Dikkat


Dikkat
Sadeleştirmek cinayet, tahrib ve katliam

Dikkat

Risale-i Nur'un sadeleştirilmesini savunanların bir kaç yıl önce buna "cinayet", "tahribat" ve "katliam" dedikleri ortaya çıktı





Risale-i Nur'un sadeleştirilmesini savunan isimlerin daha bir kaç yıl önce sadeleştirmeye "cinayet", "tahribat" ve "katliam" diyerek karşı çıktıkları ortaya çıktı.

Aksiyon Dergisi'nin 24 Aralık 2007 tarihli ve Kadir Filiz imzalı haberinde edebi eserlerin sadeleştirilmesi "Darbeli Edebiyat" başlığı ile kapak dosyası yapılmış.

Bir çok örneğin verildiği haberde Risale-i Nur'un sadeleştirilmesini savunan Zaman Gazetesi yazarı Ali Çolak'ın da görüşleri yer alıyor. Çolak, "Sadeleştirme kelimesi beni oldum olası rahatsız eder. Bu iş yapılırken hep bir şeylerin yok olup gideceğinden korkarım" sözleriyle sadeleştirmeye karşı çıkıyor.

Yine aynı şekilde Zaman yazarları Ahmet Turan Alkan, BeşirAyvazoğlu ve Hilmi Yavuz'un sadeleştirme karşıtı görüşleri yer alıyor.
Şimdi asıl sorulması gereken şu: Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu, Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları, Ömer Seyfettin'in Bomba hikayelerine gösterilen hassasiyet Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nurlarına neden gösterilmiyor?

İşte Aksiyon dergisindeki o haberin tam metni:

Türk edebiyatında metin darbeleri

Sadeleştirme kisvesi altında yapılan değişiklikler, dilimizi bizden uzaklaştırırken öz kültürümüzde de büyük tahribata yol açıyor. Aksiyon, “edebî cinayetleri” masaya yatırıyor.

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu adlı romanının 1928 baskısından iki cümle: “Yahu küçük hanım, şu kızı kandırıp Müslüman edelim... Sevaplı iştir...” (sayfa 62); “Allah sana da, ona da Hak dininde can vermek nasip etsin.” (sayfa 66). Aynı baskıdan iki cümle daha: “Yaz kızım, yaz... Hem dinini seversen, benden de selam yaz...” ( sayfa 152), “Gelir gelmez dua edersen daha makbule geçer” (sayfa 176). İlk iki cümleyi bugünkü baskılarda göremiyoruz. Diğer iki cümle ise günümüzde bu eseri basan tek yayınevi olan İnkılap Yayınevi’nin baskılarında şu şekilde değiştirilmiş: “Yaz kızım yaz ve beni seversen benden de selam yaz.” (sayfa 139) ve “Gelir gelmez Zeyni Baba’yı ziyaret edersen daha makbule geçer.” (sayfa 165)


(Aksiyon dergisi sadeleştirme haberini 2007 tarihinde kapak yapmıştı.)


Sadeleştirme adı altındaki edebî katliamlar bir yana, yukarıdaki değişiklikleri, dildeki sadeleştirme ve yenilenmeyle açıklamak mümkün mü? “Dini sevmenin” yerine “bir şahsı sevmek” veya “kendisine dua edilen Allah’ın” yerine “Zeyni Baba’nın” konulması metni daha mı anlaşılır kılıyor acaba? Aksiyon, Türk edebiyatının büyük ustalarının eserlerinde yıllar içinde görülen “metin darbeleri” ile “sadeleştirmeleri” araştırdı. Bu değişikliklerin sorumlusu kimi zaman vârisler, kimi zaman yayınevleri, kimi zaman da ‘işbilir’ editörlerdi. Telif hakkı sona eren eserlerde bu sorun daha da aşikâr. Karşılaştırmalı incelemelerimize göre eserler üzerindeki oynamaların boyutu dilde sadeleştirmelerin de ötesine geçerek asıl metinden cümleler atmak, yeni kelimeler eklemek, düz cümleyi soru cümlesine çevirmek gibi müdahaleleri içeriyor. Ve aslını okuduğumuzu sandığımız Türk edebiyatının temel eserleri, gerçek kimliklerinden uzaklaşmış metinler olarak çıkıyor karşımıza. Sayıları çok da fazla olmayan klasiklerin başına gelenlerin istisnai olmaması, ideolojik ve ideolojik olmayan müdahalelerin bir kıyıma dönüşmesi söz konusu.

Çalıkuşu üzerindeki oynamaları ilk defa 1999 yılında Kaşgar Dergisi’nin Temmuz ve Ağustos sayılarında yayımlanan makaleleriyle araştırmacı yazar Ahmet Özalp gündeme getirdi. Çalıkuşu’nun 1928’deki eski harflerle 4’üncü, yeni harflerle 1935’teki 5’inci ve günümüz baskıları üzerinde incelemelerde bulunan Özalp, romanın yazıldığı tarihî dönemin ve sosyal öğelerin ayıklandığını, o döneme ait olumlu fikirler cereyan ettirecek kısımların elekten geçirildiğini ve dinî anlam içeren bölümlerin değiştirildiğini belirtiyor. Çalıkuşu’nun 4’üncü baskısında (1928) “Nizamettin Efendi, artık bir daha İstanbul’a dönmemiş, altı sene diyar diyar bütün Kürdistan’ı, Irak’ı, Arabistan’ı dolaşmıştı.” (sayfa 13) şeklinde geçen cümle 39. baskısında “Artık bir daha İstanbul’a dönememiş, Diyarbakır’dan Musul’a, Musul’dan Hanıkın’a, oradan Bağdat’a, Kerbela’ya geçmiş…” (sayfa 11) şeklinde değiştirilmiş. Çalıkuşu’yla ilgili bu gibi örnekleri ve ayrıntıları Ahmet Özalp’in Kaşgar dergisinde yayımladığı yazılarda görmek mümkün.

SADELEŞTİRMEYLE ÇİFTE TAHRİBAT

Çoğu ülkede geçerli telif kanunlarına göre, ölümlerinden 70 sene sonra yazarların telif hakkı sona eriyor. Yayınevleri de anonimleşen eserleri yayımlamayı diğerlerine göre çok daha cazip buluyor. Özellikle Millî Eğitim Bakanlığı’nın 100 Temel Eser listesindeki kitapları onlarca yayınevi neşrediyor. Yayınevlerinin bastıkları kitaplardan, eserlere istedikleri şekilde müdahale edebilme hakkını kendilerinde gördükleri anlaşılıyor maalesef. Kitabın orijinalinden koskoca bir yazıyı çıkarmaya örnek olarak Ahmet Haşim’in “Bize Göre” adlı eserinin 3F Yayınevi baskısı verilebilir mesela. Eserin aslında geçen ‘Sinema’ yazısı, 3F Yayınevi’nin baskısında yok. Dergâh, Yapı Kredi ve Oğlak Yayınları’nın dışındaki birçok yayınevi, Bize Göre’nin sadeleştirilmesi tasarrufunu da kendilerinde görüyor.

Dergâh Yayınları’nın neşrettiği Bize Göre’deki “Mehmet Emin Beyefendi’nin mütalaaları, İbrahim Alaaddin’in Resimli Gazete’de intişar eden vâkıfane bir makalesine mevzu teşkil etti.” (Sayfa 42) cümlesi 3F Yayınevi’nin baskısında şöyle geçiyor: “Mehmet Emin Beyefendi’nin yorumları, İbrahim Alaeddin’in Resimli Gazete’de yayımlanan kuşatıcı bir makalesine konu oluşturdu.” Bu değişiklik, bir eserin yeni ifadelerle nasıl yavanlaştırıldığını ve yazarın esere yüklediği edebî özelliğin nasıl kaybolduğunu ortaya koyması bakımından önemli. Yapı Kredi Kültür Yayıncılık’ın çıkardığı Ahmet Haşim kitaplarını yayına hazırlayan yazar Yard. Doç. Dr. Nuri Sağlam, sözde sadeleştirmelere tepkili. Ahmet Haşim’in eserlerinde geçen, günümüz okuyucusu tarafından bile kolayca anlaşılabilecek “nazaran, sihirli, gına, müstakil, kayınvalide…” gibi kelimelerin, yeni baskılarda “göre, büyü, usanç, ayrı, kaynana…” şeklinde sadeleştirildiğini belirtiyor. Nuri Sağlam, bu mevzuda gelecek kuşaklar için kaygılanıyor: “Basılan bu eserlerin hiçbirinin adlarından başka Ahmet Haşim’e ait bir yanı kalmamıştır artık. Sadeleştirme işlemi hem edebî eseri hem de sanatkârı katleder. Nitekim Haşim’in de sadece adı kalıyor yeni kuşaklara. Eserleri bir bir yok oluyor.”

YAZARIN ADI VAR, ESERİ YOK!

Kitabı 100 Temel Eser kapsamında kıyıma uğrayan bir başka yazar da Ahmet Rasim. Şehir Mektupları adlı eseri günümüzde yayınevlerince hacimce daraltılığı gibi sadeleştiriliyor da. Yayınevlerinin bu tasarrufuyla yeni neşredilen Şehir Mektupları’nın dış kapakları dışında yazara dair bir işaret kalmıyor. Günümüzde Oğlak Yayınları, Rasim’in diline müdahale etmeden eserlerini neşreden yayınevlerinden biri. Mesela Türk ve dünya klasikleri yayımlayan Timaş’a bağlı Antik Yayınları, yazarın mektuplara verdiği numaralandırmadan tutun da düz cümleyi soru cümlesine çevirmeye varıncaya kadar değişiklikler yapmış, ortaya âdeta Ahmet Rasim’in yazmadığı yeni bir Şehir Mektupları çıkmış. Say Yayınları da Şehir Mektupları’nın hacmini küçültüp sadeleştirmiş. Bunlarla ilgili ayrıntıları, dosyamızın hacmini daha fazla artırmamak için burada yayımlamıyoruz.

Telif hakları kanununun şüphesiz en büyük mağduru Ömer Seyfettin. Yazarın eserleri yirmiden fazla yayınevince basılıyor. Bu yayınevlerinin büyük bir kısmı hiçbir ölçü ve kural tanımaksızın kendilerine göre Ömer Seyfettin’in eserleriyle oynuyorlar. Eserlerin aslında geçen “mütereddit, muallim, delalet, tahsil…” gibi kelimelerin yerine bugünkü baskılarda, “ikirciklik, öğretmen, aracılık, eğitim…” şeklinde anlamlarını bile tam olarak karşılamayan kelimeler geçiyor. Ömer Seyfettin’in meşhur Bomba hikâyesindeki “Zaten sa’ye karşı derin muhabbeti vardı.” cümlesi, İnkılâp Yayınevi’nin baskısında (sayfa 8) “Zaten çalışmayı çok severdi”; Engin Yayıncılık’ın baskısında ise “Zaten çalışmaya karşı derin bir sevgisi vardı.” hâlini alıyor.


ORİJİNAL METNİN ALTINA ANLAMI YAZILMALI


Ömer Seyfettin’in eserlerinde cümle atmalara da şahit olmak mümkün. Bomba hikâyesinin asıl metninde geçen “… vardı. İşleri eline aldı.” cümlesi, İnkılap Yayınevi’nin Bomba adlı kitabında bulunan Bomba hikâyesinde (sayfa 8) yer almıyor. Yayınevlerinin birçoğu bu kitapları öğrenciler için bastığını düşünerek, yani hitap ettiği kitleye anlaşılır kılabilme ‘mazeretinden’ ötürü yazarın diline karşı her türlü müdahaleyi mubah sayıyor.

Dergâh Yayınları’nın orijinal şekilde neşrettiği Ömer Seyfettin külliyatını yayına hazırlayan Prof. Dr. Hülya Argunşah, öğrenciler için hiç olmazsa asıl metinle beraber bazı kelimelerin anlamlarının sayfa içinde belirtilmesi gerektiğini vurguluyor. Yayınevlerinin fütursuz müdahaleleri konusunda uyarılarda bulunan Argunşah, “Yanlış yayın politikaları dilin ve edebiyatın yozlaşmasına, nesillerin okumaktan uzaklaşmasına, kendi kültürlerine yabancılaşmasına sebep olmaktadır.” diyor.

VÂRİSLERİN ELİYLE MÜDAHALE

Türk edebiyatının temel eserlerini budanmış, parçalanmış metinler haline sokan müdahaleler bunlarla bitmiyor. Yazar vârislerinin bizzat kendi elleriyle yaptıkları veya yayınevlerine izin vererek yaptırdıkları sadeleştirme ve kıyımlar, metin darbelerinin boyutunu daha da büyütüyor. Aksiyon, geçtiğimiz yıl Cemil Meriç’in külliyatına oğlu Mahmut Ali Meriç’in müdahalelerini konu etmişti. Oğul Meriç’in babasının eserlerini yayına hazırlarken yaptığı değişiklikler, kolay kolay sindirilebilecek cinsten değildi.





(Derginin internet sitesindeki haber...)


Benzer akıbet, Refik Halid Karay’ın da başına geldi. Karay, Türkçenin tüm cilvelerinin iplerini elinde tutup bunu eserlerine bir musiki ahengiyle aksettiren nevi şahsına münhasır bir yazar. Refik Halid üzerine akademik çalışmalar yapmış olan Prof. Dr. Şerif Aktaş, Türkiye Türkçesinin kimliğini Karay’la açık ve net bir şekilde ortaya koyduğunu ve Refik Halid’in dilimizin bir merhalesi olduğunu vurguluyor. Refik Halid Karay’ın kitapları günümüzde İnkılâp Yayınları’nca oğlu Ender Karay’ın sadeleştirmeleriyle yayımlanıyor.

Ender Karay, kitapların başında geçen notta sadeleştirmelerin sebebini ve ‘derecesini’ şöyle belirtiyor: “Yılların getirdiği dil değişimi gereği; günümüz yaygın Türkçesine, ılımlı olarak uyarlanmıştır.” Fakat oğul Karay’ın yaptığı sadeleştirmeler bir yana bu değişikliklerin kendisinin iddia ettiği gibi pek de ‘ılımlı’ olmadığı anlaşılıyor. Mesela 1940 yılında Semih Lütfi Kitabevi’nin neşrettiği Gurbet Hikâyeleri’nde geçen “taklit, nefer, mühim, tasdik etmek, vaat etmek, vaka…” gibi günümüz Türkçesinde bile sıkça kullanılan kelimeler, yeni kitaplarda “sevecenlik, benzetme, er, önemli, doğrulamak, söz vermek, olay…” şeklinde değiştirilmiş. Bu müdahalelerle Refik Halid Karay’ın okuyucuya verdiği edebi zevki hissetmek gayet güçleşiyor.

REFİK HALİD’İN OĞLU: PİŞMANIM

Refik Halid Karay külliyatındaki metin darbelerini değerlendiren Prof. Dr. Şerif Aktaş; eserin dilinin eserle ortaya çıktığını, kelimelere anlamlarını müelliflerinin yüklediğini ve bununla oynamanın eserin ruhuyla oynamak olduğunu düşünüyor. Özellikle Refik Halid gibi bir yazarın diline müdahalenin kim tarafından yapılırsa yapılsın bir cinayete bürüneceğini ve bunun dile karşı bir ihanet olduğunu belirten Aktaş’a göre “Refik Halid’in diliyle oynamak, medeniyetle oynamaktır.”

Geçtiğimiz Temmuz ayında Bursa’da Aksiyon’a konuşan yazarın 88 yaşındaki oğlu Ender Karay, sadeleştirdiği kitaplar için şu an pişman. Kendisinin sadeleştirdiği kitapların, özellikle Bir İçim Su’yun içine hiç sinmediğini itiraf eden Ender Bey, 1980’lerde cereyan eden Türkçeleştirme hareketleri yüzünden böyle bir işe kalkıştığını anlatıyor: “Adeta ‘değiştirmesen basmayız’ gibi bir şey oldu. Bu benim takdirim değildi ama…” Karay, bizzat Turgut Özal’ın başbakanken telkin ettiği “mümkün olduğunca yenilikçi harekete uyması” isteğinden sonra böyle bir işe başladığını söylüyor. Sadeleştirmeleri kendisinin bile beğenmediğini, bundan sonra asıl metinlerin basılacağını ve bazı kelimelerin anlamlarının dipnotla verileceğini müjdeliyor.

PEYAMİ SAFA’NIN BAŞINA GELENLER

Peyami Safa’nın eserleri de uzun yıllar aslına uygun bir şekilde basıldıktan sonra sadeleştirmeye maruz kaldı son yıllarda. Safa’nın eserlerini kırk yılı aşkın süredir Ötüken Neşriyat basıyordu. Ötüken Neşriyat yetkilileri, yayınevi politikası gereği yazarın diline herhangi bir müdahale etmediklerini söylüyorlar. Başka vârislerinin ortaya çıkmasından sonra 2004 senesinde Alkım Yayıncılık, Peyami Safa’nın eserlerini yayımlamaya başladı. Her kitleye kitap okutma gayesiyle 2004 yılında 250 bin, 2005 yılında 200 bin adet Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanı piyasaya çıktı. Peyami Safa’nın, dili günümüz Türkçesine en yakın yazarlardan biri olduğu halde Alkım’ın bastığı bu kitap da sadeleştirildi. Mesela Ötüken baskısında “Hastalığıma dair sualler soruyor, verdiğim kısa cevaplarla kanaat etmiyordu.” (sayfa 19) cümlesindeki kanaat kelimesi ‘yetinmek’ olarak değiştirildi (sayfa 24). Bu tür müdahaleler hemen eserin her sayfasında görülüyor.
Peyami Safa’nın bir başka romanı Fatih-Harbiye de Alkım Yayıncılık tarafından basılıyor. Fakat bu kitapta metin üzerinden sadeleştirme yerine dipnot vasıtasıyla bazı kelimelerin anlamları veriliyor. İki eser arasında niçin “muamele ayrımı” gözettiklerini sorduğumuzda, yayınevinden herhangi bir cevap alamadık.

GÜRPINAR SAĞ OLSAYDI NASIL YAZARDI?

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserleri de günümüzde sadeleştiriliyor. Gürpınar’ın sadeleştirme macerası 60’lı yıllara dayanıyor. Atlas Kitabevi’nin bastığı kitapları, Mustafa Nihat Özon, Tahir Nejat Gencan ve Zahir Güvemli sadeleştirmiş. Kitapların başında sunuş bölümünde geçen açıklamada, sadeleştirmede ölçü olarak “Kendisi sağ olsaydı nasıl yazardı?” fikri kullanılmış. Bugün Özgür Yayınları’nın yayımladığı kitapları Kemal Bek sadeleştiriyor. Özgür Yayınevi’nin editörü Halit Karaoğlu, bu eserlerin orijinallerini de neşretmek istediklerini; fakat bunun günümüz şartlarında hem yazarın külliyatının çok geniş olması hem de kitap okuma oranının ülkemizdeki durumundan dolayı maddi anlamda külfet vereceğini düşünüyor.

NAMIK KEMAL’E SİNEMA SEYRETTİRMEK!

Hüseyin Rahmi Gürpınar hayranı edebiyatçı Selim İleri, bu değerli eserlerin genç kuşaklara ulaştırılabilmesi için dildeki değişimden ötürü sadeleştirmeleri zorunlu görüyor. Fakat eserin yazıldığı dönemin özelliklerini kaldıran, dildeki geçmiş zamanın hususiyetini vermeyen aşırı sadeleştirmeleri çok tehlikeli buluyor. İleri, ehil olmayan kişilerin çok büyük hatalar yaptığını belirterek şöyle bir anısını anlatıyor: “Sadeleştirme yapanlar işin içinden çıkamadıkları vakit, yerine yazarın yazmadıkları cümleleri ekliyorlar. Mesela metni sadeleştirilmiş Namık Kemal’in İntibah romanında ‘her şey roman kahramanının gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti’ gibi bir cümle var. Tabii o devirde sinema yok. Buna benzeyen çok büyük hatalar da olabiliyor.”


[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]



(Risale-i Nur'un sadeleştirilme tartışmalarında kimin ne söylediğine ulaşmak için yandaki resme tıklayınız.)

Eserleri edebi katliamdan nasibini alan yazarlardan biri de Halid Ziya Uşaklıgil. Türk romancılığının temel taşlarından Uşaklıgil’in sadeleştirme hikâyesi kendisinin değişiklikleri ile başlar. Halid Ziya, Servet-i Fünun’un ağır ve ağdalı diliyle kaleme aldığı eserleri, genç nesillerin anlaması için kendi sadeleştirir. Fakat bu sadeleştirme, kendisinin de eski kitapların önsözünde belirttiği gibi hem eserin hususiyetini bozmayacak şekilde hem de bizzat yazar tarafından yapılır. Günümüzde Halid Ziya’nın kitaplarını Özgür Yayıncılık aslına uygun bir şekilde neşrediyor. Bazı kelime ve terkiplerin anlamlarını asıl metinle beraber parantez içinde veriyor yayınevi.

BU, BİLDİĞİNİZ HALİD ZİYA DEĞİL

Özgür Yayıncılık’tan önce ise Uşaklıgil’in eserleri, İnkılâp Yayınevi tarafından Şemsettin Kutlu’nun sadeleştirmeleriyle büyük bir kıyıma maruz kalmış. Doç. Dr. Alev Sınar, Halid Ziya’nın son romanı Nesl-i Ahir üzerindeki incelemelerinde; Şemsettin Kutlu’nun, Halid Ziya’nın kullandığı, günümüzde günlük dilde yer etmiş kelimelerin yerine, günlük dilden çok uzak, sözlüklerde geçen kelimeleri kullandığını tetkik etmiş. Bunun yanında Şemsettin Kutlu’nun cümleler atladığını, bazı paragrafları geçtiğini ve yeni cümleler eklediğini de belirtiyor Doç. Dr. Sınar. Bu kıyımlar sadece Nesl-i Ahir’le sınırlı değil üstelik. İnkılâp Yayınevi’nin neşrettiği Halid Ziya’nın bütün eserlerinde benzer durum söz konusu.

Halid Ziya Uşaklıgil üzerine akademik çalışmaları bulunan Prof. Dr. İsmail Çetişli, Halid Ziya’nın daha önce İnkılâp Yayınevi tarafından basılan kitaplarını ‘çok kötü’ buluyor. Genç nesiller anlamıyor diye Süleymaniye’nin, Selimiye’nin sadeleştirilmesinin söz konusu edilemeyeceği gibi, edebi eserde de aynı durumun geçerli olduğunu vurguluyor.

AKŞAM GÜNEŞİ’Nİ ‘BATIRAN’ TAHRİFAT!

Bu dosyanın girişindeki örneklerden de anlaşılacağı üzere, Reşat Nuri Güntekin’in eserleri de tıpkı Halid Ziya Uşaklıgil’inkiler gibi, vefatından sonra metin darbelerine maruz kalmış; sadeleştirmeler bir yana, cümleler, kelimeler çıkartılıp eklenmiş… Akşam Güneşi’nin 1942 Semih Lütfi Kitabevi ve 1959 İnkılâp Kitabevi baskısıyla, İnkılâp’ın bugünkü baskıları arasında muazzam farklar görülüyor. Eserin yazar hayattayken basılan 1942 ve ölümünden sonra Şair Şukufe Nihal’in eski eşi Mithat Sadullah Sander’in deruhte etmesiyle neşredilen 1959 baskısı arasında fark bulunmuyor. Yazarın dostu Mithat Sadullah, Reşat Nuri’nin ölümünden sonra, sadece eserlerin eski baskılarında bulunan tashih ve imla hatalarını düzeltmiş. Akşam Güneşi’nin 1942 ve 1959 baskılarında ilk sayfalarda geçen “Bir an başını kaldırmıştı. Bu kılıkta bir adamdan umulmayacak kadar güzel, zeki bir çehre gördüm.” cümlesi İnkılâp Yayınevi’nin şimdiki baskısında şöyle geçiyor: “Bir an başını kaldırmıştı. Bu kıyafette bir kır adamından umulmayacak kadar güzel, ince çizgili bir çehre, iki munis siyah göz gördüm.”

Yine eski baskılarda I. kısmın 23. bölümünde (1942 baskısında sayfa 77, 1959’da sayfa 83) “…dadısıyla beraber İstanbul’a inecekti” cümlesinden sonra başka bir paragrafa geçiliyor. Fakat İnkılâp Yayınevi’nin bugünkü baskısında aynı cümlenin sonunda fazladan bir cümle bulunuyor: “Zavallı çocuk dağ başında kendi kendine yaşayamazdı ki…” Bu cümle, eski baskıların hiçbir yerinde geçmiyor. Akşam Güneşi’nin hemen her sayfasında bu türden değişiklikler mevcut.

REŞAT NURİ’NİN KIZI DA FAİLLERDEN HABERSİZ

İnkılâp Yayınevi Genel Müdürü Arman Fikri, değişiklikler konusunda hiçbir bilgisinin bulunmadığını, kendisinden önce böyle bir müdahalenin olabileceğini söylüyor. Yayınevi’nin eski müdürü babası Nazar Fikri’ye de bu değişiklikleri sorduğunu; fakat onun da bu konuda bilgisinin olmadığını söylediğini itiraf ediyor. Aksiyon’a konuşan Reşat Nuri’nin kızı Ela Güntekin ise değişiklikler konusunda hiçbir bilgisinin bulunmadığını, eserlerin annesi (Hadiye Güntekin) hayattayken değiştirildiğini; fakat annesinin de kesinlikle böyle bir müdahaleye izin vermeyeceğini söylüyor. Bu meseleye kimsenin sahip çıkamaması en az metin kıyımları kadar abes bir durumu ortaya çıkarıyor aslında.

Reşat Nuri Güntekin’in şu anki baskılarında tespit edilen bir başka hata, yazarın Leyla ile Mecnun, Olağan İşler ve Tanrı Misafiri adlı hikâye kitaplarında bulunan aynı hikâyeler. “Bir Gümrük Kaçakçılığı” hikâyesi hem Tanrı Misafiri’nde hem de Leyla ile Mecnun adlı kitaplarda bulunuyor; ama hikâyeler aynı isimle tekrar basılmasına rağmen metinler kitaptan kitaba değişiyor. Tanrı Misafiri’ndeki Bir Gümrük Kaçakçılığı (sayfa 173) hikâyesinde geçen şu cümle, Leyla ile Mecnun’daki aynı hikâyede geçmiyor: “Sual gayet yerindeydi. Ben önüme baktım. Fakat Artin Efendi, derhal büyük bir saffetle cevap verdi.”

Yine aynı hikâyede, Muallim Naci’nin Kuzu şiirinden bir beyit geçiyor. Fakat her iki kitapta da bu beyit farklı ve üstelik yanlış!... Leyla ile Mecnun’da (sayfa. 92) “Bilsem şu kuzu neden gam almış/ Her nalesi kalbe dağzındır!” şeklinde, Tanrı Misafiri’nde “Bilmem şu kuzu neden gaz almış/ Her nâlesi kalbe dağzendir!” olarak geçiyor. Muallim Naci ise şiiri şu şekilde yazmıştır: “Bilsem şu kuzu neden gam almış/ Her nâlesi kalbe dağzendir.”

‘GENÇLER İÇİN’ GEÇMİŞİ YIKMAK

Tüm bu müdahalelerin yanı sıra bugün Reşat Nuri’nin eserleri üzerindeki oynamaların farklı bir türü daha bulunmakta: İnkılâp Yayınevi tarafından basılan “gençler için” versiyonları… Bu kitaplar öğrencilere yönelik hazırlandığından hacimce sadeleştiriliyor. Yayınevi, Batı’da böyle bir uygulama bulunduğunu, dolayısıyla yapılan işin ‘normal’ olduğunu iddia ediyor. Ama Reşat Nuri üzerine araştırmalar yapmış yazar Ahmet Özalp’e göre bu tür eserler edebiyat zevkinden mahrum, yaban kitaplar.

Bu konuda, Reşat Nuri Güntekin üzerine akademik çalışmaları bulunan Prof. Dr. Abdullah Uçman da tepkili. Prof. Uçman, sadeleştirmelere kesinlikle karşı olduğunu belirterek, Türk edebiyatının en çok okunan romanlarından Çalıkuşu’nun genç nesiler okusun, anlasın diye sadeleştirildiğini; fakat bu şekilde eserin aslını ve özelliğini kaybettiğini düşünüyor. Reşat Nuri’nin kızı Ela Güntekin ise Avrupa’da da bu şekilde hazırlanmış kitapları gördüğünü, bunun eser için herhangi bir sakıncasının olmadığını iddia ediyor.

BUNLAR MAALESEF DEVEDE KULAK

Bu dosyada incelenen eser ve örnekler, Türk edebiyatından sadece bir kesit ortaya koyuyor. Bahsi geçen yazarlar dışında yine MEB’in 100 Temel Eser listesi kapsamında bulunan Sami Paşazade’nin Sergüzeşt’ine, Ahmet Mithat Efendi’nin, Namık Kemal’in kitaplarına, kısacası anonimleşen birçok esere yayınevlerinin gelişigüzel müdahale ettiği görülüyor. Burada verilen misaller ise cımbızla çekilmekten ziyade, eserlerin tamamında rahatça görülebilen cinsten. Edebiyatımızın genel olarak sadeleştirme ve değişim macerasına bakıldığında burada yansıtılanlar ‘devede kulak’ nispetinde kalıyor. Maalesef bugünün genç ve orta yaş kuşağında bu kıyımların tesirleri çoktan görünmeye başladı ve bu daha da belirginleşecek.

Metin darbelerinin ahvalini yansıtmaya çalışırken bu şekildeki sadeleştirmelerin ne manaya geldiğini anlamak için “mutlaka edebiyatçı olmak gerektiğini” de bazı yayınevi editörlerinden “öğrenmiş” olduk! Bizim yapmak istediğimiz, sadece durumu teşhis edip sorunun nerelere vardığını göstermekti. Yazar ve akademisyenlerin kaygıları da bizimkiyle aynı çerçevedeydi. Yayınevlerinin, “dili ve edebiyatı” değil de “ticari kaygıyı” ilk sıraya alan politikaları, dildeki tahribatı daha da büyüterek hem edebiyatımızı vuracak hem de nesiller arasında yeni uçurumlar meydana getirecek. Bir de, böyle giderse belki de klasiklerin ruhuna fatiha okumak gerekecek!...

'Ali Çolak: REFİK HALİD’İN TÜRKÇESİNE YAZIK OLUR

‘Sadeleştirme’ kelimesi beni oldum olası rahatsız eder. Bu iş yapılırken hep bir şeylerin yok olup gideceğinden korkarım. Siz şimdi Refik Halid Karay’ın eserlerinin sadeleştirilmesinden söz ediyorsunuz. Refik Halid, benim en çok sevdiğim yazarlardan biridir. Hatta onu ‘edebiyat öğretmenim’ diyecek kadar severim. Refik Halid, 20. yüzyılın başındaki Türkçenin en güzel, en olgun, en akıcı döneminin en güçlü temsilcilerindendir. Onun eserleri; kronikleri, hatıraları, romanları… hem içerik hem de dil itibariyle bir dönemin aynasıdır. Yazarlar, içinde yetiştikleri dönemin diliyle vardır, onları güçlü kılan, o dildir. Bizim, sadeleştirme adı altında, yazarı çağından, atmosferinden koparmaya hakkımız yoktur. Refik Halid’in bütün büyüsü, hareketli, esprili, kıvrak dilinden gelir. Sadeleştirme bu özelliklerini yok ediyor. Ana dili Türkçe olan ya da Türk edebiyatını okumak isteyen birinin Refik Halid’in o güzelim şırıl şırıl, kıvrım kıvrım akan dilinden habersiz yaşaması çok büyük bir talihsizliktir. Yapılacak şey, belki sadeleştirme yerine kitabın arkasına bir sözlük eklemek olmalıdır (Mesela Cahit Sıtkı’nın öyküleri, Can Yayınları tarafından, bu şekilde yayımlandı). Yahut, her sayfanın altında, o sayfada geçen bazı kelimelerin günümüz Türkçesindeki karşılığı verilebilir. Bunun dışında yapılacak keyfî sadeleştirmelerin edebiyat ve Türkçemiz adına bir kayıp olacağına inanıyorum. Biz, bir yazarın sadeleştirilmiş eserini okurken, aslında onu okumuş, onun hissiyatını bulmuş olmayız. Adeta ‘çeviri’ bir eser okuruz.

Ahmet Turan Alkan: LİSE ÖĞRENCİSİ, HALİD ZİYA’YI ORİJİNAL LİSANIYLA OKUMALI

Edebî eserler, sahibi tarafından kaleme alındığı dil ve üslup özellikleriyle anlam taşırlar; bu cümleden hareketle ben, her türlü sadeleştirmeye karşıyım; fakat gerektiği zaman ve yerde metni anlamaya yarayan küçük haşiyeler konulmasına taraftarım. Batı’da önemli klasiklerin hafifleştirilmiş versiyonları hazırlanarak muhtelif okuyucu kitlesine hitab eder tarzda yayımlandığını biliyoruz. Bizdeki sadeleştirme faaliyeti böyle olmuyor; eserin orijinal lisan ve üslup özelliklerini ortadan kaldırır mahiyette yapılıyor ki buna taraftar olmak mümkün değildir. Bir lise öğrencisi Halid Ziya’yı, orijinal lisanıyla okumalı ve anlamadığı kelimeleri, terkipleri çözmeyi öğrenmelidir. Edebiyat eğitiminin amacı doğrudan dile ve üsluba temas etmektir. Bunun dışında kalan her türlü sadeleştirme faaliyeti, bu işi yapan ne kadar usta olursa olsun “tercüme” anlamını taşır.

Beşir Ayvazoğlu: KABİLE DİLİ YAPARSANIZ, OLACAĞI BUDUR!

Türkiye’de bir süredir eski yazarların eserleri güya daha anlaşılır kılınmak için gelişigüzel sadeleştiriliyor. Sadeleştirilmiş bir metin, artık başka bir metindir. Mesela Refik Halid’in sadeleştirilmiş eserlerini okursanız, Refik Halid’i okumuş olmazsınız. Bir yazar üslûbuyla vardır; üslûp yazarın dile ilâve ettiği hususi renktir, zenginliktir. Dil bakımından eskidiğini düşündüğünüz metinlerin genç nesillerce anlaşılmasını mı istiyorsunuz, sayfa altlarına dipnotlar düşerek gerekli açıklamaları yaparsınız. Sadeleştirmeyi yapan kişilerin ehil olup olmaması da o kadar önemli değil. Tabii ehil olmayan kişiler, işi faciaya dönüştürüyorlar. Daha da kötüsü, sadeleştirme yapılırken metne gelişigüzel ilaveler yapılması, hatta zaman zaman bazı ifadelerin ideolojik mülâhazalarla çıkarılmasıdır. Mehmed Âkif ve Ahmed Hâşim gibi şairlerin eserlerinin sadeleştirilmesine gelince, buna asla tevessül edilmemelidir. Orijinal metinle birlikte birtakım açıklamalar yapılabilir. Yayıncılar, dili anlaşılmayan kitapların ticarî olmadığını söylüyorlar. Kendi açılarından elbette haklıdırlar. Ama ticarî kaygılarla edebî eserleri tahrip etmek hiç de ahlakî değildir. “Ne yapılmalıdır?” sorusunun cevabına gelince: Genç nesillerin kelime haznelerini genişletmeyi, hiç değilse Cumhuriyet devrinde yazılmış eserleri okuyup anlayabilmelerini sağlayacak bir Türkçe eğitiminin şartlarını ve imkânlarını hazırlamak gerekir. Ve daha da önemlisi, üç-beş yüz kelimelik bir dağarcıkla yapılan bir okumanın hiçbir fayda sağlamayacağını öğretmek… Sözünü özü: Türkçeyi sürekli tasfiye yoluyla ilkel bir kabile dili derekesine indirirseniz, olacağı budur.

Prof. Dr. Orhan Okay: TÜRKÇE BİLMEYEN BİR NESİL YETİŞİYOR

İkinci Meşrutiyet’ten sonra edebi eserlerde Türkçe normal konuşma dili kıvamını bulmuş ve ideal bir şekle kavuşmuştur. O tarihten itibaren yakın zamana gelinceye kadar yazılmış olan edebî eserlerin sadeleştirilmesi doğru değildir. Çok zaruret varsa bazı kelimeler parantez içinde veya dipnotla verilebilir. Bütün dünyada yaygın olan telif hakları kurallarında, bir yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtikten sonra o eser üzerinde herkesin telif hakkı olması kuralı uygulanır. Bu konuda ahlaki bakımdan bir bağlayıcılık olmalı. 30-40 sene evvel yazılmış edebi bir eseri bile anlaşılmıyor diye sadeleştirmeye kalkıyorsak, Türkçeyi bilmeyen bir nesil yetiştiriyoruz demektir.

Hilmi Yavuz: SADELEŞTİRME, OKURLARA HAKARETTİR

Ben sadeleştirmeye kesinlikle karşıyım. Dil devriminden sonra kaybolan ve dolaşımdan çıkan kelimelerin getirdiği zenginlikten yoksunuz. Bu zenginliği yeni kuşaklara taşımanın yolu ne yazık ki artık çok dar ve sınırlı imkânlarla gerçekleşiyor. Asıl metinleri herhangi bir sadeleştirmeye tabi tutmadan yayımlamak bu zenginliği bugüne taşımanın imkânlarından biri. Sadece düzyazıda değil, şiirde de bu tür sadeleştirmelerin bizzat şairler tarafından yapıldığına tanık olmak da ayrıca hüzün vericidir. Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi çok önemli bir şairimiz 1940-1950 yıllarında yazdığı şiirleri sadeleştirerek yeniden yayımladı. Dağlarca’nın davranışı bu şiirleri ilk haliyle okumuş ve haz duymuş okurların beğenisine düpedüz hakarettir. Yazarın ya da şairin kendisinin bile kendi metni üzerinde sadeleştirme gibi bir tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünmüyorum. Sadeleştirme işini kendi hikâyelerini sadeleştirerek başlatan Halid Ziya Uşaklıgil oldu. Ama ister düzyazıda ister şiirde, bir kez daha belirteyim, bu tür değişiklikler yapılmasını, bu işi yapan yazarın ya da şairin kendisi olsa bile hiçbir şekilde mazur göstermek mümkün değildir. Genç kuşakların bu metinleri asıllarından okumalarının güçlüğünü biliyorum. Ama aslolan, bu metinlerin orijinallerinden okunmasının teşvik edilmesi ve genç kuşakların bu dile, hiç değilse bu yoldan aşina olmalarının sağlanması gerekir, diye düşünüyorum.

Prof. Dr. Ali Birinci: ESERİN ASLI DEĞİL, OLSA OLSA ONUN YORUMU SAYILABİLİR

Hazırlayan metne müdahale etmemeli, hele sadeleştirme, günümüz Türkçesine uyarlama gibi gerekçelerle aslî ifadesini bozmamalıdır. Hâtıratın yazıldığı ifadenin de devrin Türkçesini anlamak için bir kaynak ve başlı başına kültürel bir zenginlik olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Diğer taraftan sadeleştirilmiş metin artık hatırat değil, olsa olsa onun yorumu sayılabilir. Her yönden büyük bir değer kaybına uğrar ve asla tam değerini bulamaz. Esasen hatırat hakkında bilgiye ve asgari kültüre sahip olanlar böyle bir müdahaleyi haklı bulamazlar. Son senelerde bu gibi müdahaleye, daha doğrusu darbeye düçâr olan birçok hâtırat için üzülmemek mümkün değildir. Başkalarının eserlerini böyle bir tasarrufla işe yaramaz hale getirme işi, son zamanlarda hız kazanmıştır. Hatıraları bu gibi bir muamele ile kullanılmaz, hatta okunmaz hale getirenler arasında Cemal Kutay, Şemsettin Kutlu (Kudret Sinan), Alpay Kabacalı, Sami Önal akla ilk gelen isimlerdir. Ayrıca İ. Hakkı Baltacıoğlu ile Refik Halid Karay’ın hatıraları da oğulları tarafından aynı şekilde katledilmiştir. (Hatıralara Yolculuk adlı makaleden)