Sayfa 3/6 İlkİlk 123456 SonSon
56 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 145

    Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından,âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakika tarzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğüyle beraber, mânen kâinat kadar inbisatedebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki, onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır; ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden, kendi akıl ve kalbine dedi ki:

    “Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalâamızla istifade etmeliyiz” dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:

    İstidatları gayet muhtelif ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan umumistikametli ve nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne itikadları,tevafuk ve sebatkârâne ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek,tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar. Ve kökleri, metin bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise, bunların nokta-i imaniyede ve vücub ve tevhiddeicmâları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir

    Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine mübayin olan oumum selim ve nuranî kalblerin erkân-ı imaniyedeki müttefikane ve itminankârâne vemüncezibâne keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirinemutabık çıkıyor. Demek, hakikate mukàbil ve vâsıl ve mütemes-sil


    berzah: geçit, aralık cihet: taraf, yön
    emsal: benzerler, örnekler erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları
    gayet: son derece hakikat: gerçek
    icmâ: fikir birliği inbisat: genişleme, yayılma
    istidat: kàbiliyet, yetenek istifade etmek: faydalanmak
    istikametli: doğru yolda olan itikad: inanma
    itminankârâne: tam inanarak ittisaf: vasıflanma
    ittisafkârâne: güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan keyfiyet: durum, temel nitelik, özellik
    keşfiyat: keşifler; mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    lisan-ı hal: hal ve beden dili mezhep: yol, usül, dinde tutulan yol
    meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol muamele: davranış, iş
    muhalif: aykırı, zıt muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı
    mukàbil: karşılık mutabık: uygun
    mutmainâne: şüphesiz bir şekilde mânen: mânevî olarak
    mübayin: farklı, ayrı müncezibâne: kendini kaptırarak
    münevver: aydın, nurlanmış müstakim: doğru yolda olan
    mütalâa: dikkatle okuma, inceleme mütemessil: yansıtan, rengiyle renklenen
    müttefikane: ittifak ederek, birleşerek müşahedat: gözlemleme, görme
    nisbeten: kıyasla, oranla nokta-i imaniye: imanî nokta
    nuranî: nurlu, aydınlanmış pür-iştiyak: çok istekli
    pür-merak: çok meraklı râsihâne: köklü bir şekilde
    sebatkârâne: kararlılıkla selim: sağlam, temiz
    taharri-i hakikat: gerçeği araştırma, inceleme taife: grup, topluluk
    taife-i insaniye: insan taifesi, topluluğu tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek
    tetabuk: uygunluk tevafuk: denk gelme, uygunluk
    tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma umum: bütün, genel
    vâsıl: ulaşan, kavuşan vücub: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu
    yakîn: kesin ve doğru bilgi zincir-i nuranî: nurlu zincir, mânevî bağ
    âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya

    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 146

    bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbâniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedâniye olan nuranî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden, güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve birmürşid-i ekberdir. Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki,hakikatten başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın,galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestâîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billâh” dediler.

    İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiğimârifet-i imaniyeye kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Üçüncü Mertebesinde,

    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ 1 denilmiş.

    Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, “Acaba âlem-i gayb ne diyor?” diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikirle çaldı.


    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.


    arş-ı marifet-i Rabbâniye: Rabbimizi tanıtan bilgi arşı, tahtı cihet: şekil, yön
    câmi’: kapsamlı, içine alan galat-ı his: duygu yanılması
    hakikat: gerçek hakikatsız: gerçek olmayan
    icmâ: fikir birliği istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak
    ittifak: birleşme, birlik kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    mârifet-i imaniye: imanî bilgi münevver: aydın, nurlanmış
    mürşid-i ekber: en büyük mürşid, doğru yolu gösteren müstakim: istikametli, dosdoğru
    müstemirrâne: devamlı olarak nuranî kalbler: iman nuruyla aydınlanmış kalbler
    rehber-i ekmel: en mükemmel rehber, kılavuz râsihâne: sağlam ve köklü bir şekilde
    sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkar edenler umum: bütün, genel
    vehim: kuruntu, varsayım vücub-u vahdet: Allah’ın birliğinin zorunlu oluşu
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”
    âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’ın eserlerini gösteren ayna
    âyine-i âzam: en büyük ayna âyinedarlık: ayna olma, aynalık
    şems-i hakikat: hakikat güneşi
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 147

    Yani, “Madem bu cismânî âlem-i şehadette, bu kadar ziynetli ve san’atlı hadsiz masnularıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve maharetli, hesapsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir Zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde Onu, Onun tezahüratından bilmeliyiz” dedi. Kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:

    Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli birşehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü’l-Guyûbdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir. Ve kelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi,tekellümü dahi Onu sıfâtıyla bildiriyor.

    Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mu’cizatlarıyla,hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyinhakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:

    Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri çok iyi bilen Allah aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun
    bedâheten: apaçık bir şekilde bilbedâhe: apaçık bir şekilde
    cihet: şekil, yön cismanî: maddi vücuda sahip
    delâil: deliller, işaretler ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk
    gayet: son derece hadsiz: sınırsız
    hakikat: gerçek hakikat-i vahy: vahyin gerçekliği
    hakikat-ı kudsiye: kutsal gerçek ifaza etmek: feyizlendirmek, okutmak
    ihbarat: haber vermeler ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
    ittifak: birleşme, birlik kavil: söz, kelâm
    kavlen: sözle kelâm: ifade, söz
    kelâm-ı ezelî: ezelî, zaman üstü söz kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar
    kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim mahlûkat: yaratılmışlar
    masnu: san’at eseri varlık mazhariyet: nail olma, ayna olma
    mukteda: iktida edilen, uyulan mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey
    nev-i beşer: insanlar, insanlık nihayetsiz: sınırsız, sonsuz
    nâzır: bakan, gözeten perde-i gayb: görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde
    semere: meyve, netice suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar
    sübut: sabit olma, kesin olarak meydana çıkma tahakkuk: gerçekleşme
    tasdik-gerde: kabul edilmiş, tasdik edilmiş tekellüm: konuşma
    tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
    tezâhürât: görünmeler, belirmeler vahdet: birlik
    vahiy/vahy-i İlâhî: Cenâb-ı Hakkın Cebrâil vasıtasıyla peygamberlere göndermiş olduğu bilgiler, emir ve yasaklar vahy-i meşhud: görülen, somut vahiy
    vücud: varlık, var oluş ziynetli: süslü
    zâhir: açık, âşikar âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya şehadet: şahitlik, tanıklık
    şehadet-i vücud: Allah’ın varlığına şahitlik
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 148

    Birincisi: لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak, bir tenezzül-ü İlâhîdir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.

    İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette Kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.

    Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakikî insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi,kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.

    Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihatalı ve sermedî birsurette bulunur.

    Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve malikini bulmaya en müştak, hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına, acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette Kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır.

    İşte, tenezzül-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî ve mukabele-i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî ve iş’âr-ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin,icmâ ile Vâcibü’l-Vücudun vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki, gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.

    Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah acz: acizlik, güçsüzlük
    beşer: insanlar delâlet: delil olma, işaret etme
    endişe-i istikbal: gelecek endişesi fakr: fakirlik, ihtiyaç hali
    fehim: anlayış, kavrayış hadsiz: sınırsız
    hakikat: gerçek hâlıkıyet: yaratıcılık
    hüccet: delil, kanıt icmâ: fikir birliği
    ihata: içine alma, kuşatma iştiyak: arzu, istek
    iş’âr etmek: bildirmek iş’âr-ı Samedânî: her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, fakat Kendisi hiçbirşeye muhtaç olmayan Cenâb-ı Hakkın bildirmesi
    kelâm: ifade, söz kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar
    mahlûkat: yaratılmışlar mevcudat: varlıklar
    muhabbet: sevgi mukabele etmek: karşılık vermek
    mukabele-i Rahmânî: Rahmân olan Allah’ın Zâtına has ve yaraşır şekilde karşılık vermesi mukteza: birşeyin gereği
    mâlik: sahip mükâleme: karşılıklı konuşma
    mükâleme-i Sübhânî: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenâb-ı Hakkın konuşması münacat: dua, Allah’a yakarış
    müntehab: seçilmiş müştak: arzulu, çok istekli
    nokta-i istinad: dayanak noktası nâzenin: ince, nâzik
    perestiş: aşırı derece sevmek, ibadet etmek rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
    semâvî: vahiyle gelen, İlâhî sermedî: daimi, sürekli
    suret: biçim, şekil taarrüf-ü Rabbânî: Cenâb-ı Hakkın kendini bildirmesi, tanıttırması
    tazammun: içerme, içine alma tekellüm: konuşma
    tenezzül-ü İlâhî: Allah’ın Kur’ân-ı Kerimde emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi tezahür: belirme, görünme
    ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı umumî: genel, herkese ait
    vahdet: birlik vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar
    vücud: varlık, var oluş zarurî: zorunlu, gerekli
    zîruh: ruh sahibi âciz: güçsüz, zavallı
    şehadet: şahitlik, tanıklık şe’n: hal, nitelik, özellik
    şuâât: ışınlar, parıltılar
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 149

    Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki:

    Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-iRabbâniyedir; fakat iki fark vardır.

    Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamınekseri vasıtasız olmasıdır. Mesela, nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.

    Birisi: Haşmet-i saltanat ve hakimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini, bir valiye gönderir. O hakimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.

    İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıylahususî bir münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisiyle veya birâmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.

    Öyle de, Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanıyla, vahiyle ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususibir surette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.

    İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ıRabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.

    لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى 1

    âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.


    Not
    Dipnot-1 “(De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.



    Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Padişah-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan Padişah, Allah
    Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah cihet: şekil, yön
    cüz’î: ferdî, az, basit ehemmiyet: değer, önem
    ekser: çoğunluk envâ: neviler, türler
    ferman: buyruk, emir havas: büyük zâtlar
    haysiyet: itibar, özellik hayvanat: hayvanlar
    haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, görkemi hususî: özel
    hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık hâkimiyet-i umumiye: genel hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik
    ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik, görkem ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
    içtima: toplanma, bir araya gelme katre: damla
    kelimat-ı Rabbâniye: Rab olan Allah’a ait kelimeler, sözler kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    medar: dayanak noktası, eksen melâike: melekler
    muamele: davranış, iş mükâleme: karşılıklı konuşma
    mükâleme-i Rabbâniye: terbiye edici olan Allah’ın konuşması münasebet: bağlantı, ilgi
    nevi: çeşit, tür raiyet: halk, tabi olanlar
    sadık: doğru, gerçek suret: biçim, şekil
    tarz-ı mükâleme: karşılıklı konuşma tarzı tebliğ: bildirme, ulaştırma
    tefsir: açıklama, yorum teksir: çoğaltma
    teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak umum: bütün, genel
    umumî: genel, herkese ait vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar
    vech: yön, taraf yaver: yardımcı
    zemin: yer, dünya zîhayat: canlı, hayat sahibi
    âmi: cahil, sıradan kimse şümul: kapsamlılık
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 150

    Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.

    Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezasıdır.

    İkincisi: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasındaicabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.

    Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.

    Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hafîzını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevimükâleme-i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarurî ve vâcip bir muktezasıdır diye anladı.

    Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin faraza şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı, o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması; ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerrelerle herbirinin kàbiliyetine göre konuşması; ve onların hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar güneşinvücuduna şehadet etmesi; ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi, aynen


    beliye: felâket, musibet bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi
    cihet: taraf, yön cilve: görüntü, yansıma
    faraza: varsayalım ki fiilen: fiil ve davranışla
    hafîz: daima koruyan hikmet: fayda, gaye
    himayet: himaye etme, koruma huzuren: yakınında olarak
    hâcât: ihtiyaçlar hâmi: koruyucu
    ibâd: kullar icabet etmek: cevap vermek
    ihsas etmek: hissettirmek ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
    ilhâmî: ilham ile elde edilen; ilham ile ulaşılan imdat etmek: yardım etmek
    istimdat: yardım dileme katre: damla
    kavil: söz kavlen: sözle
    mahiyet: esas nitelik, özellik mahlûk: yaratık
    mahlûkat: yaratılmışlar masnu: san’at eseri varlık
    mukteza: bir şeyin gereği mâlik: sahip
    müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan mükâleme-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın Zâtına has konuşması
    müzahemet etmek: zahmet ve sıkıntı vermek, engel olmak müştak: arzulu, çok istekli
    nevi: çeşit, tür rahmet-i rubûbiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın rahmeti
    rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
    sadık: doğru tazarruat: yakarışlar, niyazlar
    terekküp: birleşme, meydana gelme teveddüd-ü İlâhî: Allah’ın Kendini sevdirmesi
    vecih: şekil, yön vedûdiyet: Kendini sevdirme
    vâcip: zorunlu vücud: varlık, var oluş
    zerre: atom ziya: ışık, parlaklık
    zîşuur: şuur sahibi âciz: güçsüz, zavallı
    şefkat-i ulûhiyet: İlâhlık şefkati şehadet: şahitlik, tanıklık
    şe’n: hal, nitelik, özellik şua: parıltı, ışık
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 151

    öyle de: ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı olan Şems-i Sermedînin mükâlemesi dahi onun ilmi ve kudreti gibi, küllî vemuhit olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mâni olmaması ve karıştırmaması bildebahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil’ittifak o Şems-i Ezelînin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet veşehadet ettiklerini aynel yakîne yakın bir ilmel yakînle bildi.

    İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Dördüncü ve On beşinci Mertebelerinde,

    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ:إِجْمَاعُ جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلإِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِْلاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ اْلاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلٰهِيَّةِ، وَلِـْلاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِْلاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِْلاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ 1
    denilmiştir.


    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş’ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.



    Hâlık-ı Zîşan: şan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
    Zülcemâl: mükemmellik, kusursuzluk sahibi, sonsuz güzellik sahibi Allah aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
    bilbedâhe: açık bir şekilde bil’ittifak: ittifakla, birleşerek
    cilve: görüntü, yansıma delâlet: delil olma, işaret etme
    ders-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme dersi ebed: sonu olmayan sonsuzluk
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk
    ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme
    kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kàbiliyet: yetenek
    küllî: kapsamlı tür mevcudat: varlıklar
    muhit: kuşatıcı, kapsamlı mükâleme: karşılıklı konuşma
    tecellî: yansıma, görünme vahdet: birlik
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri herşeyi aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır Şems-i Sermedî: Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır
    şehadet etmek: şahitlik etmek, tanıklık etmek
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 152

    Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki:

    “Madem bu kâinatın mevcudatıyla Mâlikimi ve Hâlıkımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’ân’ıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhisselâtü Vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz’” diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:

    O asır, hakikaten, o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü, enbedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.

    Hem kendi aklına dedi: “Biz en evvel, bu fevkalâde zâtın (a.s.m.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbârâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hâlıkımızı ondan sormalıyız” diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.

    Birincisi: Bu zâtta (a.s.m.), hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi, bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması; ve
    وَانْشَقَّ الْقَمَرُ 1 وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰى 2 âyetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucuyla a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi, nass-ı kat’î ile ve bir kısmı tevatürle yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan, üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki harika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:


    Not
    Dipnot-1 “Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.

    Dipnot-2 “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” Enfâl Sûresi, 8:17.





    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
    Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed
    Mâlik: sahip; herşeyin gerçek sahibi olan Allah a’dâ: düşmanlar
    bedevî: çölde yaşayan, göçebe beyan etmek: açıklamak
    fazilet: değer ve üstünlük fevkalâde: olağanüstü
    hadsiz: sınırsız hakikaten: gerçekten
    hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik haslet: huy, özellik, karakter
    hâkim: hükmeden, yöneten ihbarat: haber vermeler
    kamer: ay keramet: Allah’ın ikramına ve lütfuna nail olmuş, olağanüstü
    kevser: Cennette bulunan bir havuz kifayet: yeterlilik
    kâinat: evren, bütün yaratılmışlar külliyet: bütünlük, kapsamlılık
    mevcudat: varlıklar mu’cizât: mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler
    mu’cizât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu’cizeler nakl-i kat’î: açık ve kesin hüküm
    nam: ad namdar: şan ve şöhret sahibi
    risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm saadet-i beşeriye: insanlığın mutluluğu
    sarahat: açıklık seyyah: gezgin, yolcu
    taharrî: araştırma, inceleme tasdik: doğrulama, kabul etme
    tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından bir haber veya hadîs-i şerifin aktarılması umum: bütün, genel
    ziyade: çok zâhir: görünme, ortaya çıkma
    ümmî: okuma yazma bilmeyen
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 153

    “Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”

    İkincisi: Elinde, bu kâinat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’ân-ı Azîmüşşanın, yedi vech ile harika olmasıdır. Ve bu Kur’ân’ın, kırk vech ile mu’cizeolduğu ve Kâinat Hâlıkının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mu’cizat-ı Kur’âniye namlarındaki ve Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.), fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”

    Üçüncüsü: O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez.

    Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

    Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkestenziyade takvâda bulunması ve Allah’tan korkması; ve fevkalâde daimî


    Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân
    Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk
    ahvâl: haller, davranışlar akvâl: sözler, konuşmalar
    ayn-ı hak: doğrunun ta kendisi beyan etmek: açıklamak
    cihet: şekil, yön ef’âl: fiiller, işler
    emsal: benzer envâ: çeşitler, türler
    ferman: buyruk, emir fevkalâde: olağanüstü
    hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek
    hakkaniyet: doğruluk hums: beşte bir
    hıyanet: hainlik, ihanet ibâdât: ibadetler
    kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar kàbil: mümkün
    kâinat: evren, bütün yaratılmışlar maden-i terakkiyat: maddî manevî ilerleme kaynağı
    medâr-ı inkişafât: gelişme ve yükselme sebebi merci: başvurulacak, sığınılacak yer
    misl: benzer muallim: öğretmen
    mucizat-ı bâhire: apaçık, aşikâr mu’cizeler musaffî: arındıran, temizleyen
    mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek
    münevvir: nurlandıran, aydınlatan mürebbî: terbiye edici, eğitici
    mürşid: doğru yol gösteren müzekkî: arındıran, ıslah eden
    nam: ad nev-i beşer: insanlar, insanlık
    risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm tafsilen: ayrıntılı olarak
    tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tebliğ etmek: bildirmek
    tenezzül etmek: inmek, alçalmak ubûdiyet: Allah’a kulluk
    vecih: şekil, yön ziyade: çok
    zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek âdilâne: adaletli bir şekilde
    ümmî: okuma yazma bilmeyen şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hüküm
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    TaLHa çevrimdışı Nur-u Aynım
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2006
    Nereden Yer
    İstanbul
    Mesajlar Mesajlar
    8.223
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 61880


    İkinci Kısım - Sayfa 154

    mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş.

    Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.

    Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.

    Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişafve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütünefkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız vemuhalif ve münkir oldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, neitminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi vemâneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler


    Cevşenü’l-Kebîr: büyük zırh anlamında Peygamberimize vahiyle gelen büyük ve önemli bir dua Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
    Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ) Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar
    adâvet: düşmanlık akide: inanç
    beyan etmek: açıklamak cihan: âlem, dünya
    dağdağa: kargaşa, karışıklık derece-i tavsif: Allah’ı vasıflandırma derecesi, nitelendirme seviyesi
    efkâr: fikirler ehl-i marifet: Allah’ı bilme ve tanıma lütfuna eren kimseler
    ehl-i velâyet: velî kullar, Allah dostları eser-i tereddüt: tereddüt izi, kararsızlık belirtisi
    esrar: sırlar, incelikler fevkalâde: olağanüstü
    fıkra: bölüm, kısım hikmet: felsefe ilmi
    hükema: filozoflar, felsefeciler hükümran: hükmeden, hüküm sahibi
    inkişaf: gelişme intihâ: son, netice
    iptida: başlangıç itikad: inanç, inanma
    itminan: inanma, tatmin olma marifet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Allah’ı tanıma ve bilme
    meratib-i imaniye: iman mertebeleri, dereceleri mertebe-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme derecesi
    metanet: sağlamlık misl: benzer
    muarız: karşı gelen muhalif: aykırı, zıt
    mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler, soyut gerçekler; fazilet ve ahlâk
    mücahedat: mücahedeler, mücadeleler münkir: inanmayan, inkar eden
    münâcât: Allah’a yalvarış, dua müptediyâne: yeni baştan başlayarak
    müraat etmek: gözetmek, uymak nâs: insanlar
    ruhanî reis: dinî lider; dinî konularda otorite sahibi kimse sebat: kararlılık, sabit olma
    tavsif etmek: sıfatlarını bildirmek, vasıflarını anlatmak tebliğ: ulaştırma, bildirme
    tebliğ-i risalet: peygamberliğin ilânı, mesajı telâhuk-u efkâr: düşünce ve tecrübelerin birikimi
    terakki: ilerleme, yükselme tereddüt: şüphe
    ubûdiyet: Allah’a kulluk ulvî: yüce, yüksek
    vesvese vermek: şüpheye düşürmek, kuşkulandırmak yakîn: kesin ve doğru bilgi
    zaaf: zayıflık, güçsüzlük zerre miktar: çok az miktar
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/6 İlkİlk 123456 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

126, 127, 128, 130, 131, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 151, 152, 153, 154, 155, 157, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 171, 172, 174, 176, 177, 180, 193, 592, 600, acip, adaletli, adedince, aklı, akıllara, aldatmaz, âlemleri, aleyhisselâ, allah, amellerin, araf, arz, asfiya, asra, atan, aya, âyine, azot, ağlayarak, basar, bağlantı, bağış, bağışlar, başıboş, berzahta, beşer, bildirir, bilinen, bilmeliyiz, bilmesi, bilmüşahede, binaen, bir adam, biri, birlik, bizimle, bizleri, budur, bütün, bırakmıyor, cihanı, cihazat, çok, cömertlik, dane, dağlar, dedikleri, dediler, delildir, demişler, derece, dersimizi, desteklemek, değiştirme, dikkatle, dile, dilemek, dininde, dirilere, diriltecek, diz, doğruları, dünyasına, düzenli, düğü, dışında, eceli, eder, edipler, ediyorlar, efes turları, ellerinde, emareleri, emrini, emsal, envârı, esrarlı, etmemesi, ettiren, ettirir, eşsiz, fazilet, ferâset, fikirleri, gazabı, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gezi, gitmiş, giydirmek, gökte, göndermiş, görmeye, görünmek, görüyorum, gösterme, gözümüzle, güldeste, güvenme, güzelliği, hakikatten, hakkaniyeti, halka, hallere, hallerini, hâlıkını, harflerinin, hasletlerin, havuz, hayrette, herbir, herşeye, herşeyin, hicr, hilkat, hücum, huyları, içindekiler, ihanet, ihata, ilerleme, ilham, ilhamlar, ilimle, imaniyeyi, imdat, indirdi, iniyor, insanlığı, isbat, izale, işaret, işgal, iştiyak, kamer, kanunları, karanlıklarında, katılma, kemik, kesretli, kitabını, konuşmak, kudretine, kullar, külliye, kutbun, kuvvetle, kuvvettir, kısa, kısmı, kısımdan, kıymetini, kıymetler, lâyık, lisanı, lütuf, lüzumu, maddeten, masnuatı, mecbur, mecmuası, medarı, medrese, menbaı, mesel, meselâ, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, misafirhanesi, misli, muazzam, muhakkak, muhtacı, muhterem, mümkü, mürşidi, müstehak, mütehayyir, müş, nail, nağmesi, nefer, neşretmek, nihayet, nurlandıran, olduğuna, olduğundan, olmazlar, onlardan, orga, özellikle, parçalar, peygamberlere, peygambersiz, risaleti, rububiyeti, sahibi, sahibini, sana, sayılan, sekiz, semaniye, senâ, sergilemek, sermaye, seviyesi, sohbete, somut, son, sözlerinin, sûresi, suretle, surlar, susuz, sıraları, sızmak, sığı, tanıttırır, tasdike, tebdili, tecavüz, teli, temasları, terakki, tevhiddeki, teşhir, tokmak, toplansa, tükenmez, ülkesinin, umum, üstü, vahy, varlığının, vazifeler, vazifeli, verdiği, verilmiş, vermişler, veyahut, yapması, yaratanı, yaratıcı, yardımı, yayı, yazılan, yetişilemez, yetişilmez, yok, yolcusu, yükseliş, yüzleri, ışık, ışıkları, zahmet, zelzele, zeminde, şahsî, şahsiyet, şartları, şehadetler, şekerli, şerifi, şeye, şöhret

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222