Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
Sayfa 3/5 İlkİlk 12345 SonSon
44 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Sadeleştirme manayı tamamen bozar


    10 Şubat 2012 / 13:26

    Bediüzzaman'ın talebelerinden Said Özdemir, Risale-i Nur'un neden sadeleştirilmemesi gerektiğini anlattı

    Abdurrahman Iraz'ın haberi:

    RİSALEHABER-Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Said Özdemir, Risale-i Nur'un neden sadeleştirilmemesi gerektiğini anlattı.

    Sadeleştirmeye kaynak gösterilen "Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimat-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risale-i Nur yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshilat olması için bazı tabiratı değiştirirseniz iyi olur" ifadelerinin eksik olduğunu belirten Özdemir Ağabey, bunu öncesinin de olduğunu ancak Bediüzzaman'ın bu ifadeleri daha sonra kaldırdığını söyledi.

    O ifadelerin öncesi şöyle:

    ''Saniyen: Burada, Lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem'a'nın ism-i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem'ası hâtimesine kadar, Âyetü'l-Kübrânın, 'Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine giren herbir misafir...' diye başlayan Birinci Makamın başından ilham, vahiy mertebeleri hariç kalıp, ta On Sekizinci Mertebe olan kâinatın hudus hakikatı, ta imkâna kadar, yeni hurufla, bir ihtar-ı maneviyle izin verdik. Daktilo (el makinası) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cilt yapıp yeni hurufla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibiatabilirsiniz.


    SADELEŞTİRMEYE NE DEDİ?

    "Sadeleştirme tamamen manayı bozar" diyen Özdemir ağabey, tarihten örnekler verdi.

    Risalelerin gençlere de ulaşmasını destekleyen Özdemir ağabey, "Eskiden Ankara'da biz 10-15 kişiydik. İstanbul'da 20-25 kişiydik. Bugün Türkiye'de değil bütün alem-i İslamda milyonlara baliğ olan bir cemaat meydana geldi. Anlamayan insanlar neden okurlar, neden bu kadar çoğalma oldu. Neden rağbete medar oldu? Eskiden İstanbul ve Ankara'da basılıyordu. Şimdi 8-10 neşriyat basıyor ve yetiştiremiyor. Anlaşılmayan bir kitap neden okunsun? Aklı bazı kelimeleri anlamasa dahi kelimelerin bir araya gelişinde manevi bir feyiz var. İlhamen yazdırıldığı için muazzem intişar ediyor. Başka kelimeleri karıştırısanız kuru kalıyor. Sadeleştirmeyi yapanlara katiyyen diyorum ki Risale-i Nur'a karşı bir ihanettir ve doğrudan doğruya Risale-i Nur'un istifadesine mani olmaktır. Bu dinen de caiz değildir. Kanunen yapsalarda İslami bir kural değildir" dedi.

    İşte o sözleri:




    http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=135889
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Said Nursi farklı bir edebiyat tadı taşıyor


    18 Şubat 2012 / 09:01


    Said Nursi’nin Risale-i Nur’da kullandığı dili bir çok sanatçının da dikkatini çekmişti

    Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur’da kullandığı dili bir çok sanatçının da dikkatini çekmişti.
    "Ağabeyler Anlatıyor" kitap serisinin yazarı Ömer Özcan, arşivinde yer alan bir küpürü Risale Haber okuyucuları ile paylaştı. Küpürde yazar, müzisyen, politikacı ve yönetmen Zülfü Livaneli’nin Risale-i Nur ve Said Nursi ile ilgili sözleri yer alıyor.

    25 Mart 1995 tarihli Zaman Gazetesinde yayınlanan haberde, Livaneli'nin görüşleri şöyle:

    "Said Nursi çok zeki ve insanı etkileyen biri. Büyük bir bunalıma girmiş insanlığa yardım etmek için, Risale- i Nur Külliyatı'nı yazmış. Bu külliyattan ben de okudum.

    Risale-i Nur'da Said Nursi'nin çok ilginç ve ateşli bir üslubu var. Said Nursi'nin bambaşka bir Türkçe anlayışı var. Farklı bir edebiyat tadı taşıyor. Risale-i Nur'un üslubu öylesine kuvvetli ve hırslı ki insanı ister istemez etkiliyor.
    "Said Nursi ilginç biri. Tarihin hangi döneminde yaşamış olursa olsun filozoflarla polemiğe giriyor, aynı konuları irdeliyor. Balzac'ın öğretmenine sorduğu soruya cevap veriyor.

    Camus ile Kierkegaard ile tartışmaya giriyor ve doğrusu çok mantıklı cevaplar veriyor. Varoluşçu felsefenin temel sorusu olan kader gibi zor bir konuda verdiği cevaplar beni çok ilgilendiriyor.

    Yani insanın kaderinin, davranışına bağlı olması fakat bunu Allah'ın daha önceden bilmesi…

    Said Nursi farklı biri."


    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    3 üyeden 3 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    NUR RİSALELERİNİ SADELEŞTİRME HEVESİNE KAPILANLARA MÜHİM BİR İHTAR!



    İşittim ki, Nur Risalelerini "sadeleştirme" sevdasına kapılmışsınız. Bunun bazı örneklerini de gördüm. Bu husustaki fikirlerimi madde madde söylemek niyetindeyim. Beni dinlemeseniz bile samimiyetime kulak vermenizi rica ediyorum:

    Birincisi: Bu hakkı nereden ve kimden alıyorsunuz? Bir müellifin eserlerinden istifade etmek, okuyucuya, onun kitaplarında tasarruf etme yetkisini verir mi?

    İkincisi: Nur Risaleleri zengin bir kelime kadrosuna sahiptir. Ben lügatini hazırladım ve bu günkü nesillerce bilinmeyen on bir bin kelime buldum. Bilinenleri de sayarsak kelime sayısı en az ikiye katlanır. Oysa, sade dille yazınca okumalarını ve anlamalarını umduğunuz insanlar azami bin kelime kullanıyorlar. Bu durumda, lisan ve lügat ilmine vakıf herkes bilir ki, manaları zayi etmeksizin sadeleştirme yapmak muhaldir. İnsaf edin, yirmi bin kelimeyi bin kelimeyle ifade etmek nasıl mümkün olabilir?

    Üçüncüsü: Erbabına malumdur ki, dil ile düşünce arasında paralellik vardır. İnsan, sahibi olduğu kelimeler kadar düşünebilir. Risale diline sahip olmak demek aynı zamanda tefekkür alanını genişletmek demektir. Bu kıymetli eserlerin önemli faydalarından biri de budur. Bu hikmeti kesip atmak zulüm olamaz mı?

    Dördüncüsü: Risalelerde Bediüzzaman Hazretlerinin kendine has bir üslubu vardır. Belagat, fesahat, cezalet ve selasetten süzülen fevkalade tesirli bir üslup. Hem akla, hem de kalbe tesir ediyor. Bu bedi üslubu parçalamak ve tesirini kırmak cinayet olmaz mı?

    Beşincisi: Lisanımız bir asırdır sadmelerle sarsılıyor. Kırpıla kırpıla fakir bırakıldı, tefekkür dili olmaktan uzaklaştırıldı. Nur Risalelerinin bir hizmeti de lisanı muhafaza etmek ve ortak bir dil kurmaktır. Siz aksi istikamette hareket etmekle yıkıcıları sevindirmiş olmuyor musunuz?

    Altıncısı: Siz de bilirsiniz ki, her ilmin kendine has ıstılahları, terimleri, kavramları vardır. O ilmi elde etmek isteyen adam bu kelimeleri öğrenmek zorundadır. O ilmi bilmek, terimleri sindirmekle mümkündür. Risalelerde de iman ilmi anlatılıyor. Onun da ıstılahları var. Bu ıstılahların günlük dilde karşılıkları yoktur ki yerine konabilsin. Risalelerin dili, imanın dilidir. İman dili tercüme edilebilir mi, edilirse ruhu incinmez mi?

    Yedincisi: Bazı kimseler Risaleleri okumak istiyorlar da anlamakta zorlandıkları için mi okumuyorlar sanıyorsunuz. Zehi gaflet! Nurları, enfüsi aleminde sorgulaması olan ve hakikati arayanlar okur. Bu vasıflara sahip her yaştan ve her baştan insan okuyor zaten. Anlamak için lügatlere bakıyor, bilmediklerini soruyor ve istifade ediyorlar. Bu o kadar bedihi ki delil bile istemiyor. İnsanlar daha çok namaz kılsın diye caminin dışına seccade sermekle namaz kılanların sayısı artar mı?

    Sekizincisi: Bazı sadeleştirmeleri inceledim, hakiki metinden hiç de daha anlaşılır olmadıkları gördüm. Risalelerin anlaşılıp anlaşılamaması sadece kelimelerle ilgili değil ki. Ortada derin ve ince bir ilim var, dikkat ve itina istiyor. Zengin kelime kadrosu onun sadece bir yönü. Bazı kelimelerin yerine başkalarını koymakla, belki bir derece bilinen kelimelerin sayısını artırıyorsunuz, ama esas dokuyu bozmakla da onu daha karışık bir hale getiriyorsunuz. Bunun neresinde sadelik?

    Dokuzuncusu: Risalelerin şiirli bir dili vardır. Ahengi ruhlara tesir eder, kalbin en derin ve ince hislerini lerzeye getirir. İnsan da sadece akıldan ibaret değildir. Akla iyilik edeceğim diye kalbe darbe vurmak akıllılık mıdır? Sadeleştirme ünvanı altında bu harika, sanatlı, revnaklı, fasih ve selis üslubu tahrip etmek nurlara en büyük zararı vermektir. Malum ya, bazen gafil dostumuz düşmanımızdan ziyade zarar verebilir!

    Onuncusu: Kaldı ki, nurlardan istifade ettikten sonra, kalem erbabı zatlar, bu hakikatleri yazabilir, her edebi türde eserler verebilirler. Buna hiçbir engel yoktur. Nurlar, yazılarınıza ruh olmak kaydıyla roman, hikaye, deneme, şiir ve saire yazmanıza ne mani var? Risalelere hemen muhatap olamayanlar sizin eserlerinizi okur, istifade eder, hakikati bulabilirler. Daha fazlasını isteyince de nurları okumaya başlarlar. Nitekim böyle de oluyor. Nice Nur Talebesi yazar var dünyada. Kitapları basılıyor, satılıyor, okunuyor. Sizin de madem ilminiz ve edebi kabiliyetiniz var, gösteriniz, işte meydan! Bu yazarlar kendileri adına yazıyor ve konuşuyorlar. Nurlara halel getirmeleri söz konusu olmuyor. Çünkü Risaleler adına konuşmuyor ve yazmıyorlar.

    On birincisi: Muarızlar, Nurların önüne perde çekmek ve insanları onu tanımaktan alıkoymak için her yolu denediler, ama muvaffak olamadılar. Siz ise, Nurların sadesi, lügatlisi, meallisi ve saire derken araya perdeler koyuyorsunuz ve koyacaksınız. "Kötü para iyi parayı kovar" misali, sizin uyduruk dilinizle yazılanlar Nurlara perde oluyor ve olacak. Zamanla bu perdeler hem daha da artacak, hem de daha fazla kalınlaşacak. Hakiki Nurlar, zaman zaman hatırlanan birer mübarek yadigar haline gelecek!

    On ikincisi: İnsanları zıvanadan çıkaran mühim amillerden biri de para hırsıdır. Bu mübarek eserler iyi de alıcı buluyor, çünkü herkesin ihtiyacı var. Sade basım, yalın yayım derken korkarım ki, bazı paracıların iştahını kabartırsınız. Cevşen ticareti meydanda! O zaman her bezirgan, canı nasıl isterse ve ne kadar isterse o kadar basar ve satar. Bu yolu açmaktan korkmuyor musunuz? Malum, sebep olan yapan gibidir diye bir düsturumuz var!

    On üçüncüsü: Sizin Risale neşir hakkınız yok diye biliyorum. Var da ben mi bilmiyorum. Sahi, siz risale basma ve yayma hakkını kimden aldınız? Muhterem müellifin varis tayin ettikleri malum. Siz de onlardan mısınız? İzniniz yoksa bu fiilinizin hesabını nasıl vereceksiniz? Biliyorum ki, varislerden hiç biri yaptıklarınızı uygun bulmuyor. Öyleyse siz yaptıklarınızı ne hakla yapıyor ve hangi hukuka dayanarak basıp yayıyorsunuz!

    On dördüncüsü: Mesele sadece sadeleştirme de değil. Kiminiz sayfanın altına meal koyuyorsunuz, kiminiz metnin yanına sözlük yerleştiriyorsunuz, kiminiz kitabın önüne önsöz, takdim, biyografi ekliyorsunuz. Öyle ya, bu mübarek Kuran tefsirine herkes ne isterse yapabilir! Yeter ki aslını kaybetsin! Her yol mübah! Bunları yapmak için fetvayı kimden aldınız?

    On beşincisi: Tercümeleri kendinize delil yapıyormuşsunuz. Böyle kıyas mı olur, insaf ediniz! Hiç lisan bilmeyenlere tercüme etmek bir zarurettir. Zaruret ise haramı bile helal kılar. Açlıktan ölme tehlikesi geçiren adam haram etten doymayacak kadar yiyebilir. Ama başkası bu ruhsattan istifade edemez. Bu misali meselemize tatbik ediniz! Türki lisan bilmeyenler, muztar adamlardır. Sizin muhataplarınız böyle mi! Nasıl unutursunuz ki, Risaleler onların diliyle yazıldı. Risale dili muhataplarınıza yabancı değil, muhataplarınız bu dile yabani. Onları buraya getirmek gerek. Yoksa bunu oraya taşımak için derisini yüzmek akıl karı değildir. Müfsitler de dil uygulamalarıyla bunu yapmak niyetindeydiler zaten. Ezanı ve namaz surelerini tahrif için az mı didindiler! Nurlarda dil ve üslup canlı deri gibidir. Elbise gibi olsa, belki onu soyar, kendi modanıza göre bir libas giydirebilirdiniz!

    On altıncısı: Evet, Risalelerde manası hemen kavranamayan bölümler vardır. Ama hepsi böyle mi? Kolayca anlaşılan, sezilen, sevilen bölümler de var. Nurlara yeni muhatap olan bunlardan başlamalı. Sonra öbürlerini de okur, onlardan da faydalanır.

    On yedincisi: Risalelerin bir gazete yazısı gibi basit olmayışından dolayı bir cazibesi var. O bezme ancak layık olanlar girebilir. İhtiyacını hisseden ve iştiyak duyanlar talebe olabilir. Onu arayanlar bulabilir, bulmalıdır. O, popüler bir meta değildir. Biraz istek, biraz talep, biraz da gayret lazım. Ucuz bir mal olmamalı Nurlar. Hemencecik tüketilememeli. Tüketim kültürü yaygınlaştı. Bu kültürün etkisinde kalanlar kolay elde ettiklerinin kıymetini bilmezler. Pahalı olan ve zor elde edilen daha değerlidir. Bu sakat kültürün bir aktörü mü olmak istiyorsunuz? Olabilir, sözüm yok, ama yeter ki bunu Nurlarla yapmayın!

    On sekizincisi: Nurlardaki derin meseleleri anlamak ve tam feyiz almak için toplu okumalar ve müzakereler yapılır. Talebeler, birbirinin anlayışından ve uygulamasından istifade ederler. Mesleğimizin mühim bir esası da budur. Zaman cemaat zamanıdır. Bu hususa ne kadar ehemmiyet verilse azdır. İlminiz ve iktidarınız varsa buraya sarf ediniz!
    On dokuzuncusu: Bu biçare kardeşiniz Risaleleri üniversitede tanıdı. Ne arabi bilirdi, ne farisi, ne de tam anlamıyla türki. Nurun talebelerinden etkilendi ve anladı ki onları böyle yapan Kuran Nurlarıdır. Okumaya başladı. Anlamakta biraz zorlandı. Ama önemini inanmıştı okumanın. Yüzünde ve hayatında nur parlayan talebeleri görüyordu. Şevke geldi, gayret etti, sonunda Nurlar kapılarını ona da açtı... İşte fıtri yol budur.

    Risaleler, kalbime iman, aklıma nur, dilime söz ve elime kalem verdi. Herkese de verebilir. Siz de aynı yollardan geçmediniz mi? Öyleyse bu bidat niye? Öyle ya, bidat her sahada olabilir. Her bidat mebdede cazip görünür. Oysa, devamı ve neticesi vahimdir. Sonra nedamet cehenneminde yanarsınız, ama kar etmez!

    Yirmincisi: Dehşetli bir zamandayız. Her tarafta dalalet selleri akıyor. Bidat fırtınaları esiyor. Nurun duvarlarında delikler açmak akıl karı değildir. Dalalet hücumuna karşı en son kale Nur Risaleleridir. Bidat fırtınalarını neticesiz bırakan da yine odur. Niyetiniz ne olursa olsun, yaptıklarınızla bu son kaleyi de içeriden tahrip ediyorsunuz. İçtihat Risalesinin muhatapları arasında siz de yerinizi aldınız. Mübarek olsun!

    Hazer ediniz! . Kırık dökük kelimelerinize ve dünyevilik kokusu sinmiş tabirlerinize güvenmeyiniz. Nefsiniz sizi aldatmasın. Size ve bize düşen onun aslını titizlikle korumaktır. Her ilave ve her noksan ona vurulmuş bir darbedir. Ehil olmayanlara kapı açmaktır. Yağmacılara zemin hazırlamaktır. Ne niyetle olursa olsun her tahrif bir tahriptir. Aslını bozar. Suretini yırtar. Özünü zedeler. Tesirini kırar... Meslek bozulur. Cemaat çözülür. Nur Risalelerinin cazibesi kendini okutmaya kafidir. O, ruhları ilham yağmurlarıyla serinletir. Gönülleri velayet nesimiyle ferahlatır. Üslubu harikadır. Dili zengindir. Anlatımı fıtridir. Her harfine ihlas ve samimiyet kokusu sinmiştir. Her noktasının altında feragat nuru vardır. Nurların dilini ve üslubunu bozup insanlara göstermek, "işte nur budur" demek hak mıdır, adalet midir, hizmet midir, yoksa tahrif ve tahrip midir? İnsafınıza havale ediyorum.


    Ömer SEVİNÇGÜL
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Risâle-i Nûrları Sadeleştirme Üzerine…!


    Son haftalarda gündeme gelen Risâle-i Nûr Külliyatı’ndan Lem’alar adlı eserin sadeleştirilmesi üzerine yoğun bir tartışma başlamış durumda. Meseleye Risâle-i Nûrlara sadâkatla hizmet eden saff-ı evvel ağabeyler ve mesâisini Risâle-i Nûrlara teksîf etmiş bulunan yazarlar bigâne kalmadılar ve çeşitli vesîlelerle düşüncelerini kamuoyuna deklare ettiler. İyi de ettiler. Acaba Risâle-i Nûrlar üzerine niçin bu kadar hassasız ve titriyoruz? Çünkü ”Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve te’lîfi gibi hissedip sahip çıksın.[1]” Öyleyse elbette ki hassas olacağız ve üzerine titreyeceğiz. Bizler de elimizden geldiği kadar dahâ çok Külliyattan mes’elenin ciddîyetine bakan yönlerini nazarlara sunmaya çalıştık. Çünkü bu mes’ele üzerine de ilk mihenk ve me’haz Risâle-i Nûrlar olmalı düşüncesi ile Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin bu konu ile ilgili düşüncelerini duyurmak istedik. Me’hazdan meseleye dikkatleri çekme arzusunda olduk. Bedîüzzamân Hazretleri “Evet, Risâle-i Nûr size mükemmel bir me’haz olabilir.[2]” demektedir. “Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risâle-i Nûr eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır.[3]”


    Bedîüzzamân Hazretleri Risâle-i Nûr talebelerinin, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs-ı mânevî olarak ta’rîf ettiği mütesânid heyetin vazîfelerini “şerh ve îzâhla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları te’lîf ve Dokuzuncu Şuânın Dokuz Makâmını tekmille ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tefsîr ve tashîhle devam edecek.[4]” şeklinde tasnîf etmiştir. Dikkat edilirse bu vazîfeler içinde sadeleştirme diye bir vazîfe bulunmamaktadır.


    Öyleyse neden böyle bir yola başvurulma gereği duyulmuştur? Burada çok önemli bir nokta atlanmış durumdadır. Risâle-i Nûrlar, maslahat-ı beşeriye için kesilmiş ve biçilmiştir. Hâlbuki Risâle-i Nûr müellifi Aziz Üstâd’ımız Bedîüzzamân Hazretleri ve O’nun sadâkat timsâli saff-ı evvel talebelerinin sadeleştirme meselesine kesinlikle izin vermediklerini Külliyatın müteferrik yerlerinde defaatle görüyoruz.


    Yaptığımız okumalar ve araştırmalar neticesinde çok mühîm yerlere tevâfuk ettiğimizi beyan etmek isteriz. Meselâ Hulûsi ağabeyin “Bir harfe dokunmayı azîm bir günâh işliyorum telâkkî ediyorum.[5]” cümlesi meselenin ne kadar ciddî olduğunu gösteriyor. Yine Hâfız Ali(ra) ağabeyin “Ve takdîm-i âcizânem olan iki nüshadaki sanat-ı bedia, akıl ve istidâd-ı beşerden pek uzak bir tarzda güya tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn-i kasdî ile zuhûr ettiğini gösteriyor. Şu zamanın akıldan uzak eblehlerine mânen diyorlar ki, bizim hâlen üzerimizde tecellî eden cilve-i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözleriniz varsa görebilirsiniz.[6]” Niçin sadeleştirme işine girişen ve bunu fiilen ortaya koyanlar bu mes’elede bizlere me’haz olarak bırakılan Risâle-i Nûr eserlerine mürâcaat etmemişler de kendilerini “Şu zamanın akıldan uzak eblehleri…” konumuna düşürmüşler! Yazık değil mi? Yapılan samîmâne açıklamalar ve i’tirâzlar üzerine halen kamuoyuna yapılan fiilin doğruluğunu ve indî ve şahsî görüşleri açıklamaya devam etmenin mânâsı var mıdır?


    Bedîüzzamân Hazretleri, bırakınız sadeleştirmeyi; tashîhat mes’elesinde bile ne kadar ciddî ve titiz davranıyor. Hatta Risâle-i Nûrların bir harfinden bile meydana gelecek hatanın ve yanlışın ciddî bir mânâyı zâyi ettiğini bildiriyor. “Hakîkaten tashîh meselesi ehemmiyetlidir. Bazan bir harfin ve bir noktanın yanlışı, kıymetli bir mânâyı zâyi eder.[7]” diyerek bir noktada bile yapılabilecek bir hatanız azîm bir mânâ kaymasına sebep olacağını söylüyor.


    Risâle-i Nûrların te’lîfinde öyle büyük bir ihlâs ve haslet var ki kim o seviyeyi bulabilecek! Kim o eserleri aynı isim üzerine sadeleştirebilecek? Hem o eserler yüksek ilmî seviyeden ve şecâatten aşağılara düşmeyecek mi? Risâle-i Nûrları okutan ve milyonların akıl, kalb ve rûhları üzerinde bıraktığı azîm te’sîrin sırrı şudur ki “Saîd yoktur. Saîd’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir.[8]” Belki de Risâle-i Nûr hariç hiçbir esere nasîb olmayan sır budur. Yanî Kur’ân’a şeffaf bir ayna olması ve sadece Kur’ân’ın kudsiyetini vicdanlara göstermesidir.


    Sanırım Risâle-i Nûr eserlerinin te’lîf hakîkatleri halen anlaşılmamış olmalı ki böyle bir yola teveccüh edilmiş ve büyük bir hakîkatten gaflet edilmiş. Çünkü Bedîüzzamân Hazretleri, “Hem yazdığım vakit, irâde ve ihtiyârım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzîm veya ıslâh etmeği muvâfık görmediğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı.[9]” der. Yazılar risâleleri “kendi fikrimle tanzîm veya ıslâh etmeği muvafık görmediğim için irâde ve ihtiyârım ile olmadığını hissettiğimden…” diyen bir müellif nasıl olur da Kur’ân’dan mülhem ve tereşşuh etmiş olan eserlerinin sadeleştirilmesine razı olabilir? Şu gelen ifâdeler de zaten bu meseleye bir mihenk olmuyor mu? “Resâil-in Nûr’un mesâili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyârla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünûhât, zuhûrât, ihtarât ile oluyor.[10]”


    Hem te’lîf edilen eserler hakkında çok manidâr bir noktayı vuzûha kavuşturan Üstâd Hazretleri şu ifâdelerle kelimelerine kalem karıştırılmaması gerektiğini açıkça belirtiyor.” Hâlbuki tanzîmsiz, müşevveş bir sûrette idiler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashîh ve tanzîm etmeye me’zun değiliz! (Mektubat -488)” Pekâlâ bu eserlerin müellif-i muhteremi Âziz Üstâd’ımız me’zun değilse başkaları nasıl izinli olabilir? Üstâd başka ne desin ki? Sadeleştirilmemesi için mihenk arayanlara bu noktalar yetmez mi? Halen ihtiyaç var bahanesi ile o güzîde eserlerin akıl, kalb, rûh ve latîfe-i Rabbaniyeler üzerinde bıraktığı müessir iksiri yok etmeye kalkışmak neye hizmet etmektir ki?


    Bakınız Bedîüzzamân Hazretleri’nin dünyalara değişmek dediği ve Nûrun Kumandanı sıfatına lâyık merhum Zübeyir Gündüzalp ağabey Gençlik Rehberi’ndeki Konferans’ında Risale-i Nûr’un anlaşılması husûsunda neler diyor? “Kur’anın bu asırda yüksek bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’daki bazı bahisleri başlangıçta tamâmen anlayamazsanız da onun mânevî te’sîri ve mânevî feyzi, rûh ve kalbinize nüfuz eder; mânâ âleminizi istilâ’ eder, kat’iyyen istifâdesiz kalmazsınız.” Bu te’sîri hisseden milyonlarca insan sanırım bu sadeleştirme hadisesine razı değildir. Bu kalbî, aklî, rûhî ızdırârî ve fiilî i’tirâzlar dikkate alınmalıdır.


    Şimdi gelelim Risâle-i Nûr anlaşılmıyor ve insanlara O’nun dili ağır geliyor ithâmına. Kesinlikle bu mâzeret doğru değildir. Risâle-i Nûr Külliyatı satırları içersindeki hakîkatler bu fikri tekzîb ediyor. Meselâ gelen ifâdelere bakınız ne kadar açık ve nettir. “Risâle-i Nûr eczaları, bütün mühîm hakâik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbatı, çok kuvvetli bir işâret-i gaybîye ve bir inâyet-i İlâhiyedir. Çünki hakâik-i îmâniye ve Kur’âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkkî edilen İbn-i Sina, fehminde aczini i’tirâf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği hakâiki; avamlara da, çocuklara da bildiriyor.[11]” Kime bildiriyormuş? “Avamlara da, çocuklara da bildiriyor.” Pekâlâ, sadeleştirme yapanlar neyi bahane ediyorlar? Risale-i Nûru anlamayan kitleler var. Kimmiş bu kitlelar? Avam ve çocuklardan da dahâ mı aşağı acaba bu kitleler?


    Hem “Bütün bu risâlelerde, bütün derin hakâik, temsilât vasıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakâikin çoğunu büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.[12]” İşte bakınız “bütün derin hakâik, temsilât vasıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor.” deniliyor. Acaba sadeleştirmeyi okuyacak olanlar “en âmî ve ümmî”lerden de aşağıda olanlar mı acaba? Hâlbuki burada “en” denilerek muhatapların son seviyesi çizilmiş. Demek Risâle-i Nûr hakîkatleri “en âmî ve ümmî” olanların bile anlayacağı derslerdir. “Risâle-i Nûr bu vazîfeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzûmlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakâik-i Kur’âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar ile isbât eder.[13]” diye ortaya konan açık ifâde karşısında “Risâle-i Nûr iyi anlaşılmıyor” diyenler mezkûr beyanda geçen “herkesin anlayacağı bir tarzda” ifâdesine ters düşmezler mi?


    Mâdem Risâle-i Nûr, “Havassın fikirleri yetişmediği esrâr-ı kaderiyeyi, basit avamların zihinlerine takrîb edip anlattırıyor.[14]” Basit avamların zihinlerine yaklaştırılan hakîkatleri sadeleştirerek rûh-i aslîsinden koparma neye hizmet etmektir ki?


    Hem mâdem “Risâle-i Nûr; bütün tabakât-ı beşere hem medrese, hem mekteb, hem kışla, hem hekîm, hem hâkim olarak, en âmî avamdan en ehass-ı havassa kadar ders verip, tâlim ve terbiye etmesi bizce meşhûddur.[15]” Hem mâdem Risâle-i Nûr parçalarından “En derin bir feylesofla bir çocuk onlardan en derin hakîkatı anlayabilir ve vehim ve vesveseli bırakmaz.[16] Avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidâdı nisbetinde istifâde edebileceği bir eser külliyatıdır. İşte bu hakîkatler içindir ki; Nûrları okuyan ve yazan nûrcular dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.[17]”


    Şu hakîkat unutulmamalıdır. Risâle-i Nûr başka kitaplar gibi yalnız ilim vermiyor; onun mânevî dersi de vardır. “Her risâlede herkesin hissesi var, fakat herkes her şey’ini bilmek lâzım değildir.” Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’nin şu ifâdesini de nazar-ı dikkate almak gerekir: ”Benim tarz-ı ifâdem, bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor. Bir parça dikkat ve teenni ister. Belki bunun da bir faydası, bir hikmeti var.[18] ” Çünkü “O ulûm-u îmâniye ve o edviye-i rûhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlâs ile istimâl edenlere yeter, kâfi gelir.[19]”


    Öyleyse “Risâle-i Nûr, saîr ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letâif-i insâniyenin kût ve nûrlarıdır.[20]“ Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrâr mütâlaa ile izdiyâdına çalışmalıyız.[21] “Yazılan parçaları dikkatle ve tekrârla okuyunuz.[22]“Gazete gibi okumayınız.[23]” “Bir mevhibe-i İlâhiyye olan o esrâr, halis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesîlesiyle gelebilir.[24]”


    Bâkî ÇİMİÇ
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    [1] Mektubat,2004,s:576
    [2] Barla Lâhikası,2006,s:390
    [3] Mektubat,2004,s:725
    [4] Barla Lâhikası,2006,s:588
    [5] Barla Lâhikas,2006,s:112
    [6] Barla Lâhikası,2006,s:390
    [7] Emirdağ Lâhikası-I,2006,s:260
    [8] Emirdağ Lâhikası-II,2006,s:619
    [9] Şualar,2005,s:164
    [10] Kastamonu Lâhikası,2006,s:298
    [11] Mektubat,2004,s:632
    [12] Mektubat,2004,s:634
    [13] Şualar,2005,s:1142
    [14] Sözler,2004,s:1272
    [15] Kastamonu Lâhikasın,2006,s:83
    [16] Nur Çeşmesi, s:5
    [17] Nur Çeşmesi, s:169
    [18] Emirdağ Lâhikası(Elyazma), s:661
    [19] Mektubat,2004, s:599
    [20] Emirdağ Lâhikası-I,2006, s:126
    [21] Sözler,2004, s:156
    [22] Şualar,2005, s:509
    [23] Mektubat,2004, s:69
    [24] Mektubat,2004, s:117


    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (1)

    M. Latif SALİHOĞLU - 04.02.2012


    Risâle–i Nur'un lisânı sadedir. Yani fıtrîdir; katkısız, katışıksızdır. Orijinaldir. Aynı zamanda Kur'ân'ın nuruna istinad ettiği için nurlu, feyizli ve bereketlidir.

    İşte, böylesi bir "nurlu lisân"a yapılacak herhangi bir müdahale, bütün bu ulvî, kudsî mânâların kesilmesine, en azından perdelenmesine sebebiyet verir.

    Bunda ise, çok ağır bir vebâl vardır.

    Risâle–i Nur'un lisânına ilişilmesine, başkalaştırılmasına ne müellif–i muhterem Üstad Bediüzzaman'ın, ne hizmetkârlarının, ne Nur'un sâdık talebelerinin rızâsı var.

    Nur'un lisânına yönelik bir müdahale, o lisânın asliyetini bozmak, fıtrî karakterini dejenere etmek, sıradan telifat seviyesine ingirgemek hesabına geçer.

    Nur–u imân, feyz–i Kur’ân, lütf–u Rahmân'ın inayet, imdat ve medediyle telif edilen Risâle–i Nur'un kendine has lisân ve üslûbunu değiştirme faaliyetini kim ne niyetle yaparsa yapsın, bu yaptığı şey, o nurlu ve feyizli lisâna karşı aynı zamanda bir nevî sûikast hesabına geçer.

    Dinin kudsiyeti, o kudsiyetle mütenasip bir dil ile anlatılır. İmân hakikatleri ise, aynı kudsiyete lâfzen ve lisânen de bağlanan nurânî rabıtalarla ve feyizli tâbirat ve tekellümât ile ders verilir.

    Risâle–i Nur'da geçen ve "Anlaşılmıyor", yahut "Anlaşılması zor" diye iddia edilen kelime tâbirlerin hemen tamamı âyet ile, hadis ile ve dinin sâir kudsiyeti ile irtibatımızı sağlayan bağlardır, halatlardır, köprülerdir...

    Bunlara müdahale etmek, işte o bağları koparmak ve o köprüleri yıkmak gibi olur.

    Zaten, seksen yıl evvel yapılmak istenen de bu idi: Ezanı değiştirmek, Kur'ân'ı değiştirmek; gûyâ anlaşılsın diye Türkçeleştirip asliyetini bozmak...

    Bu türden teşebbüs ve faaliyetler, hiç şüphesiz "içerden bozmak" hanesine ve hesabına geçmiştir.

    Zira, söz konusu olan Kur'ânî üslûp ve lisân, mânâya giydirilen orijinal libâsın ötesinde, adeta bedenin teni, cildi, dokusu, kokusu halini almıştır.

    Herhangi bir yerde Risâle–i Nur'dan herhangi bir cümle orijinal haliyle aynen okunduğunda, o ifadelerin Bediüzzaman Hazretlerine ait olduğu ve Nur Risâlelerinde geçtiği hemen hissedilip fark edilir.

    Başkasının müdahalesiyle bu ifade bozulduğunda ise, söz konusu hususiyet de dumura uğrayıp gider.

    * * *

    Nur'un lisânına müdahale edenlerin bir gerekçesi de şudur: Anlamayanlar da okuyup anlasın, istifade etsin diye yapıyoruz bu çalışmayı...

    Bediüzzaman Hazretlerinin defaatle "bir bahçe gibidir" dediği Risâle–i Nur, doksan yıldır meydanda. Her yerde ve herkes tarafından okunuyor. Hem de ömür boyu...

    Üstelik, bu insanların bir kısmı ümmidir. Sadece dinleyerek istifade ediyor.

    Acaba, bunca zamandır sayıları milyonları geçen bütün bu insanlar Risâleleri anlamadan mı okumuşlar?

    Yoksa, o bahçeden kendi ihtiyacının fazlasıyla karşılandığını bilerek ve hissederek, hiç bıkıp usanmadan okumaya, dinlemeye devam mı etmişler?

    Acaba, tekraren okunup dinlendiği halde hiç usandırmamanın esaslı bir sebebi de lisân–ı aslîsindeki belâgat, halâvet, letâfet, tilâvet değil midir?

    O lisân bozulduğunda, imân dersi veren o eserlerin usandırmadan tekraren okunması hiç mümkün olur mu? Örnek gösterilebilir mi?

    Bugün Risâle–i Nur'dan başka hangi eser külliyatı vardır ki, hem ferden, hem de müçtemian tekraren ve ömür boyu okunma hususiyetine sahip olsun?

    Öte yandan "Canım ne var bunda, Kur'ân'ın bile tercümesi yapılmıyor mu?" gibisinden serâpa demagoji ve cerbezeâlud görüşler de serd ediliyor.

    Oysa, burada söz konusu olan tercüme değil, düpedüz tahrifattır; Nur'un fıtriliğini bozmak, asliyetini dejenere etmektir.

    Bu tür müdahale çabası, son kırk–elli senedir zaman zaman yoğunluk kazanarak nüksediyor. Bundan sonra da benzer durumların olması kuvvetle muhtemeldir.

    Zira, artık tehlike içeriden geliyor. Bu sebeple, Nur Talebelerinin daha bir dikkat ve teyakkuz hali içinde bulunmaları iktiza ediyor. Aksi takdirde, "sadeleştirme" adı altında, daha bir sürü tahrifat ile kargaşaya ve kafa karışıklığına mahal verilmiş olur.




    Meselenin kaynağına bakalım

    Evet, eski zamanda en büyük tehlike "hariçten" gelirdi. Onun için, karşı koymak, mukavemet etmek kolaydı. Eski zamanın dahilî en büyük tehlikesi ise, "cehaletten" gelirdi. Onun da izalesi kolaydı.

    Çağımızdaki durumun büyük çapta değiştiğini kaydeden Bediüzzaman Said Nursî, Sebilürreşad gazetesi sahibi ve başyazarı Eşref Edip Beye 1952'de verdiği mülâkatta "Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti" diyor ve şunu ekliyordu: "Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur."1

    İman kalesinin bu zamanda tehlike altında olması şimdiki tehlikenin hem içeriden, hem dışardan; imanın âdeta dört koldan taarruza uğramasından kaynaklanmaktadır. Üstelik tehlikenin cehaletten değil de ilim, fen ve felsefe cânibinden geldiği düşünülürse, meselenin önemi daha iyi anlaşılmış olur.

    Bediüzzaman'ın bu tehlike karşısındaki can alıcı tesbit ve teklifi şudur: "Bu zamanda ehl–i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare–i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslâh olsun, imanlar kurtulsun."2

    Buna göre zamanın en büyük dalâlet tehlikesine karşı galebe çalmanın, bozulan kalpleri ıslâh etmenin ve zedelenen iman kalesini tamir edip kurtarmanın yegâne çaresi Nur'dur, nuru göstermektir.

    Bu yazıda ifade etmeye çalıştığımız "lisân–ı nur" da, şüphesiz bu hakikate dayanmaktadır.



    Dipnotlar

    1) Tarihçe-i Hayat, YAN, İst., 2004, s. 542
    2) Nursî, Said, Lem'alar, YAN, İst., 2004, s. 107

    http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=5192
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    2 üyeden 2 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (2)

    M. Latif SALİHOĞLU - 06.02.2012



    Risâle-i Nurlar, bu asırda dûçar olduğumuz ferdî ve içtimaî problemlerimize çare olabilecek harikulâde eserler manzumesidir.

    Ancak bu eserlerin okunması veya okutulması esnasında, eserlerin dili ile ilgili bazı itirazlara, tenkitlere, tekliflere rastlamaktayız. Şöyle ki: "Risâle-i Nur'un lisânı ağır ve ağdalıdır; bu yüzden anlaşılamamaktadır. Bu eserler herkesin daha rahat anlayabilmesi için sadeleştirilmelidir..."

    Yukarıda da ifade edildiği şekliyle, bu zamanın en büyük tehlikesi, imanı tehlikeye düşüren menhus cereyanlar karşısında, Lisân-ı Nur'un târifiyle, ehl–i iman olanlar dahi, "Bu zamanda, âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih ediyor" (3) durumuna düşebilmektedir.

    Bize göre asıl mesele; dilin zorluğu, lisanın anlaşılmaması falan değildir. Asıl yapılmak istenen, imanları sarsan gaflet tabakasının kalınlaşması, dalâletin yaygınlaştırılması, basiretin körelmesi, kalp ve kafa midesinin bulandırılması yolunda bu tehlikeleri bertaraf edecek olan Risâle–i Nurların diline müdahale ederek onun tesirinin azaltılması veya ortadan kaldırılmasıdır.

    Yakın tarihimizde, milletimizin tarihi ve dini bağlarıyla ilişkisini kopartmak için dil üzerinde oynanan oyunlar herkesin gözü önünde cereyan etmiştir.

    Esasen dil, milletin tarihî, dinî, kültürel bağlarıyla ilişkisini sağlayan önemli bir araçtır. Dilin sadeleştirilmesi, bilinmeyen kelimelerin bu dilden ayıklanması gibi girişimler, bu sağlam bağı kopartmak anlamına gelmektedir.

    Risâle-i Nurlar, bu köprüyü kuran, lisânıyla bunu daha da sağlamlaştıran eserlerdir. İşte, bunun için de nur lâzımdır; nurlu, feyizli bir lisân gerekmektedir.

    Bu meyanda ihtiyaç duyulan reçete, Risâle-i Nur'un orijinalitesinde vardır. Bu orijinaliteye müdahale edildiği zaman, o nur zayıflar, o kuvvet, o feyiz ve bereket sönmeye yüz tutar, o köprü de büyük sarsıntı geçirir.

    Risâle-i Nur'un, Kur'ân'ın feyzine dayanan sünûhât ve ilhamât ile telif edildiğini muhtelif bahislerde (Birinci Şuâ, 24. âyetin tevili) ifade eden Bediüzzaman, Birinci Şuâ'nın son bahsinde de, Kur'ân'ın bazı âyetlerine istinaden şu dokunulmaz ve cerhedilmez kudsî hakikati serdetmektedir: "...Âyet, Risâle-i Nur'un Türkçe olmasını tahsin eder. ...Âyet, mânâ–i remzî cihetinde, vazife–i irsiyeti yapan Risâle–i Nur'u, efrâdı içinde hususî bir iltifatla dahil edip, lisân–ı Kur'ân olan Arâbî olmayarak, Türkçe olmasını takdir ediyor." (4)

    İşte, Risâle-i Nur'un nurlu lisânını Kur'ân takdir ve tahsin ettiğine göre, bu mesele başkasının kesbî müdahalesine açık değil, kapalıdır demektir. Böyle bir hassasiyete, yani müellifin kendi görüşlerine ve tasarruflarına herkesin hürmet göstermesi gerekmez mi?

    Bediüzzaman, başka bahislerde de, telifatı olan Risâle-i Nur'un değil lisânına ilişilmesine, tabirâtına dahi dokunulmasına kesinlikle müsaade etmemekte ve müsamaha göstermemektedir.

    Risâle-i Nur'un nurlu lisânı, lâfızdan ziyade mânâya bakar, mânâya ehemmiyet verir. Bu itibarla da, Risâle-i Nur'un lisânı yeterince arıdır, durudur, sadedir, berraktır, sarihtir, fasîhtir...

    Nur'un lisânı, "şerh, tanzim ve izâh ruhsatı"nın (Mektûbât, s. 413) ötesinde, asliyetine zerrece dokunulmayacak kadar açık ve anlaşılır bir sadelik arz etmektedir.

    Ayrıca bu anlaşılma meselesi de herkesin kabiliyetine, gayretine ve samimiyetine göre ayrı ayrı derecelenmektedir. Kur'ân'ın bu zamanda bir "mu'cize-i mâneviyesi" olan, Kur'ân'ın semâsından nüzûl eden, Kur'ân-ı Hakîm'in feyzinden nebeân ile ziyâsından iktibas olunan Risâle-i Nur'un (5) lisân ve üslûbundaki sadeliğini, cezâletini, fesâhatini, vuzûhatını ve usandırmayan halâvetini anlamayanlar olduğu gibi, anlamak istemeyenler yahut da anladığı halde kabullenmek istemeyenler de vardır.

    Şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki: Hemen her fırsatta ve bazen de hiç gereksiz yere Risâle-i Nur'un lisânına ilişenler, asliyetine müdahale edenler, orijinalitesini bozmak isteyenler, değişik niyet ve emeller tahtında hareket etmektedirler veya bu tarzda hareket edenlere bilmeden yardımcı olmaktadırlar.

    Bunların bir kısmı gerçekten de samimîdir, kalbîdir, hasbîdir. Mesele onlara izah edildiğinde, aynı samimiyetle Nurları okumaya ve hizmetinde bulunmaya devam ederler.

    Bir kısmı art niyetlidir. Risâle-i Nur'un asliyetini kasten bozmak isterler. Tâ ki, me'hazındaki kuvve-i kudsiye zayıflasın, dağılsın, kaybolsun. Risâle-i Nur'u hiç olmazsa "sıradanlaştırmak" isteyen bu sûiniyet sahipleri karşısında durmak ve tahribatını izâle etmek de, çok zor bir hadise değildir.

    Diğer bir kısmı ise, Risâle-i Nur'a ilmen olduğu kadar lisânen de "kıskançlığından" dolayı müdahale etmek ister. Kıskançlığı sebebiyle, bunlar da Nur'un lisânını bozmak, (hâşâ) adileştirmek ve sıradanlaştırmak isterler. Tâ ki, kendi ilmî/fikrî düzeylerine insin. Kendileri o yüksek seviyeye çıkamadıkları, çıkmaları da mümkün olmadığı için, "Nur'un kıymetinin tenzîlini arzu eder"ler. (Mektûbât, s. 413)

    "Kardeşlerim!" nidâsıyla Nur Talebeleri'ne seslenen Bediüzzaman, adı geçen eserin aynı sayfasında "Bir şey daha kaldı, en tehlikesi de odur ki" diye başlayan paragrafta, ürpertici bir hakikati şu cümlelerle sürdürür: "İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl–i ilim de var. Ehl–i ilmin bir kısmında bir enâniyet–i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan Risâlelere karşı muaraza ister. Kalbi Risâleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet–i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder–tâ ki kendi mahsulât–ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın." (6)

    Gerek İşârâtü'l-İ'câz ve gerekse Münâzarât isimli eserlerinin başlarında, Risâle–i Nur'da kullandığı lisâna ilişilmesine ve tâbiratına dokunulup değiştirilmesine kesinlikle râzı olmadığını belirten Bediüzzaman, bunun bir gerekçesini şöyle izah ediyor: "...Başkasının tashîhine katiyen râzı olamıyorum. Zirâ, külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü, sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder." (7)

    Bediüzzaman'ın Risâle-i Nur'daki söz ve tâbirleri, bir nevi "patent" gibidir. Orijinal haliyle nerede görünse, nerede okunsa hemen fark edilir. "İşte bu söz Risâle-i Nur'dandır; Üstad Bediüzzaman'ın sözüdür" şeklinde kendisini fark ettirecek tarzda orijinalliğe sahiptir.

    Sözde sadeleştirmeyle, bu patent elden gider ve orijinalindeki kuvvet dağılır, kudsiyet zayi olur. Daha, tekrâren okunmasına da ihtiyaç kalmaz.

    Oysa Risâleler, hem ferden, hem de müçtemian tekrar be-tekrar okunan, okunması gereken ve ortak bir dil oluşturarak cemaatleşme şuurunu yerleştiren, geliştiren eserlerdir.

    Sadeleştirme adı altında sıradanlaştırıldığında ise, tâ seksen beş yıl evvel Barla'da mayalanan o ulvî, kudsî, mânevî "cemaatleşme şuuru" da Risâle-i Nurların ortaya koyduğu sair ulvî hakikatlerle birlikte zayi olup gider.

    Belki de, böyle bir neticeyi hâsıl etmek adına yapılıyor, bütün bu işgüzârlıklar.

    Bu ise, Risâle-i Nur'a karşı bilerek yahut bilmeyerek yapılan bir sûikast hesabına geçer ki, dost, kardeş ve talebe olanlar, böyle bir durum karşısında dikkatli ve müteyakkız davranmaları iktiza ediyor.



    Dipnotlar

    3) Nursî, Hutbe–i Şamiye, YAN, İst., 2004, s. 17.
    4) Nursî, Said, Şuâlar, YAN, İst., 2004, s. 625.
    5) Nursî, Şuâlar, YAN, İst., 2004, s. 6, 612.
    6) Nursî, Mektubat, YAN, İst., 2004, s. 413.
    7) Nursî, Münâzarât, YAN, İst., 2004, s. 17.


    http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=5217



    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (3)


    M. Latif SALİHOĞLU - 06.02.2012


    Sakatlık, "sadeleştirme" tâbirinden başlıyor


    Risâle–i Nur'u okuyan bir kimse "Okunan bahisten benim anladığım mânâ budur" diyebilir. Altına kendi imzasını koymak şartıyla, o bahisten ne anladığını söz veya yazıyla pekâla neşredebilir.

    Bunun ruhsatı vardır ve böyle yapmanın herhangi bir zararı, bir sakıncası da yoktur.

    Fakat, Risâle'nin lisânına müdahale edip tahrif ettiği halde, yine de tutup "Risâle–i Nur Külliyatı"ndan diyerek, aynı Risâle ismini (meselâ "Lem'âlar" ismini) kullanıp altına da "Bediüzzaman Said Nursî" imzasını atmak sûretiyle bunu neşretme cihetine gitmek, hiçbir şekilde kabul edilebilir değil.

    Hele hele, tutup bu yapılan işi bir de "sadeleştirme" diye yutturmaya çalışmak, bize göre tamamıyla çığırdan çıkmak ve haddini aşmak anlamına gelir.

    Bugüne kadar Risâleleri okuyup istifade eden milyonların tasdikiyle da sabittir ki, Nur'un lisânı zaten sadedir.
    Sade olduğu için feyizlidir.

    Feyizli olduğu için de, tekraren okunması bıktırmıyor, usandırmıyor.

    İşte, bu gibi hususiyetlerdir (sade, nurlu, feyizli...) ki, anlamayı ve anlaşılmayı da kolaylaştırıyor.

    Kezâ, bu Nur lisânı—tıpkı mânâsı gibi—Doğu ilminin veya Batı fenninin tesiri altında değildir. Doğrudan doğruya feyz–i Kur'ân'ın semâsından nebeân ve âyetlerin nücûmundan, yıldızlarından inzâl edip gelmiş.

    "Evet, ben Risâletü’n–Nur’un has şakirtlerini işhad ederek derim: Risâletü’n–Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’-dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ–i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor." (Birinci Şuâ, "24. Ayet" bahsi.)

    Acaba, böylesi bir lisândan daha güzel, daha mûnis, daha feyizyâb, daha sâfi, daha sade bir "Türkçe lisân" var mı? Hiç olabilir mi?

    O halde, Nur Risâleleri, hakikatte en safi, en sade bir lisân ile telif edilmiş demektir.

    İşte, bu hakikate binanen biz dahi iddia ediyoruz ki: Böylesine "kudsî menba"lı bir lisânı bozmaya, yahut değiştirmeye yönelik bir müdahalenin adı asla ve kat'a "sadeleştirme" olmaz, olamaz.

    Olsa olsa, bunun adı "tahrifat" olur ve yapılan iş basitleştirme, yahut sıradanlaştırma hesabına geçer.

    Yani, Risâleler de sair kitaplar gibi bir–iki defa okunduktan sonra bir kenara bırakılsın, terk edilsin dursun, demek olur.
    Demek ki, Nur'un lisânına ilişmek, o lisanı değiştirip başkalaştırmak sûretiyle "İşte Nur Risâleleri budur, Bediüzzaman'ın telifatı olan Sözler, Lem'âlar, Mektubat budur" demek başka, kendi imzasıyla bir çalışma yapmak ve "Benim Sözler'den, Lemâ'lardan anladığım budur" demek başka şeydir.

    İkinci şıkka ruhsat bulunabilir; ancak, birincisine asla ve kat'a.

    Risâle dilini tahrif etmenin ötesinde, ayrıca orijinal ismi bulunan bir risâleyi tutup "Risâle–i Nur Külliyatından ......Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî" şeklinde takdim etmek ve bütün bu müdahalelerin ismini de "sadeleştirmek" diye lanse etmeye çalışmanın ardında yatan sebepler nedir diye düşündüğümüzde, şu ihtimaller hatıra geliyor:

    1) "Sadeleştirme" adı altında tahrifat yapanın bizzat kendi aklı ve kalbi sadeliğini kaybetmiş ve karışık hale gelmiştir.

    2) Hakikat–i hali bilmeden işin içine girmiş (ya da itilmiş) olduğu halde, vahâmetin farkına varmadan hakikatin ruhunu incitiyordur.

    3) İşin içine "enaniyet damarı" girmiş; tıpkı 5. Desise–i Şeytaniye'de ifade edildiği gibi, Risâle–i Nur'a karşı ahbap canibinden kıskançlıktan kaynaklanan gizli bir muaraza, zımnî bir muhalefet damarı depreşmiş, içerden bozmaya çalışıyor demektir. Ki, en tehlikelisinin de bu olduğu bilhassa nazara veriliyor.

    4) Haricî cereyanlardan Risâle–i Nur'a karşı gizli ve örtülü bir sûikast plânı var; ancak, bu plân açıktan ve merdane bir sûrette değil, belki dost perdesi altında tatbik edilmeye çalışılıyor demektir.

    Bunların dışında, daha başka menfî sebepler de söz konusu olabilir.

    Buna rağmen, bazıları çıkıp şöyle bir savunmada da bulunabilirler: "Hayır, bizim gizli, ya da menfî bir niyetimiz yoktur. Risâleler daha iyi anlaşılsın diye biz bu işi yapıyoruz. Hem, siz gizli niyet okuyucusu musunuz?"

    Bu tarz açıklamalarda bulunanların, eğer söylediklerinde samimi iseler, yaptıkları işin doğru olmadığını zamanla öğrenip anlayarak, bu işten muhakkak vazgeçeceklerine inanıyoruz.

    Zira, bu kimseler, Risâle–i Nur'da hakiki mânâdaki "anlama ve anlaşılma"nın esasen "istifade ve istifaza"dan geçtiğini ve bunun da ancak aslına sâdık kalmakla, orijinalini muhafaza etmekle ve "aynen okumak"la mümkün olduğunu fark edip anlayacaklardır. (Bkz: Sözler, Konferans Risâlesi.)

    * * *

    Evet, Nur Müellifi Hz. Bediüzzaman'ın defaatle ifade ettiği gibi, Risâle–i Nur'un herkes herbir meselini tam anlamaz; fakat hissesiz de kalmaz. Anladığı kadarı, ona kâfi gelir. Tepeden zorlamaya gelmez. İsteyen kişi, kendi zorlar, gayret gösterir, daha fazlasını öğrenmeye çalışır. Bu yol zaten herkese açıktır.

    Kezâ, Risâle–i Nur bir bahçe gibidir. Bir bahçenin bütün meyveleri, nimetleri yerde olmaz. Bazı meyveler yukarıda olur, yüksek dallarda bulunur. Herkesin eli yüksek dallara yetişmez. Yetişmek isteyen, gayret gösterir, ağaca tırmanır, merdiven kullanır, vesaire...

    Hakiki ilim ancak bu sûretle elde edilir. Hakiki ilim, kişinin ayağına gelmez ve getirilmez. İlmin ayağına gidilir, uğraşarak, gayret ederek ilmin basamakları çıkılır.

    Bunun tersini yapmak, aksini zorlamak, ilmin izzetiyle, ulviyetiyle, haysiyetiyle bağdaşmaz.

    Bütün bu ulviyet ve haysiyeti ayağa düşürürcesine yapılan faaliyet ve gayretler, geri tepmeye mahkûmdur.

    Risâle–i Nur gibi "ledûn ilmi"yle yazılan ve lisânen dahi Kur'ân'ın takdir ve tahsinine mazhar olan (Birinci Şuâ) eserler manzumesinin asliyetini indî mülâhazalarla değiştirmeye, tahrif etmeye, başkalaştırmaya, dejenere ile orijinalitesini bozmaya çalışmak, öncelikle bu işi yapanı sıkıntıya sokar, vicdan azabını çektirir, neticede bedbaht eder. Belki de şefkat tokadına, inat ederse daha şiddetli tokada müstehak kılar.

    Bize düşen, burada hakikati izâh ile herkese dostane ve kardeşane hatırlatmada bulunmaya çalışmak.

    Gerisi, Cenâb–ı Hakk'a ve herkesin kendi durumuna/derecesine göre tâbi tutulduğu imtihan sırrına kalmış.


    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (4)

    M. Latif SALİHOĞLU - 08.02.2012


    Hak dâvâlar, dış saldırılarla değil, hep dahildeki tahrifatla zarar görüp yıkılmış


    Dinler Tarihine (Kısas–ı Enbiya) baktığımızda, bütün hak dinlerin içeride zuhûr eden tahribat, tahrifat ve iğfalat ile bozulmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz.

    Aynı şekilde, dinlerin yıkılışları dahi yine içerden ancak mümkün olabilmiştir.

    Evet, hak olan hiçbir din, dıştan gelen saldırı ve taarruzlar neticesi yıkılmamış. Tarih, böyle bir yıkılışı kaydetmiyor.

    Bu cepheden yapılan taarruzlarla, o dinin mensuplarına belki zarar verilmiş, canları ve malları büyük telefata uğratılmış olabilir.

    Ne var ki, hayatta kalanlar derhal toparlanmış ve hem birbirlerine, hem de dinlerine daha fazla sarılıp o dinin kudsiyetini muhafaza ve yaşatma yolunda daha bir ciddiyetle gayret göstermişlerdir.

    Benzeri durumlara, İslâm tarihinin muhtelif devrelerinde de rastlamaktayız.

    Yüz binlerin canına mal olan mükerrer Haçlı Seferleri, İslâm dinini sarsmadı, Müslümanların şevkini kırmadı, bilâkis dini sahiplenmede daha bir dinamizm kazandırdı.

    Öte yandan "En karanlık geceden daha karanlık" diye tâbir edilen Hülâgu Fitnesi (1250...), Anadolu'yu kasıp kavurdu, yüz binlerce mâsumun canını yaktı; bu şiddetli fitne ile Selçuklu ve Abbasî İslâm Devleti yıkıldı, Halife Sultan bile maiyetiyle birlikte vahşice katledildi; dahası, ele geçirilen bütün İslâmî kitaplar Fırat Nehrine dökülerek İslâm toplumuna yeis ilka edilmeye çalışıldı.

    Bu fitne hareketi, hem içerden iğfalat, hem dıştan saldırı metoduyla çalıştığı için, umumi tahribatı Haçlı Seferlerinden çok daha büyük oldu.

    Lâkin, 1350 yıllık İslâm tarihinde vuku bulan bütün bu yıkıcı tahribatlar dahi, Türkiye'de 1924–50 yılları arasındaki bid'akâr tahribat kadar İslâma ve Müslümanlara zarar vermedi, veremedi.

    Peki, Türkiye'de hükümfermâ olan o 27 yıllık bid'akâr cereyanın bütün geçmiş zamanlardan daha elim, daha fecî olmasının sebebi neydi? Hiç şüphesiz, bu fitnekâr cereyanın daha çok içerden görünmesi ve içerden çalışmasıydı.
    Üstelik, kullandığı argümanlar da, "Türk milletine daha iyi hizmet ve millî karakterine daha münasip faaliyette bulunmak" şeklindeydi. Özetle:

    * İstiklâl Harbinde 8–10 bin kadar şehit veren bu vatan ahâlisini güya "medenî Avrupa seviyesi"ne yüceltmek (!) için, en az "yüz bin başlar" fedâ edildi.

    * Türk milleti, daha medenî olsun diye, kılık–kıyafeti bile cebren değiştirildi.

    * Türk milleti, daha iyi okusun diye, bin yıllık ilim ve irfan ağacı kökten kesildi, nüfusun yüzde 99'u bir gecede cahil duruma düşürüldü, Latin harfleri dayatıldı, en vahimi "hurûf–u Kur'ân" yasaklandı.

    * Türk halkı daha iyi anlasın diye, Ezân–ı Muhammedî (asm) yasaklandı.

    * Aynı iğfalat ile Kur'ân yasaklandı, Kur'ân'ın Latin huruflu tercümesinin de Kur'ân yerine okunması istendi.

    * Hayatın her alanında "Allah" yerine "Tanrı" tâbiri dayatıldı.

    * Tam bir aldatma ile Latin harfleri, "yeni Türk harfleri", transfer edilen İsviçre ve İtalyan kànunları "Türk Medenî, Türk Ceza Kànunu" diye yutturulmaya çalışıldı.

    İşte, bunlar gibi daha nice icraat ve faaliyet sözde "Türk milleti adına" ve daha iyi olsun, daha iyi anlaşılsın teranesiyle yapıldı.

    Ve, böyle yapıldığı içindir ki, Üstad Bediüzzaman, "Nifak ile işbaşına gelip, aldatmakla iş gören" bu bid'akâr rejimi "Tarihte emsâli görülmemiş bir eşedd–i zulüm ve istibdat" şeklinde tarif etmiştir.

    Zaman gösterdi ki: Türk milleti adına, iyilik adına, daha iyi anlaşılsın adına yapılan bütün o icraat ve faaliyet, hakikatte değiştirerek bozmak, tahrif ederek yıkmak, yani içerden tahrip ile yıkıp mahvetmek maksadına matuftur.

    Neyse ki, inâyet–i İlâhiye ile Risâle–i Nur gibi bir kudsî hakikat meydân–ı zuhûra çıktı da, o umumî tahribata karşı umumî tamirat vazifesi deruhte edildi.

    Evet, "Risâle–i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. ...Müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb–i umumîyi ve efkâr–ı âmmeyi ve ...vicdan–ı umumîyi... Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor."

    İşte, bu muazzam vazifeyi ifâ eden Risâle–i Nur'un sâfiyeti ve letâfet–i asliyesi, ne yazık ki içeriden bir müdahale ile bozulmaya ve tahrif edilmeye çalışılıyor.

    Yapılan müdahalenin görüntüsü, gayet mâsumanedir... Perdenin ön yüzü, tamamiyle iyi niyet ve hüsn–ü zan çiçekleriyle bezenmiş durumda... Her şey "Daha iyi anlaşılsın, daha çok kişi okusun, daha çok istifade edilsin" diye yapılıyor.

    Mantık örgüsü, aynen "Ezan daha iyi anlaşılsın, Kur'ân daha iyi anlaşılsın, Türk milleti daha medenî olsun, daha çok kimse okuyabilsin, tahsilli olsun..." diye yapılan müdahaleyi andırıyor.

    Şükürler olsun ki, yapılan onca tahribat, Risâle–i Nur sayesinde tamire çalışıldı, çoğu şerler hayra inkılâp etti.

    Şüphesiz, Risâle–i Nur'un icra ettiği bu muazzam tesirin en mühim bir sebebi de, nur–u imân, feyz–i Kur'ân, lütf–u Rahman'ın medet ve inayetiyle ihsân olunan lisânındaki "intizamkârane ve îcazdârâne" vaziyet–i fıtriyesidir ki, onun "satırları, kelimeleri ve harfleri", âdeta "âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo–yu Kur'âniye"nin, tel, lâmba, ayna ve bataryaları hükmüne geçmiştir. (Bkz: Altıncı Söz ile Emirdağ Lâhikası–I/97)

    Düşünün ki, çok istisnaî (lokal, hususî, muvakkat...) hallerin dışında, müellif–i muhterem Hz. Bediüzzaman dahi Nur'un fıtrî lisânına müdahale etmemiş, lisânına ilişilmesini de doğru bulmamıştır.

    Ama gelin görün ki, "sadeleştirme" adı altında içerden yapılan müdahaleleri doğru bulan, savunan ve bunun iyi niyetli bir çalışma olduğunu iddia eden kimi ehl–i fikir ve kalem, bin bir dereden su getirerek, bütün mefhumları birbirine karıştırma garabetini sergiliyor.

    Koca koca adamlar, prensipte sadeleştirmeye karşı çıktığını söylerken, aynı anda Risâle–i Nur'u asliyetine olan bir müdahaleye arka çıkıyor, hatta bunu fütursuzca müdafaa ediyor. (Demek, Risâle–i Nur, onun dünyasında o kadarlık bir değer ifade ediyor.)

    Keza, sadeleştirmeyi tercüme ile, şerh ve izahı sadeleştirme ile, sadeleştirmeyi ise tahrifat ile karıştırıp duran fikir ve kalem erbabının haddi hesabı yok.

    Ve bu tablo, ne yazık ki inkişâfa medar bir hizmet yerine, dahilde inşikaka ve tefrikaya medar bir tartışma görüntüsü veriyor. (Bu kapı açılırsa, Allah muhafaza kim bilir arkasından neler gelir ve iş nerelere kadar uzayıp gider...)

    Ama, şunu da ifade etmek gerekir ki: Zahiren şer ve inşikak gibi görünen bu vaziyeti de, Cenâb–ı Hak, inşaallah hayra, ittifaka ve inkişafa tebdil edecektir.

    Bunun da çok kuvvetli emareleri zuhur etmiş görünüyor.

    Zira, şahsî veya hissî sebeplerle zahiren birbiriyle kavgalı, nizâlı, çekişmeli, hatta kanlı–bıçaklı gibi görünen ve fakat Nur'un geniş şahsiyet–i mâneviyesi dairesinde bulunan Nur'un halis talebeleri, takdire şâyân bir ittifak ruhuyla harekete geçip meseleye müdahil oldular.

    Bunlar, "neme lâzım" demeyip, kahramanca vaziyet aldılar.

    Esasen, Nur'un kahramanları böyle zamanlarda ve böylesi durumlarda belli olur. Başkaların tesirine girmezler, var kuvvetleriyle Nurlar'a pervâne olurlar.

    İşte, "Isparta kahramanları"na arkadaş olma pâyesine lâyık olan bu halis şâkirtlerin her biri bulunduğu yerden ses vererek, tahkik ehline yaraşır bir tavırla doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten çekinmediler. (Bu arada, ifrat–tefrit durumuna düşenler olmuşsa, bunların yaptığı ferdîdir ve münferit vak'alar cümlesindendir, umumu bağlamaz ve alâkadar etmez.)

    Elhâsıl: Halihazırda yaşanan ve görünen bazı nahoş manzaralar ve üzücü durumlar varsa da, bunlar muvakkat olup netice inşaallah nûr–i bahar olacaktır.


    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (5)


    M. Latif SALİHOĞLU - 09.02.2012


    Suâl–cevap faslı


    Üstad Bediüzzaman'ın da hayatta olduğu tâ 1940'lı yıllardan bu yana ara ara gündeme gelen "Risâle–i Nur'un dilini değiştirme, sadeleştirme, basitleştirme, daha kolay anlaşılır hale getirme..." şeklinde özetlenebilecek olan mesele, şimdilerde çok daha kuvvetli, organizeli ve daha bir üst perdeden yapılan ilân, reklâm ve propagandalarla yeniden gündeme taşınmış bulunuyor.

    Yani, mesele alabildiğine ciddiyet ve ehemmiyet kesbetmiş durumda.

    Durum böyle olunca, haliyle Nur'un hâlis talebeleri ve sâdık şâkirdleri de teyakkuza geçerek, üzerlerine düşen vazifeyi ifâya çalışıyor.

    Bu meyanda bizlere de pekçok sorular soruluyor. Biz de mümkün olduğunca bu suâllere cevap teşkil edecek bahisleri bulup aktarmaya ve bu sûretle müşkilleri halletmeye gayret ediyoruz.

    Halihazırda bize ulaşan ve âcilen tatminkâr izahları istenen sayısız suâlden birkaçı şöyledir:


    Taarruz cephesi değişiyor


    Suâl: Üstad Bediüzzaman, ileride bu tür sıkıntıların çıkacağından söz etmiş veya herhangi bir işarette bulunmuş mudur?

    Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, günün birinde Risâle–i Nur'a yapılan alenî saldırıların sona ereceğini, takip, mahkeme, hapishane... faslının geride kalacağını, ve fakat cephenin değiştirilerek, müdahalenin bu kez "din perdesi altında" yapılacağını Kur'ân'ın nuruyla haber veriyor.

    Üstelik, gizli münafıkların bazı kurnazlıklarla Risâle–i Nur'un aleyhine sevk edeceği dindar kesimi de üç kategoride tasnif ederek bunları şöylece sıralıyor:

    1) Safdil hocalar.
    2) Bid'a taraftarı dindarlar.
    3) Enaniyetli sofi meşrepliler.

    İşte, Hz. Üstad'ın kendi ifadeleri: "Risâle–i Nur'a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez; daha kimseyi o bahaneyle inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid'a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risâle–i Nur'a karşı istimal etmek ve Risâle–i Nur'a ve şâkirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. İnşaallah muvaffak olamazlar." (Sikke–i Tasdik–i Gaybi, s. 190)

    Evet, günümüz itibariyle Risâle–i Nur'a ve şâkirtleriyle sadece lisân konusunda değil, hemen her meselede uğraşanlar, tenkit ve taarruzda bulunanlar, Nur'un me'hazdaki kuvvet, kudsiyetinin tesirini kırmaya çalışanlar, hatta insafsızcasına hücûm edip Nur dâvâsını (ve de camiasını) karalama vazifesini deruhte edenler, zahiren, yani görünürde dindar kimselerdir.

    Ancak, hiç şüphe edilmesin ki, bunların arkasında yüzüne maske takmış başka habis odaklar ve elhannas cereyanlar var.

    Dolayısıyla, meselenin farkında olup din–imân kardeşlerimizle karşı karşıya gelmemeli, kırıcı söz ve davranışlardan uzak durmalı. Aksi halde, gizli din düşmanlarını sevindirmiş oluruz.


    Yani, teenni, teyakkuz, dikkat ve itidâl ile gitmeli; delil, izah, ispat ve ikna metoduyla hareket etmeli.


    Suâl: Üstad Bediüzzaman, Nur'un lisânına hiç mi dokundurtmamış? Kolaylaştırmada hiç mi ruhsat vermemiş?

    Cevap: Mektubat, Beşinci Desise'de "Şerh, izah veya tanzim" ruhsatını vermiştir.

    Bunun dışına çıkılmasına—velev ki, allâme ve müçtehid bile olsalar—katiyen kimseye izin vermemiş ve asla rıza göstermemiştir.

    Ayrıca, bunu teyid edecek daha pekçok yerde tahşidat var. Hatta öyle ki, Üstad mükerrer yerde "Ben dahi irademi karıştırmadım; nasıl geldiyse öyle yazıldı, nasıl yazdırıldıysa öyle bırakıldı" hatırlatmasında bulunuyor.

    Sadece bir–iki yerde, o da "Fatiha'nın Farsça da okunabileceği ruhsatı" kabilinden bazı tasarruflarda bulunulduğuna dair ifadeler var. Tamamen hususî, istisnaî ve çok dar dairedeki bir tasarruf ki, bunu dahi son tanzimde kaldırıyor ve 1957'den itibaren neşredilen Külliyata dahil etmiyor. Tâ ki, bu hususî ve muvakkat ruhsatı umumileştirmeye ve geniş dairede tatbik etmeye teşebbüs etmesinler.

    Burada, aynı meselede tasarrufta bulunmasına izin verilen Nur'un hâs talebelerinden Hulusî Yahyagil'in Hz. Bediüzzaman'a yazmış olduğu mektubundan kısacık bir iktibası aktarmakta fayda var. Şöyle ki:


    Bir harfine dokunmak bile titretiyor


    "Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet, bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvâfık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünkü, (Risâle–i Nur) edebiyat satılmıyor, Kur'ân'dan nurlar gösteriliyor. Bu fakir kardeşiniz, bu Sözler'i okuduğum zaman, Üstadımı temsil eder bir hâl alıyorum. Tabiratınızla, şivenizle okumak, bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, tarif edemem. Onun için, bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyor telâkki ediyorum. Bazan verdiğiniz selâhiyetin mânevî kuvvetiyle, nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telâkki ve tesir bu mahiyettedir." (Barla Lâhikası, s. 62)

    Bunun gibi çarpıcı daha başka misâller de var. Yeri geldikçe nazara verilecek.


    "Said Nursî yanıldı" diyenler, kendince sadeleştirme yapıyor


    Soru: Risâle–i Nur'un lisânına kimler niçin ilişiyor?

    Cevap: Bazı şahıslar ve yayınevleri, "Risâle–i Nurlar daha çok okunsun, daha iyi anlaşılsın" mülâhazasıyla ve "sadeleştirme" adı altında, hiç hakları olmadığı halde Risâle–i Nur'u tahrif edip hakikatte "sıradanlaştırma"ya çalışıyor.

    Burada isim vermek münasip düşmez; fakat, bu yayınevlerinden birinin Üstad Bediüzzaman'ı tezyif etme hususunda sâbıkalı olduğunu hatırlatmakta fayda var.

    Nitekim, daha evvel de değinmiştik. Şimdi Risâleleri tahrif ederek neşreden bu yayınevi, 2006 senesinde bastığı "Sultan Abdülhamid'de Yanılanlar" listesine Hz. Bediüzzaman'ı dahil ederek büyük cürüm işlemişti. Hatalarını telâfi için yaptığımız ikaza da, hiç aldırış etmediler; bilâkis, o hatayı müdafaa cihetine gittiler.


    Garip mânâ, garip lâfız içinde olmalı


    Sual: Risâle dilinin değiştirilmesinin ne gibi sakıncaları var?

    Cevap: Böylesi bir müdahalenin sakıncaları saymakla bitmez.

    Evvelâ, kontrol edilmesi mümkün olmayan bir tâviz ve tahrif kapısı açılmış olur. Ki, senelerce bu yönde ciddi tenkitler yapıldı.

    Bugün güvenilir dediiğiniz bir değiştirmenin arkasının nasıl geleceğini ve ileride nasıl şekiller alacağını kim kestirebilir?

    Bir başka sakınca, aynı zamanda Garibuzzaman olan Bediüzzaman'ın "garip lisanı"na değiştirmek sûretiyle ilişildiği takdirde, Kur'ân'ın feyzine istinad eden Risâle–i Nur'un tesirinin kırılacağı ve nazarı dağıtacağı muhakkaktır.

    İşte, "Ben gariim. Benim elbisem gibi uslûp ve lisânım da gariptir" diyen Hz. Üstad'ın bu meyanda ifade ettiği "anahtar" mesabesindeki harika bir vecizesi: "Garip bir mânâ, garip bir lâfız içinde olmalı; tâ ki, nazar–ı dikkati celbetsin." (Eski Said Dönemi Eserleri, DHÖ, s. 152)

    Evet, siz tutup o garipliğe müdahale ederseniz, tılsım bozulur. Tesir kırılır. Hatta, zamanın garibi ve bedii olan şahsiyeti bile "Bediüzzaman" olmaktan çıkarırsınız.

    ...........................

    NOT: Hayli birikmiş olan suâl–cevap faslına biraz daha devam etmek niyetindeyiz.

    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.][Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.056
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Risale-i Nur'u Sadeleştirmemek İçin Çok Sebep Var..


    Nurları sıradanlaştırma çabası (6)

    M. Latif SALİHOĞLU - 10.02.2012


    Nur'un lisânına müdahale,ulvî mânâyı bozar, kudsî tesiri kırar,
    tekraren oku(n)ma ihtiyaç ve arzusunu tarumar eder



    Suâl: Bediüzzaman Hazretleri, henüz hayatta iken Risâle–i Nur'un lisânını değiştirmeye dair niyet ve teşebbüsler hakkında neler söylemiş ve ne gibi tavsiyelerde bulunmuş?

    Cevap: Bu mesele, müstakil kitap hacminde başlı başına bir araştırma konusudur. Biz, bu dizi yazı çerçevesinde kısaca değinmeye çalışalım.

    Öncelikle, aynı mânâ ve maksadı ihtiva eden suâllerin bizzat Hz. Bediüzzaman'a tevcih edildiğini en başta hatırlatmış olalım.

    Hz. Üstad da, maddî ve mânevî cânipten kendisine tevcih edilen suâllere gayet muknî delillerle cevap verip izâhatta bulunmuştur.

    Özetle deniliyor ki: “Bütün bu Risâlelerde, bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor." (Barla Lâhikası, YAN, İst. 2002, s. 16)

    Kezâ, şunlar ifade ediliyor:

    “Risâle–i Nur’un mesâili ilimle, fikirle ve kastî bir ihtiyar ile değil, ekseriyet–i mutlaka ile sünûhat, zuhûrat, ihtarât ile oluyor.” (Kastamonu Lâhikası, s.163)

    “Hem, telif ihtiyarımız dahilinde değil.” (Age, s. 105)

    Bunlar gibi, Nur Külliyatında yer alan daha pekçok ifade ve ibare vardır ki, Kur'ân'ın feyzinden nebean eden sünûhat, zuhûrat, ilhamât ve ihtarât ile telif edilen Risâle–i Nur'un fıtrî, ulvî lisânına Bediüzzaman Hazretlerinin kendisi dahi kalem karıştırmaktan ve ihtiyarı ile müdahale etmekten şiddetle kaçınmıştır. Aynı şekilde, başkasının kalem karıştırmasına da katiyen razı olmamıştır.

    Bununla beraber, çeşitli tarihlerde bu hususta bazı gelişmeler yaşanmış ve bunlara karşı da aynı tarz üzere gereken izahatta bulunmuşlardır.

    İşte, bunlardan birkaç misâl...


    Büyük Doğu'nun tahrifatlı neşriyatı


    Bu meyanda en çarpıcı misâllerden biri, 1952’de şair Necip Fazıl'ın yönetimindeki Büyük Doğu mecmuasının yapmış olduğu neşriyattır.

    Necip Fazıl, Risâle–i Nur’dan bazı metinleri kendi inisiyatifiyle değiştirerek (bir cihette, Bediüzzaman'ın lisânını tezyif ile kendi edebî enaniyetini konuşturarak) mecmuasında neşrediyordu.

    Bu gelişme üzerine, Üstad Bediüzzaman talebelerini harekete geçirerek yapılan neşriyatı durdurma cihetine gider.


    Zira, tâ başından beri beyan edilmiştir ki:


    * Kemâl–i edeb üzere yazılmış olan Risâle–i Nur, edebiyat satmıyor.

    * Kemâl–i tevâzu ve terk–i enâniyet dersini veren Risâle–i Nur, hiç bir enâniyetin müdahalesini kabul etmiyor.

    * Mânâyı esas alan Risâle–i Nur, edebin değil, fakat edebiyatın kànunlarına yer yer muhalefet ediyor. Nur'daki kudsî, ulvî, sırlı, tılsımlı hakikatler, edebiyatın dar kalıplarına sığmıyor, sığdırılamıyor. Sığdırmaya çalışanlar, ister istemez mânâyı fedâ ediyor. Buna ise, hiç kimsenin hakkı yoktur.

    İşte, bu ve benzeri gerekçelere istinaden harekete geçen Ceylan ve Zübeyir gibi Nur'un has şâkirdleri, yazdıkları nezâket yüklü mektuplarla Necip Fazıl bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmışlardır.


    İşte, Kahraman Zübeyir'in mektubundan bazı pasajlar:


    “Necip Fazıl Bey,


    "Şu ince noktayı siz gibi tasavvuf ehline arz ederiz ki: Risâle–i Nur, Bediüzzaman Hazretlerinin irade ve ihtiyarı ile telif edilen bir eser değildir. Zaman zaman şedit ihtiyaç sıralarında, ihtar–ı Rabbani ve ilham–ı İlâhî ile yazdırılan Kur’ân–ı Hakîm’in bir mucize–i mâneviyesidir.

    "Bu hüccetli ve aşikâr hakikate nazaran, allâme–i cihan bir müellif dahi, Risâle–i Nur’un bir cümlesinde bile değişiklik yapmaya asla cesaret edemez.

    "Sizin 'İdeolocya Örgüsü' ve diğer yazılarınız da başka muharrirlere benzemiyor. Sizin size has üslûbunuz, okuyucularınız üzerinde bir tesir bırakıyor. Bununla beraber, 'İdeolocya Örgüsü' için de bazı kimseler, 'Muğlak, ağır, anlaşılmıyor...' derler. Bu deyişler üzerine birisi kalksa da, sizin o yazılarınızı—mânâ bozulmasa dahi—cümlelerde değişiklik ve metin içinde izahata kalkışsa, harika olan üslûbunuzun hassasiyetini büsbütün kaybetmiş olacaktır. Buna kat’iyyen müsaade etmezsiniz ya… Faraza ses çıkarmasanız, o yazılardaki üslûbun ciddiyet ve değeri ile alışkanlık peyda eden bizler hemen itiraz ederiz.

    "Bir fikr–i beşer yazısındaki değişiklikler üslûbu tamamen bozuyorsa, ilham–ı İlâhî ile telif edilen eserlere beşer fikrinin mahsûlü olan sözler karıştığı zaman, o şâheserlerin ne derece rencide olacağını, iz’an ve idrakinize havale ediyorum.” (Bkz: Badıllı, Abdülkadir; Sadeleştirme Asrî Bir Tahriftir, s. 18)

    Onlarca sayfayı dolduran izahlar neticesinde, Necip Fazıl, bu teşebbüsünden vazgeçmiştir.

    * * *

    Bir diğer misâl şudur:

    Hz. Üstad'ın “Nur’un mânevî avukatı” diye taltif edilen büyük âlim Ahmed Feyzi Efendi, tâ 1949'da Üstad Bediüzzaman’a mektup yazarak Gençlik Rehberini daha iyi anlaşılsın diye "sadeleştirerek" yayınlamak arzusunda olduğunu arz eder. Ne var ki, Üstad Bediüzzaman bu işe razı olmadığını beyan ile şu ifadeyi kullanır: “Ancak, o esere benim imzamı değil, kendi imzanı atarsın.” (Age, s. 41)

    Üçüncü bir misâl, yine talebelerinden olan Hüsrev Efendinin 1955’te Muhakemat isimli eser üzerinde yapmış olduğu tasarrufla ilgili hatıradır.

    Muhterem Abdülkadir Badıllı, aynı isimli eserinde neşretmiş olduğu bu hatırayı şu şekilde naklediyor: "Hüsrev Altınbaşak, Bediüzzaman’ın daha önce kendisine iltifaten verilmiş tanzim izinlerine binaen 'Muhakemat bu haliyle anlaşılmaz' diyerek sadeleştirerek mumlu kâğıda basıp Bediüzzaman’a gönderir. Muhakemat’ın yeni halini gören Bediüzzaman, Hüsrev Efendiye yeni vazifeler vererek Muhakematın neşrini durdurur. Sonra talebelerini toplayarak, 'Siz hakem olun. Bakın, şurada ben şu mânâyı kastetmiştim; fakat o, bakınız başka şekilde anlamış ve yazmış. O halde bu şekilde Muhakemat olarak neşri caiz midir?' diye sorar.”

    Görülüyor ki, Üstad Bediüzzaman, herkesin derecesine göre imtihana tabi tutulduğu şu fâni âlemde "Akla kapı açar; fakat ihtiyar ve iradeyi elden almaz" düstûruyla hareket ederek, hakikati izah ediyor.


    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Yazar : Risale Forum

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

105, 108, 112, 117, 119, 125, 126, 127, 128, 130, 131, 135, 136, 137, 138, 142, 143, 149, 152, 163, 164, 169, 178, 183, 191, 192, 194, 195, 196, 197, 199, 2004, 207, 227, 271, 527, acizane, açma, adedince, ahenk, akli, aklı, akıldan, alâkası, alanında, aldatmak, aldıkları, âlemleri, allah, alıntı, amerikalı, âmî, amin, anlamasında, anlamıyorum, anlayan, anlıyoruz, araf, arapçası, arz, asi, asra, atmak, avam, aya, ayetten, âyine, ağabeyi, ağabeyin, ağzı, bahisleri, bahusus, basar, baskı, bağlantı, başlarında, başlayan, bedîüzzamâ, bertaraf, bezirgan, beşer, bildirir, bilimi, bilinen, biliniz, bilirsiniz, bilmede, bilmesi, binaen, binaenaleyh, bir adam, biri, birlik, bizleri, budur, bulamaz, buldum, bulunmak, bırakmıyor, çalışıyor, çalışıyorlar, camiası, çarşı, çerçevesi, cihazat, çok, çoktur, cümleyi, çıkana, dadır, damarı, dağlar, derece, derslerle, deyince, değildi, değilim, değiştirilemez, değiştirme, değiştirmek, dikkatle, dile, dinen, diyenlerin, diyoruz, dostumuz, dünyadan, durdurma, duruma, duyan, düğümü, düşmanı, dış, dışında, edenleri, edilemeyen, edilirse, edilsin, ediyorlar, ehemmiyetlidir, elimizden, elzemdir, emareleri, emirdağ, emsal, eserinin, etmektedirler, etmemiz, ettir, ettiren, ettiğimiz, faaliyette, fazilet, fecr, ferah, ferit, fikirlere, fikirleri, fikrini, galebe, gaybi, gayret, gelmiyor, gelmiş, gerekiyor, gidiyorsunuz, giydirir, giyinmiş, görenlerin, görmeye, görünüşü, görüyorum, görüşleri, gündeme, güzelliği, hakaiki, halet, halketmiş, hallere, harap, harbi, hatası, hazretlerini, herşeyin, hevesi, hezimet, hilkat, hissediyorum, hücum, hz ali, ibarettir, ibrettir, iddiaları, ihanet, ihata, ikincisi, ilham, ilimle, ilişkisi, imaniye, imdat, iniyor, isbat, isimli, istemeye, istiyorlar, isyana, itiraza, izale, işaret, işittim, iştiyak, kabre, kadar, kalacak, kamer, kamuoyuna, kaplan, kardeşi, kardeşlerimiz, kardeşlerimizi, kavga, kavmin, kaybedecek, kendilerini, kendisinde, kesilmiş, kitabını, kitaplık, korunması, koyan, küfrü, külliyat, külliyattan, kur, kuvvetle, kırılacak, kısmı, kıymetini, kıymetsiz, lâfza, leyl, lisanı, lütuf, mahkeme, mahlukat, manen, mecmuası, medrese, mektubundan, mektup, melaike, mertebesini, mesel, meselâ, meselede, meselesine, meseleyi, mevcudat, meşhurdur, milleti, misafirhanesi, misli, muazzam, muhabbete, muhakkak, muhaldir, muhterem, mukayese, mükellefiz, mükerrem, mümkü, münafıklar, müstehak, müş, nas, nasib, nefret, neyin, nezâket, neşretmek, neşriyat, nihayet, niyetle, nüfuz, nûr, nurdur, okuyunuz, olan, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, olmak, olmaktan, olmayı, olsalar, olsun, onlardan, oradan, orga, orjinali, oyunlar, öğrendim, parçalar, revaç, rezil, risale-i, risale-i nur, risalesini, rumuz, saadetine, sadeleştirilemez, sadeleştirilmesi, sadeleştirilmesine, sadeleştirilmiş, sadeleştirmenin, sadeleştirmeyi, sakı, sakıncası, sarih, sayılan, seviyesi, siyasal, sordukları, söylemiş, sözlüğü, sultana, süre, sürmek, sürü, süzülen, sıhhat, sıraları, sığı, taarruz, tahrifat, tahrip, takdim, tamamıyla, tartışmaya, tavır, taşları, tecavüz, teenni, tefrikaya, tefsirini, temsilât, terakki, ters, tevahhuş, tevili, tokada, toplamak, tükenmez, türki, tutmaz, uçurur, uhrevî, uluhiyet, umum, üstü, uygulamasından, vacib, vahy, vazifeler, verdiği, verilmiş, vermişler, vesveseler, veyahut, vurmak, yapanlar, yapılmıyor, yapılırsa, yayı, yayınlanan, yazdığı, yazılan, yazıldığı, yazılırken, yazını, yeknesak, yepyeni, yerden, yeği, yeğin, yönetmen, youtube, yıldızları, yıldızlarından, zahmet, zamanla, zata, zelzele, zeminde, zira, zülcelal, şahsî, şahsiyet, şerifi, şerleri, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222