Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 2/7 İlkİlk 123456 ... SonSon
61 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale


    Bismillahirrahmanirrahim


    Ey divane baş ve bozuk kalb!

    Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?

    Zannın yanlıştır, tahminin hatadır.
    Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar.
    Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir.

    “Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

    Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur.

    Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var.

    Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır.

    Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.

    Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd
    ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor?

    Bu zanda hata ediyorsun.

    Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi,
    Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler?
    Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?
    Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.

    Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim’siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız,
    eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise,
    kat’iyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz.
    Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini,
    binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.


    İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye
    ve teşvik etmeye muhtaç değildirler.

    Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez.
    Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine
    ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.
    Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.

    (Lemalar 17. Lema sh. 214)


    SÖZLÜK:

    Âhiret : Öldükten Sonra Yaşanacak Olan Sonsuz Hayat
    Âmir : İdareci
    Âyâ : Acaba
    Bâki : Devamlı, Kalıcı, Sonsuz
    Bedbaht : Talihsiz, Bahtsız
    Berâhime :
    Biçare : Çaresiz
    Bizzat : Doğrudan
    Dâi : Davet Eden, Çağıran
    Dem Vurmak : Söz Etmek
    Divane : Akılsız
    Durub-U Emsal : Ata Sözleri
    Efkâr : Fikirler, Düşünceler
    Ekseriyet : Çoğunluk
    El-İyâzü Billâh : Allah Korusun
    Esbab : Sebepler
    Fakr-I Hal : Fakir Bir Halde Olma, Fakirlik
    Fâsık : Günahkâr, Dinî Kurallara Aykırı Yaşayan
    Fısk : Günah
    Hamiyet : Din Ve Vatan Gibi Mukaddes Değerleri Ve Kendi Aile Ve Yakınlarını Koruma Duygusu Ve Gayreti
    Havas : Hisler, Duygular
    Hayat-I Bâkiye : Devamlı Ve Kalıcı Âhiret Hayatı
    Hayat-I Ebediye : Sonsuz Hayat, Âhiret Hayatı
    Hevâ : Gelip Geçici Arzu Ve İstekler
    İkaz : Uyarı
    İmdat Etmek : Yardım Etmek
    İrtidat : Dinden Çıkmak
    Kesret : Çokluk
    Kut : Rızık, Gıda Maddesi
    Mecusî :
    Mü’min : Allah’a İnanan
    Mütedeyyin : Dinin Emirlerini Eksiksiz Yerine Getiren, Dindar
    Nefis : İnsanı Kötüye Yönelten Duygu
    Neş’et Etmek : Kaynaklanmak
    Reis : Başkan
    Salih : Dinin Emir Ve Yasaklarına Uygun Hareket Eden Kişi
    Sebeb-İ Hasâret : Hüsrana Uğrama Sebebi
    Sefalet : Perişanlık, Yoksulluk
    Sevk Eden : Yönlendiren
    Surî : Görünüşte
    Tasallut : Musallat Olma, Sataşma
    Tefessüh Etme : Bozulma, Kokuşma
    Terk-İ Dünya : Dünyayı Terk Etme
    Ulüvv-Ü Himmet : Yüksek Himmet Ve Gayret Sahibi
    Zarurî : Zorunlu
    Zerre Miktar : Çok Az Miktar
    Ziyade : Çok, Fazla
    Zühd : Allah Korkusuyla Günahlardan Kaçınıp Kendini İbadete Verme

    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  2. #12
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale

    İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum


    Üçüncü Netice: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler.
    Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister.
    Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz.
    Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.
    Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder.

    Kanaatsizlik ise,
    çalışmanın şevkini kırar,
    tembelliğe atar,
    hayatından şekvâ kapısını açar,
    mütemadiyen şekvâ ettirir. HAŞİYE-1
    Hem ihlâsı kırar,
    riyâ kapısını açar.
    Hem izzetini kırar,
    dilencilik yolunu gösterir.


    İktisat ise,
    kanaati intaç eder.

    “Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer” hadisin sırrıyla,
    kanaat, izzeti intâc eder.
    Hem sa’ye ve çalışmaya teşcî eder.
    Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır.


    Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

    Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.
    İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:

    Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahalimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hatırıma geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir.” Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım:

    İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber, o merhum müftü “Ahalimiz fakirdir” diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıât vardır.

    İslâm hükemasının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbni Sina, yalnız tıp noktasında, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin” (A’râf Sûresi, 7: 31.) âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

    “İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.” HAŞİYE-2


    Lem’alar, 19. Lem’a, s. 366


    HAŞİYE-1: Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.

    HAŞİYE-2: Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenevvî yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.



    LÛGATÇE:

    teveccüh-ü nâs: İnsanların alâkası, yönelmesi.
    mürâât: Gözetme, bakma, riayet etme.
    menâbi-i servet: Zenginlik kaynakları.
    sebeb-i ref-i bereket: Bereketin ortadan kalkmasının sebebi.
    amel-i uhreviye: Ahirete ait fiil, iş.
    ihlâs-ı tâmm: Tam ihlâs, yaptığı her işinde Allah’ın emrini ve rızasını gözetme.
    şekvâ: Şikâyet.
    intac: Netice verme, sonuç doğurma.
    sa’y: Çalışma, gayret, emek.
    teşcî: Cesaret verme, cesaretlendirme.
    istiğnâ: Cenâb-ı Hakk’tan başka kimsenin minneti altına girmeme, başkasına ihtiyacını arz etmeme.

    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  3. #13
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale


    Bayramlarda zikrullaha ve şükre teşvik var



    Nev-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve âkıbetbînlik adesesiyle,
    gayet şâşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken,
    nazar-ı hayâlime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum.


    Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi,
    yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum.

    O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum:
    “Bu hayâl nedir?” Hakikat dedi ki:

    Elli sene sonra,
    bu kemâl-i neşe ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi,
    beli bükülmüş,
    yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi;
    kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar.
    O güzel simalar, o neşeli gülmeler, zıtlarına inkılâp etmiş olacaklar.
    “Gelmesi muhakkak olan herşey, yakındır” (Hadis-i Şerif)
    kaidesiyle,
    madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir;
    elbette gördüğün hayâl değildir.

    Madem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle mâruzdur.
    Elbette bîçâre insanların ebedperest kalbini
    ve aşk-ı bekâya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek,
    meşrû dairesinde
    ve müteşekkirâne,
    huzurkârâne,
    gafletsiz,
    mâsumâne eğlencelerdir
    ve sevap cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir.


    Bunun içindir ki, bayramlarda
    gaflet istilâ edip gayr-ı meşrû daireye sapmamak için,
    rivâyetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergîbât vardır.
    Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip,
    o nimeti idâme ve ziyadeleştirsin.
    Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır.

    Lem’alar, 28. Lem’a, 10. Nükte

    ***

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Tefekkür gafleti izale eder.
    Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor.
    Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap.
    Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme.
    Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur.
    Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur.
    İçine dalma, boğulursun.

    Arkadaş!
    Nefsî tefekkürde tafsilâtlı,
    âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin.
    Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır.
    Evham ise havalandırır, enâniyetin kalınlaşır.
    Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder.
    İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

    Mesnevî-i Nûriye, s. 124,
    (yeni tanzim, s. 233)



    LÛGATÇE:


    nev-î beşer: İnsanoğlu, insanlık âlemi.
    endişe-i istikbal: Gelecek endişesi.
    âkıbetbîn: İleri görüşlü. Sonunu önceden gören.
    adese: 1. Mercek. 2. (Mec.) Bakış açısı.
    inkişaf: Açılma, keşfolma.
    müteharrik: Hareket eden, hareketli.
    tevahhuş: Yalnızlaşma, vahşileşme, yabancılaşma.
    kemâl-i neşe: Tam bir neş’e.
    gafletkârâne: Gafletli bir biçimde.
    muvakkat: Geçici.
    zevâl: Son bulma.
    ebedperest: Sonsuzluğa bağlı olan.
    aşk-ı bekâ: Sonsuzluk aşkı.
    müteşekkirâne: Müteşekkir olarak, teşekkürle, iyilik bilirlikle.
    huzurkârâne: Gönül rahatlığıyla.
    zikrullah: Allah’ı zikretme, anma, hatırlama.
    sürur: Sevinç.
    idâme: Devam ettirme.
    tergîbât: Teşvikler, isteklendirmeler, rağbet vermeler.

    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  4. #14
    uğur çevrimdışı Yeni Üye
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 95 + 1246


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Her Gün Bir Risale

    Ramazan bayramınıZI tebrik eder, İslam ve insanlık alemi için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ederiz.

    "Bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." (Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, 28. Lem'a)
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale



    Zulme Razı Olmak da Zalimliktir


    Bismillahirrahmanirrahim

    Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Dün, Emin, bu havaliye gelen bir kolordu münasebetiyle, istemediğim ve Rusun harbe devamını bilmediğim halde, Rusya’nın Kafkasla ittisali kesilmesini söyledi. Ben, onun sözünü kesip susturduğum halde, kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi.

    Sonra, bugün namazda ve tesbihatında iken, mânevî tarzda denildi ki:

    Küre-i arzda çarpışan, mücadele eden cereyanlardan herhalde birisi İslâmiyete ve Kur’ân’a ve Risale-i Nur’a ve mesleğimize taraftar olacak; bu noktadan ona karşı bakmak gerektir. Bakmamak için bir iki mektupda yazdığım sebepler çendan kalbe, akla kâfidir; fakat meraklı ve hevesli olan nefse kâfi gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbihatta ihtar edildi ki:

    Ehemmiyetli sebebi ise: Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır; tarafgir nazarı, taraftar olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir, belki alkışlar. Halbuki küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür.

    Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semavatı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor. Çok mâsum ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zâlimâne düsturu olan, “Cemaat için fert feda edilir; milletin selâmeti için cüz’î hukuklara bakılmaz” diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşetlerinde de emsali vuku bulmamış. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın adalet-i hakikiyesi, bir ferdin hakkını cemaate feda etmez; “Hak haktır; küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz” diye kanun-u semavî ve hakikî adalet noktasında Risale-i Nur şakirtleri gibi hakikat-i Kur’âniyeyle meşgul adamlar, zaruret olmadan, lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için, netice itibarıyla fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zâlimâne tahribatlarını alkışlamak suretiyle İslâmiyet ve Kur’ân lehine hizmet edeceği o cereyanın harekâtını fikren takip etmekle meşgul olmak münasip olmadığı için, nefis de, akıl ve kalbe tâbi olup merakını bırakmış diye anladım.

    [Kastamonu Lahikası]


    Sözlük:


    çendan: gerçi, her ne kadar
    ittisal: ilişki
    kurûn-u ûlâ: İlk asırlar
    Küre-i arz: Dünya

    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  6. #16
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale

    Mü’minin en büyük düşmanıyla bir nevî kardeşliği vardır

    Arkadaş!

    İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.
    Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır.
    Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur.
    En büyük bir düşmanıyla bir nevî kardeşliği vardır.

    Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır.
    Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur.
    Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür.
    Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.
    Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten),
    mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)—
    yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur—denilmiştir.

    Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder.
    Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır.
    Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir.
    Küfür ise, lüble kabuğu tefrik etmez.
    Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 60

    ***

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:

    Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir.
    Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor.
    Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır.

    İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet;
    içi muhabbet, dışı uhuvvet;
    sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.

    Evet, mü’min olan kimse,
    İmân ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi;
    bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir.
    Çünkü, İmân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

    Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.
    Ve bütün eşyada bir nevî ecnebîlik tohumunu ekiyor.
    Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor.
    Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir.
    Ve ezelî, ebedî iftirak ve firakla muttasıl ve mahduttur.

    Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin
    ve yüksek terakkiyât-ı sanayi-bunlar tamamen medeniyet-i İslâmiyeden,
    Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas edildiği,
    Lemeat ile Sünûhat eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir.
    “Onlara müracaat et; orada insanların gaflet ettikleri büyük bir hakikat bulacaksın.” [Arapça ibarenin meâli]

    Mesnevî-i Nuriye, s. 77

    ***

    Husûmet ve adâvetin vakti bitti.

    İki harb-i umumî adâvetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi.
    İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.
    Öyleyse, düşmanlarımızın seyyiatı—tecavüz olmamak şartıyla—adâvetinizi celb etmesin.
    Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir onlara... (...)

    Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler.
    Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak.
    Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder.
    Ehl-i imana karşı vaziyet budur.
    Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa,
    o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner.
    Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.

    Hutbe-i Şamiye, s. 58


    LÛGATÇE:

    uhuvvet: Kardeşlik.
    ittisal: Ulaşmak. Bitişmek. * Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
    bürudet: Soğukluk.
    adâvet: Düşmanlık.
    iltizam: Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
    hasenat: İyilikler, güzellikler.
    filcümle: Bir hayli.
    seyyiat: Günahlar, kötülükler.
    lübb: Öz.
    mümaşat: Hoş geçinmek. Karışmamak. * Bir maslahat yolunu takip etmek.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  7. #17
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale

    Karıncayı gözeten bir din, benî âdemin hukukunu nasıl ihmal eder?

    Evet, îmanlı fazîlet, medâr-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tegallüb etmek fazîletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu ile hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır.

    Târihçe-i Hayat, s. 165

    ***

    Suâl: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

    Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır.
    Hukukta ise şah ve gedâ birdir.
    Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese,
    tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder?

    Kellâ...
    Biz imtisal etmedik.
    Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan
    Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası,
    sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.

    Münâzarât, s. 66

    ***

    Belki hürriyet budur ki:

    Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. “Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:64.) nehyinin sırrına mazhar olsun.

    Münâzarât, s. 57

    ***

    Sual: Nasıl hürriyet imânın hassasıdır?

    Cevap: Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...

    Münâzarât, s. 59

    ***

    İmandan gelen hürriyet-i şer’iye iki esası emreder:

    Yani, İman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek, ve zâlimlere tezellül etmemek... Allah’a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi, Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah’ı tanımayan herşeye, herkese nispetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet-i şer’iye Cenâb-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.

    Hutbe-i Şâmiye, s. 66

    ***

    Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mim’siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kal, şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.

    Divan-ı Harb-i Örfî, s. 53


    LÛGATÇE:

    medâr-ı tahakküm: Tahakküm, zorbalık sebebi.
    tegallüb: Galip gelme, üstün çıkma, baskın olma.
    müsavat: Eşitlik.
    gedâ: Fakir, kimsesiz.
    tâzib: Acı çektirme, sıkıntı verme.
    benî Âdem: İnsanoğlu, âdemoğlu.
    kellâ: Asla, öyle değil.
    imtisal: Uyma, sarılma.
    medâr-ı fahr: Övünme sebebi.
    mürafaa: Yüzleşerek muhakeme olmak.
    şehamet-i imaniye: İmandan kaynaklanan kahramanlık ve cesaret.
    seyyiat: Kötülükler.
    abd: Kul.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  8. #18
    tebliğ çevrimdışı Vefasız
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Dec 2010
    Nereden Yer
    Şark..
    Mesajlar Mesajlar
    2.557
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 459 + 32174


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Her Gün Bir Risale

    İmandan nasibini almayan nasipsizlere bu söz yeter sanırım karanlık batakları için;

    Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese,
    tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder?

    Ama sonrada şu ayeti düşününce teslim oluyorum Hadi olan Rabbimin hidayet ve iman taksimine;

    Ayeti celilede buyrulduğu gibi ;

    Ey muhammed hidayetin anahatarı bizim elimizdedir..

    amenna ve sadakna..........................

    Allah (c.c) gönlüne göre versin herşeyi hocam..Güzel ve üzerinde düşünülesi bir konu seçimi...
    Yazar : Risale Forum
    Biz ise hem insancasina,Hem muslumancasina yaşamak istiyoruz.Bediuzzaman..

  9. #19
    uğur çevrimdışı Yeni Üye
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 95 + 1246


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Her Gün Bir Risale

    HUTBE-İ ŞÂMİYE 6.2. HUTBE-İ ŞÂMİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİNİN ZEYLİNDEN SON PARÇADIR(DEVAMI)

    ASÂKİRE HİTAP

    (Dinî Ceride, numara 110, 30 Nisan 1909)

    Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlemin (aleyhissalâtü vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü’l-emre itaat farzdır. Ulü’l-emriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur.

    Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı ve mâden-i istimdadıdır.

    Sizin iki müthiş istibdadı kansız ve def’aten öldürmeniz hârikulâde olduğundan ve şeriat-ı garrânın iki mu’cize-i garrâsını izhar ettiğinizden, zaifü’l-akide olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve şeriatın kudsiyetini iki burhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehit verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz’ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatinizin tenakusu, ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziyenin tenakusu gibi, mevti intaç eder.

    Tarih-i âlem serâpâ şehadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz böyle sizi uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men edecektir. Siyaset düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ûlülemirlerinizdir.

    Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüt câiz değildir. Ef’âl-i hususiye-i nâmeşrua, san’attaki meharet ve hazakate münafi değildir ve san’atı menfur etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harpte tecrübeli ve o san’atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü’l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz’î nâmeşrû harekâtı için itaatinize halel vermeyiniz. Zira fenn-i harp mühim bir san’attır. Hem de sizin kıyamınız, şeriat-ı garrâ, yed-i beyzâ-i Mûsâ gibi, sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cemiyetleri bel’ etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalip olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lâkin, terakkiler için Avrupa’nın istibdad-ı mânevîsi altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.

    Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın askerler!
    Said Nursî

    CEMİYETLERE İHTAR-I MÜHİM

    Şimdi cemiyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i meşruadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husumet, taassup ve taraftarlık intaç eder. Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümatı yapacak sahib-i ağraza müsait bir zemin olur. Binaenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü’l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cemiyettir.

    Bediüzzaman
    Said Nursî
    Lügatler
    aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. -l-v; s-l-m)
    asakir : askerler
    asakir-i muvahhidîn : Müslüman askerler (bk. v-
    -d)
    ayn-ı maslahat : faydanın, gayenin ta kendisi (bk.
    -l-)
    bel’ etmek : yutmak, ortadan kaldırmak
    binaenaleyh : bundan dolayı
    bîtaraf : tarafsız
    burhan : güçlü delil, sağlam kanıt

    cemiyet : topluluk, dernek, örgüt (bk. c-m-a)
    ceride : gazete
    cesîm : çok büyük
    cüz’ : kısım, parça (bk. c-z-e)

    cüz'î : az, küçük (bk. c-z-e)
    def etme : ortadan kaldırma, savma
    def’aten : birdenbire
    ef'âl-i hususiye-i nâmeşrua : şahsî gayr-ı meşru fiiller, kişisel yasak fiiller (bk. ş-r-a)

    ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m)
    fabrika-i askeriye : bir fabrikaya benzeyen askeriye müessesesi
    Fahr-i Âlem : bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m)

    fenn-i harp : harp ilmi, harp sanatı, savaş tekniği
    fermân : buyruk, emirname

    fırka : topluluk, grup (bk. a-r-f)
    halel : eksiklik, zarar
    hamiyet-i İslâmiye : İslâmî gayeler uğruna fedakârlıkta bulunma, İslâmiyet için ciddi çalışma (bk. s-l-m)
    hararet-i gariziye : doğal vücut ısısı

    harekât : hareketler, davranışlar
    hârikulâde : olağanüstü, hayranlık verici
    hasebiyle : gereğince
    hayat-ı İslâmiye : İslâmî hayat (bk.
    -y-y; s-l-m)
    hazakat : ihtisas, maharet, ustalık
    hendese : mühendislik ilmi, plân ve geometri ilmi
    hercümerc : alt üst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak

    himmet : gayret, çalışma
    hitap : konuşma, seslenme (bk.
    --b)
    husumet : düşmanlık
    hükûmet-i meşrua : hukuka, kanuna uygun hükûmet (bk.
    -k-m; ş-r-a)
    hükûmet-i meşruta-i meşrua : şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti (bk.
    -k-m; ş-r-a)
    ihtar-ı mühim : önemli ikaz, uyarı
    ihtiyat : tedbirli hareket etme
    inkılâp : büyük değişim, dönüşüm
    intaç etme : netice verme, doğurma
    intizam : disiplin, düzen (bk. n-
    -m)
    irşad : doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
    istibdad-ı mânevî : mânevî baskı (bk. a-n-y)
    istibdad : baskı ve zulüm

    istimal : kullanma
    itaat : emre uyma

    itidal : her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama (bk. a-d-l)
    izhar : gösterme, açığa çıkarma (bk.
    -h-r)
    kezalik : böylece
    kıyam : ayaklanma, isyan (bk.
    -v-m)
    kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş (bk.
    -d-s)
    kuvve-i müfekkire : düşünme gücü (bk. f-k-r)

    mabeyn : ara, iki şeyin arası
    mâden-i istimdad : yardım istenilen kaynak

    mahir : maharetli, becerikli
    mani-i istifade : yararlanmaya engel
    meharet : ustalık, beceriklilik
    menfaat : çıkar, kişisel yarar
    menfur etme : nefret edilen birşey hâline getirme
    mevt : ölüm
    mu’cize-i garrâ : büyük ve parlak mu’cize (bk. a-c-z)
    muntazam : düzenli (bk. n-
    -m)
    muzır : zararlı
    müdahale : karışma

    mühendis-i mâhir : alanında maharet sahibi, becerikli olan mühendis
    münafi : zıt, aykırı
    münevverü’l-fikir : fikri aydınlanmış (bk. n-v-r; f-k-r)
    münkalip : başka bir hâle dönmüş, dönüşmüş
    nâmeşrû : dînen uygun ve helâl olmayan (bk. ş-r-a)
    neferat : askerler, erler

    nihayet : son
    nokta-i istinad : dayanak noktası (bk. s-n-d)
    nüfus-u İslâmiye : Müslüman nüfus (bk. n-f-s; s-l-m)
    sahib-i ağraz : kin ve garaz sahipleri
    sahir : sihirbaz
    sebeb-i tefrika : tefrika sebebi, ayrılış sebebi
    serâpâ : baştan başa
    serkeş : başkaldıran, isyan eden

    seviye-i irfan : kültür seviyesi (bk. a-r-f)
    şehadet : şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
    şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)
    şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet (bk. ş-r-a)

    taassup : aşırı derecede, körü körüne bağlılık
    tabib-i hâzık : uzman doktor
    tahakkümat : zorbalıklar, hükmetmeler
    tarih-i âlem : dünya tarihi (bk. a-l-m)
    tebliğ : bildirme
    tenakus : eksilme, noksanlaşma

    tenkidat-ı siyaset : siyaset eleştirileri, tenkitleri
    terakki : ilerleme, yükselme
    teşettüt-ü efkâr : fikirlerin ayrılması, dağılması (bk. f-k-r)
    uhde : üzerine alma
    ukde-i hayatiye : hayat çekirdeği, hayat düğümü (bk.
    -y-y)
    ulü’l-emir : emir sahipleri, idareciler, devleti idare edenler

    umumî : genel, herkese ait
    yed-i beyzâ-i Mûsâ : Hz. Mûsâ’nın beyaz ve parlak eli Hz. Mûsâ’nın firavuna karşı, mu’cize olarak nurlu görünen parlak eli
    zabit : subay
    zaifü’l-akide : imanı zayıf

    zemin : yer, ortam

    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  10. #20
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Her Gün Bir Risale


    Ahlâk-ı Rezile İki Kelimeden Doğuyor



    Bütün muâvenet ve yardım nevîlerini hâvî olan zekât hakkında, sahih olarak Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan “Zekât İslâmın köprüsüdür” (Et-Teğrib ve’t-Terhib, c.1, s. 517) hadis-i şerifi mervîdir.

    Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.
    Zira yardım vasıtası zekâttır.
    İnsanların heyet-i içtimâiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü, zekâttır.

    Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muâvenetten doğar.
    İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı, muavenettir.

    Evet, zekâtın vücubu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.
    Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sayfayı lekelendiren beşerin mesâvisine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimâiyede görünen ihtilâller, fesatlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün:

    Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne!”

    İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”

    Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.

    Nev-î beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.

    Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, haset bağırtıları, kin ve nefret vaveylaları yükselir.

    Kezalik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef, tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebep iken, tekebbür ve gurura bais oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mucip iken, esaret ve sefaleti intaç ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahit istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahitler mevcuttur.

    Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimâiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.

    İşârâtü’l-İ’câz, s. 48-49


    LÛGATÇE:

    muavenet: Yardım, yardımlaşma.
    hâvî: İhtiva eden, içine alan.
    mervî: Rivayet olunan.
    heyet-i içtimâiye: Sosyal hayat.
    terakkiyat: İlerlemeler, gelişmeler.
    vücub: Vacip oluş.
    ribâ: Faiz.
    hurmet: Haram oluş.
    maslahat: Fayda.
    mesâvi: Kötü haller, fenalıklar.
    nev-i beşer: İnsanoğlu.
    hurmet-i riba: Faizin haram oluşu.
    hatt-ı muvasala: Buluşma çizgisi, kavuşma yeri, ulaşma noktası.
    muvasala: Vâsıl olmak, erişmek.
    müraat: Riâyet etme, uyma.
    musalaha: Sulh, barış.
    teberruat: Teberrûlar, bağışlar.

    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

Sayfa 2/7 İlkİlk 123456 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

115, 124, 130, 136, 138, 143, 151, 157, 159, 160, 161, 165, 166, 168, 169, 171, 176, 183, 185, 187, 194, 195, 196, 197, 600, 827, 927, adedince, adıyla, ahiret, âhiretimizi, ahmaklar, aklı, alâkası, alanında, âlemleri, andan, araf, arkadaşı, arz, askerlik, atan, atmak, avam, ayetten, ayrılış, bakmıyor, barışı, baskı, bayrak, bağlantı, bağırarak, bağışlar, başkasını, bertaraf, berzahta, biliniz, bilmesi, bilmüşahede, binaen, binaenaleyh, bir adam, birdir, bitti, bizimle, budur, bulamaz, bulunmak, bütün, çoktur, cumhura, çıkarılan, çıplak, dadır, daire, dağıtacak, demeye, denilmez, derece, dile, dine, diyebilir, dünyadan, düzenli, düğü, düğümü, düşünüyor, dış, edebdir, ediyorlar, ediyorsun, eksiksiz, elbet, elinizdeki, eliyle, emirdağ, emre, emrini, emsal, etmeme, ettir, ettiren, ettirir, eyleme, faideleri, fakirler, fazilet, ferah, fikirleri, fikrini, fiyat, fütur, fıtraten, galebe, gayret, gecelerin, gelmiyor, gelmiş, girdim, girmemiş, gitmiş, görmeyi, gösterme, güzelliği, hakikat, hakikatten, hakkaniyeti, haktan, halas, halka, hallerini, hâlıkını, hapis, harap, hararet, harbi, hastalıktan, havas, hayalen, hayatı, hayrette, haşirde, herşeye, herşeyin, hevâ, heves, hevesi, hidayetin, hissettim, hitaben, hücum, hükûmetten, huşû, hıristiyan, ihanet, ilerleme, imaniye, imaniyeden, imanın, imdat, indirdi, isbat, isimli, islamdan, istikbaldeki, itidal, ittifakını, izale, işaret, iştiyak, kâfiri, kainat, kâinatı, kâinatın, kalsı, kardeşi, kardeşimiz, kardeşleri, kardeşlerimin, kardeşlerimiz, karıştıran, kavga, kemik, kendilerini, koşuş, külliye, kur'an, kuvvetle, kuvvettir, kısmen, kısmı, kıyamete, lâkin, lâyık, libası, lisanı, lütuf, maddeten, masiyeti, mecbur, mecmuası, menbaı, mesel, meselâ, mevcud, mevcut, meydanı, milleti, mimsiz, misafirsin, misli, misliyle, mübhem, muhakkak, muhterem, mükâfatını, mümkü, müphem, müsrif, müstehak, müş, nasılki, nefret, neşriyat, neşriyattan, nihayet, okuyorum, olduk, olduğuna, olduğundan, olmadı, olmadığı, olmaktan, olmamak, onlardan, orga, öğreten, pakistan, rahatla, rahatı, rahmeten, rivayette, rububiyeti, rumuz, saadetine, sabahı, sakı, sana, seciye, sekiz, semeresi, sermaye, servet, seviyesi, sevmez, sizde, sizlere, söylüyorum, surlar, sırra, tahrip, takdim, takdirde, tanımayan, tasavvur, tecavüz, terakki, ters, tevahhuş, tevili, tokat, toplamak, türklere, tutma, uhrevî, uhreviyede, ülke, umum, unutması, üstü, uyumlu, uzm, verdiği, verilmiş, veyahut, vurmak, yapması, yapılmıyor, yarası, yaratılışında, yayı, yazılan, yağıyor, yekvücud, yerden, yükleri, yüzleri, yıldızları, ışık, zahmet, zelzele, zeminde, zira, zulmet, zulmü, zulümler, şahsî, şartları, şerifi, şeytanları, şeytanı

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222