بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمِنِ الرَّحِيم

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ

لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ


ilâ âhiril'âye...
Bu âyet-i ecma ve âlâ ve ekber'in bir küllî ve uzun nüktesini beyan etmeğe, bir dehşetli mânevî sual ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hal sebebiyet verdiler. Şöyle ki:
Mânen ruha geldi: Neden bir cüz'ü hakikat-ı Îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabul etmeyen müslüman olmaz? Halbuki, Allah ve âhirete îmân bir güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor. Hem neden bir rükün ve hakikat-ı îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-ü mutlaka düşer ve kabul etmeyen İslâmiyet'ten çıkar? Halbuki sair erkân-ı îmaniyeye îmanı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?

E l c e v a p: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkısam olmazlar. Çünki, her bir rükn-ü îmânî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı îmâniyeyi isbat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i âzam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikatı iptal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr-ü mutlaka düşer; insaniyeti mahv olur. Hem maddî, hem manevî cehenneme gider.

İşte biz bu makamda,gayet muhtasar işaretlerle ve Meyve Risale'sinde haşrin isbatında, sair erkân-ı îmâniye haşri de isbat ettiklerini kısacık hülasalarla beyanı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülasalarla Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle bu nükte-i âzam, "Altı Nokta"da beyan edilecek.
(Orjinal Sayfa:51)

B i r i n c i N o k t a: Îmân-ı Billâh, kendi hüccetleriyle hem sair rükünlerini, hem îmân-ı bil'âhireti isbat eder ki; Meyve Risalesi'nin Yedinci Mes'elesinde güzelce göstermiş.

Evet, bu hadsiz kâinatı bir saray, bir şehir, bir memleket, gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mizân ve intizam dairesinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerratı ve seyyaratı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idâre eden ve emir ve irâdesi dairesinde mütemadiyen bir ulvî manevra içinde talim ve tavzifatla faaliyete ve seyr ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm-i küşâda ve seyahata getiren ezelî ve bâkî bir saltanat-ı rubûbiyyet ve ebedî ve dâimi bir hâkimiyet-i ulûhiyyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabul eder mi ve hiç bir ihtimâl var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve daimî saltanatın bâkî bir makarrı ve daimî bir medarı ve sermedî bir mazharı olan dâr-ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!..

Demek Cenab-ı Hakk'ın salatanat-ı rubûbiyyeti ve -Yedinci Mes'elede beyan edildiği gibi- ekser isimleri ve vücub-u vücudunun hüccetleri, âhirete, şehadet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinadı var, gör, bil, görür gibi inan.

Hem nasıl îman-ı billâh âhiretsiz olmaz, öyle de - Onuncu Sözde kısa işaretlerle beyan edildiği gibi-hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabul eder mi ki, uluhiyyet ve ma'budiyyetin tezahürü için bu kâinatı öyle bir mücessem kitab-ı samedânî ki her sahifesi bir kitap kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifade eder ve öyle cismanî bir Kur'an-ı Sübhânî ki, herbir âyeti-i tekvîniyesi ve her bir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidar nakışlarla tezyin edilmiş bir mesid-i Rahmânîdir ki, her bir köşesinde bir tâife, bir nev'i ibâdet-i fıtriye ile iştigal eder bir şekilde halkeden bir Allah bir Ma'bud-u Bil'hak , o kitab-ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve o Kur'an-ı Samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin.. ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imamları tayin etmesin ve o üstadlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları vermesin... Hâşâ, yüzbin hâşâ!...

Hem cemâl-i rahmetini ve hüsn-ü şefkâtini ve kemâl-i rubûbiyetini zîşuurlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinatı öyle bir ziyafetgâh ve bir teşhirgâh ve öyle bir seyrangâh ki, hadsiz çeşit çeşit, leziz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hârika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni-i Rahîm ve Kerîm hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabul eder mi ki: O ziyafetgâhtaki zîşuur mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukabil, elçileri vasıtasiyle vazife-i teşekküriyeyi ve tezâhür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife-i ubudiyeti bildirmesin. Hâşâ, binler hâşâ!...

(Orjinal Sayfa:52)
Hem hiç mümkün müdür: Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister, hatta ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delaletiyle, takdir ve tahsinlerle karşılanmak arzu eder. Ve her bir san'atiyle kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit mânevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinatı antika san'atlarla süslendirdiği halde, kâinattaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin, güzel sıfatları takdirsiz ve fevkalâde hüsn-ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukabelesiz kalsın... Hâşâ, yüzbin hâşâ...

Hem bütün zîhayatın ihtiyâcât-ı fıtriyeleri için dualarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticalara ve arzulara, vakti vaktine kasd ve ihtiyar ve iradeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihayetsiz fiilen ve hâlen sarih bir surette konuşan bir mütekellim-i alîm, hiç mümkün müdür, hiç akıl kabul eder mi, en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsaniyle derdini dinlesin ve ihtiyâcını görsün ve bilsin, ve bütün kâinatın en müntehab neticesi ve Arzın halifesi ve ekser mahlûkat-ı Arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin. Onlarla, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın, ve onlara fermanları ve suhuf ve kitapları göndermesin. Hâşâ!.. Hadsiz hâşâ!...

Demek, Îmân-ı Billâh, kat'iyetiyle ve hadsiz hüccetleriyleوَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ yani peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbat eder.

Hem hiçbir cihet-i imkânı var mı ve hiç akıl kabul eder mi ki; bütün masnûatıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekküratı fiilen ve hâlen isteyene mukabil, kâinatı velveleye veren hakikat-ı Kur'aniye ile Zülcelâl o san'atkâri, ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip veسُبْحَانَ اللَّهِ * اَلْحَمْدُ لِلَّهِ * اَللَّهُ اَكْبَرْ ler ile Küre-i Arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev-i beşerin kemiyeten beşten birisini, ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp o Hâlikın bütün tezahür-ü rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukabele eden ve bütün makasıd-ı İlâhiyyesine karşı Kur'an'ın sûreleriyle kâinata ve asırlara bağıran, ders veren, dellallık eden, ve nev-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren, ve bin mu'cizatıyle tasdik edilen Muhammed Aleyhissâlatü Vesselâm, en müntehab mahluku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûl olmasın. Hâşâ ve kellâ!. Yüzbin defa hâşâ!...

(Orjinal Sayfa:53)
Demekاَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهً hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ hakikatini isbat eder.

Hem hiç imkân varmı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın. Hâşâ!...

Hem hiç akıl kabul eder mi ki: Kâinattaki, makasıd-ı İlâhiyyesini bir ferman ile bildirmesin, Ve muammasını açacak ve mahlûkat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler, ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli sual-i umumiye hakiki cevap verecek Kur'an gibi bir kitabı göndermesin. Hâşâ!...

Hem hiç mümkün müdür ki: Onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisanlarda kemâl-i hürmetle gezen, ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev-i beşerin, keyfiyeten kısm-ı a'zamını kanunlariyle idare eden ve nefislerini ve ruhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve tâlim eden ve Risale-i Nur'da kırk vech-i i'cazı isbat edilen, ve kırk taife ve tabaka-i nâsa, ve her bir tabakaya karşı bir nevi i'cazını gösterdiği kerâmetli ve hârikalı Ondokuzuncu Mektup'ta beyan olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizatıyla onun bir mu'cizesi

olarak hak kelâmullah olduğu kat'i isbat edilen Kur'an-ı Mu'cizül-Beyan, hiçbir cihette imkanı varmı ki, O Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni-i Sermedînin kelâmı ve fermânı olmasın. Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!...

Demek îmân-ı Billah, bütün hüccetleriyle Kur'an'ın Kelâmullah olduğunu isbat ediyor.

Hem hiç mümkün müdür ki, zeminin yüzünü mütemadiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihat ettirmek için bu dünyamızı zîşuurlarla şenlendiren bir Sultan-ı Zülcelâl, semavatı ve yıldızları boş ve hâlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp o semâvi saraylarda iskân etmesin ve saltanat-ı rubûbiyyetini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yaversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyyetsiz bıraksın... Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!...

Hem hiç bir cihette imkanı var mı ki: Bu kâinatı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe-i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife-i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuurun bütün sergüzeşte-i hayatiyesini har-
(Orjinal Sayfa:54)

dal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir-i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhafaza eden, ve rubûbiyyetin en ehemmiyetli bir esası olan adâlet, hikmet ve rahmetin tecellileri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennem'i ve sırat ve mîzan-ı ekberi yaratan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların, kâinatı alakadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzat ve mükâfat için fiillerini kaydettirmesin, ve seyyiat ve hasenatlarını kaderin levhalarında yazmasın. Hâşâ! Kaderin, levh-i mahfuzunda yazılan harfleri adedince hâşâ!...

Demek îmân-ı Billâh hakikatı, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îman hakikatlerini dahi kat'i isbat eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbat ederler.

İk i n c i N o k t a: Başta Kur'an, bütün semavî kitaplar ve suhuflar; ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün peygamberler (aleyhimüsselâm) bütün dâvaları beş-altı esas üzerine dönüyorlar. Mütemadiyen o esasları ders vermeye ve isbat etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehadet eden bütün hüccetler ve deliller, o esaslara bakıyorlar. Onların hakkaniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îmân-ı billâh ve îmân-ı bil'âhiret ve sair rükünlere îmândır.

Demek, îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbat eder, ister; iktiza eder, O altı, öyle bir küll ve külleder ki, tecczzi kabul etmez ve inkısâmı imkân hâricindedir. Nasılki kökü göklerde Tûba ağacı gibi...herbir dalı, herbir meyvesi, her bir yaprağı, o koca ağacın küllî tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemiyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzib edecek; susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.

Bu makamın başında, "Altı Nokta" ve herbir "Nokta" dahi "Beş Nükte" olarak altı Erkân-ı Îmâniyeyi, Otuzaltı Nükte'de beyan etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suale izahat ile cevap vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydan vermediler. Tahmin ederim ki, "Birinci Nokta" kâfî bir mikyas olmasından; daha, zekilere ziyade îzaha ihtiyaç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki: Bir Müslüman bir hakikat-ı Îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünki, başka dinlerin icmallerine mukabil İslâmiyet'te tam izahat verilmiş. Rükünler birbirleriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan, tasdik etmeyen bir müslüman Allah'ı da (sıfatıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir müslümanın îmanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabulde mecbur oluyor.

(Orjinal Sayfa:55)

Ü ç ü n c ü N o k t a: Bir zaman "Elhamdülillâh" dedim. Onun hadsiz geniş mânasına mukabil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi:



اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى اْلاِيمَانِ بِاللَّهِ وَعَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلَى وُجُوبِ وَجُودِهِ

وَعَلَى صِفَاتِهِ وَاَسْمَآئِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَّاتِ اَسْمَآئِهِ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ

Bende baktım; tam mutâbıktır. Şöyle ki:.......................