Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon
26 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 207

    makine-i vücudunu icad eden, içindeki kör tabiatın, kâinatı halk ve idare edecek birkudret ve hikmet sahibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhal değil, belki binler muhaldir.

    Elhasıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun şerik ve nazîri mümteni ve muhaldir; öyle der ububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerîk-i zâtî gibi mümteni vemuhaldir.

    Amma İkinci Muhaldeki müşkilât ise: Müteaddit risalelerde ispat edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehade verilse, bütün eşya birtek şey gibi suhuletli ve kolay olur. Eğer esbaba ve tabiata verilse, birtek şey umum eşya kadar müşkilâtlı olduğu,müteaddit ve kat’î burhanlarla ispat edilmiş. Bir burhanın hülâsası şudur ki:

    Nasıl ki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisap etse, o memur ve o asker, o intisap kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına, bazan bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisap münasebetiyle, padişahın hazineleri ve arkasındakinokta-i istinadı olan ordu, o kuvveti, o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misilli harika olabilir.

    Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek o intisapla Nemrud‘u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor.HAŞİYE-1 Eğer o intisap


    Not
    Haşiye-1 Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı iktiza eder. Çünkü, dağdaki,kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.





    Firavun: (bk. bilgiler) Nemrud: (bk. bilgiler)
    Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Allah Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah
    burhan: kuvvetli delil, kanıt cihazat: cihazlar, âletler
    cihet: şekil, yön cismanî: maddî yapısı olan
    elhasıl: özet olarak esbab: sebepler
    eşya: şeyler, varlıklar halk etmek: yaratmak
    haşiye: dipnot hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması; yüksek bilgi
    hilkat: yaratılış hülâsa: öz, özet
    icad etmek: var etmek, yapmak icad-ı eşya: varlıkların yoktan yaratılması
    iktidar: güç, kudret iktiza etmek: gerektirmek
    intisap: bağlanma kader-i İlâhi: İlâhi kader, Allah’ın kader kanunu
    kaderî: kaderle bağlantılı kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
    kuvvet-i şahsiye: şahsın kendi kuvveti makine-i vücud: kâinatın küçük bir örneği olan vücut makinası
    mazhar olmak: erişmek, edinmek medar: dayanak noktası, sebep
    memuriyet: memurluk mevcut: var olan
    misilli: gibi muhal: imkânsızlık
    mücessem: maddî yapısı olan mümteni: imkânsız
    münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle müteaddit: bir çok, çeşitli
    müşkilât: zorluklar namına: adına
    nazîr: benzer, eş nokta-i istinad: dayanak noktası
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
    suhulet: kolaylık tabiat: doğa, maddî âlem
    tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak umum: bütün, genel
    âzâ: uzuvlar, organlar şerik: Allah’a ortak koşulan şey
    şerîk-i zâtî: doğrudan Allah’ın Zâtına ortak olma
    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 208

    kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.

    Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.

    ÜÇÜNCÜ MUHAL

    Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:

    BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabilgörmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim vetezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.

    İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam,


    Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah acip: hayret verici
    ahmaklık: akılsızlık beyan edilmek: açıklanmak
    bilmecburiye: zorunlu olarak cihazat: cihazlar, âletler
    cihazat-ı harbiye: savaş aletleri cihet: yön
    elhasıl: özet olarak eşya: şeyler, varlıklar
    eşya-yı âhar: diğer varlıklar hadsiz: sınırsız
    haric-i daire-i akliye: akıl dairesinin dışında hariç: dış
    hezeyan: boş söz, saçmalama hurafe: herhangi bir delile dayanmayan bâtıl inanış
    hâli: boş, ıssız icad: yaratma
    imtinâ: imkânsızlık izah etmek: açıklamak
    kabil: mümkün kabiliyet: yetenek
    kavânîn-i ilmiye: bilimsel kanunlar maskara: gülünç, rezil
    mecmu: bir şeyin tamamı mevcud: varlık
    mevcudat fihristesi: varlıkların sıralandığı liste muhal: imkânsız
    muntazam: düzenli muztar: çaresiz
    münasebettar: ilgili, bağlantılı müşkül: zorluk
    müştemilât: içindekiler nisbeten: kıyasla, oranla
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi sahrâ: çöl
    sair: diğer, başka suhulet: kolaylık
    tabiat: doğa, maddî âlem taharrî: araştırma, inceleme
    tanzim: düzenleme tekmil etmek: tamamlamak
    terhis: göreve son verme tezyin etmek: süslemek
    teşkil etmek: oluşturmak teşkilât: meydana gelme, oluşma
    vahşet: ilkellik vahşî: medeniyetten uzak
    vaziyet: durum, hâl vücub: kesinlik, gereklilik
    âsâr-ı medeniyet: medeniyetin meydana getirdiği eserler çendan: gerçi
    ünvan: isim
    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 209

    daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek, daire-i mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim” der. Biz de deriz:

    Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrılisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkâş-ı Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.

    İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir


    Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah Sâni-i Kadîm: ezelden beri var olan ve varlıkları sa’natlı bir şekilde yaratan Cenâb-ı Allah
    Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah
    ahmaku’l-humaka: ahmakların en ahmakı alay: taburlardan meydana gelen askerî birlik
    cihet: yön cilve: görünme, yansıma
    daire-i mümkinat: yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem eser-i san’at: sanat eseri
    eşya: varlıklar ferman: emir, buyruk
    fihriste-i san’at-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların özeti ve listesi fırka: tümen
    hadsiz: sınırsız haricinde: dışında
    hezeyan: boş söz, saçmalama hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde yaratılması
    icad: yaratma iktiza etmek: gerektirmek
    inkâr-ı ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikri i’râz etmek: yüz çevirmek, başka tarafa dönmek
    kader-i İlâhî: İlâhî kader, Allah’ın kader kanunu kavânîn-i icraat: kâinattaki, tabiattaki İlâhî icraat ve faaliyet kanunları
    kudret: güç ve iktidar kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti
    lisan: dil mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye: Allah’ın kainata koyduğu, devam eden kanunların tamamı; İlâhî âdetler ve kanunların toplamı
    mevcudat: varlıklar mucizâne: mucizeli bir şekilde
    muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli
    münasebet: ilgi, bağlantı münasib: uygun
    müşahede etmek: gözlemlemek nefer: asker, er
    rububiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi saray-ı âlem: âlem sarayı; bir saray gibi inceliklerle yaratılmış olan âlem, kâinat
    seyyârât: gezegenler tabiiyyun: her şeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler
    tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik tagayyür: başkalaşma
    tahammuk etmek: ahmaklık dersi almak talim: eğitim
    tebeddül: değişim umumî: genel
    vahşî: ilkel zerrat: zerreler, atomlar
    çendan: gerçi şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek
    şuur: bilinç, anlayış
    Yazar : Risale Forum
    Konu TaLHa tarafından (19-10-2012 Saat 12:00 ) değiştirilmiştir.

  4. #14
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 210

    kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.

    Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.

    İşte, aynı bu misal gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan şu kâinata,mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcud-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.

    Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa


    Ayasofya: (bk. bilgiler) Mâbûd-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve ibadete layık olan Allah
    Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah
    acip: hayret verici ahkâm: hükümler
    cemaat-i Müslimîn: Müslüman cemaat cilve-i kudret-i Rabbâniye: Rabbânî kudret ve iradenin yansıması
    cünud: askerler düstur: kanun, kural, prensip
    elhasıl: özet olarak fikr-i tabiat: her şeyi tabiatın yarattığını kabul eden düşünce
    hadsiz: sayısız hakikatsiz: asılsız, bir gerçeğe dayanmayan
    hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması; yüksek bilgi icad vermek: yaratma özelliğini vermek
    ikâme etmek: yerine koymak inkâr etmek: inanmamak, reddetmek
    kadîr: güç ve iktidar sahibi kanun-u padişahî: padişah kanunu
    kavânîn-i itibariye: görünmeyen mânevî kanunlar kelâm: ifade, söz
    kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    mahz-ı vahşet: tam bir ilkellik maskara: gülünç, rezil
    mecmuu: bir şeyin tamamı mevcud-u haricî: gözle görülür şekilde maddî bir yapıya sahip olan
    mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan muazzam: azametli, çok büyük
    muhteşem: görkemli muntazam: düzenli
    münkir: inkârcı müşahede etmek: gözlemlemek
    nizâmât: kanunlar nizâmât-ı kâinat: kâinattaki düzenler
    saltanat-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî
    tabiiyyun: herşeyi tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler tahayyül etmek: hayal etmek
    tasavvur etmek: düşünmek telâkki etmek: kabul etmek, algılamak
    vahşî: ilkel vücud-u ilmî: ilmî varlık, ilik olarak var olan
    zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli âlem: dünya, evren
    şeriat: İlâhî kanun şeriat-ı fıtriye-i kübrâ: kâinattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük kanun; tabiat kanunlarının bütünü
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 211

    ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkâş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz. Mahlûkbir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur,kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.

    Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem On Altıncı Notanın başında denildiği gibi,mevcudun vücuduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün—herbirinin üç zâhir muhallerle—butlanı kat’î bir surette ispat edildi. Elbette, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan vahdet yolu, kat’î bir surette ispat olunuyor. O dördüncü yol ise, baştaki

    1
    اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun uluhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını ve semâvat ve arz kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.

    Ey esbabperest ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey gibimahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbep gibi, zâhirî sebebi dahi masnudur. Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti rububiyetine ve icadına teşrik etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebep ile beraber halk ederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukarenetvermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere


    Not
    Dipnot-1 “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.



    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah
    ahkâm: hükümler arz: dünya
    bedahet: açıklık bilbedâhe: açık bir şekilde
    bizzarure: zorunlu olarak biçare: çaresiz
    butlan: hükümsüzlük, bâtıl oluş cihazat: cihazlar, âletler
    cihet: yön cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin görüntüsü, yansıması
    dest-i kudret: Allah’ın kudret eli elhasıl: özet olarak
    esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren eşya: varlıklar
    fâil: işi yapan fâtır: varlıkları eşsiz ve benzersiz olarak yaratan
    fıtrat: yaratılış hakikat-i hariciye: gözle görülebilen gerçek
    halk eden: yaratan hikmet: herşeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması
    hâkim: hükmeden, hüküm koyan hâlık: yaratıcı
    hâşâ: asla öyle değil icad eden: yoktan yaratan
    kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma kadîr: güç ve iktidar sahibi
    kudret: güç ve iktidar mahlûk: yaratılmış
    masdar: kaynak masnu: san’at eseri
    mevcud: var olan mevcudat: varlıklar
    mistar: cetvel, ölçü aleti muhal: imkansızlık
    mukarenet: yakınlık, ilişkili olma münfail: fiilden etkilenen
    müsebbeb: sebebin ortaya çıkardığı sonuç nakkaş: nakış ustası
    nota: bildiri perde-i izzet: izzet ve büyüklüğün önündeki perde
    rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi semâvât: gökler
    suret: biçim, şekil sâni: sanatkâr
    tahayyül etmek: hayal etmek taksim-i aklî: akıl ve fikir yoluyla bir konuyu bölümlere ayırmak
    tanzim: düzenleme tertip: düzen
    teşrik etmek: ortak etmek uluhiyet: İlâhlık
    vahdet: birlik vesâit: vasıtalar, araçlar
    vücud: varlık zâhir: açık, âşikar
    zâhirî: açık, gözle görülür âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
    şeksiz: şüphesiz şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar
    şâri’: kanun koyucu
    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 212

    ve noksaniyetlere merci olmak için, esbab ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş,izzetini o suretle muhafaza etmiş.

    Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzimetsin, daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, senhâkim ol.

    Veyahut bir kâtip mürekkep, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkep, kalem içinde, o kitaptan daha san’atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icadetsin, sonra o şuursuz makineye “Haydi, sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?

    Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icadı o kitaptan yüz defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.

    Elcevap: Nakkâş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal, ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak.

    Eğer gözün varsa, insanın simasına bak, gör ki: Zaman-ı Âdem‘den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada, âzâ-yı esasîde ittifakla beraber, herbir sima,umum simalara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası var olduğu kat’iyen sabittir. Bunun için, herbir sima ayrı bir kitaptır. Yalnız san’atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip ve telif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan herşeyi derc etmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.

    Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen, varlığının başlangıcı olmayıp sonradan var olmayan Allah alâküllihal: her durumda
    alâmet-i farika: ayırt edici işaret bizzat: doğrudan
    cihetiyle: yönüyle cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin varlıklardaki yansıması, görüntüsü
    câmid: cansız, katı derc etmek: içine yerleştirmek
    dest-i kudret: Allah’ın kudret eli ebed: sonsuzluk
    esbab: sebepler eşya: şeyler, varlıklar
    hadsiz: sınırsız halk etmek: yaratmak
    haricinde: dışında hususî: özel
    hâkim: hükmeden, idareci icad etmek: yaratmak
    insafsız: vicdansız ittifak: birlik
    izzet: itibar, yücelik, şeref kat’iyen: kesin olarak
    kitab-ı Rabbânî: Allah’ın bu âlemde hakimiyetini ve Rablığını bir kitap gibi anlatan eseri, kâinat kudret: güç, kudret, iktidar
    kâtip: yazıcı, yazar mahsus: has, özel
    mektub-u Samedânî: sadece Allah tarafından gönderilmiş birer mektup olan, şuur sahiplerine İlâhî san’atları anlatan eser merci: kaynak
    muhafaza etmek: korumak, saklamak müşkül: zor
    nihayetsiz: sınırsız nisbeten: kıyasla
    noksaniyet: eksiklik nüsha: kopya
    sima: yüz, görünüş suret: biçim, şekil
    tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa tanzim: düzenleme
    tanzim etmek: düzenlemek telif: yazma, kaleme alma
    tertip etmek: düzenlemek tezgâh: dokuma âleti
    teşahhus: şahıslanma; belirli bir şekil ve kimlikle belirlenme, ortaya çıkma umum: bütün
    vasıta: aracı vücud: varlık
    zahmet: zorluk zaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı
    âzâ-yı esasî: temel organlar şuursuz: bilinçsiz

    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 213

    Haydi, farz-ı muhal olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icadından, icadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla icad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icad eden Kadîr-i Mutlakın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.

    İşte bu saat ve kitap misalleri gibi, Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Külli Şey, esbabı halketmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba bağlıyor.Kâinatın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i âdetullahtan ibaret olan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir mâkesolan tabiat-ı eşyayı, iradesiyle tayin etmiştir. Ve o tabiatın vücud-u haricîye mazhar olan veçhini, kudretiyle icad etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede mâkul ve hadsiz burhanların neticesi olan bu hakikatin kabulü mü daha kolaydır? Acaba vücub derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuursuz, mahlûk, masnu, basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücuduna lâzım hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmâne,basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtinâ derecesinde imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.

    Münkir ve tabiatperest diyor ki: “Madem beni insafa davet ediyorsun. Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhal, hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sabık tahkikatınızdan, zerre miktar şuuru bulunan anlayacak ki, esbaba, tabiata icad


    Kadîr-i Külli Şey: her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi olan Allah Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah
    Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı
    basîrâne: görerek burhan: kuvvetli delil
    cihazat: cihazlar, organlar cilve: görünme, yansıma
    cisim: beden câmid: cansız
    esbab: sebepler eşya: varlıklar
    farz: var sayma farz-ı muhal: imkânsızı varsayma, varsayım
    hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, esas
    hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde halk etmek: yaratmak
    harekât: hareketler hikmet: ilim, yüksek bilgi
    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış ibaret: meydana gelen, oluşan
    icad: var etme, yaratma imtinâ: imkânsızlık
    insafsız: vicdansız intizam: düzen
    irade: dileme, isteme kavânîn-i âdetullah: Allah’ın kâinatta uyguladığı kanunlar
    kudret: güç, kuvvet, iktidar kâinat: evren
    mahlûk: yaratılmış masnu: sanatla yapılmış
    mazhar olan: sahip olan mezc etmek: karıştırmak
    mizan-ı mahsus: özel ölçü muayyen: belirli
    muhal: imkansız mâkes: yansıma yeri
    mâkul: akla uygun münkir: Allah’a inanmayan, inkar eden
    müsebbebât: sebeplerle meydana gelen şeyler, sebeplerin sonuçları müşkül: zor
    nazar: bakış nihayet: son
    sabık: önceki tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa
    tabiat-ı eşya: varlıkların özelliği, tabiatı tabiatperest: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia eden
    tahkikat: araştırmalar tanzim: düzenleme
    tayin etmek: belirlemek veçh: yön
    vücub: kesinlik vücud: varlık
    vücud-u haricî: maddî varlık zerre miktar: çok az miktar
    zîhayat: canlı âlât: âletler, organlar
    şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiye: kainattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük, İlâhi kanunlar şuur: bilinç, anlayış
    şuursuz: bilinçsiz, akılsız
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 214

    vermek mümtenidir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü’l-Vücuda vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân 1 deyip iman ediyorum.

    “Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat bazı cüz’î esbabın ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”

    Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Birnahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.

    Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men etmeyi vehâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihayet taassuplamuhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka rububiyet derecesinde; veâmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve istiklâliyet-i mutlaka ehadiyetderecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.


    Not
    Dipnot-1 Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.



    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah
    acip: hayret verici cüz’î: küçük
    daire-i hâkimiyet: egemenlik, üstünlük, âmirlik dairesi ednâ: basit, küçük
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta görünmesi ehemmiyetsiz: önemsiz
    esbab: sebepler halife: Müslümanların dinî reisi
    hercümerc: karma karışıklık hâkim: hükmeden
    hâkimiyet: hükmü ve idaresi altına alma hâkimiyet-i mutlaka: sınırsız ve tam bir egemenlik
    icad: yaratma icad vermek: var etme özelliği vermek
    iktiza etmek: gerektirmek istiklâliyet: bağımsızlık
    istiklâliyet-i mutlaka: kesin ve sınırsız bağımsızlık istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmama
    iştirak: ortaklık kadîriyet-i mutlaka: Allah’ın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi
    katletmek: öldürmek kat’î: kesin
    makam: mevki, derece medh ü senâ: övme ve yüceltme
    memur: emir altında olan, görevli men-i iştirak: ortaklığı kabul etmemek
    muavenet: yardım muhafaza: koruma, saklama
    muhal: imkânsız mukteza: bir şeyin gereği
    mâsum: günâhsız mümteni: imkânsız
    nahiye: bucak, ilçelerin bir müdürle yönetilen bölümlerinden her birisi nihayet: sınırsız
    noksaniyet: noksanlık redd-i müdahale kanunu: hiç kimsenin karışmasını kabul etmeme kanunu
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
    saltanat: hakimiyet saltanat-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği
    taassup: aşırı derecede, körü körüne bağlılık tard-ı şerik: ortağı, ortaklığı reddetmek
    tarih-i beşer: insanlık tarihi tevehhüm: kuruntu
    ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık vâcip: mutlaka gerekli olan
    zarurî: zorunlu, gerekli âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
    âmiriyet: âmirlik, yöneticilik âmiriyet-i mutlaka: sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik
    şe’n: temel özellik
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 215

    Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine merci olsa, o Mâbûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda müteveccih, zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden ne noksan gelir?

    Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi?Hâşâ ve kellâ, hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.

    O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”




    Elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur Hâkim-i Mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan, Allah
    Hâlık-ı Hakîm: her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah Mâbûd-u Bilhak: hakkıyla ibadete layık olan Allah
    Mâbûd-u Mutlak: ibadete layık tek varlık olan Allah Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah
    Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah abes: boş ve faydasız
    câmi: kapsamlı, içine alan cüz’iyât: bir bütünün parçaları, kısımları
    ef’âl: fiiler, davranışlar ehemmiyetli: önemli
    esbab: sebepler gaye-i fıtrat: yaratılış amacı
    hadsiz: sınırsız halk etmek: yaratmak
    hallolmak: çözümlenmek hikmet: yüksek bilgi; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    hâşâ ve kellâ: asla ve asla kâinat: evren
    mahlûkat: varlıklar makasıd-ı âliye: yüce olan maksatlar, gayeler
    merci: başvurulacak yer minnettarlık: şükran duyma, iyilik karşısında kendini borçlu hissetme
    mükemmel: eksiksiz mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme
    müsaade etmek: izin vermek müteveccih: yönelen
    netice-i hilkat: yaratılışın sonucu rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
    rıza: memnuniyet, hoşnutluk semere-i hayat: hayatın netice ve faydaları
    semere-i kâinat: kâinatın meyvesi seyyârât: gezegenler
    tabiatperestlik: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia etme, tabiatçılık tahabbüb: kendini sevdirmek
    ubudiyet: kulluk vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın bir ve tek olması
    zerrat: zerreler, atomlar zîşuur: şuur sahibi
    âmir-i müstakil: bağımsız, hiçbir ortağı olmayan âmir, idareci şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme

    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 216

    Hâtime

    Tabiat fikr-i küfrîsini terk eden ve imana gelen zat diyor ki:

    Elhamdü lillâh, benim şüphelerim kalmadı. Yalnız merakımı mucip olan birkaç sualim var.

    BİRİNCİ SUAL: Çok tembellerden ve târiküssalâtlardan işitiyoruz. diyorlar ki: “Cenâb-ı Hakkın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrarla, ibadeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir cezayla tehdit ediyor? İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bircüz’î hataya karşı nihayet şiddeti gösteriyor?”

    Elcevap: Evet, Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.

    Amma Kur’ân’ın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için, âdi bir adamın,raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de, ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevî bir zulüm eder. Çünkü,mevcudatın kemâlleri, Sânie müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadetle tezahür eder. İbadeti terk eden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedânî ve birer âyine-i esmâ-i Rabbâniye olan mevcudatı âli makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid,


    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun
    Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah
    câmid: cansız cüz’î: küçük, sınırlı
    ehemmiyetli: önemli ehemmiyetsiz: önemsiz
    fikr-i küfrî: Allah’ı inkâr etmeye dayalı düşünce hekim: doktor
    hukuk: haklar hâtime: sonuç, son bölüm
    ifade-i Kur’âniye: Kur’ân’ın kendine mahsus anlatım biçimi istikamet: doğru gidiş
    itidal: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama kemal: mükemmellik
    makam: mevki, konum mektub-u Samedânî: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eser
    mevcudat: varlıklar mucip: gerektirici
    muhafaza etmek: korumak, saklamak mukabil: karşılık
    mânen: manevî olarak müteveccih: yönelen
    nihayet: sonsuz nâfi: faydalı
    raiyet: halk, tabi olanlar risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    tabiat: materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi tecavüz: haddi aşma, saldırma
    tehdidât: tehditler tenzil etmek: indirmek
    terk-i ibadet: ibadet etmeyi terk etme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
    tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak tiryak: derman, ilâç
    târiküssalât: namaz kılmayı terk etmiş olan kimse zecretmek: sakındırmak, yasaklamak
    zulüm: haksızlık âdi: basit, sıradan
    âli: yüce âyine-i esmâ-i Rabbâniye: bütün varlıkları idare, tedbir ve terbiye eden Allah’ın isimlerinin aynası
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222