Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 2/5 İlkİlk 12345 SonSon
45 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 232


    ve ipham etmişse de, yine hakikatlere işareten bazı emareler, karîneler vaz etmiştir.

    Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et.


    Şeriat-ı İslâmiye, aklî burhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülâhhasdır. Evet, tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalb, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-cesed, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizâmâtü’l-âlem, hukuk, muamelât, âdâb-ı içtimaiye, vesaire vesaire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir.

    Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani, esasları vaz etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akıllara havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile, şu zaman-ı terakkide, en medenî yerlerde, en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh, vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.

    Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle, Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen, Kur’ân’ın hakaikine dikkat ettikten sonra, “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki:

    “Evet. Muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.”

    Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-ı Kur’âniye tulû ettiği zaman, ateş gibi bütün



    Alman: (bk. bilgiler -- Almanya) Amerika: (bk. bilgiler)
    Carlyle: (bk. bilgiler) Goethe: (bk. bilgiler)
    aklî burhan: güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil binaenaleyh: bundan dolayı
    edib-i şehîr: meşhur edebiyatçı, yazar emare: belirti, işaret
    esasat: esaslar, prensipler ezcümle: meselâ, örneğin
    feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci fezleke: özet, sonuç
    fihriste: içerik fünun: fenler, bilimler
    fürûât: ayrıntılar, detaylar hakaik: gerçekler, esaslar
    hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, esasları hayatî: hayatla ilgili; can alıcı, önemli
    icmal etmek: özetlemek ihtivâ: kapsama, içine alma
    ipham: üstü kapalı bırakma, ayrıntıya girmeme istidad: kabiliyet, yetenek
    karîne: bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, işaret muamelât (ilmi): ticarî münasebetler, ilişkiler
    muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler müesses: kurulmuş, kurulu
    mülahhas: özetlenmiş müzeyyen: süslenmiş
    nizâmâtü’l-âlem (ilmi): dünya düzeni, Uluslararası ilişkiler bilimi nükte: ince ve derin mânâ
    riyazetü’l-kalb (ilmi): kalp terbiyesi, tasavvuf ilmi siyasetü’l-medeniye (ilmi): kamu idare ve yönetimi ilmi
    tasdik: doğrulama, onaylama tazammun etmek: kapsamak, içine almak
    tedbîrü’l-cesed (ilmi): bedenin ihtiyaçlarını, tedbir ve düzenini sağlama; beden sağlığı tedvirü’l-menzil (ilmi): ev idaresi ilmi
    tehzibü’r-ruh (ilmi): ruh terbiyesi ilmi; psikoloji tekemmül: ilerleme, yükselme
    terbiyetü’l-vicdan (ilmi): vicdan terbiyesi tulû etme: doğma
    tâkat-i beşeriye: insan takati, gücü ulûm: ilimler
    ulûm-u esasiye: temel ilimler vaz etme: koyma, yerleştirme
    vesaire: ve diğer zahiren: dış görünüş itibariyle
    zaman-ı terakki: ilerleme devri âdâb-ı içtimâiye (ilmi): toplumsal ahlâk ve sosyal ilişkiler
    âlem-i medeniyet: medeniyet âlemi, dünyası şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet
    şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı

    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 233


    dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü, Nasârâ ve Yahudilerin hurafelerinden birşey çıkmadı.” İşte bu feylesof, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ...فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ 1 ilâ âhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir.HAŞİYE-1

    S - Gerek Kur’ân-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun, her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir.

    C - Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle, münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer edilen fezlekelerdir. Kur’ân veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki, herbir fezleke, me’hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.


    Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.

    1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.

    2. İki şahıstan sudur eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.

    3. Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.

    4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.

    5. Zamân-ı mâzi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.



    Not
    Dipnot-1 “Haydi onun benzeri bir sûre getirin… Bunu yapamazsanız ki—elbette yapamayacaksınız—yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakınınız.” Bakara Sûresi, 2:23-24.
    Haşiye-1 Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismarck gibi, kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşaallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.


    Bismarck: (bk. bilgiler) Carlyle: (bk. bilgiler)
    Goethe: (bk. bilgiler) Nasâra: Hıristiyanlar
    Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik) aziz: çok değerli, izzetli, saygın
    bedihî: açık, aşikâr beyan: açıklama, anlatma
    fen: ilim, sanat feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci
    fezleke: netice, özet fünun: fenler, ilimler, sanatlar
    hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış hâsıl olma: meydana gelme, ortaya çıkma
    hüsn-ü isâbet: güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme ihata: içine alma, kapsama
    ihtisas: uzmanlık ilâ âhir: sonuna kadar
    inşaallah: Allah izin verirse istidat: kabiliyet, ruhî özellikler
    istimâl: kullanma kabil: gibi, tür, çeşit
    kaide: düstur, prensip kıyas etme: karşılaştırma
    meleke: kabiliyet, beceri mevki: konum, yer
    meâl: mânâ, açıklama me’haz: kaynak
    muhakeme: bir şeyi karşılaştırarak akıl yürütme, değerlendirme münbit: verimli, bereketli
    münâsip: uygun, denk nazaran: –göre
    nazarî: teorik neşrolma: yayınlanma
    sellemehüsselâm: gelişi güzel, rastgele sudur etme: çıkma
    tasdik: doğrulama, onaylama tazammun etmek: içermek, kapsamak
    tefavüt etmek: farklı olmak tefsir: açıklama, yorum
    tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek, olgunlaşmak zamân-ı mâzi: geçmiş zaman
    zer’ etme: ekme, dikme zeyl: ilâve, ek
    ıttıla: bilgi sahibi olma, bilme

    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 234


    6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.

    7. Çok ilim ve fenler vardır ki, âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.

    8. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvâli göremez.


    9. Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.

    10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.

    11. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.

    12. Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemâle erer.

    Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol, bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:

    Bir insan, tek başına, ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi... Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle saadet-i dareyni intaç ve nev-i beşerin ahvâlini tanzim eder.



    Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası addedilmek: sayılmak
    ahvâl: haller, durumlar asr: yüzyıl
    aziz: izzetli, değerli beşer: insan
    def’aten: birden bire, âniden desise: hile, aldatma
    evham: kuruntular, şüpheler fen: ilim, sanat
    hakikat: esas, gerçek hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
    husule gelmek: meydana gelmek hususî: özel
    hücum: saldırı hülya: hayal
    icad: var etme, vücuda getirme ikmâl: tamamlama
    inkişaf: açığa çıkma, gelişme intaç: netice verme
    istidad-ı beşer: insandaki potansiyel kabiliyet istikbal: gelecek
    kaide: kural, prensip kemâle erme: olgunlaşma, mükemmelleşme
    keyfiyat: durumlar, özellikler küre-i arz: yer küre, dünya
    libas: elbise lisan: dil
    mahsulât: ürünler mebâdi: ilkeler, prensipler
    merdâne: mert kişiye yakışır şekilde muhit: çevre, taraf
    muktedir olma: gücü yetirme, güç ve iktidar sahibi olma muîn: yardımcı
    mübareze: karşı koyma nazar: bakış, dikkat
    nev-i beşer: insan, insanlık türü nihayet: son
    nisbet: oran nüfuz etme: içe geçme, işleme
    saadet: mutluluk saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu
    sahrâ: çöl saltanat: güç, otorite, devlet
    tabiat: yaratılış, karakter, mizaç, huy talim: öğretme, eğitme
    tanzim: düzenleme tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak
    tedricen: derece derece tekâmül: ilerleme, gelişme, mükemmelleşme
    telkin: fikrini kabul ettirme, aşılama tesir: etki
    tevessü: genişleme, yayılma umum: bütün
    vesait: araçlar, vasıtalar vukuat: meydana gelen olaylar
    zekâ-i hârika: olağanüstü zekâ ömr-ü tabiî: tabii ömür, yaş
    şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet

    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 234


    6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.

    7. Çok ilim ve fenler vardır ki, âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.


    8. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvâli göremez.

    9. Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.

    10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.

    11. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.

    12. Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemâle erer.

    Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol, bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:

    Bir insan, tek başına, ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi... Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle saadet-i dareyni intaç ve nev-i beşerin ahvâlini tanzim eder.



    Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası addedilmek: sayılmak
    ahvâl: haller, durumlar asr: yüzyıl
    aziz: izzetli, değerli beşer: insan
    def’aten: birden bire, âniden desise: hile, aldatma
    evham: kuruntular, şüpheler fen: ilim, sanat
    hakikat: esas, gerçek hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
    husule gelmek: meydana gelmek hususî: özel
    hücum: saldırı hülya: hayal
    icad: var etme, vücuda getirme ikmâl: tamamlama
    inkişaf: açığa çıkma, gelişme intaç: netice verme
    istidad-ı beşer: insandaki potansiyel kabiliyet istikbal: gelecek
    kaide: kural, prensip kemâle erme: olgunlaşma, mükemmelleşme
    keyfiyat: durumlar, özellikler küre-i arz: yer küre, dünya
    libas: elbise lisan: dil
    mahsulât: ürünler mebâdi: ilkeler, prensipler
    merdâne: mert kişiye yakışır şekilde muhit: çevre, taraf
    muktedir olma: gücü yetirme, güç ve iktidar sahibi olma muîn: yardımcı
    mübareze: karşı koyma nazar: bakış, dikkat
    nev-i beşer: insan, insanlık türü nihayet: son
    nisbet: oran nüfuz etme: içe geçme, işleme
    saadet: mutluluk saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu
    sahrâ: çöl saltanat: güç, otorite, devlet
    tabiat: yaratılış, karakter, mizaç, huy talim: öğretme, eğitme
    tanzim: düzenleme tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak
    tedricen: derece derece tekâmül: ilerleme, gelişme, mükemmelleşme
    telkin: fikrini kabul ettirme, aşılama tesir: etki
    tevessü: genişleme, yayılma umum: bütün
    vesait: araçlar, vasıtalar vukuat: meydana gelen olaylar
    zekâ-i hârika: olağanüstü zekâ ömr-ü tabiî: tabii ömür, yaş
    şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet

    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 235


    “O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider?” diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm-ı Ezelîden ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.

    Ey arkadaş! Bu gördüğün garip, acip sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılâplar, vaziyetler, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ 1 ’deki emr-i tâcizîyi, nev‑i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.

    Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.

    وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا 2 ilâ âhir, olan âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi, cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in, cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’ân hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir.

    1. Diyorlar ki: Kur’ân’da “müteşâbihât ve müşkilât” denilen, hakikî mânâları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’câzına münafidir. Zira Kur’ân’ın i’câzı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da, ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.

    2. Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, müphem ve mutlak bırakılmıştır. Ve



    Not
    Dipnot-1 “Haydi onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.
    Dipnot-2 “Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüpheye düşüyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.



    Kelâm-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerim aziz: çok değerli, izzetli
    belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı cehil: cahillik, bilgisizlik
    cemaat: topluluk, grup cihet: yön
    cumhur: çoğunluk ebed: sonu olmayan sonsuzluk
    emr-i tâcizî: insanı âciz bırakan emir; Allah’ın, iman etmeyenlerden Kur’ân’ın benzerini ortaya koymalarını istemesi böyle bir emirdir esrar: sırlar, gizemler
    gaflet: dalgınlık, dikkatsizlik, umursamazlık hakiki: gerçek ve doğru
    ihtivâ etmek: içermek ilâ âhir: sonuna kadar
    inkılâp: değişim, dönüşüm irşad: doğru yolu gösterme, tebliğ etme
    istidad: kabiliyet, yetenek i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü söz söyleme
    kaide: düstur, prensip kat-ı alâka etmek: alâkayı, irtibatı kesmek
    lisan-ı i’câz: mu’cizeli olan dil, mu’cizelik dili maruz: tesiri altında kalma
    mebnî: bina edilmiş, kurulmuş menşe: esas, kaynak, kök
    mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi müesses: kurulmuş
    münâfi: aykırı, zıt müphem: kapalı, gizli
    müteşâbihât: Kur’ân ve hadiste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler müşkilât: kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebî san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalı olan sözler
    nev-i beşer: insan, insanlık türü nihayet: son
    teklif: görev yükleme, sorumluluk vuzuh: açıklık
    zira: çünkü zuhur: açıklık, görünürlük
    Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah şek: şüphe, tereddüt
    şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet

    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 236


    keza, kâinata dair fünûndan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, talim ve irşad mesleğine münafidir.

    3. Diyorlar ki: Kur’ân’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilâf-ı vâki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur’ân’ın sıdkına muhaliftir.

    O heriflerin zuumlarınca, Kur’ân’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’ân-ı Kerime bir nakîse teşkil etmez. Ancak, Kur’ân’ın i’câzını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’ân’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sadık-ı şahid ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir-hâşâ!-Kur’ân-ı Kerimde değildir.

    Evet, 1 وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri tâ’yip ediyorlar veya, ayı gibi, elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’ân’ın o yüksek i’câzına yetişemediğinden, tâ’yip ediyorlar.

    “Kur’ân-ı Kerim’de müteşabihat vardır” dedikleri birinci şüphelerine cevap:

    Evet, Kur’ân-ı Kerim, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza, avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde, avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından, mahrum kalır.

    Ve keza, avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslûplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından,



    Not
    Dipnot-1 “Sağlam sözleri kötüleyen nice kişiler vardır ki, onların âfetleri hasta anlayışlarından ileri gelir.” El-Mütenebbî, Dîvan, 4:246.



    addetmek: saymak aklî: akılla ilgili, akla uygun
    avâm: halk tabakası, sıradan insanlar avâm-ı nas: sıradan halk tabakası
    beliğ: belâğatli; maksada ve hâle uygun olan delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey
    ekall: sayıca azlık, azınlık ekser: sayıca çokluk, çoğunluk
    elfaz: lâfızlar, sözler fehim: anlayış, kavrayış
    fünûn: ilimler halka-i ders: ders halkası, bir öğretmenin etrafını sararak ders alan öğrenciler
    havas: bilgili, aydın kesim hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı
    hâşâ: asla öyle değil ibâre: metin, ifade
    ifade: anlatma, söyleme irşad: tebliğ, doğru yol gösterme
    i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü söz söyleme, davranışta bulunma kat’î: kesin
    keza: bunun gibi kâinat: evren, yaratılmış herşey
    maahaza: bununla beraber mahrum: yoksun
    maânî: mânâlar, anlamlar muallim: öğretmen
    muhalif: aykırı, zıt münâfi: aykırı, zıt
    mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren müteşâbihât: Kur’ân ve hadiste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler
    nakîse: eksiklik, noksanlık nazar: görüş, bakış
    nev-i beşer: insanlık, insan türü sadık-ı şahid: doğru şahid, delil
    sıdk: doğruluk tahsis etme: ayırma, üstün tutup tercih etme
    talim: eğitim, öğretim teşkil etme: oluşturma, meydana getirme
    tâbi: bağlı olma, uyma tâ’yip: ayıplama, kusurlu bulma
    umumî: genel, herkese ait zahiren: görünüşte, açıkça ortada olan, bir şeyin dış yüzü
    zu’m: iddia, yanlış inanç ülfet: alışkanlık, alışma
    üslûp: ifade ve anlatım tarzı şek: şüphe, tereddüt

    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 237


    çıplak hakikatleri ve akliyâtı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’ân’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki, cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhip olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır.

    Meselâ, Cenâb-ı Hakkın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki, 1 اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avâm-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’ân-ı Kerimin ince hakikatleri, اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلـهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakkın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’ân-ı Kerimin üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.

    Bu sırra binaendir ki, büleğa, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar.


    Not
    Dipnot-1 “O Rahmân ki, hükümranlığı Arşı kaplamıştır.” Tâhâ Sûresi, 20:5.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah akliyât: akılla bilinen şeyler
    avâm: halk tabakası, sıradan insanlar avâm-ı nas: sıradan halk tabakası
    belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı binaen: -dayanarak
    büleğâ: belâgatçılar; belâgat ilminin inceliklerini bilen söz ve ifade uzmanları cihetiyet: belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme
    cismiyet: cisim olma; Allah’ı cisimleştirme, şekil verme fehim: anlayış, kavrayış
    fehmetmek: anlamak hakaik: hakikatler; gerçek mahiyetler, esaslar
    hakikat: gerçek, doğru hissiyat: duygular, hisler
    hitâbât: hitâplar, seslenişler ihtiram: saygı gösterme
    ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği
    irşad: doğru yol gösterme istiare: hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir söz veya kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir söz veya kelime için kullanma sanatı; “arslan” kelimesini “cesur adam” için kullanmak gibi
    itikad etme: inanma, kabul etme keyfiyet: durum, nitelik, özellik
    kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı kâinat: evren, yaratılmış herşey
    muhal: imkânsız, olmayacak şey müraat: riayet etme, gözetme
    müracaat: başvurma müteşâbihât: Kur’ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler
    nazar: bakış taht-ı saltanat: sultanlık, otorite, hâkimiyet makamı
    tarik: yol tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme
    tasavvur: düşünme, hayal etme tasvir: anlatım, ifade etme
    tenezzülât-ı İlâhiye: Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi tenfir: nefret ettirme
    teşbih: benzetme vesîle: sebep, vasıta
    zâhip olma: bir zanna kapılma, bir fikre uyma ülfet etmek: alışkanlık haline getirmek
    üslûp: ifade ve anlatım tarzı İlâhî: Allah tarafından olan

    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 238


    Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.

    “Kur’ân’da müşkilât vardır” dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:


    İşkâl dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir; Kur’ân’ın müşkilâtı bu kabildendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’ân-ı Kerim, bu kısım müşkilâttan müberrâ ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avâm-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!

    “Yaratılışa ve maddiyata dair meselelerde Kur’ân müphem geçmiştir” dedikleri ikinci şüphelerine cevap, şöyle ki:

    Şecere-i âlemde, meylül-istikmâl vardır. Yani, kâinatın, bir ağaç gibi, bütün zerrâtı ve eczası kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir; neşvünemâsı pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimâıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intaç eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.

    Buna binaen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hâzırayı ders vermek veya garip meselelerden bahsetmek, onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketineHAŞİYE-1 ve bir katre su içinde


    Not
    Haşiye-1 Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir. Şemsin, yerinde, Mevlevî-vâri yaptığı semâvî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlit etmek içindir, kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek şemsin mihverinde dairevâri cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler (Said Nursî).[Muhterem Müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet, güneş bir meyvedardır, silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri. Eğer sükûnuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları (Mütercim)].


    Mevlevî-vâri: Mevlevîlik tarikatına mensup kimselerin döndüğü gibi arz: yeryüzü, dünya
    avâm-ı nas: sıradan halk tabakası ayn-ı belâgat: belâtın ta kendisi
    belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi binaen: -dayanarak
    cumhur: çoğunluk, halk ecza: cüzler, parçalar
    fehim: anlayış, kavrayış fünun: fenler; ilimler, san’atlar
    fünun-u hazıra: günümüz ilimleri, pozitif ilimler haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    ihtar: hatırlatma, uyarma, ikaz intaç: netice verme, meydana getirme
    içtima: toplanma, bir araya gelme işkâl: sözün kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalılık
    kabil: tür, çeşit, gibi katre: damla
    kemâl: olgunluk kuvve-i câzibe: çekim gücü
    mahsul: ürün meylül-istikmâl: olgunluğa ulaşma meyli, eğilimi
    meylü’t-terakki: ilerleme meyli, yükselme eğilimi, muhtasar: kısa, özet
    mukaddeme: hazırlık mukteza-yı hal: hâlin gereği
    müberrâ: arınmış, uzak münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
    müphem: belirsiz, üstü kapalı müraat: riayet etme, gözetme, uyma
    mürettep: sonraki bir öncekine bağlı; bağlantılı, dizili müteşâbihât: Kur’ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler
    müşkil istiare: kapalı istiare; içinde “kendisine benzetilen”in bizzat yer almadığı ancak ona işaret edilen bir istiare müşkilât: kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalı olan sözler
    nevm: uyku neşvünemâ: büyüme ve gelişme
    neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek nükte: ince ve derin mânâ
    safsata: yalan ve uydurma şey, saçmalık semâvî: gökle ilgili
    sükûn: hareketsiz durma; sâkinlik tevessü: genişleme, yayılma
    tevlit etmek: doğurmak, meydana getirmek teşekkül: oluşum
    ulûm-u müteârife: yaygın, herkesçe bilinen ilimler umumî: genel
    yakaza: uyanıklık hali zerrât: atomlar, en küçük parçalar
    üslûp: ifade ve anlatım tarzı şecere-i âlem: âlem ağacı, bir ağaca benzeyen kâinat
    şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 239


    binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahaza, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatle de kabil-i telif değildir.

    S - “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hâzıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lûfturlar. Onlardan bahsetmek niçin hatâ olmuyor?


    C - Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss-i zahirî taallûk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh, o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyleyse, onlara itikad ve onlarla itminan peyda etmek mümkündür. Öyleyse, o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye, eski insanlara göre, imkân ve ihtimâl dairesinden çıkıp, muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhaldir. Öyleyse, onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ipham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.



    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) ahvâl: haller, durumlar
    azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü bedâhet: açıklık, aşikâr olma
    belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme bilhassa: özellikle
    binaenaleyh: bundan dolayı cereyan: akım, hareket
    cezbe kaçar: çekim gücü kaybolur cihet: yön
    daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat dairevâri: dairesel
    feza: uzay, gökyüzü fünun-u hâzıra: modern fen ilimleri
    fünûn-u cedîde: yeni ilimler, modern ilimler gayr-ı me’lûf: alışılmışın dışında, alışılmamış
    hakk-ı sarih: açık hak hayvanat: hayvanlar
    hilâf: aksi, tersi hiss-i zâhirî: görünürdeki his, dış duyu
    hissiyat: duygular, hisler hürmeten: saygı göstererek
    iktiza: bir şeyin gereği imkân ve ihtimal dairesi: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan daire
    imtinâ: imkânsızlık ipham: belirsiz, üstü kapalı bırakma
    itikad: inanç itminan: inanma, tatmin olma
    keşfiyât-ı fenniye: modern ilimlerin yaptığı keşifler, buluşlar kàbil-i telif: bağdaşabilir, uyuşabilir
    maahaza: bununla beraber, bununla birlikte makam-ı irşad: tebliğ, doğru yolu gösterme makamı
    manzume-i şemsiye: güneş sistemi meczup: cezbedilmiş, çekilmiş
    meyvedar: meyveli, meyve veren meçhul: bilinmeyen
    mihver: eksen, yörünge muhal: imkânsız
    muhalif: aykırı, zıt muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer
    muntazam: düzenli müellif: telif eden, yazan
    müstakbel: gelecek zaman mütercim: tercüme eden
    nazariyat: nazariyeler, teoriler peydâ etme: kazanma
    risale: mektup, küçük kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü rûh-u belağat: belâgatın ruhu, esası
    sevk etme: gönderme seyyar: gezen, dolaşan
    sükûn: hareketsiz durma, sabit olma sükûnet: durgunluk, hareketsizlik
    taallûk etmek: bitişmek, ilgili, alâkalı olmak tasrih: açık şekilde bildirme, açıklama
    tekzib: yalanlama zuhur: ortaya çıkma
    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat ıtlak: mutlak bırakma, sınırlamama
    şems: güneş

    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.057
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278


    Cevap: Nübüvvet Hakkında - Sayfa: 240


    Fakat Kur’ân-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştırHAŞİYE-1

    Ey insafsız! Seni insafa dâvet ediyorum. Bir kere 1 كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’ân-ı Kerimin o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ipham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i’câzını da ispata âşikâr bir delil olduğunu, gözün kör değilse göreceksin!

    “Kur’ân’da, delâil-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır” dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:

    Kur’ân-ı Kerimde takip edilen maksad-ı aslî, ispat-ı Sâni, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh, Kur’ân-ı Kerimin kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kastî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir.

    Yani, Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakkın vücut, vahdet ve azametine istidlâl suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, coğrafya, kozmoğrafya gibi kasten kâinatın keyfiyetinden mânâ-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak, kâinat sahifesinde yazılan san’at-ı İlâhiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri




    Not
    Haşiye-1 Mu’cizat-ı Kur’âniye Risale-i Nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş. (Mütercim)
    Dipnot-1 İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri
    ayn-ı belâgat: belâgatin ta kendisi azamet: Allah’ın büyüklüğü
    bahis: söz etme binaenaleyh: bundan dolayı
    cumhur-u nas: halkın çoğunluğu delâil-i akliye: aklî ve mantıkî deliller
    düstur: kural, prensip efkâr: fikirler, düşünceler
    emare: belirti, işaret haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
    haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihtiyar etme: seçme, tercih etme
    ipham: belirsiz, üstü kapalı bırakma irşad: doğru yolu gösterme
    ispat-ı Sâni’: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın varlığının ispatı istidlâl: delil getirme, akıl yürütme
    istifade: faydalanma izah: açıklama
    i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük karine: bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, ek belirti
    kasten: kasıtlı olarak; birinci derece gaye edinerek yönelme kastî: kasıtlı olarak; birinci derecede esas gaye edinerek yönelme
    keyfiyet: durum, nitelik keşfiyat: keşifler, icatlar, buluşlar
    keşfiyât-ı fenniye: ilmi keşifler, buluşlar kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
    kudret: Allah’ın kuvvet ve iktidarı kâinat: evren, yaratılmış herşey
    ligayrihî: bizzat olmayan, başkası için lizâtihî: bizzat kendisi için, müstakil olarak
    maksad-ı aslî: asıl maksat, temel gaye muhalif: aykırı, zıt
    muhit: çevre, ortam, etraf mânâ-yı ismî: isim gibi bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı
    mütercim: tercüme eden nakış: işleme, süsleme
    nazar: bakış nübüvvet: peygamberlik, elçilik
    san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı tebeî: dolaylı, başka bir şeye tabi olarak, ikinci derecede olan
    telâhuk etme: birikme, birbirine eklenme vahdet: Allah’ın birliği
    vaz’: koyma, yerleştirme vücut: Allah’ın varlığı
    âşikâr: ap açık îsal etmek: ulaştırmak, eriştirmek
    ıtlak: mutlak bırakma, sınırlamama

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/5 İlkİlk 12345 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

119, 133, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 209, 227, 600, acip, aklı, akıllara, aldıkları, allah, alıntı, amerikalı, anlayan, araf, arınmış, arz, atan, atmak, aya, azarlama, ağzı, basar, baskı, bağış, başındaki, beşer, bildirip, bilimi, bilinen, biliniz, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, biri, birlik, bizimle, boşa, bulunmak, bütünlüğü, cehennemlik, cevaben, cihanı, çoktur, cumhur, cumhura, cümleyi, çürütme, çıplak, dadır, dâir, daire, damarı, dedikleri, dediğine, delildir, derece, destekleyip, değildi, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dikme, dilemek, dünyadan, duruma, düzenli, düşmanı, dış, dışında, edilirse, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, ellerinde, emareleri, emrini, esasa, etmeme, ettiren, ettirir, ettiğimiz, eşsiz, fikirlere, fikirleri, fikrini, galebe, geçirmiş, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, gibi, gif, gitmiş, göreceksin, görünmek, gösterme, güvenme, güzelliği, hakaiki, hakikatten, hakkaniyeti, hakkında, halka, hallerini, hastalığından, havas, hayalen, hayalleri, hayrette, haşimoğulları, herşeye, herşeyin, hücum, huyları, ibarettir, icadı, ihanet, ihata, ikincisi, ilerleme, ilişkiler, imdat, inhisar, insanlığı, itham, izale, işaret, işgal, işkence, iştihar, iştir, kaçını, kafaya, kamer, kanunları, kardeşi, kavmin, kayseri, kendilerini, kendisinde, kesilmiş, kesretli, kinaye, kisra, kitabı, kurulan, kuvvetle, kırka, kısa, kısmı, kısımlarını, kıyası, kıymetsiz, lâkin, lam, lüzumu, malûmdur, mama, mağlup, mecbur, mecmuası, mektup, menbaı, meselâ, meselede, meselesine, meyvesini, milleti, misli, muhakkak, muhaldir, muhammediyenin, muhterem, mukayese, mülahhas, mümkü, müphem, mürşidi, müş, nail, nas, nefret, nihayet, nüfuz, olduk, olduğuna, olduğundan, olgun, olmaktan, olsun, onlardan, özellikle, öğretmenin, parçalar, peygamberlere, rezil, risale-i, risale-i nur, risalesinde, sâdık, sakı, sakınanlar, senâ, sergilemek, söylemiş, sözlerde, sûresi, suretle, sırra, sığı, takdiri, taksim, tamamıyla, tasavvur, tasdike, tebdili, terakki, terki, teşhir, tutma, umum, üstü, vahy, varlığının, verdiği, verildi, veyahut, yapabiliriz, yapacaktı, yapılırsa, yaratılışında, yardım, yardımı, yaygın, yayı, yazılan, yerden, yüzleri, yıldızları, ışık, zamanla, zamanları, zemherir, zira, zıttı, şayet, şeye, şeytanları, şöhret, şüpheli

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222