Sayfa 1/3 123 SonSon
26 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa - Üçüncü Hüccet-i İmâniye - Tabiat Risalesi

    Üçüncü Hüccet-i İmâniye

    (Yirmi Üçüncü Lem’a)

    Tabiat Risalesi


    Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîrüzeber ediyor.


    İHTAR: Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden; burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bâzı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birden bire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar?” hatıra geliyor.


    Evet, onlar mesleklerinin iç yüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul HAŞİYE-1 hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihîve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.



    Not
    Haşiye-1 Bu risalenin sebeb-i telifi, gayet mütecavizâne ve gayet çirkin bir tarzla, hakaik-i imaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kalbe (kaleme) verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheplilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.



    bedihî: açık, aşikâr beyan etmek: açıklamak
    binaen: dayanarak burhan: kuvvetli delil
    bâtıl: gerçek dışı, yalan feylesof: filozof, felsefeci
    fikr-i küfrî: Allah’ın varlığını inkâr etme düşüncesi galiz: çirkin, kaba
    gayr-ı mâkul: akla uymayan hak: doğru, gerçek
    hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, gerçekleri hakikat-i meslek: takip edilen bir yöntemin gerçek yönü
    haysiyetiyle: özelliğiyle haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hiddet: öfke hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
    hülâsa-i mezhep: takip edilen metodun özeti ihtar: hatırlatma, uyarı
    izah etmek: açıklamak kat’î: kesin
    kavl-i leyyin: yumuşak söz küfür: Allah’ın varlığını inkâr etme
    lem’a: parıltı lâakal: en az
    mezhep: tutulan yol, ekol muhal: imkansızlık
    muhtasar: özet mukteza: bir şeyin gereği
    mülhid: dinsiz münkir: Allah’ın varlığını inkâr eden, kabul etmeyen
    müstekreh: çirkin mütecavizâne: haddi aşarak, saldırgan bir şekilde
    nazikâne: nazikçe nezihâne: temiz ve kibar bir şekilde
    nota: bildiri risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    sair: başka sebeb-i telif: bir eserin yazılma sebebi
    suret: biçim, şekil tabiat: doğa, maddî âlem; materyalist düşünce
    tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler tafsilen: ayrıntılı olarak
    tayyedilmek: atlanmak tazammun etmek: içine almak
    tezyif etmek: hakaret; küçük düşürme; çürütme zahir: açık, görünen
    zarurî: zorunlu zîrüzeber etmek: yerle bir etmek, yıkmak
    âkıl: akıllı âşikâre: açık, belli

    Benzer Konular
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Onuncu Hüccet-i İmâniye
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Onuncu Hüccet-i İmâniye Onuncu Hüccet-i İmâniye (YİRMİNCİ MEKTUP) بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Altıncı Hüccet-i İmâniye
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Altıncı Hüccet-i İmâniye Altıncı Hüccet-i İmâniye ONUNCU SÖZÜN DOKUZUNCU HAKİKATİ Bâb-ı İhyâ ve İmâtedir. İsm-i Hayy-ı Kayyûmun, Muhyî ve Mümîtin cilvesidir. Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde,
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Beşinci Hüccet-i İmâniye
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Beşinci Hüccet-i İmâniye Beşinci Hüccet-i İmâniye İsm-i Âzamın altı nurundan üçüncü nuruna işaret eden Üçüncü Nükte اُدْعُ اِلٰى سَبِيل&#
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Dördüncü Hüccet-i İmâniye
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Dördüncü Hüccet-i İmâniye Dördüncü Hüccet-i İmâniye Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَ¡
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Birinci Hüccet-i İmâniye
    İkinci Kısım - Hüccetullahi’l-Bâliğa Risalesi - Birinci Hüccet-i İmâniye Birinci Hüccet-i İmâniye Âyetü’l-Kübrâ Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır. تُسَبِّحُ ل
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 198



    قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1


    Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile, “Cenâb-ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı” demekle, vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.

    Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar: 1338’de Ankara‘ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyane deceğim. O burhanın bazı parçaları bazı risalelerde tam izah edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan müteaddit burhanlar, bu burhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.


    Mukaddime

    Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesinibeyan edeceğiz.


    Not
    Dipnot-1 “Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.





    Ankara: (bk. bilgiler) Arabî: Arapça
    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Yunan: (bk. bilgiler – Yunanistan) bedahet: açıklık
    beyan etmek: açıklamak bilmecburiye: mecburen, zorunlu olarak
    burhan: kuvvetli delil cihet: yön
    cüz’: parça dessâsâne: hileli ve aldatıcı bir şekilde
    efkâr: fikirler, düşünceler ehl-i iman: Allah’a inananlar, mü’minler
    erkân: rükünler, esaslar galebe: galip gelme
    icmâlen: kısaca, özet olarak ifham etmek: anlatmak, bildirmek
    ihtar: hatırlatma inkişaf etmek: meydana çıkmak
    inkısam etmek: bölünmek, kısımlara ayrılmak istifham-ı inkârî: bir şeyin öyle olmayacağını soru sorma şekliyle ifade etme; “Hiç böyle olur mu?”
    istimal etmek: kullanmak istimdad etmek: yardım istemek
    ittihad etmek: birleşmek izah: açıklama
    işmam etmek: hissettirmek maatteessüf: ne yazık ki
    muhtasar: kısa, özet mukaddime: başlangıç, giriş
    mücmel: özet halinde müteaddit: bir çok, çeşitli
    neş’e almak: sevinmek risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    sair: başka, diğer suret: biçim, şekil
    tab etmek: basmak vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu; ortağının olmayışı
    vücud: varlık vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın varlığı, bir ve benzersiz oluşu
    zındıka: dinsizlik, inançsızlık âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi
    şek: şüphe
    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 199

    Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”

    İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

    Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

    Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.

    Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal,mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.

    AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

    BİRİNCİSİ

    Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan her birisini tetkik ettik.

    Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden her birisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ,muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.


    Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah aklen: akıl bakımından
    battal: bâtıl, boş, hükümsüz bilbedâhe: açık bir şekilde
    bizzarure: zorunlu olarak dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
    ecza: parçalar edviye: devâlar, ilâçlar
    efrad: fertler, bireyler esbab: sebepler
    esbab-ı âlem: bu âlemdeki sebepler gayr-ı kabil: imkânsız
    hassa: özellik hayattar: canlı
    hikmetli: belli bir amaç ve hedefe yönelik olma hâkezâ: bunun gibi
    hâsiyet: özellik icad etmek: yaratmak
    icap etmek: gerekmek iktiza etmek: gerektirmek
    içtima: toplanma, bir araya gelme kadîm: eski
    kat’î: kesin kudret: güç, kuvvet
    macun: karışım halinde ilaç mevcud: var olan
    mevcudat: varlıklar mizan-ı mahsus: özel terazi
    muhal: imkânsız muhtelif: değişik, çeşitli
    muhâlât: olması imkânsız şeyler mukteza: bir şeyin gereği
    mülhid: dinsiz mümteni: imkânsız
    sabit olmak: kesinleşmiş olmak tabiat: doğa, maddî âlem
    tabiî: tabiat gereği tarik-i vahdâniyet: bütün varlıkların sadece Allah tarafından yaratıldığını kabul etme yolu
    tesir: etki tetkik etmek: incelemek
    teşekkül etmek: meydana gelmek, oluşmak teşkil-i eşya: varlıkların oluşması, meydana gelmesi
    tiryak: kuvvetli ilâç vücud-u mahlûkat: varlıkların yaratılması
    vücuda gelmek: meydana gelmek, var olmak zikretmek: anlatmak
    ziyade: çok zîhayat: hayat sahibi, canlı
    şeksiz: şüphesiz
    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 200

    O kavanozlar elliden ziyade iken, her birisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.

    Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal,bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.

    İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba, anâsıra isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

    Elhasıl, şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şâmilbir irade ile vücut bulabilir. “Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabâyive esbabın işidir” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.

    İKİNCİ MUHAL

    Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı, herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun. Halbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücudunda,


    Hakîm-i Ezelî: her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, kudret sahibi Allah
    Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah ahmakane: aptalca
    anâsır: unsurlar, elementler bedbaht: talihsiz, kötü
    bâtıl: hak olmayan, boş cihet: yön
    divane: akılsız, deli divanece: akılsızca, delice
    ecza: kısımlar, parçalar eczahane-i kübrâ-yı âlem: büyük bir eczane olan âlem, kâinat
    elhasıl: kısaca, özetle esbab: sebepler
    hadsiz: sınırsız, sayısız hayattar: canlı
    hezeyan: boş söz, saçmalama hezeyancı: boş söz söyleyen, saçmalayan
    hikmet: her şeyin yerli yerinde ve anlamlı olması ve bir hedefe yönelik olarak yaratılması hudutsuz: sınırsız
    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış icad etmek: var etmek, yaratmak
    irade: dileme, tercih etme isnad: dayandırma
    küfür: Allah’ın varlığını inkâr etme küllî: geniş, kapsamlı
    macun: karışım halinde ilaç mahlûk: varlık
    mevâdd-ı hayatiye: hayat için gerekli maddeler mizan: ölçü, tartı
    mizan-ı kazâ ve kader: kazâ ve kader terazisi muhal: imkânsız
    muhtelif: değişik, çeşitli muzaaf: kat kat, katmerli
    müteaddit: türlü türlü, çeşitli nebat: bitki
    nihayetsiz: sınırsız sarhoşane: sarhoşça
    tabâyi: tabiatlar terkip etmek: birleştirmek, sentez yapmak
    teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak tiryak: güçlü ilâç
    tiryak-ı acip: hayret verici ilâç vücut bulmak: meydana gelmek; var olmak
    ziyade: çok zîhayat: canlı; hayat sahibi
    âlem: dünya, evren şâmil: kapsamlı
    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 201

    kemâl-i intizamla, gayet hassas bir mizan ve tamam bir ittifakla, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın içtimaı o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, “Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.

    Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın ekser anâsır ve esbabıyla alâkadardır, belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icapediyor. Çünkü, sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte,erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor. İşte, Sofestâînin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.

    ÜÇÜNCÜ MUHAL

    اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe,sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr,hakîm olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil,mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine—hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlaraisnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.

    Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle


    Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah Sofestâîler: kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hattâ kendilerini dahi inkâr edenler
    alâkadar: ilgili, bağlantılı anâsır: unsurlar, elementler
    bilbedâhe: açık bir şekilde câmi: kapsamlı, geniş
    câmid: cansız ebleh: ahmak; geri zekâlı
    ekser: pek çok erkân-ı âlem: maddî âlemin temel unsurları
    esbab: sebepler esbab-ı maddiye: maddî sebepler
    esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler hadsiz: sınırsız, sayısız
    hakîm: her işini hikmetle ve belli bir gaye ile yapan hususan: bilhassa, özellikle
    hülâsa: esas, öz icap etmek: gerekli olmak
    ihtilât: karışıklık imkânat: olabilirlikler; varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olanlar
    intizam: tertip, düzen isnad etmek: dayandırmak
    ittifak: birleşme içtima: toplanma, bir araya gelme
    kadîr: güç ve kudret sahibi kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural
    kat-ı nazar: görmezden gelme kemâl-i intizam: mükemmel ve eksiksiz düzen
    keşmekeş: karışıklık kâinat: evren
    mazhar: erişme, sahip olma meslek: gidilen yol, metod
    mevcud: varlık mevzun: ölçülü, dengeli
    mizan: terazi, ölçü muhal: imkânsız
    muhtelif: değişik, çeşitli muntazam: düzenli, tertipli
    mübaşeret: doğrudan temas mübâyin: farklı, birbirinin zıddı
    müsebbeb: sebebin neticesi müteaddit: birden fazla, çok sayıda
    mütecaviz: saldırgan, haddi aşan nümune: örnek
    sebeb-i ihtilâf: anlaşmazlık ve uyuşmazlık sebebi sudur etmek: ortaya çıkmak
    tabâyi: tabiatlar tesir: etki
    vahdet: birlik vâhid: bir olan ve birliği herşeyi kaplayan
    vücud: varlık ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak
    zâhir: açıkça görünen şuur: anlayış, idrâk, bilme, farkına varma
    şuursuz: bilinçsiz
    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 202

    ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, dahalâtif, san’atça daha mükemmeldir. Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkat çebedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

    AMMA İKİNCİ MESELE teşekkele binefsihî‘dir. Yani, “Kendi kendine teşekkülediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Nümune için, muhâlâtından üç tanesini beyan ederiz.

    BİRİNCİSİ

    Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhali birden kabul etmeyi bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcutsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki, daima teceddüdde olarak, gayetmuntazam bir makine ve harika ve daima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızıkmünasebetiyle, hususan bekà-yı nev’î itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınîduygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade edersin.

    Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki,


    Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah acip: hayret verici
    ahmaklaştırmak: aptallaştırmak alâkadar: alâkalı, ilgili
    bedî: güzel; benzersiz beka-yı nev’î: bir canlı türünün devamlılığı
    beyan etmek: açıklamak bâtıl: doğru olmayan, yanlış
    bâtın: görünmeyen, gizli bâtınî: gizli
    cihet: yön, taraf câmid: cansız, katı
    enâniyet: benlik, gurur esbab: sebepler
    esbab-ı maddiye: maddî sebepler esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler
    hilkat: yaratılış hususan: bilhassa, özellikle
    ihtiyat: önlem alma, tedbirli hareket etme isnad etmek: dayandırmak
    istifade etmek: faydalanmak itibarıyla: özelliğiyle
    kalem-i kader: kader kalemi kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi
    kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lâtif: güzel, hoş
    mahlûk: varlık mevcut: varlık
    muannid: inatçı muhal: imkânsız
    muhâlât: olması imkansız şeyler muntazam: düzenli, tertipli
    münasebetiyle: ilişkisiyle, alâkasıyla münasebât: bağlantı, ilişki
    münkir: inanmayan, inkar eden nümune: örnek
    rızık: yenip içilen şeyler suret: biçim, görünüş
    tagayyürsüz: değişmeyen, sabit tahavvül: değişim, başkalaşma
    teceddüd: yenilenme teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek
    vaziyet: durum vaziyet alma: belli bir konuma gelme
    zahir: açık, görünen ziyade: çok
    zâhirî: açık zîhayat: can
    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 203

    senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menbalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir.

    İKİNCİ MUHAL

    Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı vücudun, daima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet harika olan ruh, kalb ve mânevî letâiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âzâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl-i muvazene ve intizamla başbaşa verip, harika bir bina,fevkalâde bir san’at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar.

    Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisinemahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet noktasında zıt, hem yalnızVâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnadetmek—zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunuderk eder.

    ÜÇÜNCÜ MUHAL

    Eğer senin vücudun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelînin kalemiyle mektub olmazsa


    Eflâtun: (bk. bilgiler) Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah
    Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah
    acip: hayret verici, şaşırtıcı anâsır: unsurlar, elementler
    derk etmek: anlamak divanece: akılsızca
    dâhi: son derece zeki, akıllı ekser: çoğunluk
    fevkalâde: olağanüstü hadsiz: sınırsız, sayısız
    hurafecilik: gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan
    hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık intizam: düzen
    isnad etmek: dayandırmak kat-ı nazar: görmezden gelme
    kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen kemâl-i muvazene: tam bir denge, ölçü
    kubbe: yarım küre şeklinde olan çatı kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    letâif: duygular mahkûm-u mutlak: mutlak sûretle hüküm altında bulunan, esir
    mahsus: has, özel masdar: kaynak
    masnu-u vâhid: tek bir elden çıkmış sanat eseri mazi: geçmiş
    mecmu-u cesed: vücudun tamamı, beden menba: kaynak
    menzil: yer, mekân misil: benzer
    muallâk: asılı, boşta muhal: olması imkansız şey
    mukayyet: sınırlı muntazam: düzenli
    mutlak: sınırsız mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi
    münasebettar: ilgili, bağlantılı müstakbel: gelecek
    nesil ve asıl: soy rızık: yenip içilen şeyler
    saray-ı vücud: bin kubbeli harika bir saraya benzetilen insan vücudu suret: biçim
    sıfât: nitelikler, özellikler sırr-ı vahdet: birlik sırrı
    tâbi: bağlı, uyan umum: bütün, genel
    zerrât: atomlar zâhir: açık, âşikar
    âlem: dünya, evren âza: âzalar, organlar
    şuur: bilinç, idrak
    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 204

    ve tabiata, esbaba mensup matbû ise, o vakit senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler misilli, binler mürekkepler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, birtek kalem, kâtibinin ilmine istinad edip bütün onları yazar. Eğer o mektub olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbû kitap gibi herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır ki, tab edilsin.

    Nasıl ki, matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücut bulur. O vakit bir tek kaleme bedel, o hurufat adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde—bazan olduğu gibi—küçük kalemle bir büyük harfte bir sayfa ince hatla yazılmış ise, binler kalem birtek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir cüz için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san’atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine birtek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adetlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san’atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek.

    İşte, sen de anla, bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât vehurafeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.

    ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.

    BİRİNCİSİ

    Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san’at veicad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulundursun; veyahut herşeyde


    basîrâne: görerek bedel: karşılık
    cüz: bölüm, kısım dalâlet: hak yoldan sapma, inkârcılık
    esbab: sebepler hadsiz: sayısız
    hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hat: yazı
    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış hurufat: harfler
    hususan: bilhassa, özellikle hâkezâ: bunun gibi
    hüceyre-i beden: bedeni oluşturan hücrecik icad: var etme, yaratma
    iktiza etme: gerektirme isnad etmek: dayandırmak
    istinad etmek: dayanmak kalem-i kader: kader kalemi
    kudret: güç, kudret, iktidar; Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kâtib: yazan
    matbû: tâbedilmiş, basılmış mensup: bağlı
    mevcudat: varlıklar misilli: benzeri
    muannid: inatçı muattıl: Allah’ı inkâr eden
    muhal: imkânsız muhâlât: imkansızlıklar
    muntazam: düzenli mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar
    mürekkep: yazı için kullanılan sıvı müteselsilen: zincirleme bir şekilde
    nümune: örnek tab edilmek: basılmak
    tabiat: doğa, maddî âlem vaziyet: durum
    vücut bulmak: ortaya çıkmak (bk v-c-d) zerrât: atomlar
    zikretmek: dile getirmek zîhayat: canlı, hayat sahibi
    Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır
    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 205

    kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta,hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum,ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.

    İKİNCİ MUHAL

    Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz kadîr, hakîmbir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki, tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani,müvellidülmâ, müvellidül humuza, karbon, azotun


    Avrupa: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yoktan yaratan Allah
    Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah akis: yansıma
    aksî: yansıyan, akseden bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak
    bâtıl: gerçek dışı, boş cilve: görünme, yansıma
    cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin görüntüsü, yansıması derc etmek: yerleştirmek
    ehemmiyetsiz: önemsiz fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
    hadsiz: sayısız hakîm: bilgili, hikmetli
    halk ve idare: varlıkları yaratma ve idare etme haricî: dışa ait
    heyet: genel yapı hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış hususan: bilhassa, özellikle
    hâsiyet: özellik intizamlı: düzenli
    irade: dileme, tercih isnad etme: dayandırma
    kabiliyet: yetenek kadîr: güç ve iktidar sahibi
    katre: damla kudret: güç, kuvvet, iktidar
    kâinat: evren, bütün yaratılmışlar medar: dayanak noktası, eksen
    menşe: kaynak mevcudat: varlıklar
    mevcut: varlık mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan
    misalî: yansıyan mizan: ölçü, denge
    muhal: imkansız, olmayacak şey muhâlât: imkansızlıklar, olmayacak şeyler
    mâlik: sahip mânen: mânevî olarak
    müvellidülhumuza: oksijen müvellidülmâ: hidrojen
    nihayetsiz: sınırsız nutfe: memelilerin yaratıldığı su
    semâ: gökyüzü tabiî: doğal
    tarz-ı fikir: düşünce tarzı tezgâh: dokuma aleti
    teşkil: oluşma, şekillenme teşkil ve tasvir: şekillendirme ve belli bir görünüm verme
    umum: bütün, genel vücuda gelmek: ortaya çıkmak (bk v-c-d)
    zemin: yer, dünya zerrecik: atom
    zerrât-ı zücâciye: camı oluşturan atomlar zâhiren: görünürde
    zîhayat: canlı, hayat sahibi Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır
    şems: Güneş şuursuz: bilinçsiz
    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 206

    intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından ibaret olmakla beraber; hava, su,hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.

    İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar “Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!

    Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur, imtinâ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samede verildiği vakit o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suubetli imtinâ, o suhuletli vücuba nasıl inkılâp eder?

    Elcevap: Birinci Muhalde, nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı kemâl-i suhuletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabiî ve bizzat bir güneşin haricî vücudu, imtinâ derecesinde bir suubetle olabilmesi kabul edilmek lâzım gelir. Öyle de, herbir mevcut, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad ve Samede verilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylıkla ve bir intisap ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.

    Eğer o intisap kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcut kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ derecesinde yüz bin müşkilât ve suubetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gayet harika


    Avrupa: (bk. bilgiler) Zât-ı Ehad ve Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah
    acip: hayret verici ahmak: aptal
    bilbedâhe: açık bir şekilde bizzarure: ister istemez, zorunlu olarak
    cihet: şekil, yön cilve: görünme, yansıma
    cilve-i in’ikâs: görüntünün yansıması daire-i akıl: akıl alanı
    dâvâ: iddia feyiz: bereket, bolluk
    fihriste: özet fikr-i küfrî: Allah’ı inkâr etme düşüncesi
    hadsiz: sayısız halita: karışık halde olan, karışık
    hararet: sıcaklık haricî: dışa ait
    hariç: dışında hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
    iktiza etmek: gerektirmek imtinâ: imkânsızlık
    inkılâp etmek: dönüşmek intisap: bağlantı
    intizamsız: düzensiz isnad etme: dayandırma
    ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık
    kâinat: doğa, evren külfet: güçlük, zorluk
    memuriyet: emir altında olma mensucat: dokumalar
    meslek: usul, yol mevcudat: varlıklar
    mevcut: varlık mikyas: ölçek
    misal: benzer, örnek misalî: görüntü şeklinde olan
    muhal: imkânsız muntazam: düzenli
    mûcid: icad eden; yoktan var eden mümteni: imkansız
    mütefennin: bilgili, fen ilimlerine sahip müşkilât: zorluklar
    nisbet: bağ suhulet: kolaylık
    suret: biçim, görünüş suubet: zorluk
    tabiat: doğa, maddî âlem tabiiyyun: herşeyi tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler
    teşkil: şekillendirme, oluşturma vücub: kesinlik, zorunluluk, gereklilik
    vücud: varlık ziya: ışık
    zîhayat: canlı, hayat sahibi şuursuz: bilinçsiz
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222