Tercüme ile sadeleştirme aynı şey mi?


Biliyorum, yüzlerce defa da tekrar etsek bazı kafalar bu aşikâr gerçeği yine anlamayacak; yahut anladığı ve bildiği halde yine konuyu saptırarak insanları aldatmaya devam edecek. Biz de, onların bu iğfal ve idlâllerine karşı, insanları bilgilendirmeye ve aydınlatmaya devam edeceğiz. Onun için, tercüme ile sadeleştirme arasındaki farkı ortaya koyan bu yazıyı tekrar hatırlatıyoruz; muhtemelen daha pek çok defalar hatırlatacağız:

Risale-i Nur başka dillere tercüme ediliyorsa, niye sadeleştirilmesin?



İlk bakışta mâkul gibi görünen bu soru, aslında fasit bir kıyastan başka birşey değildir.



Zira tercümede mânâ—mümkün mertebe—sabit kalır, kelimeler değişir. Bu işteki başarı nisbeti ise, mütercimin maharetinden başka, tercüme edilen dilin kapasitesine bağlıdır. Bu bazan yüzde yüz bir başarıyla gerçekleşebilir. Hattâ bazan bir eserin tercümesi, aslından daha da güzel olabilir. Veya, dilin yahut mütercimin kabiliyetine bağlı olarak, tercüme, asıldan bir kısım şeylerin kaybına yol açabilir. Genel bir ifadeyle söyleyecek olursak, tercümede, aslı olduğu gibi aksettirebilme ihtimali mevcuttur.



Sadeleştirme ise, bir eseri, aynı dilde, müellifin tercih etmediği kelimelere dökmek demektir. Bu yüzden, sadeleştirme işleminde bir “değiştirme” söz konusudur. Bu da şöyle demek olur:



Sadeleştirilen eserin, tercüme kadar aslına yaklaşma ihtimali, daha işin başında yok edilmiştir!



Zaten adı üzerinde, bu bir “sadeleştirmedir.” Yani, eserin yeni şekli, eskisinden “daha sade” bir hal alacaktır. Bu ise, evdeki fazla eşyaları atarak daha rahat ve huzurlu bir hayata kavuşmak gibi bir sadeleşme değil, olsa olsa, kavram ve kelime zenginliğinden soyutlanarak içine düşülen bir “yoksullaşma” olur.



Bu bakımdan, “Risale-i Nur başka dillere tercüme ediliyorsa neden günümüz Türkçesine çevrilmesin?” şeklindeki mülâhazalarda bir hakikat payı aramak beyhudedir. Hele Risale-i Nur gibi muhteşem bir hazinenin olağanüstü zenginliği ile bugünkü dilimizin yetersizliği karşılaştırılacak olursa, böyle bir durumda nasıl bir mânâ katliâmının yaşanacağını tasavvur etmek hiç zor olmayacaktır.



Birgün, Şemseddin Akbulut dostumuz ile beraber, ilim ve irfan hayatımızın önemli simalarından rahmetli Ali İhsan Yurt’un ziyaretine gittiğimizde, söz Risale-i Nur’un diline geldi. O zâtın söylediği sözler bütün canlılığıyla hafızamda çınlıyor:



“Nasıl ki Kur’an’ın inişinden önce asırlarca Arap dili buna hazırlandı. Nihayet bir kelime ile üç yüz mânâ ifade edecek bir hal aldıktan sonra Kur’an indi. Türkçe de asırlarca Arapça ve Farsça ile yoğurulup da kıvamını aldıktan sonra Risale-i Nur yazıldı. Yoksa, Yunus Emre Türkçesiyle Risale-i Nur yazılmazdı.”



Yunus Emre Türkçesiyle yazılamayan bir eser, bugünün Türkçesiyle ne hale gelir; aklı, iz’anı ve insafı olan kıyas etsin!

Ümit ŞİMŞEK