MÜSADERE ( Arapça) Yasak edilen bir şeyin kanuna göre elden alınması, zulüm ve cebir manalarına gelmektedir.
Müsadere kelimesi “sudûr” kökünden türetilen bir mastardır.

Müsadere aslında haksız olarak zenginleşmeden doğan kazanca devlet tarafından el konulması usulüdür.

Müsadere usulü Tanzimat'tan önce herhangi bir kişiye ait mallara, padişah adına el konulması, işlenen bir suç karşılığı olarak, suçlunun malının bütünü ya da bir bölümü üstündeki mülkiyetine son verilmesi ve bu mülkiyetin bir başka kuruluşa devredilmesidir.
Müsadere usulü İslam Devletlerinde uygulandığı gibi gayr-i Müslim devletlerde de uygulanmıştır. Zaman zaman zulüm ve cebirlere yol açan bu usul su-i istimallere kapı açmıştır.

Hz. Ömer (RA), tüm devlet memurlarının görevleriyle ilgili olarak alacakları hediyelerin "rüşvet" sayılacağı görüşünde idi.

Hz. Ömer'in bu uygulamasına dayanarak İslâm fakihleri "Devlet memurlarının kısa zamanda sebebi bilinmeden artan malına yetkililer el koyabilir" demişlerdir. Ancak bu el koyma; malların sahipleri bilinir, onlara iade etmek veya beytülmâle koymak amacıyla olursa caizdir. Yöneticiler musadereyi kendi israf, lüks ve debdebelerine harcamak veya kişisel servetlerine katmak için yaparlarsa bu caiz değildir. Bir de musadere edilecek malın, haksız olarak ve devletin koyduğu yasaklar çiğnenerek edinilmiş olması da şarttır Ömer b. Abdilazız'in, hilâfet makamına geçince, daha önce haksızlıkla ve zorla alınan bir takım beytülmal mallarını sahiplerini tespit ettirerek geri verdiği bilinmektedir. Ikinci Ömer'in, devlet memurlarının aldığı hediyelerle ilgili şu sözü meşhurdur: "Rasûlüllah (s.a.s) devrinde "hediye" adını alan şey, günümüzde "rüşvet" niteliğine bürünmüştür"

Abbasılerin çöküş devrelerinde, el-Müktedir ve el-Mutevekkil gibi bazı halifeler tarafından uygulanan müsadere usûlü ile devlet zararına zenginleşmiş olan nâzır ve diğer memurlardan kendileri ve beytülmal için para temin edilmiştir. Bu para cezası kimi zaman işkence ile birlikte uygulanır ve cemiyet böyle bir davranışı yadırgamazdı. Bu şekilde görevinden uzaklaştırılan bazı devlet memurlarına yeniden görev verilmesi bunu gösterir. Meselâ; Gazneli Mes'ud devrinde, Yınal-Tiğin olayında büyük bir para cezasıyla görevinden uzaklaştırılan bu haznedar sonraları vali olarak Hindistan'a gönderilmiştir. Buna benzer şeylerin günlük olaylardan olduğu anlaşılmaktadır. Hatta "Divânü'l-musâderât" adıyla bir kamu kuruluşu teşkil edilmiş ve başına diğer divanlarda olduğu gibi bir nâzır getirilmişti.
Osmanlı Imparatorluğunda musadere uygulaması Fatih Sultan Mehmed zamanında başlamıştır. Malları ilk musadere olunan vezir-i Âzam Çandarlı Halil paşa ile Yakup ve Mehmet paşalardır. Daha sonraları musadere usûlü sırf parası uğruna tamamen değerli devlet adamlarının ve dürüst kişilerin de yok edilmesine sebep olmuş ve bir zulüm aracı haline gelmiştir.
Sultan II. Mustafa da, savaş harcamalarını karşılamak üzere zenginlerin mallarını musaderede bir sakınca görmemiştir. Merkezi yönetimin bu uygulaması, taşra teşkilâtına, beylerbeyi ve mirlivalara cesaret vermiş, onlar tarafından da kendi eyaletlerindeki zenginlerin malına konmak için birçok adamlar öldürülmüştür.
Musadere, gayr-i müslim ülkelerde de, uygulanmış; bazı suçluların para ve mallarına el konulması şeklinde ortaya çıkan musadere cezası eski Yunan'da, Roma'da ve Orta Çağ Avrupasında, çeşitli sebep ve şekillerde tek başına veya başka bir ceza ile birlikte ortaya çıkmıştır
Osmanlı devrinde önceleri, devlet malını zimmete geçirenler ve asiler hakkında uygulanan musadere cezası, sonraları, beytülmal'in para darlığına karşı mâli bir önlem haline getirilmek suretiyle kötüye kullanılmıştır. Temelde İslâm fakihleri, beytülmal'den gayrı meşru şekilde iktisap edilmiş bir servetin, askere ve sefere tahsis edilmek üzere musaderesine fetva vermişlerdir. Ancak bu uygulama daha ilk zamanlarından itibaren kötüye kullanılmaya başlanmıştır. Meselâ; Musa Çelebi'nin Rumeli beylerinden bazılarını öldürüp, mallarını aldığı, hatta zengin bey ve paşalardan birini görünce "filori kokar" diyerek talepte bulunduğu bilinmektedir. Bedreddin Simavî'ye bağlı olan Börklüce Mustafa'nın Karaburun'daki isyanı Bayezid paşa tarafından bastırıldıktan sonra, o vilâyetin tımar olarak askere dağıtılmasına karar verildiği görülür. Bu çeşit muamelelerde ulemânın görüşüne başvurulduğuna, örnek olmak üzere, Mevlânâ Haydar Herevî'den "Bedreddin'in katli helâl, malı haramdır" şeklinde bir fetva alındığını örnek gösterilebilir.
Musadere, zulüm ve irtikabından şüphe edilen veya serveti ile dikkatı çeken devlet büyükleri hakkında uygulanırken, sonraları böyle bir töhmet söz konusu olmaksızın eceli ile veya idam yoluyla ölenler hakkında da kullanılmaya başlandı. Musadereye maruz kalan memur önce teftiş edilir, paraların yerini söyletmek için bazan hapis ve zorlama gibi yollara başvurulurdu. El konulan para veya malların bedeli beytülmale intikal ettirilir; böylece mirasçılar bu servetten mahrum bırakılırdı.
1586'da defterdar Burhaneddin Efendi, birden zengin olduğu için, Çavuşbaşı Hızır Ağa'nın teftişi ile, 25 yük akçelik bir musadereye uğramış, 1587'de vefat eden Kapudânıderya Kılıç Ali Paşa'nın büyük serveti, Defterdar Ibrahim Efendi'nin yazımı ile, hazıneye alınmış idi. Bu musaderede satışı uzun süren eşyanın bedeli savaş harcamalarına tahsis olunduğu gibi, beşyüzbin altın nakdi de hazıneye mâl edilmiştir.
Sonunda bütün bu musadere uygulamalarının cemiyet üzerinde uyandırdığı menfi etkiler dikkate alınarak, batı dünyasını iyi tanıyan ve o sırada hariciye nezaretini idare etmekte olan Mustafa Reşid Paşa 1838'de Bâbıâli'de vekillerle görüştükten sonra önemli bir teşebbüse girişti. Önce vergi adaletini sağladı. Rüşvet, angarya ve musaderenin kaldırılmasını içeren önemli bir takım esaslar belirledi. Örnek ve tecrübe olarak Bursa ve Gelibolu'da emlâkler tahrire (yazım) bağlandı. Böyle bir islahat projesinden hoşnut kalmayan II. Mahmud, rivayete göre, dahiliye nazırı Âkif Paşa'nın teşviki ile, teşebbüsü durdurup, Reşid Paşa'yı Londra elçiliğine gönderdi. Reşid Paşa, II. Mahmud'u istihlâf ederek, tahta çıkan Abdülmecid'in geniş ölçüde güvenirliğini kazanarak reform konusunda, onu ikna etmeyi başarmış ve bu sayede tanzimat fermanını kaleme alıp; mal, can, ırz ve nâmus güvenirliğinin tesis edildiğini ilân etmiştir.
Gayr-i meşru yollardan kazanılan mallar İslam Hukukun’da müsadere edilmiştir. Buna dair pek çok misal vardır.
İslam fakihlerinden bir kısmına göre zekatını vermeyenlerin malının yarısı müsadere edilebilir.
Osmanlı Devletinde müsaderelere misal vermek gerekirse;
1204/1789 tarihli bir belgede Hasan Paşanın malları müsâdere edilerek vezirliği alınıp Rodos adasına sürgün edilmesi emredilmiştir. Ancak Hasan Paşanın hastalığından dolayı Rodos adasına gitme esnasında çekebileceği zahmet gözönüne alınarak sürgün yerinin daha yakın bir yer olması için görüş sorulmuştur.
1205/1790 tarihli bir belgede iki yüz askerle bizzat hareket etmesi emredilmesine rağmen askerlerini bir başbuğla gönderen Ispartalı Kürt Hasan oğlu Hacı Süleyman’ın sürgün edilerek mallarının müsâdere edilmesi emredilmiş. Ancak Hacı Süleyman ihtiyar olduğundan sürgün edilmeyip sadece mallarının müsâderesiyle yetinilmiştir.
25 Rebiyülevvel 1206/22 Kasım 1791 tarihli bu belgede halka çok zülüm eden Mora Valisi İsmail Paşanın isyanına fırsat vermeden yakalanması ve malının zapt edilmesi istenmiştir.
Müsâdere, kullanılması ve tedavülü yasak olan mallara yönelik olduğu zaman bir tedbir olarak uygulanır. Bu mallar uyuşturucu maddelerde olduğu gibi, aslen haram ve yasak olan maddeler ve silahlarda olduğu gibi kullanılmasına izin verilmeyen şeyler olabilir. Bu tür müsâdere, kişinin şahsına değil, söz konusu eşyaya yöneliktir. Bu sebepledir ki sanık ceza almayıp beraat etse veya ölse dahi, bu tür mallar üzerinde müsâdere gerçekleştirilir. Müsâdere konusunun bizzat haram/yasak olan bir mal olması durumunda zorunlu müsâdereden bahsedilecektir. Zira bu çeşit müsâdere “nehy-i ani’l-münker” kötülüğün engellenmesi kabilindendir.

Müsadere kelimesi günümüzde neredeyse unutulmuş bir kelimedir.

Risale-i Nur’da “müsadere” kelimesini incelediğimizde;
Lem’alar’da 26. Lem’ada 15.ve 16. Ricalarda zikredilmiştir. Denizli Hapsinden sonra fütuhat-ı nuriyeyi çekemeyen zındıklar, bu sefer hükümeti aleyhe döndürerek Nur Risalelerini müsadere etmişlerdir.Fakat ne aciptir ki müsadere edilen eserleri okuyan memurlar, Nurlara taraftar olmuşlar ve bu sayede nurlar başka sahada fütuhatına devam etmiştir.

Emirdağ Lahikası’nda; “Bu külli ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdî evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç biçarelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak…”

“…bana ait mektupların müsaderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hadisesinin on misli bir hadiseyi evhamla düşünmüşler!”

“…hem gayet antika mu’cizatlı yazılı Kur’anını, bütün bütün hilâf-ı kanun olarak müsadere edip Said ve arkadaşlarına verdiği asılsız hükmünü yine aynı Mahkeme-i Temyiz bozduğu…”

“Hem bütün bu Risale-i Nur eserlerini bir defa da Isparta, tamamen müsadere edip tedkikten sonra tekrar aynen iade etmiş.”

“Elbette alem-i İslam’ın Mekke, Medine, Şam gibi yerlerinde büyük alimlerin takdir ve Tahsinlerine mahzar olmuş ve Diyanet Riyaseti’nde Hocalara okutturulan Zülfikar, Asa-yı Musa ve Sirac-ün Nur gibi, feylesofları susturan mübarek mecmuaları müsadere etmek, üç sene onlarla beraber binler lira kıymetinde değerli, mu’cizatlı, altın ile İsm-i Celal yazılmış, Diyanet Reisi bütün takdir ile tab’ına çalıştığı Kur’anı müsadere eden adamlar, elbette adalet ve adliye ve hakikat hesabına değil, belki komünist, masonluk hesabına bir garazkarlık ediyorlar.”

“…dört yüz sahifelik Zülfikar Mecmuası’nı müsadere ve imha etmek; dünyada hiçbir kanunda olmadığından…”

“…müsaderedeki mecmuaların imhadan kurtulmasına numune olarak bir kısmını elde etmenize binler maşallah ve elhamdülillah deriz.”

“müsadere edilmek suretiyle dört seneden beri evrak-ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek suretiyle imhasına çalışıldığı..”

Bu cümleler gibi pek çok cümleler gösteriyor ki Risaleler garazkar bir zihniyetin tertiplediği planlar neticesinde defalarca sanki adi evraklar gibi müsadere edilmiş ve hemen hemen umumunda da geri iade edilmiştir. Senelerce müsadere altında tutulan eserler, mahkeme mahzenlerinde çürümeye mahkum edilmiştir. En adi bahanelerde Risaleler defalarca müsadere edilmiştir. Bilhassa dört yüz sahifelik Zülfikar Mecmuası, bir-iki sahifelik bir kısmı için müsadere edildiği gibi, Gençlik Rehberi’nin müsadere sebebi içindeki “Hüve Nüktesi” olduğu ve Siracunnur’un müsaderesine sebep ise içindeki Münacat Risalesi olduğu beyan edilmiştir. Zahirde başka sebep gösterilmiş fakat hakikatte bu kadar parlak eserlerin neşrine başka türlü mani olamayanlar o eserleri müsadere ile imha yoluna gitmişlerdir.

Risaleleri müsadere neticesi olarak musibetler gelmeye başlamıştır. Bunlara misal;
“Risale-i Nur’un müsaderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku…”
“Evet nasıl ki küre-iarz, Risale-i Nur ve şakirdlerine gelen zulme itiraz etti ve cevv-i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale-i Nur’a gelen tazyikat ve müsadereyi tenkit etti ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı; elbette kuş nev’i de alakadar olabilir.”
“…haklarında beş mahkemenin beraet kararı olmasına rağmen müsadere edip vatana, millete faideli hizmetine mani’ olmasıyla o sadaka-i makbule hükmündeki vesile-i def-i bela bu suretle gizlendiğinden, bir buçuk milyar lira zarara vesile olan bu bela fırsat buldu, geldi denilebilir.”

“her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış dehşetli hiddeti ve ağlamasıyla tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kur’aniyenin bu asırda bir mu’cize-i kübrasıdır, zemin ve kainat onun ile alakadar…”

“…ve Nur’un bir mühim mecmuasının müsaderesi, sadaka-i makbule mahiyetinde musibetlerin def’ine bir vesile olan Siracunnur tesettür perdesinin altına girdi, zelzele ve harb korkusu başladı.”


Bu misaller gibi pek çok misaller gösteriyor ki, Risalelerin müsaderesiyle musibetler yol bulup gelmiştir.

Müsadere kelimesinin en çok geçtiği eser Emirdağ Lahikası ve bu Lahikanın II. Kısmıdır. Emirdağ Lahikası’nda 48 defa zikredilmiştir. 11’i I. Kısmında zikredilmiştir.

“…Vatan ve din aleyhinde dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların, komünistlerin kitapları hatta baştan aşağıya kadar İslamiyet aleyhindeki Doktor Duzi’nin kitabı bazı ellerde gezmesi gösteriyor ki: Risale-i Nur’a karşı müsadere, yerden göğe kadar haksız bir zulümdür, bir gadirdir.”

Risalelerde ihtiyatın tavsiye edilmesinin mühim bir sebebi, haksız müsaderelerden çekinildiği içindir. Çünkü risaleler pek çok defalar taharri edilmiş ve neticesinde imha için müsadere edilmiştir. Bediüzzaman: “ Şimdiye kadar, müsadere tevehhümiyle pek çok ihtiyata mecbur olmuştuk” demiştir.


“Müsadere” kelimesi Risale-i Nur’da;
İşarat-ül İ’caz: 1
Sikke-i Tasdik-i Gaybi: 2
Lem’alar: 4
Kastamonu Lahikası:5
Tarihçe-i Hayatı: 26
Şualar: 28
Emirdağ Lahikası: 48 (37 adedi II. Kısmında) olmak üzere toplam 114 defa zikredilmiştir. Bu rakam Kur’an-ı Kerim’in surelerinin adedine tevafuk etmektedir.