Bilindiği gibi, hadis-i şerifler Resulullah efendimizin (ASM) saadet-bahş mübarek ağzından şeref-sudûr ettiğinde %99,5 nispetiyle aynı anda yazı ile kaydedilmemiştir. Hemen hemen vurud eden bütün hadisler sema’îdir.Yani, kulakla işitilmiş, bilahere rivayet edildiğinde hadis toplayan zatlar tarafından kalem ile zabıt altına alınmışlardır. Bu zabıt işi, bazen birkaç gün sonra, bazen bir iki ay sonra, hatta bazısı da birkaç sene sonra tahakkuk etmiştir. Hadis-i şerifleri yazıyla kaydetme hadisesi mutlak ekseriyeti ile Peygamberimizin vefatından sonra olmuştur.



Kur’an-ı Kerimin ayetleri ise hemen vahyin akabinde zapt edilmiş, yazıyla kaydedilmiştir. Hem Kur’an’ın ma’nasıyla beraber lafzı da doğrudan vahiyle nuzûl ettiginden herhangi bir tasarruf görmeden aynen muhafaza edilmiştir.



Hadis-i şerifler, kutsî ve normal olarak iki sınıftır. Kudsîler, manası vahiy, lafzı Resûl-ü Ekremindir (asm). Normal hadisler, kudsî olanlardan bir mertebe aşağıdadır ve hakeza. Kudsîlerin normallerden bir farkı da kudsîler Allah’a izafelidir. Diger hadisler ise Peygambere izafelidir. Lakin her iki sınıf hadisler de Peygamberden istima’ tarikiyle alınmış ve rivayet edilmiştir. Hadis ravilerinin ulema olmasına, başta İmam-ı Buharî dikkatle özen göstermişlerdir. Ama hadis rivayetlerinde her türlü itina ve son derece titizlik gösterilmekle beraber, gelen bütün hadislerde ikinci bir vasıta olan bir ve daha fazla Sahabinin nakil ve rivayeti araya girer. Yani, mutlak ekseriyetle hadisi rivayet eden Sahabî veya Sahabeler hafızasına almış olduğu şekli ile nakleder. Sahabîden dinleyen zatlar da çoğu zaman yine hemen anında yazıyla kaydetmeden hafızasına alırlardı.



İşte buna göre, Sahabe ve Tabiînin kahir ekseriyeti: “Hadis-i bilma’na ile nakletmek caizdir” demişlerdir. Ama azimet tarafıyla amel eden bir kısım Sahabeler ve Tabiîn ise: “Hayır, hadisi manasıyla ve lafzıyla aynen söylemek şarttır” demişlerdir. Bu hususta birkaç me’hazın ismini verelim: Şerhu’s-Sünnet / Begavi, Mukkademe sh. 5; Nevadiru’l-Usûl / Hakîm-i Tirmizi sh. 389; Mecmau’z-Zevaid / İbnü’l-Hacer 1 / 148, 154 ve dahası.



Evet, İmam-ı Gazalî gibi asfiya-ı ümmetten bazı zatlar hadisi “bilma’na” ile almakta bir beis görmemişlerdir. Zira hadis-i şerifler umumiyetle semaîdirler, Kur’an gibi anında kaydedilmedikleri için mana ve hakikatlerini alarak lafzını ravî-i hadis kendisi söyler. Hz. Bediüzzaman da çoğu kere “bilma’na” ile hadisi zikreder.



Burada bu mesele ile alakalı muma ileyhin fahiş bir tenakuzlarını ifşa eylemek istiyorum, şöyle ki: F. Hocanın etba’larından bazı kimseler, Risale-i Nur’da, hususuyla 19. Mektupta bil-mana ile geçen bazı hadis ve rivayetleri “zaptı şöyledir” diye Hz. Üstadın nakil şeklini (ki umumiyet ile Kad-ı İyad’ın Şifa-yi Şerif’indekine uygunken) değiştirirler. Yani haya etmeden, izinsizce değiştirmeye kalkışırlar. Yani, “hadis-i bilma’na” iken, bir kıvırma yapabiliyorlar; yani ki dereke-i şakaya düşerler.



Risale-i Nurlar Semai Bir Nakil Değildir


Evet, Risale-i Nurlar, te’lifi anında bir halet-i kudsiye içinde çok titiz bir şekilde kaleme alınmış bir eserdir. Halet-i kudsiye içinde te’lif edilmiş olan Nur Risaleleri, 1926’dan tâ 1949’a kadar 23 sene zarfında te’lif edilmiş ve her bir Risale müellifi tarafından en az 100’er defa tashih için okunmuş ve gözden geçirilmiştir. Bu tashihleri yaparken Hz. Müellif hiçbir cümlesini değiştirmeden aynen muhafaza eylemiştir.



Evet, Nur Risaleleri bilâistisna ilham-ı Hudanın tecellisi hengâmında ki bir mazhar-ı kudsî ile mektup ve mahfuz olmuştur. Risale-i Nurlar bir sohbet esnasında konuşulmuş ve sonra yazıya dökülmüş bir şey değildir ki, “bilma’na” ameliyesine tabi’ tutulsun da, Nur’a nâ-aşina haddini bilmez bir iki sersemin tağyir ve tahrifine hedef olsun. Ve sonra da, Nurların bazı kanun ve kaidelerini kendi siyaset-âlud dünyevî hedeflerine alet ittihaz eden ve belli bir gayeye yönelik tarz-ı hareketine destek yapmakta olan hocaları da, kalksın, şu düşmanane tahrif hareketini müdafaa etsin, destek versin! Allah razı olmasın!..



Hatıralarda Tasarruf Caiz Olabilir



Ma’lum olduğu üzere, Hz. Üstad Bediuzzaman hayatta iken onunla görüşen birçok zevatın hatıraları olmuş ve kısmen de yazıya dökülmüştür. İşte bu yazılı hatıralarda, mübalağa ve ballandırma gibi fazlalıklar--Nurların mihengine vurularak--bazı tashihlere tabi tutulabilir. Lâkin kudsiyetle te’lif edilip, halet-i kudsiye içinde anında yazıyla kaydedilen Risale-i Nurlar elbette ki ne “hadis-i bilma’na”ya, ne de sohbetlerde dinlenip hafızaya alınan hatıralara benzemez. Tamamen ve her cihetle kıyas-ı ma’al-fârıktır. Bu çok başka olan meseleye Nurları kıyas eylemek ve ona dayanarak Nurları bozmaya dair fasid fetvaya delil göstermek, gaflet girdabına sukutun en bariz şeklidir.



Maksat İstifade ise



Nurları tağyir ve tahrif etmenin gaye ve maksadı, eğer hakikaten ondan istifade etmek ise, (Risale Haber’de yayınlanan bir makalemde kaydettiğim gibi) Hocanın talimatlarıyla uygulanan şu tenakuzlu suret olan hadise ki; dünyanın birçok memleketlerinde açtıkları okullarda kısa bir zaman içinde talebelere o ülkenin lisanını--hariçten gelen örgencilere-- öğrettikleri gibi, Türkçe dilini de o okuldaki tüm talebelere çok itina ile az bir zamanda öğrettikleri halde ve hatta “Türkçe Olimpiyatları” namı altında, ergenlik çağına gelmiş genç kızlara Türkçe şarkıları öğreterek ammenin huzurunda ve televizyonlar kanalıyla göz zinasını teşvik edici bir vaziyetle şarkı söylettirirler de, Risale-i Nur’un kudsî ve asli Türkçe olan üslûbunu gençlere bir-iki ay içinde öğretmeyi bar-ı keran addederler. Demek ki, şu tahrifçi güruhun bu mevzu’da samimiyetleri şüphelidir, fihi nazardır, aldatmacadır.



Arapçada Bedel



Arapça yazılmış tefsir, mantık ve vesaire gibi kitaplarda yani ulema arasında dolaşan normal kitaplarda, bir âlimin yazdığı kitabına başka bir âlim bazı haşiyeler korken, çok zengin ve rengin olan Arapça dilinde aynı manayı ifade eden müteradif birçok kelimeler bulunabildiği için, kullanılmış bazı kelimeleri yerine “bedel” diye başka bir kelimeyi koyabilmişlerdir. Bu ameliye mananın daha iyi ifade edebilmesine yardımcı olabildiği için idi. Bunu da ya haşiyede, ya da kitabın kenarında yazarlardı.



Lâkin şu çok başka olan bir uygulamayı Risale-i Nur’ların tahrif edilmesine delil getirenlerin cehaletlerine yuh olsun!



Evet, Risale-i Nur eserleri sadece edebiyatı işleyen veya akıl ve felsefecilik yapan ya da piyasadaki Türkçeyi hedef alan bir kitap değildir. O İlâhi ve Kur’ânî bir nurdur, mevhibedir, ilhamın en üst seviyesinde nüzul etmiş Kur’an ayetlerinin ayetleridir. Sıradan olan herhangi bir kitaba kıyas edilemez, benzetilemez.



F. Hocanın Tezatlıkları



Hocanın sohbetlerinde kaleme alınmış şu gelen sözleri--ki biz de onu “Sadeleştirme Asrî Bir Tahriftir” isimli eserimizin içerisinde yayınlamıştık--şöyle demiştir (mealen): “Risaleleri sadeleştirme işi, netice olarak İncil’in akıbeti gibi olur. Nur Risalaleleri Himalayanın Everest zirvesi gibi en yüksek manalıdır. Arapçanın 60 bin kelimesinin karşılığı Türkçede yoktur, ilh.”



Hocanın bu sözleri eğer inanarak kalbinden çıkmışsa herhalde herkesten önce şu sadeleştirme tahrifi karşısında olmalıydı. Lâkin esefle görüyoruz ki o, zaman zaman olduğu gibi, şimdi burada da yine iki lisan kullanmaktadır. Hem anlıyoruz ki, F. Hoca Risale-i Nur’un kudsiyetine inanmamaktadır. Onu sıradan basit bir kitap saymaktadır. Ya da, Nevruz gününde bazı mantıksız biçarelerin ateş yakıp üstünden atladıkları gibi şu tahrif taraftarı olan bu hoca da Risale-i Nur’un etrafında bir iki defa dolanmış, ama içine, merkezine inememiş, girememiştir. Aksi halde, Risale-i Nur’un içinde çok mühim mevki almış olan ve onun kudsiyetini, lâhutiliğini âleme ilan eden altı adet risaleleri eğer okumuş, onlara inanmış olsaydı, böyle naehil, nadan bazı kimselerin tahrif etme ameliyesine taraftar olup çanak tutmazdı. Ya da--belki de--bunlara inandığı, beğendiği ve kabul ettiği halde, kendi yazdıklarının öne çıkabilmesi için, kudsî olan Nurların bu gibi sulandırmalar ameliyesi ile kesadını ve revaçsızlığını nefsî ve enaniyetli bir hisle istemesindendir. Veyahut da gençliğinde, kendisinin itirafıyla Turancılık atmosferindeki teşvişçi haletinin bazı iz ve tozlarının te’siriyle gayr-ı şuûri olarak “Türkçecilik” hissinin musallat olmuş olmasından da olabilir.



Nurlar maksud-u bizzat mı, basit bir vesile midir?



Hocanın hal ve hissinden sızan ve başkalara da lâ-şuûrice aksettirilmiş olan şu mantıktır ki; öteden beri şu hüsnü zan ipiyle hocaya bağlı olan saf kimselerden işitilen şudur: “Risale-i Nurun üslubu ve dili bir vesiledir. Asıl olan şey onun manasıdır. Hangi üslup ve dille olursa olsun fark etmez. Onun dili maksud-u bizzat değildir.



Buna cevabımız şudur:


Evvelâ: şu muğalatalı, safsatalı hükmün me’hazının nereden geldiğini, nasıl vürud ettiğini ögrenmek isteriz. Katî bir me’haz bulunmuş olsa da, onun bir kuyûd-ü ihtiraziyesinin olması lazımdır. Yani bu hükmün--eğer varsa--belli bir çerçevesi, tayin edici bir hududu olması gerekir. Eğer muayyen bir sınırı olmasa, o vakit bu iş bir safsataya, bir şaklabanlığa bürünür. Yani, o durumda Kur’an’ı da, Peygamberi de (asm), namazda okunan mukkades ve me’sur duaları da ve bütün mukkades mübarek dua ve salavatları da, ve nihayet kudsî ve lâhutî ve Hüdaî olan Risale-i Nur’ları da şu menhus çerçeveye dahil etmek icap edecektir, hafazanallah!..



Hz. Üstad Bediüzzaman İşaratü’l-İ’caz’da ve Nur’un bazı Risalelerinde “ibadetin maksud-u bizzat olduğunu katiyetle hükmeyler ve sırf bir vesile olmadığını söyler. (bkz. Arab-i İşaratü’l-İ’caz, esirli üstünlü sh: 218. tercümesi, Sözler Yayınevi, sh:88.)



İşte eğer ibadet bir maksud-u bizzat ise ve Risale-i Nur’ların okunması da seyyidimiz Hz. Bediüzzaman’ın katî hükmüyle bir ibadet ise[1]; bu vaziyette, Bediü’l-beyan olan Hazreti Bediüzzamanın üslup ve ifadeleri ki, tecelli-i Barinin âlî ilham-ı sâfîsiyle kudsî haletler içerisinde kaydedilen nurun metni o ibadete en muvafıktır, Nur’un bütün uleması da bunda müttefiktir.



Bu Meselede Ulema-yı İslamın Re’yi



1. Hanefî Mezhebinin kurucu imamı Hz. Ebu Hanife’nin, Fatiha-i şerifenin Farsçaya tercümesi hakkında bir fetvası olduğu ma’lumdur. Fakat onun bu fetvası münferittir. Hanefî mezhebinin sair müçtehid imamlarının ekserisinin bu fetvaya iştirak etmediğini Hz. Üstad Bediüzzaman kaydetmiştir. (Bkz: 29. Mektup / 7. Kısım). İmam- Azam hazretleri İran’da yeni Müslüman olmuş insanlardan Fatiha’nın Arapçasını okumakta aciz kalanlarına, Selman-ı Farisî (r.a.) Fatiha’nın Farsça tercümesini yazıp İsfahan’a göndermesine dayanarak bir ara fetva vermiş ise de, bilahare bu fetvadan rücu’ etmiştir[2].



2- Alleme Kadî Cemalettin Muhammed bin Ömer el-Hadremî “el-Hadaiku’l-Enika” adlı kitabında İmam-ı Gazalî’den naklen şu kati’ hükmü kaydetmektedir: “Maânî-i dakikayı ihtiva eden ibareler değiştirilemez.” Şu hüküm o kitapta şöyle izah edilmiştir:



“Dördüncüsü, (anlaşılması kolay olmayan) o lafızlarda tasarruf edilmemesi, tefsir ve tasrif veya tefri’ ile el atılmaması gerekmektedir. O gelen lafızlar, başka bir kelime ile tebdil edilip değiştirilemez. Yahut başka bir lügatle tercüme de edilemez; o tercüme ve tasarruf şayet o manayı ifade etse bile. Gelen elfaz nasıl gelmişlerse aynısını yerinde bırakmak lazımdır. Bu haldendir ki, Selef-i Salihîn, gelen elfazın geldiği gibi yerinde aynen bırakılmasına çok önem vermişlerdir.” (el-Hadaiku’l-Enika, sh. 164.)



İmam-ı Gazali ve ondan nakleden mezkür kitabın sahibi gerçi bu ifadeleri, Kur’an ve bakıyat-ı salihat lafızları için getirmişlerdir. Ama Risale-i Nurlar da Kur’an’dan süzülen Nurlar olduğundan, o kesin hüküm Risale-i Nurlar için de caridir diyebiliriz. Ve bütün Nur talebelerinin ve Nur’un umum alimlerinin kanatları da bu merkezdedir. Varsın Fethullah Hocamız ağyar safında yer alsın; onun vebali onadır.



Netice: Hz. Üstadın gayet samimi ve şu meselemizde bir son söz olan nurlu ve kat’i hükümlü beyanını kaydetmekle yazımıza hatime veriyoruz:


[…Bu mektup (11.Mektup) perişan görünüyor. Bu perişan mektup münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: bu küçük mektupları hususî bir surette hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lazım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmışsa, öyle kalması lazım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me’zûn değiliz.] (Osm. Fihrist Risalesi Isparta teksiri sh: 38. 11. Mektup)



Ve birde Muhakematta geçen şu iki ehemmiyetli parçayı da insaf ve iz’an nazarından geçirmek lazım:



1. “Sakın o makalenin (Unsuru’l-Belağat makalesinin) ığlak-ı üslubu içinde cilveger olan mesailin elbiselerinin perişaniyeti seni temaşasından müteneffir etmesin. Zira ığlak eden manasındaki dikkat ve kıymettir. Ve perişan eden ve ziynet-i zahiriyeden müstağni eden manasındaki cemal-i zatiyesidir. Evet,nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri kalbin süveydasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhaliftir. Zira “Kürt mektebi” denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın üslub-u beyanı, şahsın timsal-i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkil bir muammayım!..” (Osm. Asar-ı Bediiye, 2.tab’ sh. 320.)



2. “….Bu sırra binaen, ayet ve hadislerin tefsir veya tecümesi, onlardaki hüsün ve belağatı göstermez…” (a.g.e., 312.)



İşte, Hazret-i Bediüzzaman’ı kendilerine imamü’l-hüda olarak kabul edenler ve onu hakiki mukteda ve rehber ittihaz edenler ve yapmacık tarzda değil, gerçek olarak onu önder seçenler, herhalde onun emirlerine, mesajlarına, belki de bu hususta kat’i hükümlü talimatlarına kulak vererek az düşünürler. Ama Bediüzzaman’ı değil, şu tahrif husussunda merhum Necip Fazıl’ı rehber seçenler--Fethullah Hoca gibi—Nur’un tahrifine fetva verirler. Verirler ama, uhuvveti, samimi ittihadı ve ihlaslı samimiyeti tarumar ederler.



NETİCENİN NETİCESİ



Ey hoca! Siz hani diyaloğu, diyalogculuğu savunan ve onu--sözde--meslek ittihaz eden birisi idiniz. “Semavî dinler” diye mensuh olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin mensuplarıyla bile diyaloglar gerçekleştirdiniz. Hem de zahir vaziyete göre neshedilmiş o dinlere halen hak din ve İslam dini ile denk imiş gibi bir suret verdiniz.



Ama Risale-i Nur’u direkt okuyan ve hayatını ona vakfetmiş olan zatlarla Nur’un iç hizmet ve meselelerine dair hiçbir istişarede bulunmadınız, diyalog için bir girişime tenezzül etmediniz.



Kendinizi birkaç ihata duvarlarıyla kalın perdelerle kamufle ettiniz. Mühim meselelerde görüşüp müşavere etmeye delik bırakmadınız. Her şeyi, her kararı tek başınıza verdiniz ve veriyorsunuz.



Nur’un işleri için Nur’a müracaat etmeden harici ve Nur’dan uzak yöntemlerle hareket ettiniz. Mesela, bir sürü korsanca neşriyat yapan yayınevlerininin yaptığını siz de yaptınız. Korsan yayıncılık yapan kervana siz de katıldınız. Nur’ların neşriyatında Hz. Bediüzzama’nın vasiyet ve tavsiyelerini--diğer korsan yayıncılar gibi--siz de kaale almadınız.



Bütün bu gayr-î fıtrî ve gayr-ı meşru’ fiillerinize “Eh, neyse!” denildi, müsamaha ile üstü örtüldü, kapatıldı. Lakin sizin cemaatteki yayıncılar neşriyatlarını yaparken Hz. Üstadın tanzimli usulünü bozdular: A. Aymaz’ın Kastamonu Lahikasında kendi kafasına göre ve hevaî hevesine göre yaptığı gibi…



Buna da “Her neyse” dendi ve es geçildi. Bu defa Risale-i Nur’un harim-i kudsîsine yöneldiniz. Tahrip, ifsad ve bozma hareketine başladınız. Sizlere bu konuda her türlü sağlam vesikalar gönderildiği halde, hiç tınmadınız. Tahripkâr hareketinize ısrarla devam ediyorsunuz. Ve bunu müdafaa ediyorsunuz.



Ey hoca! Sizin şu şenaetdar tahrif ameliyenize karşı bizim yaptığımız feryadü figan boşuna değildir. Kat’i ve şeksiz delillere dayanmaktadır. Siz şu haklı ve hakikatli feryadımızı dinlemeyip hareketinizde ısrar ederseniz, hicivlerin, gıybetlerin ve nefretlerin bu taraftan durmadan ayyuklara yükseleceğini bilmenizi isterim. Hoşçakalın.



12.6.2012 Ş. Urfa

Abdülkadir Badıllı





[1] Bkz. Tefekkürname, İfade- i Meram sh. 8 ve Nur’un birçok yerlerinde.
[2] Ebu Hanife, Hayatühû ve Âsâruhû / Muhammed Ebu Zehra, sh. 241.