ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
Hertürlü noksan sıfattan uzak Allah'ın adıyla. - "Hiçbir şey yoktur ki, O'nu hamd ile beraber tesbih (tenzih) ediyor olmasın." (İsrâ sûresi, 17/44)

Nakşibendi silsilesinin kahramanı ve bir güneşi olan İmam Rabbanî (radiyallâhu anh) Mektubat'ında demiş ki:

"İman hakikatlerinden bir meselenin açığa çıkmasını, binlerce zevke, vecd haline ve keramete tercih ederim."

Hem demiş ki:
"Bütün tarikatların varacağı son nokta, iman hakikatlerinin açığa çıkması, inkişafıdır."

Hem şöyle demiş: "Velâyet üç kısımdır: Biri küçük velâyettir, meşhur olandır. Biri orta derecedeki velâyettir. Biri de büyük velâyettir. O büyük velâyet, peygamber varisliği ile, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."

Ve buyurmuş ki:
"Nakşî tarikatında manevî mertebelerde iki kanatla yolculuk edilir: İman hakikatlerine sağlam bir şekilde inanmak ve farzları yerine getirmek. Bu ikisinde kusur varsa o yolda gidilmez."

Öyleyse Nakşî tarikatının üç perdesi var:

Birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya iman hakikatlerine hizmettir ki, İmam Rabbanî de (radiyallâhu anh) ömrünün sonlarında o yola yönelmiştir.

İkincisi: Tarikat perdesi altında farz ibadetlere ve sünnet-i seniyyeye hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla kalbdeki hastalıkları iyileştirmeye çalışmak, kalb ayağıyla yol almaktır.

Birincisi farz, ikincisi vacip, üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

Madem hakikat böyledir; tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylanî (radiyallâhu anh), Şah-ı Nakşibend (radiyallâhu anh) ve İmam Rabbanî (radiyallâhu anh) gibi zâtlar bu zamanda yaşasaydı, bütün gayretlerini iman hakikatlerinin ve İslam esaslarının kuvvetlendirilmesine harcarlardı. Çünkü ebedî saadetin vesilesi bunlardır. Bunlarda kusur edilirse ebedî hüsrana düşülür. İmansız cennete gidilmez, fakat tasavvufsuz cennete giden pek çoktur. İnsan ekmeksiz yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, İslam esasları gıdadır. Eskiden kırk günden tut, ta kırk seneye kadar bir seyr u sülûk ile bazı iman hakikatlerine ancak erişilebilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle, o hakikatlere kırk dakikada ulaştıracak bir yol varsa, o yola kayıtsız kalmak elbette ekıl kârı değildir.

İşte, dikkatle okuyanlar, otuz üç adet Söz'ün böyle Kur'anî bir yolu açtığına hükmediyorlar. Madem hakikat budur; Kur'an'ın sırlarına dair yazılan Sözler'in, şu zamanın yaralarına en uygun bir ilaç ve merhem.. karanlığın hücumlarına maruz İslam âlemine en faydalı bir nur.. ve dalâlet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu inancındayım.

Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelirse yok edilmesi kolay, fenden ve ilimden gelirse yok edilmesi zordur. Eski zamanlarda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Onlardan da ancak binde biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleleri kendini beğenir; hem bilmez hem de kendilerini bilir zannederler. Cenâb-ı Hak, bu zamanda Kur'an'ın i'cazının manevî parıltılarından olan Sözler'e şu dalâlet ve dinsizliğe karşı bir panzehir tesiri vermiş, düşüncesindeyim.


Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Mektubat kitabından alınmıştır.

Bkz. İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1/182 (210. Mektup),
1/240 (260, 272, 302. Mektuplar), 1/87 (75. Mektup), 1/98 (91. Mektup),
1/99 (94. Mektup).