HUKUK-U AMMEYE BÜYÜK TECAVÜZ VE KUDSİLİĞE HÜRMETSİZCE BİR TAARRUZ


Risale-i Nur Külliyatı Müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebelerinden Abdülkadir Badıllı, Risale-i Nur'ların "sadeleştirme" adı altında değiştirilerek yayınlanması karşısında yeni bir mektup yayınladı. Risale Haber tarafından sansürlenerek yayınlanan mektubun tamamını burada aynen yayınlıyoruz:

HUKUK-U AMMEYE BÜYÜK TECAVÜZ VE KUDSİLİĞE HÜRMETSİZCE BİR TAARRUZ

Hadsiz delâili dinlemiyen ve safsata-i nefse tabi olmuş gibi olan bir güruhun, Hazreti Üstadın vekil ve vârislerine isyan etmiş bir hocanın fetvasıyla Risale-i Nur’un kudsiliğine hücuma geçenlerle karşı karşıyayız. Şöyle ki:

Adı geçen hocanın Risale-i Nur’da yapılan tahrife verdiği fetvasının istinad ettiği dört kaynağı vardır. Bu kaynaklar:

1. Hadis-i bilmânânın caizliği. 2. Necip Fazıl’ın görüşü. 3. Kendi yazdığı kitaplarının tashih işini başkasına bırakması. 4. Sadeleştirmeyi basit bir tercüme ameliyesine benzetmesi.

Burada bu tali’siz hocaya ve sırtını dayadığı kalemşör bir muharrife şöyle sesleniriz ki: Eğer siz Risale-i Nur’u müstakim, müessir, lâhûtî bir kitap kabul edip inanıyor iseniz, ona teslim olmalısınız. Dünyevî bin bir muzahrafatla bulaşık ve maddî işler içinde dağınık olan fikirciğinizi, Risale-i Nur’un nevvar, feyazanlı, müstakim, hakikattar, rehberli meselelerine karıştırmak yerine, doğrudan onun cazibe-i umumî gibi olan kudsî cazibesine tâbi olup onun üslûbunu benimseyip, ona râm olup arkasından giderdiniz. Ama heyhat!

1. Hocanın zahiren dayandığı “hadis-i bilmânâ” mefhumuna gelince, bundan evvelki yazılarımda (Lem’alar kitabının eşne’âne tağyiri münasebetiyle yazdığım yazılarda) Hocanın “hadis-i bilmânâ” mefhumunu hiç alâkası olmayan Nurların tahrifine tatbikinin yanlışlığına dair künhüyle izahatlar verdiğimden tekrarlamayacağım.

2. N.Fazıl’ın Nurlardan alıp sadeleştirme ismi altında sinsice tahrif eylediği nümuneler yanımızda mahfuzdur. İcabederse bunları ibret-i âlem için neşredebiliriz. Hz Üstad bunları görmüştür ve gördüğü zaman, bu tahrifi durdurmak için talebelerini devreye soktuğuna dair belgeler yanımızda mevcuttur.

3. Hocanın üçüncü dayanağı ki, kendi yazdığı kitapları tashih işini başkalara havale etmesi meselesidir. Biz de deriz, onun kitapları günlük, aylık ve geçiçi bir zamanlık meseleleri ihtiva eder. Onun yazdığı kitaplar maddî ve geçiçi meselelere dair olduğu için başkası tarafından yazılamayacak şeyler değil, çok kolay ve basit ifadelerdir. Mahza ilham-ı hak olan Risale-i Nur’ları bunlara kıyas etmesi öyle bir kıyas-ı maal-farıktır ki, güneşi yerdeki herhangi parlak bir cam parçası ile kıyas gibi olur.

4. Dördüncü istinadgâhı ki, herhangi bir basit tercümeye, sadeleştirme tahrifini benzetmesidir. Tercüme, bir dilden tamamen başka olan diğer bir dile çevirme işidir. Mesela, Türkçeden İngilizceye ve Arapçaya çevirme gibi. O da, tamamen ve olduğu gibi bütünüyle çevirmedir. Neymiş, Risale-i Nurlar Türkçe değil, Osmanlıcaymış! Onun için bu da sadeleştirme tahrifiyle tercüme edilir demişler. Kendi ecdanının dillerini hususî bir sinsilikle unutturmaya çalışan tıynetsiz, milliyetsiz bir güruha yardım etmek ve ona şuursuzca kapılmak demek olan bu düşünce insanı dehşete düşürüyor. Ne İslâm âleminde ve ne de dünyanın hiçbir yerinde, Türkiye’de uygulanan bu tahrifdar sadeleştirme vaziyeti yoktur. Tefsir vardır, şerh vardır, tahşiye vardır, ama ka’tiyetle kitabın metnine dokunmamak üzere. Bu hususu eski yazılarımda da ve bu meseleye dair yazdığım bir kitabımda da ispatlıca yazmışımdır.



Bu dördüncü maddeye ek bir şey de şudur: Hoca diyor ki, “İmam-ı Gazalî iyi Arapça bilmemiş de, yazdığı kitaplarını başkaları tashih etmişler, üslûbunu değiştirmişlerdir.”


Cevap: Bu yakıştırma tamamen hilaf-ı hakikattır. İmam-ı Gazalî’nin yazmış olduğu eserlerin tamamı -- büyük küçük -- belki on bin sayfayı tutar. Kimya-yı Saadet hariç diğer bütün eserleri en fasih bir Arapça iledir. Kendi asrında revaçta olan üslûbun en üstünü ile kitaplarını yazmış bir zattır. Ve hiçbir kimse bir kelimesine dokunmuş değildir. Şu olabilir: Eski asırlarda kullanılan Arapça imlâ ile bu asırın imlâ tarzı arasında bir değişiklik olduğu için, sadece imlâ noktasından bazı tashihler yapılmış olabilir. Hepsi bu kadar. İmam-ı Gazaliyi Arapça bilmemekle ittiham etmek bir bilmezliktir.

Şimdi, kudsî Nur kitabımız olan Sözler de sadeleştirme telvisinden geçirildi. Reklamcı bir şahıs, telvis edip haram ettikleri şu tahrifli kitapların satışını yüksek bir rakama çıkardıklarını söyledi. Televizyon kanalları da, birkaç masum çocuğu şahit göstererek konuşturdu ve bunları yayınladı.

Bunların bu kitapları sattıkları yer ve kişiler, okullarındaki, dershanelerindeki, yurtlarındaki öğrencilerdir. Gazeteleri de böyledir. Psikolojik manevî bir baskı ile bunları abone ettirerek satıyor. Yani, yalancı, abartmalı reklamlarla ki, “Nur kitapları anlaşılmıyordu; şimdi anlaşılır hale getirildiler” gibi…

Reklamcı şahıs dedi ki: Üstad da kendi eserlerinin bazı yerlerini değiştirdiği için biz de Nurları değiştiririz.

Cevap:


1. Bir müellif kendi malı olan eserlerinde bazı değişikler yapabilir. Ama başkası, hele mânâlar denizi olan Nurların feyezanlı hakikatlarından çok uzak olup, Nurları basit bir kitap şeklinde addeden bir kimse o ameliyeyi yapamaz. Yapsa küstahlık yapmış olur.

2. Hazret-i Bediüzzaman kendi eski eserleri için bakınız ne diyor: “… Hem Türkçenin sarf, nahvini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun döğmeleri pek karışık oluyor. Hattâ ‘Evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu’ tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat’iyyen razı olamıyorum. Zira külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor, sözlerimden tevahhuş eder.” (Münazarat, İfade-i Meram, “Hamisen” bölümü.)

Aynı bu mânâda (eski yazılarımda kayıtlı olduğu gibi) Av. Ahmet Hikmet Gönen için Üstadın yazdığı bir notta şöyle deniyor: “Hem vekilimiz Ahmet Beye haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit, sıhhatine pek çok dikkat etsin. Çünkü ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışı ile bir mesele değişir, mânâ bozulur.” (Osmanlıca şualar sh.738.)

Şimdi,şu nasih hasiyetli mektubun içindeki incelikleri herhalde ehl-i basiret kimseler idrak etmektedirler; başka bir şey yazmaya da gerek yoktur sanırım. Mektuptaki ince hakikatleri takviye ve te’yiden hadiseleri arz ediyorum.

1. 1947’lerde İstanbulda meşhur vaiz Şemseddin Yeşil, Risale-i Nur’dan bazı parçaları sadeleştirerek kitapları içinde neşrettiğinde, Hazret-i Üstad şahsen değil, talebelerini devreye sokarak karşı çıkmış ve durdurmuştur. Bu hususta Emirdağ mektuplarının asıllarında yazılı ifadeleri vardır.

2. Aynı yıllarda Karabüklü Dr. Mustafa Ramazanoğlu (Oruç) küçük bir kitap yazdı, içine Risale-i Nur’dan bazı parçalar derc eyledi. Üstad Hazretleri yanındaki talebelerine, elleriyle Ramazanoğlu’nun ifadeleri olan kısımları, üstüne kağıt yapıştırarak, Nur’a ait kısımları bıraktı.

3.
1949’da Afyon hapsinde Ahmed Feyzi Kul’un Nurlardan bazı parçaları sadeleştirerek neşri için iznini Hazret-i Üstaddan samimane ve ısrarlı bir şekilde istediği zaman -- İnebolulu merhum İbrahim Fakazlının şehadet ve rivayetiyle -- Hz Üstad ona: “Kardeşim Ahmed Feyzi, ben sana yapma demiyorum, ama öyle bir şeyi yaptığın zaman, o takdirde ona ismimi koymazsın. Çünkü öylesi bir eser benim değildir” demiştir.

4. 1951’lerde, meşhur kalemşör Necip Fazıl Kısakürek Risale-i Nur’dan bazı parçaları sadeleştirip Büyük Doğu mecmuasında neşrettiği zaman, Hazret-i Üstad o parçaları eski yazıya çevirtip şahsen inceledi. Risale-i Nur’un kudsî, ince manalarını muhafaza edememiş, belki çoğu yerde bozmuş olduğunu gördü. Talebelerini devreye soktu ve o bir çeşit bozma hareketini durdurdu. Şu yazılan hadiselerin belgeleri yanımızda mevcuttur. İşte hal ve encam böyle! Binaenaleyh, Nurları sadeleştirmeye yönelik girişimlerin mutlaka bir bozma, bir tahrif ve tağyir hareketi olduğuna şüphe yoktur. Saf bir niyetle dahi olsa, bu hükmü lâğvetmez.

Bu münasabetle, eski yazılarımda kaydettiğim Hz. Üstad tarafından çok açık ve hiç tevilsiz bir şekilde üstünde olduğumuz mevzuu dile getiren Nur’dan iki parçayı da burada kaydettikten sonra, hükmü okuyuculardan basiret ehline bırakacağız. İşte:

Fihrist Risalesinden on birinci mektubun fihristi (bizzat Hz. Üstadın ifadesidir):

“Bu mektup perişan görünüyor. Bu perişan mektup münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: Bu küçük mektupları hususî bir surette bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lazım geliyor. Sonradan tashih ve tanzim etmeye mezun değiliz. İşte bu On Birinci Mektup perişan bir surette birbirinden çok uzak dört meseleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şairlerin ve ehl-i aşkın zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nev’inden, bu mektup da, zülf-ü perişan tarzında, soğuk tasannu karışmadan, hararet ve halavet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.”

Ve bu samimî ifadeleri takviye eden Yirmi Beşinci Lem’anın Altıncı Devasının, unutularak iki defa yazıldığını sonradan gören Hz. Üstad, onun haşiyesinde şunu yazmıştır:

“Fıtrî bir surette bu Lem’a takattur ettiğinden, Altıncı Mertebede iki deva yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık. Belki bir sırrı vardır diye değiştirmedik.”

Bir şey daha: Bazı lâhika mektuplarında “tashih ve ıslah edebilirsiniz” tabirleri vardır. Üstad hazretleri tashih ve ıslah diyor. Bozup sadeleştirme ile tahrif ediniz, üslûbunu değiştiriniz demiyor.

Gelelim, 1940’larda Kastamonu’da başta Abdullah Yeğin ağabey olarak bir-iki liseli gençlerin Latin harfi olan yeni yazıya çevirip okumaları için hususî şekilde birkaç parça Nur Risalelerine mahsus vermiş olduğu izin ve “bazı kelimat-ı Arabiyede tasarruf edildi” şeklinde yazdığı mektuptaki hadiseye gelelim.

Burada mezkûr mektubun o bölümünü aynı metniyle aldıktan sonra, bazı noktaların anlaşılmasını sağlayan bir-iki noktayı erbab-ı ilim ve ehl-i basirete arz etmeye çalışacağım. İşte:

“Saniyen: Burada lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lemanın ism-i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Leması Hatimesine kadar; Ayetü’l-Kübrâ’nın [Evet bu dünya misafirhanesine giren her bir adam…]la başlayan Birinci makamın başında -- ilham ve vahy mertebeleri hariç kalıp -- ta On Sekizinci Mertebe olan kainatın hudûs hakikati, ta İmkân’a kadar… yeni hurufla bir ihtar ile izin verdik. Daktilo el makinesiyle kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cilt yapıp yeni hurufla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz. Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçenin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimat-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risale-i Nur yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshilat olmak için bazı tabiratı değiştirirseniz iyi olur.” (Osmanlıca Kastamonu lahikası, teksir-sh.278.)

Evvela: Erbab-ı irfana şu hususları arz ederiz ki, bu mektubun yazılış sebebi, ilk olarak zuhur eden bir mühim hadise ki, liseye Risale-i Nur’un girmesi ve iki-üç lise talebesinin Nurlarla alaka peyda etmesiyle beraber, Latin harfiyle yazılmasına Risale-i Nur’dan üç-dört parça için manevî ihtar ile izin verilmiş olmasıdır. Bu ilk zuhûr eden hadisenin hatırı için, mektupta isimleri geçen parçalara mahsus bazı kelimat-ı Arabiyede tasarruf yapılmıştır. Bu tasarrufu başkası değil, bizzat Hazret-i Bediüzzaman yapmıştır. Ve o gün için yalnız o üç-dört parçada kendisinin yaptığı tasarrufun aynısını yapmaları hususunda, Isparta’daki sadık talebelerinede izin vermiştir. Tasarruf görmüş mezkûr o dört parçacda bilâhare Asâ-yı Mûsâ kitabına aynen derc edilmiştir ve o tarzda devam etmektedir.

Saniyen: Kastamonu Lâhikası asıllarında mevcut olan o mektubun o kısmı, bilâhare Hazret-i Müellif tarafından 1959 da tanzim edilip umuma neşir için hazırlanan şimdiki mevcut Kastamonu Lâhikasında (tasarruftan bahseden bölümü) çıkarılmış, daha da hiç neşredilmemiştir. Envar Neşriyat Latin harf Kastamonu Lâhikası sh. 197’ye bakılabilir.

Salisen: İmam-ı Azamın: “Namazda Fatiha yerine onun tercümesinin okunması caizdir” fetvasının beş cihetle hususîliği gibi, bu da onun gibi hususî ve bir defaya mahsus ve sadece üç-dört parça ile alâkalıdır.

Rabian: Mektuptaki tasarruf etme izninin hükmünü nesheden Hazret-i Üstadın Emirdağ Lâhikasındaki mektubudur. Ve bu nâsih mektubun hükmünü teyid ve takviye eden birkaç ehemmiyetli ve Hz. Üstadın davranışını apaçık gösteren hadiseler vardır.

Kastamonu asıllarındaki mektubun hükmünü nesheden Emirdağ mektubunu aynen alıyoruz:

“Saniyen: Nur’un metni izaha ihtiyacı olsa, satırın üstünde, ya kenarda haşiyecikler yazılsa daha münasiptir. Çünkü hem herkes senin gibi (muhatab Ahmed Feyzi Kul ağabeydir) mühakkık, müdakkık olmaz; yanlış bir mânâ verir, bir kelime ilâve eder, ehemmiyetli bir hakikati kaybetmeye sebeb olur. Tashihatında böyle zararlı ilâveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor; bir parça dikkat ve temenni ister. Belki bunun da bir faidesi, bir hikmeti var.” (Her iki Emirdağ kitabı sh.661.)

Tashih ve ıslah nedir? Bütün eski ve kâmil Nur talebeleri bunu şöyle izah ederler: “Müsvedde olarak yazıldığında, kâtibin hatâlı yazması, imlâ noktasında hatâsı v.s.; meselâ, “sad” ile yazılan bir kelimeyi “se” harfiyle yazmış olabilir, siz bunları düzeltebilirsiniz. Osmanlıca imlâya göre hatalı yazılmışsa, doğrusunu yazınız” demektir.

Hülasa: 17 sene evvel bu mevzuda yazdığımız bir kitapta bir çok belgeleri konuşturarak (metin içine girse, teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih lâzım gelir. Hem su-i istimale kapı açılır, muarızlar istifade ederler); hiçbir surette sadeleştirme denilen tahrife cevaz olmadığını isbat etmiştik. Geçen sene yazdığım birkaç yazımda da yeni deliller ibraz eyledik. Bu vaziyette, sadeleştirmeciler Risale-i Nur’un tağyir ve tahrifine -- her şeye rağmen -- devam ederlerse kat’iyyen bileceğiz ki, işin arkasında habis kuvvetler vardır, bu şahısları şu şenaatdar işte çalıştırmaktadır.

Biz Nur’un hamiyeti, Nur’un gayreti namına çok şeyler yazdık. Ve yazacağız. Bazı gizlilikleri-- icap ederse -- aleniyete çıkaracağız.

Bu kabih işin fetvacısı olan Gülen Beyin bir çok zikzaklıklarını, akide bakımından onu ayak altına alan bazı peşkeş çekmelerini ispatlı şekilde aşikâre çıkaracağız. Günah bizden gitmiş olur. Vesselam.

Not: Bütün bunlarla beraber, Hz. Bediüzzaman’ın ve umum halis talebelerinin hukukunu, meselenin asliyetini,işin hakikatini ortaya çıkarmak için, umumi bir istişare cemaatini teşkil edip bütün detaylarıyla hocaları da dahil herkesle yüz yüze gelmeye ve her yerde oturup tartışmaya hazırım, Hodri meydan diyorum.

19.03.2013
Abdülkadir BADILLI