Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon
28 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 296


    örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinat cihetinden cüz’î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zayıf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdi Dağını gözün rüyetinden men eden sineğin kanadı gibi, zayıf, küçük bir vehim de hakikati onun gözünün görmesinden setreder.


    وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا 1 ﴿ ilâ âhir.

    Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet-i irtibatı:

    Evet, temsilât-ı Kur’ân’iyedeki hikmeti fehmetmek için Allah cânibinden nûr‑u imanla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsilâttaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evham ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:

    Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsilât-ı Kur’âniyeye bakan olursa, tabiî o temsilâtın hikmetini anlayamaz, evhama kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir; tarik-i hakkı kaybeder, tereddütlere maruz kalır. Sonra istifhama, yani sorup sual etmeye başlar, içinden çıkamaz; en nihayet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur’ân-ı Kerim, ihtisar ve kinaye tarikiyle onların inkârı tazammun eden istifhamlarına, مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً 2 cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ 3 ye mutabakat için, burada لاَ يَعْلَمُونَ 4 ’nin zikri lâzım iken مَاذَۤا اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً ilâ âhir, denilmiştir.

    يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 5 Bu cümle, onların temsilâtının sebebini, ille-i gaiyesini anlamak üzere مَاذَا 6 ile yaptıkları istifhama cevaptır. Fakat


    Not
    Dipnot-1 İnkâr edenler ise.
    Dipnot-2 “Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-3 Onlar bilirler.
    Dipnot-4 Onlar bilmezler.
    Dipnot-5 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-6 Ne?


    Cûdi Dağı: (bk. bilgiler) adem-i fehm: anlayamama, kavrayamama
    cihet: taraf, yön cihet-i irtibat: bağlantı yönü, münasebet tarafı
    cânib: yön, taraf cüz’î: az, küçük, ferdî
    evham: kuruntular, şüpheler fehmetmek: anlamak
    hikmet: fayda, gaye, sır ihtisar: kısaltma, özetleme
    ille-i gaiye: asıl gaye, asıl sebep ilâ âhir: sonuna kadar
    intaç etme: netice verme, doğurma istifham: soru sorma
    kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı maraz: hastalık, illet
    maruz: tesiri altında kalmak mezkûr: anılan, sözü geçen
    mutabakat: uygunluk mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler, yaratılmış olan her şey
    nazar: bakış, görüş nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nihayet: son nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
    rüyet: görme setretme: örtme, gizleme, kapatma
    tabiî: doğal, tabiat gereği tarik: yol
    tarik-i hak: hak, doğru yol tazammun: içerme, içine alma
    temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analojiler temsilât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın verdiği temsiller, misaller
    vehim: kuruntu, varsayım zulmet: karanlık
    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 297


    Kur’ân-ı Kerim, usul ittihaz ettiği îcaz ve ihtisara binaen, temsilâtın âkıbetini, yani temsilâta terettüp eden dalâlet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet dalâlet ve hidayet, temsilata illet olamaz. Eğer illet olsa, cebir olur. Ancak, temsilâtın sebep ve ille-i gaiyesi, cumhur-u avamı ikâz ve irşaddır. Sanki onlar, “Ne için böyle oldu? Ne için i’caz bedîhi olmadı? Ne için Allah’ın kelâmı olduğu zaruri olmadı? Ne için bu temsilât yüzünden vehimlere meydan verildi?” diye bir çok sualleri ortaya çıkardılar. Kur’ân’ı Kerim يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِى بِهِ كَثِيراً 1 cümlesiyle, o sual kümesini dağıttı. Şöyle ki:

    O temsilâtı nûr-u iman ile tefekkür edenin nûr-u imanı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkit hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyadeleşir ve gözü kör olur. Çünkü nazarîdir, bedîhi değildir.

    Evet, bu temsilât, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek istidatları neşvünemalandırmakla pis istidatlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücahede ile, bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan-ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr-ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saadet-i beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.


    S - Diyorsun ki: “Teklif saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebep, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?”

    C - Cenâb-ı Hak, verdiği cüz-ü ihtiyarî ile ef’âl-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-ı mütenahi tohumları sulamak ve neşvünemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşvünema bulamazdı.


    Not
    Dipnot-1 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah bedihî: apaçık, aşikâr
    binaen: -dayanarak cebir: zorlama
    cumhur-u avam: halkın çoğunluğu cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller
    ekser-i nâs: insanların çoğunluğu fıtrat: mizaç, karakter, yaratılış
    gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet
    ihtisar: kısaltma, özetleme iktiza etme: gerektirme
    ille-i gaiye: asıl gaye, sebep illet: asıl sebep, maksat
    imtihan-ı beşer: insanlığın denenmesi, sınavı inkişaf: açığa çıkma, gelişme
    irşad: doğru yolu gösterme istidat: kabiliyet, ruhî özellikler
    istilzam etme: gerektirme ittihaz: edinme, kabul etme
    i’caz: mu’cize oluş kelâm: ifade, söz
    kesb: kazanma menzil: konum, makam
    mücahede: cihad etme, mücadele mükellef: yükümlü, sorumlu
    mülevves: pis, kirlenmiş nazarî: teorik
    neşvünema: büyüyüp gelişme nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
    ruh-u beşer: insan ruhu saadet: mutluluk
    saadet-i beşer: insanlığın mutluluğu sırr-ı teklif: kullukla yükümlülüğün sırrı, kulluk ve imtihan sırrı
    tefavüt-ü şekavet: sıkıntıların, musibetlerin farklılığı tefrik: ayırt etme
    tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma teklif: yükümlülük, sorumluluk
    temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler temyiz: ayırd etme
    terettüp etme: lâzım gelme, netice verme, gerekme tetkik: inceleme, araştırma
    teşkil etme: oluşturma, meydana getirme usul: yöntem, metod
    vedia: ödünç, emanet ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak
    zulmet: karanlık âkıbet: netice, son
    îcaz: mânâyı az sözle anlatma, özlü söz şekavet: rahatsızlık, sıkıntı

    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 298


    Evet, nev-i beşerin ahvâline dikkatle bakılırsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücut veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi, nev’in saadetine de sebep olmuştur.

    Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarıyla küfrü kabul ve tekâlif-i İlâhiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir.


    S - İnsanlardan büyük bir kısmın şekaveti meydanda iken, yalnız küçük bir kısmın saadeti nasıl nev’in saadetine sebep olur ki, “Şeriat rahmettir” diyorsunuz. Halbuki nev’in saadeti, ya bütün efradın veya kısm-ı ekserisinin saadetiyle olabilir?

    C - Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev’ine hizmet etmiş olur. Çünkü bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir.

    Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşvünema bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sümbüllenip ağaç olmasına sebep olan su, elbette çekirdek nev’ine hizmet etmiş olur.

    Veyahut bir maden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebakisi toprak çıksa; elbette ateş, o madenin kemâline, saadetine sebep olur.

    Binaenaleyh, teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev’iyeye sebep ve âmil olduğuna kat’iyetle hükmedilebilir. Maahaza, yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşvüneması, ancak mücahede ve içtihadla olur. Evet, sağ el, daima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücahede ettikçe cesareti artar, terk ettiği zaman cesareti azalır ve binnetice cesaret de, hükümet de söner, mahvolur.



    ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk ahlâkî: ahlâkla ilgili, ahlâka uygun
    ahvâl: haller, durumlar bilâhare: daha sonra
    binaenaleyh: bundan dolayı efrad: fertler, bireyler
    hissiyat: duygular, hisler ifsad etme: bozma
    ihtiyar: irade, istek ilham: kalbe gelen mânâlar
    inkişaf: açığa çıkma, gelişme itibar: özellik
    içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma kat’iyet: kesinlik
    kemâl: mükemmellik kemâlât-ı vicdaniye: vicdanî ve ruhî olgunluklar
    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse küfr: nankörlük, inkâr ve inançsızlık
    kısm-ı ekseri: çoğunluk, büyük bir kısmı maahaza: bununla beraber, bununla birlikte
    mahv olma: yok olma mücâhede: çabalama, gayret etme, çalışma
    mütebaki: geri kalan kısım nev-i beşer: insanlar
    nev’i: çeşit, tür nev’in saadeti: insanlık türünün, insanlığın mutluluğu
    neşvünema: büyüyüp gelişme rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet
    saadet: mutluluk saadet-i nev’iye: insan türünün mutluluğu, huzuru
    saadet-i şahsiye: şahsî mutluluk teklif: kulluk görevini yükleme, sorumluluk
    tekâlif-i İlâhiye: Allah’ın yüklediği sorumluluklar tekâmül: olgunlaşma, mükemmelleşme
    telkih: tohum vs. ekmek, aşılamak terakki: ilerleme
    terbiyevî: terbiye ile ilgili, eğitime dair vücut verme: varlık kazandırma, meydana getirme
    zımnen: gizlice âmil: etken, sebep
    ıztıraren: mecburi olarak şekavet: mutsuzluk, sıkıntı
    şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 299


    Ve keza, herşeyin ve her işin tekâmülü, zıtlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalâlet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalâletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü’minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibarıyla teklif, saadet-i nev’iyenin yegâne âmilidir.


    وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ
    1 ﴿ Bu cümlenin mâkabliyle münasebeti:

    Evet, Kur’ân-ı Kerim يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا 2 cümlesinde dalâlete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip müphem bıraktığından, sâmi korktu. “Acaba o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebep nedir? Kur’ân’ın nurundan zulmet nasıl geliyor?” diye sorduğu bu üç sual, şu cümleyle cevaplandırılmıştır ki: “Onlar, fâsıklardır. Dalâlete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nûr nâra, ziya zulmete inkılâp eder.” Evet, şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur.

    ﴿ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَۤا اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ 3

    Bu cümlenin evvelki cümle ile veçh-i nazmı:

    Evet, bu cümle ile fısk, şerh ve beyan edilmiştir. Şöyle ki:

    Fısk, hakdan udul, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş’et eder.



    Not
    Dipnot-1 “Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-2 Allah, onunla çoklarını dalâlete atar.
    Dipnot-3 “Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah’a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.


    beyan: açıklama, anlatım cihet: taraf, yön
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dalâlete atma: Cenâb-ı Hakkın inkârcılığa girmek isteyenleri inkârcılığa atması
    eser: netice, sonuç fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr
    fısk: günah hadden tecavüz: sınırı aşma
    hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı hidayet: doğru ve hak yolu gösterme, İslâmiyet
    ifrat: aşırılık, normalden yukarı olma inkılâp: değişim, dönüşüm
    itibar: özellik keza: bunun gibi, böylece
    kuvve-i akliye: akıl duygusu; yararı zarardan ayırt etme gücü kuvve-i gazabiye: öfke duygusu; zararlı şeyleri def etme gücü
    kuvve-i şeheviye: şehvet duygusu; yararlı şeyleri çekme, elde etme gücü menşe: kaynak
    mukabele: karşılık mâkabli: öncesi
    münasebet: alâka, ilgi müphem: belirsiz, gizli, kapalı
    mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan neş’et etme: doğma, meydana gelme
    nâr: ateş nûr: ışık
    saadet-i nev’iye: insan türünün, insanlığın mutluluğu, huzuru semere: ürün, meyve
    sâmi’: dinleyen, işiten taaffün: bozulma, kokuşma, çürüme
    tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma teklif: sorumlu tutma, imtihan
    tekâmül: gelişme, olgunlaşma, mükemmelleşme udul: sapma, ayrılma
    veçh-i nazm: tertip, diziliş yönü yegâne: tek, eşsiz
    ziya: ışık, parlaklık zulmet: karanlık
    âmil: sebep, etken şems: güneş
    şerh: izah, açıklama
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 300


    Evet, ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani, sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhûd-u İlâhiye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenâb-ı Hakla fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.

    Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ 1 cümlesiyle işaret edilmiştir.


    Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar. Evet, şehvet veya gazap, haddini aşarsa, ırz ve namuslar payimâl olur, mâsumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ 2 cümlesiyle işaret edilmiştir.

    Ve keza, dünya nizamının bozulmasını intaç edip fesat ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan
    وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ 3 cümlesiyle işaret edilmiştir.

    Evet, fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadâta ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar, atar.

    Ve keza, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder.

    Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev’inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur.


    Not
    Dipnot-1 Fâsıklar, Allah’a verdikleri ahidlerini bozarlar.
    Dipnot-2 Allah’ın akrabalar veya mü’minler arasında emrettiği bağları koparırlar.
    Dipnot-3 Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah ahd: sözleşme, sorumluluk
    arz: yeryüzü, dünya delâil: deliller, işaretler, alâmetler; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şeyler
    esbab: sebepler fesat: bozgunculuk
    fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr fısk: günah
    fıtraten: yaratılış gereği gazap: öfke, kızgınlık
    hadd-i vasat: orta çizgi, normal sınır hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı
    hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat hayat-ı nefsiye ve ruhiye: ruhsal ve psikolojik hayat
    heva-i nefse tabi olma: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme ifrat: aşırılık, normalden yukarı olma
    ihtilâl: ayaklanma, karışıklık intaç: netice verme, doğurma
    intizam: düzenlilik, disiplin itibar: özellik
    itidâl: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama itikadât: inançlar
    keza: bunun gibi, böylece kuvve-i akliye ve fikriye: akıl ve düşünce gücü
    kuvve-i gazabiye: öfke duygusu, tepki hissi kuvve-i şeheviye: şehvet duygusu
    mahv: yok olma maraz: hastalık, illet
    muhalefet etme: karşı olma, aykırı davranma nev’i: çeşit, tür
    nizam: düzen payimâl olma: ayak altına alınma, çiğnenme
    rabıta: bağ safsata: yalan ve uydurma şey
    sahife-i âlem: kâinat sayfası sıfat: nitelik, özellik
    tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma uhûd-u İlâhiye: Cenâb-ı Hak ile yapılan ahidler, Ona verilen sözler
    zâil olma: zâil olma âmil: sebep, faktör, etken
    şefkat-i cinsiye: kendi cinsine, türdaşına olan şefkat

    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 301


    اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 1 Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda tekididir. Şöyle ki:

    Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, arzda fesat yapmak gibi fasıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdit ve korkuyu tekit için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyan etmiştir: “O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalâletle tebdil eden kafasız adamlardır.”

    Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz.

    Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerimin âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri, saniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takip ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin heyetleri dahi, cümlelerin izini takip ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; halleri, lisan-ı hal ile şu beyti okuyor:

    عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذاَكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ

    Yani, “Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar.” Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerimin selâseti ve yüksek belâgati ve nakşındaki inceliği tabaka-i i’câza vâsıl olmuştur.


    ﴿ اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِىۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا 2

    Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:


    اِنَّ ﴿ kelimesi, hem hükmün hakikate bağlı olduğuna, hem hükümde vâki olan tereddüd ve inkârların def’ine delâlet eder. Öyleyse bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işarettir.


    Not
    Dipnot-1 İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.
    Dipnot-2 “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.


    ahdi bozmak: sözünde durmamak arz: yeryüzü, dünya
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyan etme: açıklama, anlatma
    beyit: iki mısradan oluşan şiir dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    def’: ortadan kaldırma delâlet etme: delil olma, gösterme
    fesat: bozgunculuk fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr
    heyet: bileşenler; cümlenin genel yapısı hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet
    hüsn-ü cemâl: mâddî ve mânevî güzellik; Kur’ân’ın lâfız ve mânâsındaki güzellik hüsün: mânevî güzellik
    ihtivâ etme: içerme lisan-ı hâl: hal dili
    müteselsil: zincirleme, birbirine bağlı nakş: işleme
    nükte: ince ve derin mânâ selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık
    sıla-i rahm: akraba bağı, ilişkisi tabaka-i i’câz: mu’cizelik derecesi
    tebdil etme: değiştirme tehdit: korkutma
    tekid: pekiştirme, sağlamlaştırma tereddüt: şüphe
    vâki: vukua gelme, ortaya çıkma, olma vâsıl olma: ulaşma
    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat اِنَّ: (bk. ḥ-r-f
    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 302


    اَللهَ ﴿ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenâb-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani, “Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinata kıyas ediyorsunuz? Allah ünvanını taşıyan Zât, mümkinata kıyas edilebilir mi?”

    S - لاَ يَسْتَحْيِى 1 ﴿ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenâb-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte faide yoktur. Binaenaleyh لاَ يَسْتَحْيِى yerinde لاَ يَتْرُكُ 2 denilmiş olsaydı, muhaliyete mahal kalmazdı?

    C – بَعُوضَةً 3 ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terk etmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenâb-ı Hak hakkında muhaldir. Öyleyse, o temsili terk etmeye asla sebep bulunmadığına işareten, لاَ يَسْتَحْيِى kelimesi, لاَ يَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لاَ يَتْرُكُ kelimesi, bu mânâyı ifade edemez. Yahut يَسْتَحْيِى ’nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri اَمَّا يَسْتَحْيِى رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ
    Yani, “Muhammed’in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْيِى kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir. Kur’ân-ı Kerim, belâgatçe kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ 4 üslûbuna binaen,


    Not
    Dipnot-1 Çekinmez.
    Dipnot-2 Terk etmez.
    Dipnot-3 Sivrisinek.
    Dipnot-4 Karşılıklı konuşmada muhatabın bildiği kelime ve mânâları kullanarak açıklama.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi binaenaleyh: bundan dolayı
    esbab: sebepler hakir: hor ve değersiz, önemsiz
    hayâ: utanma, ar; kişinin sıkılmasıyla yüzde oluşan kızarma hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması
    hüsün: mânevî güzellik iktiza etme: gerektirme
    kıyas: karşılaştırma maada: -den başka
    muhal: imkânsız, olmayacak şey muhaliyet: imkânsızlık
    mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olanlar müşabehet: nitelik ve özelliklerde benzerlik
    müşâkelet: üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme nefs: can, hayat, kişinin kendisi
    nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek peydâ olma: meydana gelme
    takdir etme: beğeniyi dile getirme temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    vesaire: ve diğerleri ünvan: lâkap
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 303

    onların kullandıkları يَسْتَحْيِى 1 kelimesini aynen kullanmıştır. Onların bu sözlerine müşâkelet ve müşabehet nokta-i nazarından اَنْ يَضْرِبَ 2 yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَقِيرِ 3 denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasip olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, lâtif bir üslûba işarettir ki, temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve ispat içindir. Nasıl ki yazılan birşey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de, bir misal ile tasdik ve ispat edilmiş olur.

    Yahut اَنْ يَضْرِبَ ﴿ ile paranın darbına ima edilmiştir. Yani, temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani, nasıl ki sikke, gümüş ve altına kıymet veriyor; darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işaretle, vehimleri def etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid’a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet, durub-u emsâl, malûm kaidelerdendir.

    Daha kısa ve muhtasar olan masdar-ı ضَرْبَ 4 üzerine اَنْ يَضْرِبَ ’nin fiil sigasıyla tercihan zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzat temsil olmayıp, بَعُوضَةً 5 ’nin hakareti olduğuna işarettir. Çünkü temsiller haddizatında kıymetli olup, itirazlara mahal değildirler. Zira اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından,



    Not
    Dipnot-1 Çekinmez.
    Dipnot-2 Bir mesele hakkında örnek verme.
    Dipnot-3 Değersiz ve sıradan bir örnekden.
    Dipnot-4 Vurmak, basmak, bir örnek vermek.
    Dipnot-5 Sivrisinek.


    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamalar
    binaen: -dayanarak darb: basma
    darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü def etmek: gidermek, uzaklaştırmak
    durub-u emsal: atasözleri, meşhur sözler fiil: zamana bağlı olarak bir iş, durum ve hareket bildiren kelime
    haddizâtında: aslında; yaratılışında itibar: değer
    kaide: düstur, prensip, kural kelâm: söz, ifade
    lâtif: ince, güzel, hoş mahal: yer, mekân
    malûm: bilinen, belli masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime
    menşe: kaynak muhtasar: kısa, özet
    münasebet: alâka, ilgi münâsip: uygun, denk
    müstakil: bağımsız, başlı başına müşabehet: nitelik ve özelliklerde benzerlik
    müşâkelet: üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme nazara alınmama: dikkate alınmama
    nispet: oran nokta-i nazar: bakış noktası, açısı
    siga: kip, kalıp sikke: damga, mühür
    sikkenin darbı: damganın vurulması, mührün basılması tasdik: doğrulama, onaylama
    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji temsillerin darbı: benzetmelerin getirilmesi, örneklemelerin yapılması
    tercihan: tercih olarak vehim: kuruntu, varsayım
    vâsıta: araç, âlet zikredilme: anılma, belirtilme
    zira: çünkü îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme
    üslûp: ifade ve söyleşi tarzı
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 304

    sanki lâtiftir. Mütekellimin kastı onda durmuyor, mef’ule geçiyor. Masdar olan ضَرْبَ 1 ise, isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kastını cezb edip, mef’ule vermemesi ihtimali vardır. Binaenaleyh, اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً 2 denilmemiş olsaydı, اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبَ olurdu. Halbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً 3 ’dir.

    مَثَلاً 4 ﴿ Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî birşeyi hissî birşeyle ve aslı olmayan mevhum birşeyi muhakkak ve mevcut olan birşeyle ve gaip olan bir şeyi, hâzır birşeyle tasvir etmektir.

    مَثَلاً ’deki tenkirden anlaşılır ki, burada medâr-ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir.


    مَا ﴿ tâmimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki, cevap yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın.

    بَعُوضَةً ﴿ Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde بَعُوضَةً ’nin tahsisi, inde’l-büleğa temsil için istimali çok olduğuna binaendir.


    Not
    Dipnot-1 Vurmak, basmak, bir örnek vermek.
    Dipnot-2 “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere bir misal getirmede çekinmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
    Dipnot-3 Sivrisinek.
    Dipnot-4 Örnek, misal.


    aklî: akılla ilgili, akla uygun binaen: -dayanarak
    binaenaleyh: bundan dolayı cezbetme: çekme
    gaip: o anda bulunmayan, görünmeyen şey hakir: hor ve değersiz, önemsiz
    hissî: his ve duygularla hissedilebilen, algılanan hâsiyet: özellik, hususiyet
    hâzır: o anda bulunan, görünen hazır şey inde’l-büleğa: belâgat âlimleri yanında
    istihyâ: utanma istimal: kullanma
    kaide: düstur, prensip kast: bir şeyi bilerek, isteyerek yapma
    kesif: katı, yoğun lâtif: ince, şeffaf, akıcı
    mahal: yer; burada mef’ûldür, yani, öznenin fiilinin tesir ettiği şey makamın iktizası: durum ve halin gereği
    masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak medâr-ı nazar: dikkate alınacak nokta, göz önünde bulundurulacak husus
    mef’ul: nesne, tümleç; özneye ait fiilin tesir etmesi sonucu ortaya çıkan şey mesel: örnek, benzer
    mevcut: var mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan
    muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen murad: irade edilen, istenen
    mümessel-i leh: kendisi için misal getirilen durum ve şey münhasır: sınırlı, ait, mahsus
    müstakil: bağımsız, başlı başına mütekellim: konuşan
    sıfat: nitelik, özellik tahsis: bir şeyi üstün tutup seçme, tercih etme, ayırma
    tasvir etmek: canlandırarak anlatmak, bildirmek tenkir: belirsiz olma; Arapça’da bir kelimenin sonunu nun gibi okutan iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) işaretlerinin gelmesiyle mânâsında oluşan kapalılık
    tâmim: genel olma, kapsamlılık umumî: genel
    zât: kendisi مَا: (bk. ḥ-r-f
    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Kur'ân'ın İfadesindeki İ'caz - Sayfa: 305


    فَمَا فَوْقَهَا ﴿
    Yani, kıymet ve belagatçe bauzenin (sivrisinek) mâfevki veya küçüklükte bauzenin mâdunu veyahut hem kıymette, hem küçüklükte bauzenin mâdunu olan şeyler. Fakat مَا فَوْقَهَا tâbiri, küçük şeyin belâgatçe daha garip, hilkatçe daha acip olduğuna işarettir.

    ﴿ فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَ اَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَل اً 1
    Bu cümlenin evvelki cümleden teferru’ ve teşa’ub ettiğini ifade eden ف bu cümleyi her iki şıkkıyla intaç eden zımnî ve gizli bir delile işarettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:

    Cenâb-ı Hak, temsili terk etmez. Zira belâgatin iktiza ettiği bir temsildir; belâgatin iktiza ettiği şey terk edilmez. Öyleyse Cenâb-ı Hak bu temsili terk etmez. Binaenaleyh, insafı olan, o temsilin beliğ, hak ve Allah’tan olduğunu bilir. İnatla bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer, sorar, sual eder, en nihayet istihkar ile inkâra girer.

    Hülâsa: Mü’min, insaflı olduğu için Allah’tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inatçı olduğundan, “Bunda ne faide var?” der.

    أَمَّا : Bu أَمَّا şart edatıdır. Dahil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar.


    Not
    Dipnot-1 “İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, ‘Allah bu gibi hakîr (küçük ve değersiz) misallerden neyi irade etmiştir?’ derler.” Bakara Sûresi, 2:26.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah acip: şaşırtıcı, hayranlık verici
    bauze: sivrisinek beliğ: belâğatli
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi binaenaleyh: bundan dolayı
    delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey hikmet: fayda, yarar
    hilkatçe: yaratılış yönünden hülâsa: kısaca
    iktiza etme: gerektirme intaç etme: netice verme
    istihkar: küçümseme, hakaret etme kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse
    lâzım: bir şeyden ayrılması mümkün olmayan şey, herhangi bir şey hatıra gelince hiçbir delile ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey; meselâ melzum: lâzım kılınan; bir hükmün varlığının diğer bir hükmü zorunlu olarak gerektirmesi, dumanın ateşi gerektirmesi gibi
    meşrut olmak: şarta bağlı olarak gelen, şart kılınan mâdûn: aşağı, alt derece
    mâfevk: üstün, üstünde olan mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan
    nihayet: son tabir: ifade, deyim
    tasdik etme: doğrulama, onaylama tasvir: anlatım, ifade etme
    teferru’: bir asıldan şubelere vs. ayrılma temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji
    tereddüt: şüphe teşa’ub: kısım ve bölümlere ayrılma
    zira: çünkü zımnî: gizli, örtülü
    şart edatı: Arapça’da, Türkçe’deki “eğer, şayet, …se, …sa” kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan, kendi başına bir mânâsı olmadığı halde isim ve fiillerle birlikte mânâ kazanan edatlar, in, lev, emma gibi أَمَّا: (bk. ḥ-r-f
    ف: (bk. ḥ-r-f
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

157, 159, 160, 161, 164, 176, 209, acip, âhirette, ahmaklar, aklı, akıldan, aldatmak, aldıkları, allah, araf, arz, asi, atmak, aya, âyine, bağlantı, bağış, beşer, bilinen, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, biri, birlik, boşa, bunu, cihâ, cumhur, cümleyi, çıkarılan, çıplak, daire, dedikleri, dediler, delildir, derece, değiştirme, dikkatle, dinen, diyorsunuz, dış, dışında, ebedî, edenleri, edilirse, ediyorlar, efes turları, ellerinde, emareleri, emre, emsal, etsek, eşsiz, fazilet, fikrini, fıtraten, gayret, getirip, gibi, gif, gitmiş, giyer, görenlerin, gösterme, gümüş, güzelliği, haddizâtında, hakkaniyeti, haktan, hallerini, hastalığını, hattını, herbir, herşeye, herşeyin, hidayetin, hükümet, ibarettir, idrar, ikincisi, ile, ilerleme, ilham, ilimle, ilişkisi, inhisar, inkâr, insanlığı, istekleri, istemeye, izale, işaret, kâfiri, kalacak, kanunları, karıştıran, kebiri, kemik, kendisinde, kinaye, konuşmak, küfrü, kullukla, kısmı, kısımlarını, kıymetsiz, lam, lisanı, lütuf, lüzumu, mahalli, mahvolur, maraz, mecbur, menbaı, meselâ, meydanı, milleti, misli, mücahede, muhakkak, muhaldir, mümkü, münafıklar, müphem, müş, nas, nezaketi, nihayet, ödü, olduğuna, olduğundan, olmadı, onlardan, özellikle, rahm, rububiyeti, saadetine, safsata, sahibi, sakı, sayan, sayılan, seviyesi, seyyare, sokuyor, sonrası, sûresi, suretle, süzülen, sırra, takdimi, tavır, taşları, tecavüz, temsilât, terki, tevahhuş, tutma, üstü, uygulamalar, varlığının, verdiği, verildi, verilmiş, veyahut, vurmak, yapanlar, yaratılışında, yayı, yazılan, yok, ışık, zira, zulmet, şahsî, şayet, şeye, şöhret

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222