Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârane bir ziyafetgâh ve gayet san'atkârane bir teşhirgâh ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradığını sana bildireceğim!" der. O da bakar görür ki:
---------------------------
Keremkârane: Keremlicesine, iyilik ve cömertlik sahibi imişcesine.
Ziyafetgâh: Ziyafet yeri.
San'atkârane: Ustaca, sanatkara yakışır şekilde.
Teşhirgâh: Sergi yeri, gösterme yeri, sergileme yeri.
Haşmetkârane: Haşmetli şekilde, büyük ve gösterişli olarak.
Ordugâh: Ordunun konakladığı yer, ordunun bulunduğu yer.
Talimgâh: Talim yeri, eğitim yeri.
Hayretkârane: Haret edercesine.
Şevk-engizane: Şevk verircesine, isteklendirircesine, coşku verircesine.
Seyrangâh: Seyir yeri, gezi yeri, gezinti yeri, gezme ve eğlenme yeri.
Temaşagâh: Gezip seyredilecek yer, ibretle bakılan yer.
Manidarane: Manalıca, anlamlıca, manalı şekilde, anlamlı şekilde.
Hikmet-perverane: Gayeleri ve faydaları çok sevip aşırı düşkünlük gösterircesine.
Mütalaagâh: Mütalaa yeri, okuma yeri, inceleme yeri.
Misafirhane: Müsafir konaklama yeri, misafir evi, konuk evi.
Kitab-ı kebir: Büyük kitab, yaratıcısını ve sahibini tanıtan büyük kitap.
Müellif: Telif eden, kitap yazan, yazar.


Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve Güneş ve Kamer'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihatatıyle o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zahir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder...
----------------------------------
Ecram-ı semaviye: Gök cisimleri, gökyüzündeki yıldızlar, gezegenler vs.
Fevkalhad: Sınırsız, hudutsuz, sınırını aşmış.
Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
İhtilâl: Ayaklanma, karışıklık, isyan.
Nihayetsiz: Sonsuz.
Kamer: Ay.
Mahluk: Yaratılmış varlık.
Sikke-i fıtrat: Yaratılış damgası.
Mütecaviz: Hücum eden, saldıran, sataşan.
Arz: Dünya, yeryüzü.
Hakikî: Gerçek.
Tezahür-ü rububiyet: Allah’ın(cc) her şeyin sahibi ve terbiyecisi oluşunun meydana çıkması ve görünmesi.
Teshir: Emir altına alma, itaat ettirme, dizginleme.
Tedvir: Döndürmek, çevirmek. *İdare etmek, yönetmek.
Tanzif: Temizleme.
Tavzif: Vazifelendirme, görevlendirme.
Mürekkeb: Terkib edilmiş, birkaç maddeden yapılmış.
Azamet: Büyüklük.
İhatat: Kuşatıcılık, kapsayıcılık.
Semavat: Gökler.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması imkansız olan varlık.
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
Mevcudiyet: Var olmaklık, varlık durumunda olma.
Zahir: Açık, görünür, görünen.
Bilmüşahede: Gözle görüldüğü gibi, göz önünde olarak.


Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: "Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
------------------------
Feza: Uzay, gökyüzü.

Zemin ile âsuman ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi; birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra "Yağmur başına arş!" emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
-----------------------------
Âsuman: Sema, gökyüzü.
Hakîmane: Hikmetli olarak, her şeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
Rahîmane: Çok merhametlice, çok acıyan ve şefkat eden şekilde.
Âb-ı hayat: Hayat suyu.
Ta'dil: Hafifletmek, yumuşatmak, normal hale getirmek.
Cevv: Atmosfer, yer ile gök arası.
Ecza: Kısımlar, parçalar. *Maddeler.


Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerimane istihdam olunur ki, güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârane ve alîmane ve hayatperverane istihdam olunuyor.
-----------------------------------------
Kerimane: Kerimce, cömertçe.
İstihdam: Hizmet ettirme, çalıştırma.
Camid: Cansız. *Donuk.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Ziya: Işık.
Nebatat: Bitkiler.
Telkîh: Aşılama, dölleme, üremesini sağlama.
Dest-i gaybî: Gizli görünmez el.
Şuurkârane: Şuurlucasına, bilinçli şekilde, bilinçlicesine.
Alîmane: Alimce, âlimlere(bilenlere) yakışır şekilde.
Hayatperverane: Hayatı çok severcesine.


Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura "rahmet" namı verilmiştir.
-------------------------------
Gaybî: Görünmeyenle ilgili, görünmeyen, hazırda olmayan.
Katre: Damla.
Rahmanî: Rahmana ait, sayısız nimetlerin sahibi ve vericisine ait.
Tecessüm: Cisimlenmek, cisimleşmek, cisim durumuna gelmek, görünür hale gelmek.
Hazine-i Rabbaniye: her şeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’a(cc) ait hazine.


Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: "Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydosla bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler."

----------------------------
Camid: Cansız. *Donuk.
Kadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
Rahîm: Çok merhametli.
Def'aten: Birden bire, hemen, aniden.
Müteâl: Âlî, büyük.
Vakit be-vakit: Zaman zaman.
Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
Lütufkâr: İyilik ve yardımda bulunan.
İhsanperver: İyilik yapmayı çok seven.
Keremkâr: Keremli, ikram sahibi.
Rububiyetperver: Besleyip yetiştirmeyi ve terbiye etmeyi seven.
Hâkim-i müdebbir: Her şey için gereken bütün önlemleri alan ve her şeyi emri altına alıp idare eden Allah(cc).


Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu camid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zahirî suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san'atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedahe isbat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ü idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ü seyahatına ve bilhâssa seslerin ve bilhâssa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san'atlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
------------------------------------------------
Dağdağalı: Gürültülü.
Sebat: Yerinden oynamama, devam etme, kararlı olma.
Zahirî: Görünen, görünüşde olan.
Rahîmane: Çok aycıyan ve şefkat eder şekilde.
San'atkârane: Ustaca, sanatkara yakışır şekilde.
İmdat: Yardım.
Bilbedahe: Apaçık, açık olarak, besbelli.
Cevval: Çok hareketli, sürekli hareketli.
Belki: Kat'iyetle, şüphesiz. *Hatta. *İhtimal. Olabilir.
Kadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
Alîm: Sonsuz ilim sahibi.
Nefer: Asker.
Cereyan: Meydana gelme, olup bitme. *Gidiş, hareket eden.
Emr-i Rabbanî: Rabbani emr, her şeyin sahibi ve terbiye edicisi olan Allah’ın(cc) emri.
Hayvanat: Hayvanlar.
Nebatat: Bitkiler.
Telkîh: Aşılama, dölleme, üremesini sağlama.
Sevk ü idare: Gönderme ve yönetme.
Sefine: Gemi.
Seyr ü seyahat: Seyir ve seyahat.
Bilhâssa: Özellikle.
Îsal: Ulaştırma, kavuşturma.
Misl: Benzer, eş.
Rabbanî: Rabbe ait, her şeyin sahibi ve terbiyecisiyle ilgili.
Kemal-i intizam: Mükemmel kusursuz düzgünlük.
Dest-i hikmet: Gaye ve faydaları gözeten el(ilim ve güç).


Demek

ﻭَﺗَﺼْﺮِﻳﻒِ ﺍﻟﺮِّﻳَﺎﺡِ ﻭَﺍﻟﺴَّﺤَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﺴَﺨَّﺮِ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻭَﺍْﻻ َﺭْﺽِ
âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle hadsiz Rahmanî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey, bir Rabb-i Zülcelali Ve-l İkram'dır der, hükmeder.

-----------------------------
Tasrih: Açıklama, belirtme, açıkça anlatma, açık açık söyleme.
Tasrif: İstediği şekilde idare etmek, yönetmek.
İstimal: Kullanma.
Vâcib-ül Vücud: Varlığı zorunlu olup olmaması imkansız olan Allah(cc).
Kadir-i Külli Şey: Her şeye kudreti(gücü) yeten Allah(cc).


Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalarla çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların müvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhâssa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma' ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm'in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle

ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺚَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﻗَﻨَﻄُﻮﺍ ﻭَﻳَﻨْﺸُﺮُ ﺭَﺣْﻤَﺘَﻪُ
âyetini maddeten tefsir ediyor.

---------------------
Katre: Damla.
Reşha: Su damlacıkları, su sızıntıları.
Hususan: Bilhassa, özellikle, ayrıca.
Müvazene: Ölçmek, tartmak.
Hakîmane: Herşeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Camid: Cansız. *Donuk.
Terekküb: Birleşme, birleşerek meydana gelme.
Tecessüm: Cisimlenmek, cisimleşmek, cisim durumuna gelmek, görünür hale gelmek.
Ayn-ı rahmet: Rahmetin ta kendisi.
Rahman-ı Rahîm: Çok acıyan ve şefkatli olup sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah(cc).


Sonra ra'dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tamtamına

ﻭَﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺍﻟﺮَّﻋْﺪُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ

Ve

ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺳَﻨَﺎ ﺑَﺮْﻗِﻪِ ﻳَﺬْﻫَﺐُ ﺑِﺎْﻻ َﺑْﺼَﺎﺭِ
âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.


Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle başaşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar." diye ihtar ediyorlar.
------------------
Cevv: Atmosfer, yer ile gök arası.
Nur: Işık, aydınlık, parıltı.
Nar: Ateş.
Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.
Dağvari: Dağ gibi.
Pamuk-misal: Pamuk gibi.
Garabet: Gariplik, şaşırtıcılık.
Gafil: Düşüncesiz, ilgisiz ve habersiz.
Kudret: Güç.
Hâdise: Olay.
Vazife: Görev, yapılması gereken iş.
Müdebbir-i Hakîm: Her şeyi gayeli ve faydalı şekilde her türlü önlemleri alarak yapan Allah(cc).
İstihdam: Hizmet ettirme, çalıştırma.
İhtar: Hatırlatma, dikkat çekme, uyarma.


İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitir, "Âmentü billah" der.
…
---------------------------
Teshir: İtaat ettirme, dizginleme.
Tasrif: İstediği şekilde idare etmek, yönetmek.
Tenzil: İndirme, aşağı indirme.
Hâdisat-ı cevviye: Hava olayları, atmosfere ait olaylar.
Terekküb: Birleşme, birleşerek meydana gelme.
Hakikat: Gerçek.
Aşikâr: Açık, belli, meydanda.
Âmentü billah: Allah’a(cc) iman ettim.


Asa-yı Musa