et etme: doğma, meydana gelme
    rüsûh peydâ etme: kökleşme, derinleşme, yerleşme tafsil etmek: ayrıntılı olarak açıklamak
    tahkik: kesinlik takdim: öne geçirme, önce getirilme
    takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ tekid: pekiştirme
    tercihan: tercih olarak tereddüt: şüphe
    îcâz: vecizlik, geniş bir mânâyı az sözle anlatma اَمَّا: (bk. ḥ-r-f

    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 308


    S - Dalâlet yerine يُضِلُّ 1 hidayet yerine يَهْدِى 2 yani masdardan fiile olan udulden maksat nedir?

    C - Fiil-i muzâri, teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden, yirmi üç sene devam eden nüzul-ü Kur’ân’ın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet-i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine, mü’minlerin de nüzulün teceddüdü nisbetinde nur-u imanlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işarettir.

    Ve keza, bu cümle مَاذاَ اَراَدَ اللهُ 3 ilâ âhir, cümlesiyle işaret edilen istifhama cevap olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyan etmek icap etmiştir. Ve bu icaba binaen, masdara tercihan fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalâlet, ötekisinin de hidayettir.

    كَثِيرًا 4 Evvelki كَثِيرًا ’dan kemiyet ve adetçe çokluk irade edilmiştir.

    İkinci كَثِيرًا ’dan keyfiyet ve kıymetçe çokluk kastedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur’ân’ın nev-i beşere rahmet olduğunun sırrına işarettir.

    Evet, insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur’ân’ın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir.


    Ve keza, bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla, fazileti taşıyan, az olsa da çok görünür.

    وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ 5 Evvelki cümlede mutlak ve müphem olarak zikredilen كَثِيرًا 6 ’den


    Not
    Dipnot-1 Saptırır.
    Dipnot-2 Hidayete erdirir; imana ulaştırır.
    Dipnot-3 Allah bununla ne irade etti.
    Dipnot-4 Çokları.
    Dipnot-5 “Verdiği misallerle Allah, ancak fasıkları saptırır.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-6 Çokları.


    beyan etmek: açıklamak, izah etmek beşer: insanlık
    binaen: –dayanarak bâis olma: sebep olma
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık delâlet etme: delil olma, işaret etme
    fazilet: güzel ahlâk, üstünlük, erdem fiil-i muzârî: Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı ifade eden fiil kipi
    fırka: sınıf, grup hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet
    icap etmek: gerekmek ilâ âhir: sonuna kadar
    istifham: soru istimrar: devamlılık
    itibar: özellik; bakımdan kemiyet: sayıca çokluk, nicelik
    keyfiyet: nitelik, özellik keza: bunun gibi
    lütufkâr: iyilik ve bağışta bulunan masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime
    merhamet: acıma, şefkat mukabil: karşılık
    mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi müphem: kapalı, örtülü, belirsiz
    mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nev-i beşer: insanlar
    nisbet: oran nur-u iman: iman nuru, aydınlığı
    nüzul-ü Kur’ân: Kur’ân’ın inişi, gönderilişi nüzûl: inme, iniş
    rahmet: merhamet, ihsan, bağış teceddüd: yenilenme, tazelenme
    tercihan: tercih olarak udûl: dönme, vazgeçme
    zulmet: karanlık zulmet-i küfriye: küfür, inkâr karanlığı

    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 309


    hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddütleri bu cümle ile şöyle def etmiştir ki: “Dalâlete gidenler, fâsıklardır. Dalâletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise kisbleridir. Suç onlarda olup, Kur’ân’da değildir. Dalâleti halk etmek, yaptıklarının cezası içindir.”

    Yine bilinmesi lâzımdır ki, bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyan eder, mâbadi de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâbadine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz.

    1. Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünkü O, temsili terk etmez. Hem o temsil beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah’ın kelâmıdır. Bunu da mü’min olan kimseler bilir.

    2. Allah, münkirlerin dedikleri gibi, o temsilden hayâ etmez. O münkirler, “O temsilin terki lâzımdır” diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler. Hem “Bunda ne faide var?” derler. Hem inkâr ediyorlar; zira hakîr görüyorlar. Hem, işitmeleriyle dalâlete girdiler; zira Kur’ân onları dalâlete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar, hem Allah’a olan ahidlerini bozdular, hem sıla-i rahmi kestiler, hem arzda Allah’ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh, hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalb ve ruhun azabı ile, âhirette de Allah’ın gazabıyla ebedî bir azap içinde kalan onlardır.

    ﴿ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ 1

    Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerimin i’câz ve nazmında şek ve şüpheleri ika eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlarla


    Not
    Dipnot-1 “Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah’a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.


    ahid: verilen söz, andlaşma arz: yeryüzü
    azab: acı, sıkıntı beliğ: belâğatli; maksada ve hâle uygun olan
    beyan: açıklama, anlatma bilhassa: özellikle
    binaenaleyh: bundan dolayı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    def etme: uzaklaştırma ebedî: sonsuz, sonu olmayan
    fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr fısk: günah
    gazab: ceza hakîr: hor ve değersiz, önemsiz
    halk etmek: yaratmak hayâ etme: terk etme, çekinme, utanma
    hikmet: fayda, yarar, sır hâsir: hüsrâna düşen, zarara giren
    hâsıl olma: meydana gelme ifsad etmek: bozmak, bozgunculuk yapmak
    ika etme: şüphe vs. şeyleri ortaya atma, verme intizam: düzenlilik
    i’câz: mu’cizelik; Kur’ân’ın, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü kelâm: söz, ifade
    kisb: kazanım, kazanma menşe: kaynak
    mezkûr: anılan, sözü geçen mâbadi: sonrası
    mâkabli: öncesi münkir: inanmayan, inkar eden
    mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nazm: diziliş, tertip ve düzen
    nizam: düzen, sistem, kanun silsile: zincir
    sıfat: nitelik, özellik sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi
    tefsir: açıklama, yorum temsil: kıyaslama tarzında benzetme, örnekleme; analoji
    tereddüt: şüphe vesvese: kuruntu, şüphe
    zikredilme: anılma, belirtilme zira: çünkü
    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat şek: şüphe, tereddüt
    şerh: izah, açıklama
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 310


    tavsifleri, pek yüksek ve lâtif bir münasebeti taşıyor. Evet, sanki Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Kur’ân-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i’câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların, Kur’ân-ı Kerîmin de nazm ve i’câzında tereddütleri ve kör gözleriyle i’câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garip değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı, tesadüfe; ve tahavvülat-ı garibeyi ve inkılâbât-ı acibeyi, abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur’ân’ın mu’ciz olan nazmını karışık, mukaddemelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”


    يَنْقُضُونَ﴿“Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak” mânâsını ifade eden نَقَضَ tâbiri, yüksek bir üslûba işarettir. Sanki Cenâb-ı Hakkın ahdi meşiet, hikmet, inayet’in ipleriyle örülmüş nûranî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nuranî şerit, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecellî ederek, silsilelerini kâinatın envaına dağıtırken, en acip silsilesini nev-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini, cüz-ü ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz-ü ihtiyarînin yuları da, şeriatın, yani delâil-i nakliyenin eline verilmiştir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın ahdini bozmamak ve ifa etmek, ancak o istidatları lâyık ve münasip yerlerine sarf etmekle olur.

    Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ, bazı enbiyayı iman ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzip; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd nazmı, nizamı, intizamı ihlâl eder, bozar.




    Kur’ân-ı ekber: büyük Kur’ân; kâinat kitabı abesiyet: faydasızlık, gayesizlik
    ahd: verilen söz, söz verme akîm: neticesiz, meyvesiz
    baîd: uzak binaenaleyh: bundan dolayı
    cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği delâil-i nakliye: âyet ve hadis gibi nakle dayanan deliller
    ebed: sonu olmayan, sonsuzluk enbiya: nebiler, peygamberler
    envâ: çeşitler, türler ezel: başlangıcı olmayan sonsuz
    fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr fıtrat: yaratılış, mizaç
    garip: tuhaf, şaşırtıcı hikmet: fayda, gaye; herşeyin Cenâb-ı Hak tarafından belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması
    ifa etmek: yerine getirmek ihlâl etmek: bozmak
    inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik inkılâbât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici değişimler
    intizam: düzenlilik isnad etme: dayandırma
    istidat: kabiliyet, meziyet i’câz: mu’cizelik; Kur’ân’ın, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü
    kabih: çirkin kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve iktidarı
    kâinat: evren, yaratılmış her şey lâtif: ince, güzel, hoş
    meşiet: Cenab-ı Hakkın irade ve dilemesi mukaddeme: maksada girmeden önce söylenen ve maksad için esas olan söz, önsöz
    mu’ciz: mu’cizeli; Kur’ân’ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü münasebet: alâka, bağlantı
    münâsip: uygun nakz: bir hükmü yok sayma, bozma
    nakz-ı ahd: ahdi ve antlaşmayı bozma nazm: diziliş, tertip ve düzen
    nev-i beşer: insanlar nizam: düzen, sistem, kanun
    nizam-ı umumî: genel düzen, kanun, sistem nuranî: nurlu, aydınlık, parlak
    ruh-u beşer: insan ruhu sarf etmek: harcamak
    semere: meyve, netice silsile: zincir, art arda gelen şey
    tabir: ifade, anlatım tahavvülat-ı garibe: tuhaf, hayret verici dönüşümler
    tahsin: övme, beğenme tavsif: nitelendirme, vasıflandırma, özelliklerini anlatma
    tecellî: yansıma tekzip: yalanlama
    tereddüt: şüphe tesettür: örtünme, gizlenme
    üslûp: ifade ve söyleşi tarzı şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
    şerid: band, halat, ip
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 311


    وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ
    1 ﴿ Bu cümledeki emir, iki kısımdır.

    Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü’minler arasında şer’an emredilen muvasala hattıdır.

    Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ, ilmin i’tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.

    İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer’an ve tekvînen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.

    وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ 2 ﴿ Evet, fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi, çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumî olursa hafif olur.

    Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenalık hissi uyanırsa, yüksek hissiyatı, kemâlâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs, bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânâsıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.

    S - Bir fâsıkın fıskıyla arzın müteessir olması akıldan uzaktır.

    C - Madem ki arzda nizam var; muvazene de olmalıdır. Hattâ nizam, muvazeneye tâbidir. Binaenaleyh, bir makinenin dişleri arasına küçük birşey düşerse, makine müteessir olur, belki faaliyeti de durur. Veya faraza iki dağ bir teraziyle tartılırken, terazi muvazi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse, müvazenesi


    Not
    Dipnot-1 “O fasıklar, Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağları keserler.” Bakara Sûresi, 2:27.
    Dipnot-2 “Yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.


    amel: iş yapma, uygulama; bilgiye uygun hareket etme arz: yeryüzü, dünya
    belâ: büyük sıkıntı binaenaleyh: bundan dolayı
    cihad: din uğrunda çaba harcama emr-i tekvinî: Allah’ın yaratılışa koyduğu kanun, emir
    faraza: varsayalım ki fenalık: kötülük
    fesad: bozgunculuk fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr
    fısk: günah fıtrî: yaratılıştan gelen, tabii
    hissiyat: duygular, hisler hâlet: durum, hâl
    ihtilâl: karışıklık, bozukluk istidat: kabiliyet, meziyet
    i’tâ: verme, bahşetme kemâlât: iyilikler, olgunluklar, üstün özellikler
    keza: bunun gibi kudret: güç, kuvvet
    maruz kalma: tesirinde kalma, uğrama meyil: arzu, istek
    musibet: belâ, sıkıntı muvasala hattı: iki şey arasındaki bağ, ilişki, irtibat
    muvazene: ölçü, denge muvazi: denk, eşit
    mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma müteessir olma: tesir altında kalma, etkilenme
    mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nizam: düzen, kanun, sistem
    peydâ olma: meydana gelme sukut etme: düşme, alçalma
    sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi tabir: ifade, anlatım
    tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tazammun etme: içerme, içine alma
    tekvînen: kâinat ve fıtrat kanunları ile teşriî: yasamayla ilgili; şeriata dair, şeriatle belirlenen
    tâbi: bağlı umumî: genel
    âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipler âfet: felâket, musibet
    şer’an: dinen, şeriata göre
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 312


    bozulur. Dünyanın da manevî nizam makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, arzın muvazene-i mâneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.


    ﴿ اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 1
    اُولٰۤئِكَ 2 üç şeyi ifade ediyor:

    Birisi ihzar, ikincisi mahsusiyet, üçüncüsü uzaklıktır.

    Demek bu اُولٰۤئِكَ gaip olan o fâsıkları ihzar eder, mahsus bir şekilde gösterir.


    S - Onların ihzarını icap eden sebep nedir?

    C - Sâmiin talep ve isteğidir. Evet, onların pis ahvâlini işiten sâmi, onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izale için, hüsran ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor, tâ “Oh, oh!” demekle kalbi rahat olsun.

    Müşahedeleri mümkün olmadığı halde اُولٰۤئِكَ ile mahsus gösterilmeleri, güya pis ahvalleri, habis sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde bâliğdir ki, herkesin nazar-ı nefreti önünde onların o hallerini tecessüm ettirerek mahsus bir şekilde gösterir. Ve bu işaretten, hasârete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.

    O fâsıklara râci olan اُولٰۤئِكَ ’nin ifade ettiği uzaklık ise, onların tarik-ı haktan uzaklıkları öyle bir dereceye baliğdir ki, bir daha tarik-ı hakka rücuları mümkün olmayıp, bu yüzden zemme, tahkire müstahak olduklarına işarettir.

    Hasrı ifade eden هُمْ 3 hasâretin onlara münhasır olduğuna delâlet eder. Hattâ


    Not
    Dipnot-1 “İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır.” Bakara Sûresi, 2:27.
    Dipnot-2 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret).
    Dipnot-3 Onlar (bk. n-ḥ-v: zamir)


    ahvâl: haller, durumlar bâliğ: varan, ulaşan
    delâlet etme: delil olma, işaret etme fâsık: hak yoldan çıkmış, günahkâr
    fısk: günah gaip: o anda bulunmayan, görünmeyen
    güya: sanki habis: kötü, pis
    had: sınır hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi
    hasâret: zarar, ziyan hiddet: öfke, kızgınlık
    hüsran: zarar, kayıp icap etme: gerektirme
    ihzar: getirmek; o anda olmayan bir şeyi zihnen huzura getirme, görünür kılma izale: giderme, ortadan kaldırma
    kesret: çokluk mahsus: duyularla hissedilen, algılanan
    mahsusiyet: dış duyularla hissedilebilir, algılanabilir muvazene: ölçü, denge
    muvazene-i mâneviye: mânevî denge münhasır: ait, mahsus, sınırlı
    müstahak olma: hak etme, lâyık olma mütemerrid: inatçı, asi, ayak direyen
    müşahede: görme, seyretme nazar-ı nefret: nefret bakışı
    nizam: düzen, kanun, sistem râci: ait, yönelik
    rücu: dönme sâmi: dinleyici, işitici
    tahkir: aşağılama, hakaret etme tarik-ı hak: hak ve hakikat yolu
    tavsif: vasıflandırma, nitelendirme, özelliklerini anlatma tecessüm ettirme: cisimleşme, cisim halinde getirme
    tecziye: cezalandırma vesîle: sebep, vasıta
    zem: kınama, kötüleme
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.054
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 313


    mü’minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasâretleri, hasâret sayılmaz. Ve yine mü’minlerden ehl-i ticaretin ticaretlerinde vâki olan zararları hasaret değildir.

    اَلْخَاسِرُونَ 1 ’deki harf-i târif, cinsi ve hakikati ifade eder. Yani, “Hüsran görenlerin hakikatini, cinslerini görmek isteyen varsa, onlara baksın.”


    Ve keza, onların meslekleri mahz-ı hasârettir, başka hasâretlere benzemiyor.

    اَلْخَاسِرُونَ Hasâretin mutlak bırakılması, yani birşeyle takyid edilmemesi, hasâretin bütün envâına şâmil olduğuna işarettir. Meselâ, vefâ-i ahidde nakz ile hasâret ettiler sıla-i rahimde kat’ ile, ıslahda ifsad ile, imanda küfür ile, saadet-i ebediyede şekavetle yaptıkları hasâretler gibi.


    Not
    Dipnot-1 Hüsrana uğrayanlar.


    ehl-i ticaret: ticaret yapanlar, tüccarlar envâ: çeşitler, türler
    harf-i târif: gr. Arapça’da isimlerin başına konulan ve onu belirli ve bilinen hale getiren “elif” ve “lam” takısı hasâret: zarar, ziyan
    ifsad: bozmak, bozgunculuk yapmak kat’: kesme, koparma
    keza: bunun gibi, böylece mahz-ı hasâret: sırf zarar, tamamen zarar ve ziyan
    mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi ki her türlü kitabı içine alır mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan
    nakz: bozma saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk
    sıla-i rahm: akrabalık bağı, ilişkisi takyid: sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından ve belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama
    vefâ-i ahid: sözünü yerine getirme, sözünde durma konusu vâki olma: meydana gelme, oluşma
    ıslah: düzelme, arabuluculuk yapma, barıştırma şekavet: mutsuzluk, sıkıntı
    şâmil: içine alan, kapsamlı
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/3 İlkİlk 123

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

157, 159, 160, 161, 164, 176, acip, âhirette, ahmaklar, aklı, akıldan, aldatmak, aldıkları, allah, araf, arz, asi, atmak, aya, âyine, bağlantı, bağış, beşer, bilinen, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, biri, birlik, boşa, bunu, cihâ, cumhur, cümleyi, çıkarılan, çıplak, daire, dedikleri, dediler, delildir, derece, değiştirme, dikkatle, dinen, diyorsunuz, dış, dışında, ebedî, edenleri, edilirse, ediyorlar, efes turları, ellerinde, emareleri, emre, emsal, etsek, eşsiz, fazilet, fikrini, fıtraten, gayret, getirip, gibi, gif, gitmiş, giyer, görenlerin, gösterme, gümüş, güzelliği, haddizâtında, hakkaniyeti, haktan, hallerini, hastalığını, hattını, herbir, herşeye, herşeyin, hidayetin, hükümet, ibarettir, idrar, ikincisi, ile, ilerleme, ilham, ilimle, ilişkisi, inhisar, inkâr, insanlığı, istekleri, istemeye, izale, işaret, kâfiri, kalacak, kanunları, karıştıran, kebiri, kemik, kendisinde, kinaye, konuşmak, küfrü, kullukla, kısmı, kısımlarını, kıymetsiz, lam, lisanı, lütuf, lüzumu, mahalli, mahvolur, maraz, mecbur, menbaı, meselâ, meydanı, milleti, misli, mücahede, muhakkak, muhaldir, mümkü, münafıklar, müphem, müş, nas, nezaketi, nihayet, ödü, olduğuna, olduğundan, olmadı, onlardan, özellikle, rahm, rububiyeti, saadetine, safsata, sahibi, sakı, sayan, sayılan, seviyesi, seyyare, sokuyor, sonrası, sûresi, suretle, süzülen, sırra, takdimi, tavır, taşları, tecavüz, temsilât, terki, tevahhuş, tutma, üstü, varlığının, verdiği, verildi, verilmiş, veyahut, vurmak, yapanlar, yaratılışında, yayı, yazılan, yok, ışık, zira, zulmet, şahsî, şayet, şeye, şöhret

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222