Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
Sayfa 2/2 İlkİlk 12
18 sonuçtan 11 ile 18 arası

  1. #11
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    2 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    AYET VE HADiSLERDE CEMAAT`iN EHEMMiYETi



    Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.

    Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. Ey müminler! İçinizden hayra çağıran,iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.“
    (Âli İmran -103-104)
    “Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi 119)

    ‘‘Hem namazı tam kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber siz de namaz kılın. (Bakara-43)

    “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih sûresi, 48/10) Yani Allah’ın himayesi, inayeti, riayeti, kilaeti, lütfu, ihsanı onların üzerindedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerimeyle alâkalı buyuruyor ki:

    “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizi, Fiten 7)


    İbn Ömer (r.anhuma)’dan.Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur.

    “Allah, benim ümmetimi-veya Muhammed ümmetini- sa­pıklık üzerine bir araya getirmeyecektir. Allah’ın eli, cemaatle beraberdir. Her kim cemaatten ayrılırsa, cehenneme ayrılmış olur.” (Tirmizî, Fiten7, Hds.2255.)

    Muaz b. Cebel (r.a.)’dan.Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur.
    “Şeytan, koyunun kurdu gibi insanoğlunun kurdudur. Sü­rüden ayrılan ve uzaklaşan koyunu kurt nasıl kaparsa, şeytan da cemaatden uzaklaşan insanı öyle kapar. Onun için tenha yollardan (ayrılıktan) uzak durun. Cemaatten, topluluktan ve mescidlerden ayrılmayın!” (Ahmed b. Han­bel, Müsned, C.5)

    Bir başka hadis-i şerifte ise Emirü’l-mü’minin İmam Ömer ibnü’l-Hattâb (r.a.)’ın rivaye­tiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

    “İslâm cemaatinden ayrılmayın, ayrılıktan sakının! Çünkü şeytan, cemaate katılmayıp tek kalanlarla beraberdir. Cemaat­ten olan iki kişiden uzaktır.Her kim Cennet’in göbeğine otağını kurmak isterse, toplumdan ayrılmasın!
    Kimi yaptığı iyilik sevindiriyor ve kötülükleri de üzüyorsa, o kimse mü’mindir.”(Tirmizi, Fiten 7)

    Yani ihtilaf ve iftiraklara düşmesin. Zira toplumdan, heyetten kopan aynı zamanda Allah’ın inayetinden de uzaklaşmış olur. Evet, heyetten cüda düşen aynı zamanda Allah’ın inayetinden de cüda düşmüş demektir.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  2. #12
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    Cemaat ve Şahs-ı Ma’nevî Kavramı(EnesErgene)

    Burada cemaat, manevî bir birlik ve şahsiyet olarak düşünülür ve tüm bireylerin; iradelerinin, düşünce, inanç, davranış ve eylemlerinin bütünleşmiş bir formunu ifade eder. Cemaatsel ilkeler yek vücud olmuş bu farklı irade ve gayretlerin somutlaşmış bir biçimidir. Her birey bir buz parçasının okyanusa katılması gibi kendini, enaniyet ve egosunu cemaatin manevî şahsiyeti içerisinde eriterek onunla bütünleşir. Dolayısıyla şahs-ı manevîye katılmak demek, kişinin kendi çıkar, menfaat ve hazlarını, özel yaşama zevk ve uğraşlarını terk etmesi demektir. Ya da en azından cemaatin şahs-ı manevîsinin müntesiplerden beklediği alanlarda hiç olmazsa böyle davranması beklenir.


    Şahs-ı manevînin teşekkülü, i’lâ-yı kelimetullah etrafında şekillenir. Bütün cemaatsal faaliyetler, ritüel ve sembolik değerler, ilke ve hedefler bu gayeye yönelir. Allah’ın adının tüm insanlığa duyurulması ideali, hem teker teker fertleri, hem de cemaatin manevî varlığını bütünüyle kuşatır.

    Evet tüm beraberlik çeşitlerinde, hatta ideolojik ve siyasî örgütlenmelerde de hizbin metafizik ve mistik bir varlığı olduğu hususu yer alır. Müntesiplerden buna saygılı davranması, kişisel çıkarlarını göz ardı etmesi talep edilir. Ancak bu tür varlıklar somut çıkarlar, beklentiler ve dünyevî idealler üzerinde şekillenir.

    Mesela yalnız ve yalnız Allah’ın rızâ ve hoşnudluğu, âhiret ve ebediyet düş.cesi gibi bir ideal taşımazlar. Hepsi nihayet, ya toplumda bir güç ve mevki sahibi olma veya toplumsal dengelere yönelik siyasî/sosyal baskı oluşturabilecek kitlesel ve maddi bir hüviyete kavuşma temelinde varlık bulur. Dolayısıyla cemaatin manevî şahsiyetini bu tür dünyevî, maddî ve güç dengeleri etrafında biçimlenen oluşumlarla karıştırmamak gerekir.



    Diğer taraftan manevî şahsiyet denilen şey, Allah’ın (cc) i’tâ, ihsan ve lütfî tecellilerine mazhar olan bir varlıktır. Sûfi gelenekte, sûfiler nasıl manevi tecrübeler ve deneyimler neticesinde birtakım hususî ve ilâhî lütuflara ve tecellilere mazhar oluyorlarsa, burada bu tecellilere daha yoğun ve külliyetli olarak cemaatin şahs-ı manevîsi mazhar olur. Ayrıca cemaatlere ve şahs-ı manevîlere olan tecelliler, her zaman bireylere ve bireysel tecrübelere nisbetle daha külliyetli olur.

    Bir hadis-i şerifte Allah’ın rızâ ve hoşnutluğunun; lütuf, ihsân ve tecelliler olarak her zaman cemaatle beraber olduğu vurgulanır.[1] Hatta subjektif bir bilgi alanına işaret etse de, şahs-ı manevi kavramının anlaşılmasına katkı sağlayacağını düşünerek sûfî gelenekte mevcut olan bir telakkiye burada kısaca yer vermek istiyorum. Zira kavramın oluşmasında bu tür sûfî temeller de katkıda bulunmuştur. Bilindiği gibi tasavvuf literatüründe kutup, kutbu’l-aktab, Gavs vb. önemli manevî şahsiyetler, ilâhî tecellilerin, ihsan, i’tâ, feyz ve lütufların sâliklere dağıtılmasında bir nevi merkez trafo hükmünde olan şahsiyetler olarak tasavvur edilirler. İlâhî tecelli ve lütuflar öncelikle bu şahsiyetlere yönelir ve onlar da gelen vâridâtı şahıslara, Allah’la yakınlıklarına göre ulaştırır ve dağıtırlar. İşte tasavvuftaki bu kavramların ifade ettiği anlam, burada, cemaatin şahs-ı manevîsi tarafından temsil edilmektedir. Yani kutbiyet, Gavsiyet vs. Şeklinde bilinen tarihsel manevî şahsiyetler, bu dönemde cemaat biçimindeki şahs-ı manevîlerde varlık bulur. Dolayısıyla cemaatin birliği, manevî varlığı ve şahsiyeti, bu açıdan da manevî ve metafizik bir anlam taşımaktadır:

    … Şahs-ı manevîye bağlılık, ferdin kendini cemaatte eritip onunla bütünleşmesi demektir. Cemaat ise, aynı düşünce, ideal ve mefkûrede birleşen fertlerden meydana gelen topluluktur.

    (…) Cemaat olma, kolektif şuura ulaşmakla elde edilir. Kolektif şuur, ferdi kendi yapısı içinde eritir ve onu çok buudlarından bir buudu haline getirir ve artık ortada mutlak ferd yoktur, cemaat vardır. Ferd cemaatleşmiş, cemaat da âdetâ tek bir ferd olmuştur. (…) Böyle bir atmosferde yapılan ibadetler bütünüyle aynı havuza akmaktadır. Böyle olmasa da cemaatin şahs-ı manevîsi hızla manevî mertebelere ve zirvelere yükselir. (…) Cemaat özünü, keyfiyet planında koruduğu sürece de hep yükselir. Öyle ki bazen bir cemaat, gavsiyet ve kutbiyeti bile temsil eder. (…) Bir cemaat, kutbiyet ve gaysiyeti temsil makamına yükselince, şefaat dairesi de o seviyede genişler ve bazen bütün cemaat fertlerini içine alır…
    “[2]

    Görüldüğü gibi M. F. Gülen cemaatin şahs-ı mânevisini önemsemekte, cemaatsal faaliyetlerin bereketlenmesinde, mânen yükselmesinde ve kıymet kazanmasında onu önemli bir unsur olarak görmektedir. Ayrıca şahs-ı manevî kanalıyla meydana gelen manevî yükselme, miraciye ve seyr u sülûk’un, diğer usullere nisbetle daha güvenilir, risksiz ve kibirden uzak olduğunu vurgular. Bu, tasavvuftaki “Velâyet” kavramıyla ifade edilen durumdur. Ama burada şahs-ı manevî’nin velâyeti söz konusudur:


    Velayetin ‘şahs-ı manevî’ ile temsil edilmesi, hem en kestirme hem de en garantili bir yoldur. Zira ortada, ferdi kendini beğenmeye sevk edecek bir durum yoktur. Elde edilen makam şahs-ı manevîye aittir. Dolayısıyla da ferd, nefsini gurura sürükleyici her türlü engel ve engebelerden korunmuş demektir. (…) Diğer taraftan günümüzde hiçbir ferdin tek başına böyle makamları kazanması mümkün değildir. Evet, bizler ancak şahs-ı manevî’ye intisabla zirveleri yakalayabiliriz…[3]


    Hatta M. F. Gülen, bir cemaatin kurbiyet, kutbiyet ve gavsiyeti temsil edebilmesi için asgarî üç şartından bile bahseder:


    “1- Cemaat fertleri birbirleriyle çok sıkı irtibat içinde olmalı,
    2- Herkes aynı duyguları dolu dolu paylaşmalı,
    3- İbâdet, evrâd u ezkâr ve kulluğun her çeşidi üzerinde kemâli hassasiyet ile durulmalıdır.
    [4] diyor.


    Duygu birliği, manevî kardeşlik ve ibadet u tâat içinde yaşama, ilâhî emir ve yasakları hassasiyet ile yerine getirme, cemaatin şahs-ı manevîsini oluşturan ve takviye eden unsurlar olarak takdim edilmektedir. Duygu, düşünce, ideal ve ülkü birliği cemaatin en temel esasıdır. Bu, hemen her tür cemaat yapılarının da temelidir. Herkes tarafından paylaşılan, objektif ve genel-geçer ilkeler, cemaatlerin maddi varlığını oluşturan esaslardır. Ama cemaatlerin şahs-ı manevîlerinin teşekkülü ve yükselmesi için manevî bir tutkala daha ihtiyaç duyulur; samimi inanmışlık içinde hassas ve derin bir manevî yaşama biçiminin de o cemaate mensup fertlerce gerçekleştirilmiş olması gerekir.

    Aksi halde cemaatin şahs-ı manevîsi her an dağılmaya, zayıflamaya ve kırılmaya maruz kalabilir. Her ferd, cemaata mensup olmanın, aynı zamanda manevî bir şirketin üyesi olmayla da aynı anlama geldiğinin bilincinde olması gerekir: “İslamî cemaatlerden herhangi birine dahil olan her ferd, manevî bir şirketin üyesi de sayılır. Dolayısıyla onun her ameli Hakk nezdinde, böyle bir şirkete üye olmanın bütün avantajlarını hâizdir.. Yani ferd, bu konumu ile, cemaate ait bütün sevaplara iştirak etmiş olur...”[5]


    Görüldüğü gibi “şahs-ı manevî” kavramı burada tamamen sûfî derinliğe haiz bir kavram olarak belirmektedir. Tasavvuf geleneğinde bu kavram üzerinde duranlar olduysa da pek yaygın bir durum değildir. Cemaatlerin ortaya çıktığı son modern dönemde yaygınlık ve derinlik kazanmıştır.

    Modern paradigmalar açısından kavramla zihinsel bir yakınlık kurabilmek için aslında elimizde yeterli maddi ve sosyal materyal de mevcuttur. Tüzel kişilik, kurumsal kimlik vb. kavramların az çok ifade ettiği anlam çerçevesi bize yardımcı olacaktır. Hukukî çerçeve içinde maddi ya da sosyal bir hükme ve kanuna bağladığımız kurumsal varlık ve kişilikler zihnimizde neyi temsil ediyorsa, “şahs-ı manevî” kavramı da yaklaşık olarak mânen aynı şeyi temsil etmektedir. Ayrıca modern hukukta, “manevî şahsiyet” kavramı kişisel haklar bünyesinde yer almaktadır.



    Cemaat ve cemaatleşmeyle birlikte daha bir vüzûh kesbeden “şahs-ı manevî” kavramı, hadd-i zâtında modern dönemin sûfî tezâhürünün en merkezî kavramlarından birisi sayılabilir. Çünkü tasavvufun ana amaçlarından birisi de nefsi terbiye ve tezkiye ederek fertlere velâyet (manevi yükselme) yaşatmaktır. Bu en geniş anlamda, cemaatlerin şahs-ı manevîlerinde vücut bulur.

    Cemaatin şahs-ı manevîsinin velâyeti, tek tek fertlere ve müntesiplere olduğu kadar, cemaatin bütüncül varlığına da yönelik bir seyir takip eder. Müntesipler burada, geleneksel sûfizmin özünde ifadesini bulan bireysel derûnî yaşamda elde ettikleri manevî vâridâtı, cemaatin şahs-ı manevîsinde daha külliyetli ve süratli olarak elde ederler. Bu yüzden “şahs-ı manevî” ve “velâyet” kavramları, modern cemaatleşme olgusunda neredeyse geleneksel sûfî terminolojinin bütününü kuşatan bir genişliğe ve derinliğe sahiptir.


    Diğer taraftan bu kavramın varlığı, modern cemaatleri doğrudan sahabe cemaatinin varlığına bağlamakta ve onun yaşama biçimine adapte etmektedir. Sûfizm, İslamî gelenek içinde oldukça özel bir durumdur. Hicrî 2, 3, 4 ve 5. asırların öznel siyasî, toplumsal ve kültürel şartlarında var olmuş yine oldukça özel bir tecrübedir. Sahabenin sosyo-kültürel ve dini yaşama biçiminden bâriz bir şekilde ayrışmaktadır. Cemaat ve cemaatleşme olgusu ise, sahabenin yaşama ve tebliğ merkezli varoluş biçimini, modern dönemde ve çağdaş şartlarda yeniden üretmek ve inşâ etmek istemektedir. Bunun için de hicrî 3, 4 ve 5. asırların öznel şartlarında vücut bulan bu özel tecrübe yerine, doğrudan sahabe yaşamının dinî ve sosyal pratiklerine yönelmektedir. Zira sûfizm toplumun genelinden oldukça izole edilmiş bir zühd ve yaşama biçimini ortaya çıkarmıştı. Bu yaşama biçimi ise bu koyu bireyselliği ile sahabe hayatında görülmez. Bunun anlamı, kesinlikle sahabenin, sonraki sûfilerin sahip olduğu manevî derinliğe ve hassasiyete sahip olmadığı değildir. Tarihen bilmekteyiz ki sahabenin dinî yaşama ve algılama biçimi oldukça derin ve manevî coşkuya sahipti.[6] Ama bu coşku ve derinlik sosyal bir üslup olarak belirmemişti. İşte cemaatleşmenin var olma biçimi ile sûfizmin var olma biçimi arasındaki farkın temeli de budur.
    Cemaat her türlü bereketin kaynağıdır. Hem fertlerin söz, amel ve hizmet duygularını bereketlendirir, hem de onların manevî sülûklarının ve velayetlerinin taşıyıcısıdır. Bu yüzden cemaat, manevî bir şirket gibi fonksiyoneldir. Ortaklık, katılım ve bağlılık duygularını geliştirdiği gibi, onları birbirine kenetleyen manevî bir harç vazifesi de görür.


    Şahs-ı manevî kavramı, gerçekte olmayan ve yalnızca cemaatin kurumsal yapısını ifade etmek için kullanılan zihnî bir kavram değildir. Arzın, semânın, yıldızların, dağların vs. İslamî sûfî terminolojide hepsinin birer şahs-ı manevîsi olduğu ifade edilir. Ve yine İslamî kozmoloji öğretisinin en temel yorumlarından birisi olan ve Kur’ân’da da sık sık ifade edilen “yerde ve gökte canlıcansız her ne var ise hepsinin, Allah’ı kendi lisân-ı halleriyle tesbih ettiği[7] hakikatı, da bu kavramın dayanaklarından birisidir.[8] Bazı hadisler kırk bin ya da yüz bin baş ve ağızlı olan meleklerden ve onların bu dilleriyle Allah’ı tesbih ettiğinden bahseder. Ve yukarıda geçen yıldız, ay, dağ vb. ecrâm ve ecsâmın zikr ve tesbihlerinin bu nevi melekler vasıtasıyla Allah’a ulaştırıldığına işaret edilir. Bir dağın, bir ağacın bir şahs-ı manevîsi var ve müekkel bir melek tarafından murakabe edilir.

    Yüz bin ağaçlı bir dağın şahs-ı
    manevîsi oluyorsa, elbette yüz bin müntesibi bulunan bir cemaatin de böyle bir şahs-ı manevîsi vardır. Yani bu mesele yalnızca epistemolojik ve yorumsal bir mesele değil, doğrudan İslam’ın insan, varlık, evren ve kozmoloji anlayışıyla da bağlantılıdır.

    Yukarıda da bahsi geçen hadiste “Allah’ın kudret elinin, gücünün, lütuf ve ihsanının cemaat üzerinde” olduğu ifade edilir. Yeryüzünde matmah-ı nazar-ı ilâhî, insan-ı kâmildir. Allah’ın lütuf ve ihsanının en küllî ve câmiiyyetli tecellisi insan-ı kâmil üzerine yönelir. İnsân-ı kâmil, bütün İslam tasavvufunun ve tarihinin, zühd ve sülûkunun ideal örneğini ve özetini ifade eder. Bütün manevî ve rûhî mücadelenin esası insanı, maddî-manevî cihâzâtıyla “kâmil insan” kılmaya yöneliktir. Ama kemale ermiş en mükemmel bir insan bile, Allah’ın lütuf ve ihsanlarına mazhariyet cihetiyle, bir cemaatin şahs-ı manevîsine yetişemez. Maddî olarak nasıl ki en dâhî insan bile, bir bilim heyetinin ortaya koyduğu performansa ve ulaştığı neticeye ulaşamamaktadır. Aynen bunun gibi, manevî olarak da durum aynıdır. Allah’ın rahmetinin, lütuf ve feyzinin en kesretli ve külliyetli tecellisi cemaatın şahs-ı manevîsine teveccüh eder. Bu yüzden cemaat ve şahsı manevî formu, modern dönemde İslamî geleneğin ve tebliğ faaliyetinin en temel görün-lerinden birisini oluşturmuştur.[9]


    [1] Tirmizi, Fiten, 7
    [2] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 171-172.
    [3] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 172.
    [4] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 173.
    [5] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 174.
    [6] herkul.org, Kırık Testi “Velayet” 16.Mayıs.2004.
    [7] Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetler için bkz: İsra sûresi 17/44; Cuma sûresi 62/1; Teğâbun sûresi 64/1; Hadid sûresi 57/1; Haşr sûresi 59/1, 24; Saf sûresi 61/1.
    [8] “Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri miktarınca tesbihatlar yaptığı için, elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için, kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve herbir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ı hakikat olarak Muhbir-i Sadık haber vermiş.”
    Bkz.: Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, On Birinci Şua, On birinci Mesele.
    [9] Ayrıca bkz.: M. F. Gülen, Prizma, 4/76; İnancın Gölgesinde, 2/174; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 35; Prizma, 1/128, 3/12-13; Kırık Testi, s. 121-126; Gurbet Ufukları, s. 18, 89.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  3. #13
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    “Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[Kastamonu Lâhikası s.2.] sözü şahs-ı mânevîyi teşkil eden zatların kıymet ve değerini yükseltir mi, alçaltır mı? (Çizgimizi Hecelerken)


    Ben bu soruyu şöyle anladım: Bu zaman cemaat zamanıdır. Cemaat içinde çok büyük fertler zuhur etse bile onlar, o cemaatten beklenen büyük işleri yapamazlar. Bu zamanda üst üste yığılmış müterakim meselelerde, hususiyle de profesyonel ehl-i dalâlet karşısında muvaffak olabilme, sağlam bir şahs-ı mânevî teşkil etmiş heyetlerin plân ve hareketine bağlıdır. Kimse tek başına bu türlü meselelerin üstesinden gelemez. “Zaman, cemaat zamanı” derken acaba cemaati teşkil eden fertleri alçaltıyor muyuz, yoksa yükseltiyor muyuz?

    Evvelâ, bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Yoksa Hz. Âdem’den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur. “Iyyeke nabudü ve iyyeke nestein“diyen bizler, mâşerî vicdanla günde kırk defa bu hususu seslendirerek Allah’ın huzurunda kemerbeste-i ubûdiyetle kulluğumuzu ve Allah karşısında cemaat olduğumuzu ifade ediyor; evet “Ben” demeyip “Biz” diyerek, “Allahım, Sana kulluk ediyor ve bu konuda yardımı da ancak Senden istiyoruz!” (Fâtiha sûresi, 1/5) şeklinde arz-ı ubûdiyette bulunuyoruz.

    İslâm, ferdin vicdanının cemaate rükün olabilecek hâle gelmesini sağlamış ve bunu en kâmil şekilde gerçekleştirmiştir. Tarihte mücedditlerin ve müçtehitlerin yoğurdukları teknenin içindeki bütün ıstıfalar (tabiî ve fıtrî bir ıstıfa olmayıp doğrudan doğruya iradeye bağlı bir ıstıfa, bir seçilme ve bir saflaşma ile cemaat şuuruna varma) oluşa oluşa bugünkü hâlini almıştır ve bugünkü hâli alabilmesi de bir bakıma gayet tabiîdir. Çünkü günümüzde küre-i arz, bütün devletleriyle tek bir devlet hâline gelmiştir.

    Televizyonlar, radyolar ve seri vasıtalar, insanların muhabere ve muvasalasını o kadar kolaylaştırmıştır ki, eskiden köyler arasında cereyan eden muhabere süratinde, şimdi Japonya ile Türkiye arasında muhabere gerçekleşmektedir.

    İşte bu durum, vicdan ve ruhlarda da cemaat şuurunun gelişmesini zarurî kılmaktadır. Ancak bugün, değişik hâdise ve cereyanlar karşısında toplumu yoğurup böyle heyetler oluşturmak, Allah’ın inâyetine vâbeste bir husustur ve o da bir mânâda vardır. Bu heyetler, Devr-i Risaletpenâhî’den bugüne, Kur’ân-ı Kerim’in potasında, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz’ettiği esasatı sayesinde yoğrula yoğrula belli bir seviyeye gelmiştir. Şimdilerde bizler etrafımıza baktığımızda bunu gayet net olarak görmekteyiz. Dahası, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine kalmıştır.

    Bu sözün bir diğer mânâsı da şöyledir: Daha evvelki devirlerde insanlar arasında, ilmî hayat, değişik doktrinler ve fikrî cereyanlar gelişmediği için, yığınlar, hakkı veya bâtılı temsil eden bir insanın arkasından sürüklenip gitmişlerdi. İnsanlar ayrı ayrı menbalardan ders almadıkları, farklı kaynaklardan su içmedikleri, hayat-ı içtimaiye belli standartlar içinde mahpus bulunduğu için bir fert bütün toplumu arkasından sürükleyip götürebilirdi.

    Meselâ, hak cephesinde Ebû Hanife, Alparslan, Tuğrul Bey ve Fatih; bâtıl cephesinde ise Hasan Sabbah ve Bedrettin Simavi bir kısım kimseleri arkalarından sürükleyip götürebilmişlerdi. Bundan da anlaşılmaktadır ki, eskiden cemaatler belli bir kültürle yetiştiklerinden daha saf oluyor, daha rahat sürüklenebiliyor ve bugünkü anlayışımızla onlar içinde kitle hâlet-i ruhiyesini heyecana getirmek ve kitle psikolojisinden istifade etmek daha rahat oluyordu.

    Günümüzde ise herkes ayrı ayrı kültürlerden istifade edip ayrı menbalardan beslenmektedir. Kimi Marks’ı, kimi Engels’i, kimi Mao’yu, kimi Lenin’i, kimisi de Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ı dinlemektedir. Bu kadar kültür farklılığı da, hâliyle bir çok akımın zuhuruna sebep olmaktadır. Bu itibarla da bugün yığınlar birbirinden kopuktur. Bu kopuk kopuk insanlar, tek başına allâme-i cihan, dâhi-i âzam da olsalar hiçbir şey yapamazlar. Ayrıca günümüz insanının gelişmiş olmasından ve bazı şeylere vukufundan ötürü enaniyete dayalı bir kopukluk içindedir ve herkes aslan gibi müstakillen hareket etmek istemektedir.

    Buna binaen, günümüzde insanları bir ve beraber hareket etme fikrine çağırma çok ehemmiyet kazanmıştır. Dünyadaki değişik dalâlet cereyanları, fikir birliği yapmak suretiyle aradaki mesafeleri kaldırmakta ve bir vahdet teşkil ü tesisine çalışmaktadırlar. Meselâ, bir dönem bütün matbuat, Çin ve Rusya’da sansür edilmiştir. Devletin sansür müesseselerinden geçmeyen hiçbir gazete –masum dahi olsa– bir fikri neşredememiştir. En masum düşüncelerin altında dahi çeşitli şeyler aranmakta ve meselâ bir gazete, “Atomdan daha küçük partiküller var. Bunlar atomu teşkil eden parçacıklardır. Bu atomun parçaları, bilemediğimiz bir kanunla bir araya gelip atomu teşkil etmektedir.” şeklinde bir haber yapsa –ki bu gayet masum bir haberdir– uyanık bir Marksist şöyle diyerek bu yayını engelleyebilmektedir: “Hayır, hiç de öyle değil; siz burada ‘Bilemediğimiz ve esrarengiz bir şeyle bunlar bir araya geliyor’ deyince bize bir dış müdahalenin var olduğunu anlatıyorsunuz.”


    Onun için, böyle ülkelerde değişik fikirler ve anlayışlar olamazdı. Olsa bile hemen engellenirdi. Ancak bizim gibi hür dünya blokunda yerini alan milletler, –burası memerr-i efkârdır– Avrupa, Rus ve Çin gibi dünyaların nâşir-i efkârı gazeteler, neleri varsa, rahatlıkla neşredebilirlerdi. Şimdi herhâlde bu kadar eracifin içine giren kalb ve dimağlarda sıhhat kalmayacak ve bir vâhid-i sahih teşkil edebilme durumu da mümkün olmayacaktır. Onun içindir ki, inanmış sineler sağlam bir vahdet teşekkül ettirerek kendilerini ifade etmeye çalışmalıdırlar. Böyle bir dönemde inananların sürtüşmesi dalâlettir, tuğyandır ve Allah’ın hakkımızda bir azabıdır. Öyleyse böyle bir zamanda mü’minler, gizli-açık düşmanları karşısında onlara mukabele edebilmek, millî bütünlüklerini koruyabilmek için sahih bir cemaat teşkil etmek ve cemaat hâlinde hareket etmek mecburiyetindedirler. Bu devirde Gavs-ı Âzam Abdulkadir Geylânî, Muhammed Bahaüddin Nakşibend ve İmam Rabbânî Hazretleri de olsaydı, onlar dahi böyle davranıp bu tür bir heyetin uzvu olmaya razı olacak ve cemaat hâlinde hareket edeceklerdi.

    Şimdi de böyle bir mesele, cemaatin fertlerinin kıymetini yükseltir mi alçaltır mı meselesine gelelim. Kıymetli bir bütünü meydana getiren parçalar, kendi kendine kıymet kazanır. Nasıl ki dağdaki, sokaktaki ve taş ocağındaki taş, yerinde kaldığı müddetçe sadece bir taştan ibarettir.

    Ancak bu taş kubbede diğer taşlarla baş başa verdiği zaman binlerce lira değerinde bir kıymet kazanır. Bir güzelliği olan –meselâ nâfizü’l-kelim ve natûk (sözü tesirli ve güçlü hatip) olan– bir kimse aynı zamanda sağlam bir kalb yapısına sahip birisiyle yan yana gelirse, iki güzellik yan yana gelmiş olur. İki güzellik bir araya gelince, o onun güzelliğinden, o da diğerinin güzelliğinden istifade eder. Her biri iki güzelliğe sahip olur ve bu şekilde dört güzellik ortaya çıkar. Bunlardan bir tanesi servetiyle gelip onlara omuz verse, bir başkası ilmiyle destekte bulunsa, dört adam meydana gelmiş olur. Dört güzelliğin teatisiyle burada sekiz güzel ortaya çıkar. Dairevî olarak meseleyi ele alırsak nâmütenâhî güzellikler meydana gelebilir demek de mümkündür.

    Hâsılı, kıymet şahs-ı mânevîye verilirse fertlerin kıymeti alçalmayıp yükselecektir. Kıymetli bir cemaat içinde her fert abdestle kılınan namazın her rüknünün kıymet kazanması gibi çok aziz ve kıymetler üstü kıymeti haizdir.



    ihlas risalesi-21-lema-2.düstur`dan…

    İşte ey Risale-i Nûr Şâkirdleri ve Kur’anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzalarıyız.. ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. ve sâhil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i mâneviyeyi te’min eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile, tesanüd ve ittihad-ı hakîkîye muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz onbir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, onaltı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksad ve ittifak-ı vazife ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. hakikî sırr-ı ihlâs ile, onaltı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuât-ı tarihiye şehadet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta herbir ferd, sâir kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklariyle de işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.


    (Hâşiye) Evet sırr-ı ihlâs ile samimî tesânüd ve ittihad, hadsiz menfaate medâr olduğu gibi; korkulara hatta ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünki ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rızâ-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevabları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idâme ettiklerinden ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. “Ve o ruhlar vasıtasiyle sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.


    ihlas risalesi-21-lema-4.düstur`dan…

    Yalnız hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.

    Birinci Misâl: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlariyle beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Halbuki iştirak-i emvâlin çok zararlariyle beraber, iştirakle mâhiyeti değişmez. Herbirisi umuma -gerçi bir cihette ve nezârette- mâlik hükmündedir, fakat istifade edemez. Her ne ise.. bu iştirâk-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse; zararsız azîm menfaate medârdır. Çünki bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünki nasılki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer. Aynen öyle de: Emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr-ı ittihad ile teşrik-ül mesâî.. o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline bitemâmiha gireceği ehl-i hakikat mabeyninde meşhud ve vâkidir. Ve vüs’at-ı Rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.

    İşte ey kardeşlerim! Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekabete sevketmiyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevab nerede; mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezâhür eden sevab ve nur nerede….


    İkinci Misâl: Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmağa çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîk-ül-mesâî düsturiyle on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zâyi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gâyet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâî ve taksîm-i a’mâl düsturiyle olan san’atın semeresini taksim etmişler. Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üçyüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâîye sevketmek için dillerinde destan olmuştur.

    İşte ey kardeşlerim! Mâdem umûr-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faideler verir; acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısâma muhtaç olmayarak.. ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz! Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz.



    Cemaat zamanıdır-şahs-ı mânevîye zamanıdır:işte bereketi…

    Bu cemaat, içtimai bünyemizi kemiren arsızlık, hayasızlık, ahlaksızlık, maneviyatsızlık furyasına karşı canla başla mücadele ediyor.

    Benim adıma, senin adına, onun adına, hepimiz adına mücadele ediyor.
    Şeytanın kuşatması altındaki gençlere, o melunun vesveselerine kulak tıkayıp, meleklerle omuz omuza yürümeyi telkin ediyor.

    Ana-babalarına saygılı, helali-haramı gözeten, ibadet hayatı düzgün, rıza-yı ilahiye adanmış nesiller yetiştiriyor.

    “Günahların ayyuka çıktığı bu yozlaşmış toplumda çocuklarımın hali ne olacak?” diye kara kara düşünen ebeveynin kalplerine sürur veriyor.

    Sonra, Amerikan parasıyla filan değil öz be öz milli sermayeyle -bu memleketin asil esnafının himmetleriyle- ve Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinden geçmiş “HİZMET” erlerinin dillere destan fedakârlıklarıyla dünyanın dört bir yanında okullar açıp, özlerinden kopan kardeş halkların çocuklarını özlerine döndürüyor ve Hıristiyan, Animist, Budist halkların çocuklarını da Türkiye’ye ve genel olarak Müslümanlara dost ediyor.

    Müslüman çocukların ahlak ve maneviyata bağlı olarak yetişmeleri için tedbir alıyor… Bununla da yetinmeyip, Animist Afrikalıların veya Katolik Brezilyalıların Türklere / Müslümanlara sempati duymalarını sağlamaya çalışıyor…Dahasi can sagligi
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Jun 2012
    Mesajlar Mesajlar
    218
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 48 + 1000


    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    (Hadis-i şerif hariricinde risale-i nur cemaati hakkında bir makale alıyorum müsadelerinizle)


    RİSALE-İ NUR HAREKETİ BİR CEMAATTİR..

    "Risale-i Nur Hareketi, tarikat değildir; cemiyet de değildir; bir parti de değildir; peki nedir?" sorusuna, Bediüzzaman "Biz, bir cemâatiz" diyerek cevap vermiştir. Cemâat nedir?

    "Toplamak, bir araya getirmek" mânâsındaki cem' masdarından türeyen Arapça bir isimdir ve buradaki mânâsıyla, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak durumunda oldukları birlik ve beraberliğe denmektedir. Aynı zamanda sahabeler, müçtehid imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu gibi mânâlara gelen ve çoğunlukla da İslâmî kaynaklarda ehl-i sünnet için kullanılan bir tabirdir.

    Önemle ifade edelim ki, Risale-i Nur Hareketi'nin kaynağını teşkil eden Risale-i Nur adlı 130 parçadan oluşan Külliyât ortadadır. Bediüzzaman'ın 90 yıllık ömrü ortadadır. 70-80 senedir yüzlerce mahkemenin tahkikatı ve milyonlara varan Nur talebelerinin hakikatlerden başka bir hedef ve bir dünyevî maksad olmadığını, bini aşkın mahkeme, verdikleri beraat kararlarıyla tasdik etmişlerdir. O halde Risale-i Nur Hareketi, hiçbir vecihle siyâsî bir cemiyet değildir. Eğer üniversite talebelerine ve her nevi esnafa cemiyet namı verilse, o zaman Risale-i Nur Hareketi'ne de cemiyet adı verilebilir. Ancak cemiyetten kasıt, imânî ve uhrevî bir topluluk ise, buna cemaat denir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle:

    "Evet, biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programımız; evvela kendimizi, sonra milletimizi, ebedî idamdan, daimî ve berzâhî münferit hapisten kurtarmak; vatandaşlarımızı anarşilikten vle serserilikten korumak ve iki hayatımızı imhaya sebep olan zındıkaya karşı Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfaza etmektir."


    "Ben, buradaki bütün Risale-i Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanları şahit gösteriyorum. Onlardan sorunuz. Ben hiçbirisine dememişim ki, bir siyasî cemiyet veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz. Onlara her zaman dediğim şudur: Biz, imanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve 300 milyondan ziyâde fertleri bulunan (o zamanki İslâm âleminin nüfusu) bir mukaddes Cemâat-i İslâmiyeden başka aramızda bir bağ yoktur."

    Kendisini ziyarete gelenleri tasnif ederken, biraz önce "Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve 300 milyondan ziyâde fertleri bulunan (o zamanki İslâm âleminin nüfusudur, şimdi 1.5 milyara ulaşmak üzeredir) bir mukaddes Cemâat-i İslâmiye" diye tarif edilen Risale-i Nur Cemâati'nin fertlerini de üçlü tasnife tabi tutmaktadır:

    Birincisi: Dostlardır. Risale-i Nur'a ve Kur'ân'ın nurları ile alakalı hizmetlere taraftar olan; haksızlığa, bid'atlara ve dalâlete kalben taraftar olmayan ve kendine istifadeye çalışan bütün ehl-i imandır.

    İkincisi: Kardeşlerdir. Hakiki olarak Risale-i Nur'daki Kur'ân hakikatlerinin neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş vakit namazını kılan ve yedi büyük günahı işlemeyen ehl-i imandır.

    Üçüncüsü: Talebelerdir. Risale-i Nur'u kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahip çıkanlar ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilenlerdir.
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Jun 2012
    Mesajlar Mesajlar
    218
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 48 + 1000


    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    Risale-i Nur hizmeti, bir cemâattir. Bu cemâat, Doğudan Batıya, Güneyden Kuzeye uzanan nurânî bir silsile ile bağlı bir dairedir. Bu daireye dâhil olanlar, bütün ehl-i imandır ki, şu anda adetleri 1.5 milyara yaklaşmaktadır.

    Bu cemaatin birliğini sağlayan esas, tevhid akidesidir. Yemini imandır. Müstesibleri, Kâlûbelâdan bu daireye dahil olan bütün mü'minlerdir. Müntesiblerinin kayıt defterleri, Levh-i Mahfûzdur. Bu cemâatin yayın organı, bütün İslâmî kitaplardır. Günlük gazeteleri, ilâ-yı kelimetullahı hedef ve maksad edinen bütün dinî gazetelerdir.

    Şubeleri, cami ve mescidler, medreseler ve İslâma hizmet eden bütün müesseselerdir. Merkezi Haremeyn-i Şerifeyndir. Reisi, Resûlüllah'dır. Mesleğinin esası, herkesin kendi nefsiyle mücâhede etmesi, Kur'ân'ın ahlâkıyla ahlâklanması, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ etmesi, başkalarına muhabbet eylemesi ve zarar vermeyecekse nasihat etmesidir.

    Bu cemaatin nizâmnâmesi, sünnet-i seniyye ve şer'î hükümlerdir. Hedefi ve maksadı ilâ-yı kelimetullahdır. Yani Risale-i Nur Hareketi, ehl-i sünnet cemâatidir ve asr-ı saadet Müslümanlığını bu asırda yaşatmayı gaye edinen bir hizmettir.

    Eğer Risale-i Nur cemâati bir cemiyettir diyorlarsa, Bediüzzaman'ın şu cevabını tekraren zikrederiz:

    "Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon (şu anda 1.5 milyara yakın) dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; kudsî programıyla birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar.

    İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân'ın imânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzâhî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medâr-ı ithamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz."


    Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

    Üçüncü Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu 1995, sahife: 150, Yeni Asya Yayınları (Nesil Basım Yayım), İstanbul, 1996
    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    .



    Peygamber Efendimiz Buyuruyor ki;
    "İki (kişi) bir'den hayırlıdır. Ve üç iki'den hayırlıdır. Ve dört de üç'ten hayırlıdır. Öyle ise siz cemaatle birlikte olunuz. Muhakkak ki Allah'ın eli (Rahmet ve yardımı) cemaat üzerindedir. Aziz ve Celil olan Allah ümmetimi ancak hidayet üzerinde birleştirir. Biliniz ki, cemaaten uzak olan her kişi için ateşe düşme vardır."



    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Ramuz-El Hadis
    sayfa 15/11.hadis
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  7. #17
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    Ahir Zamanda Cemaat Olmanın Kıymet Ve Ehemmiyeti.


    “Cemaatte rahmet vardır. Ayeti kerimesi her asırda olduğu gibi bu asırda da Müslümanların cemaat olmalarını emrediyor. Kuranı kerimin insanları cemaat olmaya teşvik etmesinde ve çağırmasında insanlar için büyük menfaatler vardır. Bu menfaatler hem dini, hem siyasi, hem içtimai hem de iktisadi alanlarda tezahür etmektedir.

    Dini noktada cemaat olmanın faydası ahir zaman denilen şu zaman diliminde daha da kıymetle ve ehemmiyetli hale gelmiştir. Yaşadığımız bu zamanda zulumatlar, günahlar, dalaletler ve bidatler her tarafı öyle kuşatmış durumda ki, bu günah, haram ve isyan girdaplarına düşüp imanını yitirme ve o dalalet tuzaklarına düşmemek için bir cemaatin rahmetine sığınmak en itidalli bir yoldur.

    Bediüzzaman Hazretleri ahir zamanda insanların hadsiz günahlara ve kötülüklere maruz kalacağını bu musibet ve belalardan kurtulmak için cemaat olmanın ehemmiyetini ve kıymetini sikke-i tasdiki gaybi adlı eserde şöyle izah ediyor.”Bir zaman hatırıma geldi ki Hayatı içtimaiye de insanlar neye rast gelse ve temas etse günahlara maruz kalıyor, her cihetle günahlar insanları sarıyor. Bu kadar günahlara karşı insanların ibadetleri ve takvası kabil gelmediği gibi mukabele de edemiyor. Her biri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil nasıl kabil gelebilir ve galebe edebilir. O insanlar nasıl necat bulabilir diye hayretle düşünürken; kalbime geldi ki, Risale-i Nurun sadık ve kıymetli talebelerinin esas tuttukları iştiraki ameli uhrevi ve samimi tesanüt sırrıyla ve her bir kardeşin binler samimi dilleriyle ibadet ve istiğfar ederek binlerce taraflardan hücum eden günahlara karşı binler dillerle mukabele edebilirler.

    İhlas ,sadakat ve sünnetiye seniyeye ittiba ve hizmet derecesine göre o külli ibadete sahip olabilirler..Bazen kırk bin dille meleklerin zikir ettiği gibi halis sadık kardeşlerin kırk bin dilleri ile ibadet eder,necata muvaffak olurlar.Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerek.
    Bediüzzaman hazretlerinin kendi talebeleri için taşıdığı endişe ve hayret bütün ehli Müslüman insanlar için geçerlidir.Her gün binlerce günaha maruz kalınıldığı, günahların her taraftan yayıldığı,her kesin insanları harama ve günaha çağırdığı,sapkınlıkların sıradanlaşıp basit hale geldiği,kuran ve sünnet ahlakından uzaklaşıldığı böyle bir zamanda Müslümanlar cemaat olmaya muhtaçtır.Her gün bazen saatte binler günahlara denk gelen insanların bu şahsi manevi ve cemaat haline gelen günahlara karşı durmak için et cemaat olması farzdır.


    Bu zamanda insan ne kadar mükemmel, takvalı olursa olsun, ihlas sahibi olsun,ilim ve marifet sahibi olsun üstadın deyimiyle şahsi manevi olan küfür odaklarına ve kesimlerine karşı mağlup olacaktır.Binlerce taraftan galen günahlara karşı yaptığı ibadetler ve amaller az düşecektir.O günahların çokluğu kazandığı sevapları silecektir.Binlerce günaha mukabil tek bir dili ve eli ve bedeni yeterli gelmeyecektir.

    Binler günaha karşılık gelecek binler diller ve ameller olacak ki ancak mukabele etsin ve karşılık versin.Buda ancak bu zamanda kişisel olarak hareket etmekle değil birlikte hareket ederek mümkündür.Bir dilin tövbesi ile binler dilin tövbesi bir olmayacaktır.Bir dilin ibadeti ile binler dilin ibadete bir olmayacaktır.Bir bedenin ibadeti ile binler bedenin ibadetleri bir olmayacaktır.Birleri binler on binler yüz binler milyonlar yapmak için binler on binler milyonlar ferdi bulunan cemaatlere girip o cemaatlerin şirketi manevi denilen iştiraki ameli uhrevi düsturlarından ve samimi tesanüt sırrına muvaffak olup faydalanıldığı zaman kazançlar artacak günahlara karşı koyacak hale gelecektir. Milyonlarca samimi, ihlâslı ve takvalı kardeşlerin dualarında yer alıp affa ve mağfirete vesile olacaktır.

    Cemaatin milyonlar dilleri ve bedenleri ve elleri ile ortak bir payda ile vücuda gelen hayırlı işler kişilerin elinde ve dilinde büyük ve külli bir şükür, fikir ve zikir olurken, birlikte hareket etme, fikir etme ve zikir etme ile ameller külli ve büyük bir ibadet. Hükmüne geçerken, kişisel ve yalnız başına yapılan ferd bazındaki ibadetler ise ne kadar büyük olursa olsun küfrün, fıskın ve günahların şahsi manevi olan büyüklüğü karşısında hiç hükmünde kalıyor.Farklı sebepler,olaylar,nedenler ile cemaate uzak,mesafeli ve ön yargılı bakan insanların yıllarca çalışarak kazanacakları hayırlı amel ve sevapları cemaat halinde cemaatin tesanüd,iştiraki ameli uhrevi,şahsi manevi ve teavün sırrı ile hareket edenler belki bir günde kazanacaktır.Cemaate mesafeli olanların rahmetten payları ile cemaatin içerisinde olanların rahmet payları hiç bir zaman bir olmayacaktır.

    Cemaatin inayeti,rahmeti,hakikati ve yardımına mazhar olanların rahatlığı ile uzak kalanların ki bir olmayacaktır.Cemaatin içerisinde bulunanların haramlara,günahlara,gaflete ve hatalara düşme sıklığı ile cemaate uzak duranların düşme sıklığı bir olmayacaktır.

    Mesela milyonlarca Risale-i Nur talebesi her gün dualarında beş defa ya rabbi risale-i nur talebelerini iki cihanda aziz ve mesut eyle, hüsnü hatimeye mazhar eyle, şüheda mertebesine mazhar eyle, günahlarını af ve mağfiret eyle, peygamberin ashaplarına komşu eyle, peygamberin sünnetine ittibaya muvaffak eyle, cennetini ve cemalini görmeyi nasip eyle. Diyerek dua ettiği zaman milyonlarca Risale-i Nur talebesi o duadan hissedar olur. Eğer o milyonların duasından bir kaçı kabul olup ötekiler kabul olmasa bile o duası kabul olanların hürmetine o gün ölen talebeler duanın kabulüne mazhar olarak duada istenilen şekilde vefat ederek necat bulacaklardır.

    Bir dilin tövbesi ve istiğfarı nerede, binler dilin birlikte aynı dua ile tövbesi nerede. Binler dilin zikir ve fikir birliği içerisinde dua etmeleri ve niyaz etmeleri nerede birlerin etmesi nerede. Bir dilin ricası nerede milyonlarca dilin Allaha af ve mağfiret ricası nerede.

    Cemaatin sevabına ve affına ihtiyacım yok benim ibadetim ve duam bana yeter diyenler varsa onlar ya küçük amellerine güvenerek ucb dediğimiz ameline güvenenlerdir. Ya da yaşadığı zamanın helaketler ve felaketler asrı olan ahir zaman olduğundan haberleri yoktur. Cennetle müjdelenen Hz Ömer bile ameline güvenmeyip. Cennete Bir kişi gedecek denilirse o ben miyim diye sevinirken, Cehenneme bir kişi gidecek denildiği zaman ise o kişi ben miyim diye korkuya kapılırken ümit ve korku arasında kalırken; günahların ve dalaletlerin sel gibi aktığı milyarlarca insanların imansız öldüğü böyle bir zamanda hiçbir garantisi olmayanların ameline ve küçük ibadetlerine güvenmesi ve cemaate uzak durması akıl işi değil.Vesselam. alinti..
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Jun 2010
    Nereden Yer
    A, A
    Mesajlar Mesajlar
    661
    Blog Blog Girişleri
    4
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 122 + 5860


    Cevap: Hadis Sohbetleri 64: Allah'ın eli cemaatle beraberdir.

    Ancak bu cemaatleşmeyi ticaret maksadlı düşünenler bir kez daha ne yaptıklarını iyi düşünmeli..

    Hadis-i Şerifdeki elden maksad mecazi olduğunu bilmeliyiz. Allahu teala her türlü şekil ve cisimden ve herşeyden münezzeh ve yarattıklarına benzememektedir. O halde buradaki elden kasdı Allahın isim ve sıfatları olarak değerlendirmek mümkündür. Allahın rahmeti, bereketi, şefkati ve kudreti olarak düşünebiliriz.

    Ustad Bediüzzaman'ın r.a. Nur risalelerinde cemaate dair verdiği şu örnek çok vecizdir :

    "Çünki nasılki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer." Lem'alar ( 165 )

    "Evet üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz onbir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, onaltı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksad ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. hakikî sırr-ı ihlas ile, onaltı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.

    Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta herbir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. {(Haşiye): Evet sırr-ı ihlas ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünki ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevabları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum." diyerek, ölümü gülerek karşılar. "Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum." der, rahatla yatar.} Lem'alar ( 161 )"
    Yazar : Risale Forum
    ...küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir.

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

100, 102, 103, 104, 105, 108, 115, 117, 119, 121, 126, 128, 130, 135, 138, 140, 143, 144, 145, 153, 154, 157, 159, 160, 161, 165, 171, 172, 174, 184, 196, 2004, 592, adedince, aldıkları, allah, anarşilik, anlayışlar, aracı, araf, arapca, arz, avatar, aya, ayrımı, ağzı, bab, bakmıyor, baskı, bayrak, başarının, başlarında, başındaki, belgeleri, beraber, beraberlik, bertaraf, bildirip, bilgi, bilinen, biliniz, bilinmez, bilmede, bilmeliyiz, binaen, bir adam, birlik, bizleri, budur, bulunduğunuz, bulunmak, buyrun, çalışıyor, çarşı, çağdaş, çekerse, cemaattedir, çerçevesi, çoktur, çözümü, çıkın, dadır, dedikleri, dediler, delildir, den, derece, deyince, değilim, değiştirilemez, dinimi, dininde, disiplini, diyenlerin, doğruları, dünyadan, duruma, düşmanı, düşünüyor, dış, dışında, ebeveynin, edelim, edenleri, ediyorlar, elçisidir, eli, emridir, emrini, emsal, esasa, etmemiz, etmeyiz, ettiğimiz, ferit, fikirleri, gaflete, galebe, gaybi, gayret, geçirmiş, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, gerçeğini, getirip, gökte, görmeyi, görüşleri, günahlarınızı, güzelliği, hadislerden, halka, hapis, hayatımızla, hazretlerini, hizmete, hücum, huyları, hıristiyan, ibarettir, idrakin, ihtiras, ihtirasları, ilişkileri, insallah, insanin, istekleri, itham, izale, işaret, işgal, işlemeyen, işlevi, kalsı, kardeslerim, kardeşi, kardeşlerimin, kavmin, kavramı, kazancı, kendilerini, kendisinde, kesretli, kinaye, koruması, koyan, küfrü, kullar, külliye, kurdudur, kuvvetiniz, kuvvetle, kırılmaya, kısmı, kıymetini, kıymetler, lam, lüzumu, mahkeme, malımı, mağlup, mesafeleri, mescidler, meselâ, meselede, meselesine, meseleyi, milleti, muazzam, mübhem, muhabbettir, muhakkak, müjdeyi, mukayese, mümkü, müphem, müş, nasılki, nihayet, niyetle, niza, olana, olduk, olduğuna, olduğundan, olmaktan, olmamak, olmayı, olsalar, onbir, onlardan, orga, paylaşmak, planı, profesyonel, rahatla, rahatı, rahatını, ricası, roman, sâdıklarla, sakı, sarılmak, sekiz, semeresi, sermaye, sevindiriyor, sizde, size, sohbetleri, somut, söylemiş, süre, suresindeki, surlar, sürü, susuz, sıhhat, sığı, sığınmak, takdim, taksim, tarihinden, tasavvur, taviz, tavır, taşları, tecrübedir, tefrikaya, toplamak, topluma, toplumdan, türklere, uhrevî, uhreviyede, umum, üstü, vacib, vade, verdiği, verilmiş, vicdanında, yalnızlıkta, yapması, yapışı, yardımı, yarım, yaygın, yayı, yazdığı, yaşanmaz, yerden, yönden, yönelin, yüzleri, yıldızları, zamanları, zira, şahsî, şahsiyet, şahsiyetini, şartları, şevk, şeye, şeytanı

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222