+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
Sayfa 1/2 12 SonSon
16 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    بِسْمِاللَّهِالرَّحْمَنِالرَّحِيم



    Selamünaleyküm Degerli Kardeşlerim;



    Bu haftaki Hadis Sohbetleri dersimiz başladı.


    Buyrun beraber mütaala edelim anladiklarimizi paylasalim insallah..



    Bilgi
    “Muhakkak ahde vefa imandandır.” (Hâkim, el-Müstedrek)


    Benzer Konular
    Hadis Sohbetleri 6/:“Çok gülmeyiniz! Zira çok gülmek kalbi öldürür.”
    Hadis Sohbetleri 6/:“Çok gülmeyiniz! Zira çok gülmek kalbi öldürür.” . Selamünaleyküm Degerli Kardeslerim; Bu haftaki Hadis Sohbetleri dersimiz
    Hadis Sohbetleri 62:Allah katında amellerin en makbul olanı hangisidir?”
    Hadis Sohbetleri 62:Allah katında amellerin en makbul olanı hangisidir?” بِسْمِاللَّهِالرَّحْمَنِالرَّحِ
    Hadis Sohbetleri 52: “Her kim Kâbe’ye gelir, kötü söz söylemez, büyük gün
    Hadis Sohbetleri 52: “Her kim Kâbe’ye gelir, kötü söz söylemez, büyük gün بِسْمِاللَّهِالرَّحْمَنِالرَّحِ
    “Ben” den “ O ” na,“Ene” den “ Hu ” y
    “Ben” den “ O ” na,“Ene” den “ Hu ” y “ Ben ” den “ O ” na,“ Ene ”den “ Hu ” ya nasıl varılır? “Nefy-i nefy ispattır” buyrulur. Yâni, inkârı inkâr etmek ispata götürür. Kötüyü kötüleyen güzele v
    “Bana bir hadîs öğretin!”
    “Bana bir hadîs öğretin!” Bir gün, Ebüdderdâ hazretlerinin ziyaretine bir genç gelip; - Efendim, sizden bir hadîs-i şerif öğrenmeye geldim, dedi. - Ne için öğreneceksin hadîsi? - Amel etmek ve başkalarına da öğretmek için efendim. - Pekâlâ, bu
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  2. #2
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Sözüne Sadik Olmak Imandandir

    Sözüne Sadik Olmak Imandandir

    Verdiği sözde durmak, ahdine vefa göstermek, anlaşmalarına sadık olmak, insanı insan eden en belirgin vasıflardandır. Doğruluktan ayrılanlar, söz verip aldatanlar, anlaşmalarla güvendirip ardından yüz üstü bırakanlar, insanlıktan nasibi kıt zavallılardır.

    Ahit öyle büyük, öyle önemlidir ki, dünya bir söz, bir ahit üzerine döner. Tevhid eden, dosdoğru olan ve her zaman doğruluğu emreden bir söz üzerine. Bu sözün tutulmadığı, ahdin bozulduğu yerde ise her şey bozulur. Ne göklerde, ne yerde ne de insanda huzur kalır. Her şey temelinden sarsılır.

    Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 34). Vaadinden cayan, verdiği sözden dönen, sözleri yalan olan kimse Allah'a isyan, insanlığına ihanet etmiş olur; münafıklar güruhuna katılır. Ahirette de münafıklarla birlikte azap görür.


    Ecdadımız, “Var ikrar verme, öl ikrarından dönme!” demişler. Yani iyice düşünmeden, yapabileceğinden emin olmadan bir söz verme. Lakin bir kez söz verdi isen, sonunda ölüm olsa da dönme. Kaç iş, sonu ölüm bile olsa yapılır? İşte söz böyledir. Ashab-ı Güzin, gerektiğinde ölmek üzere Rasulullah s.a.v.'e biat etmiş, söz vermiş ve niceleri sözleri uğruna şehit olmuşlardır.

    Ahde vefa, Allah yolunun şiarı, temel kuralıdır. Müslümanlığımızın işaretidir. Yalancılığın, ihanetin Allah yolunda işi yoktur. Cenab-ı Mevlâ kullarından yalnızca doğruluğu ister: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Ve aşırı gitmeyin (Allah'ın sınırlarını aşıp doğruluktan ayrılmayın). Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görür. Zulüm yapanlara da yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Ve sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra size kimse yardım edemez.” (Hud, 112-113)

    Dünya menfaati için yalan sözle, hileyle, kandırmayla kazanç elde ettiğini zannedenler, aslında önce kendi nefslerine en büyük vefasızlığı yapmaktadırlar. Belki emeklerinin karşılığını alacak, dünyada mal-mülk, makam-mevki sahibi olacaklardır. Fakat bütün kazanacakları buraya kadardır. Çünkü emekleri batıldır. Doğruluktan ayrılanların ebedi saadetten nasipleri yoktur.

    İnsanın birinci görevi ahdine vefadır. Çünkü insan bu dünyaya gelmeden önce Cenab-ı Mevlâ'nın huzurunda durmuş ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Şüphesiz sen bizim Rabbimizsin.” (Araf, 172) diyerek Allah'ın kulu olduğunu ikrar etmiştir. Her insanın fıtratında bu şuur vardır. Rabbine yöneldikçe insanın huzur bulması da bu fıtrî ahdine uyum göstermiş olmasındandır. İnsan her yalan söylediğinde, vefasızlık ettiğinde, doğruluktan ayrıldığında, yaratılışında mevcut olan doğruluk vicdanını sızlatır. Durum böyle iken doğruluktan ayrılması, öncelikle kendine büyük zulümdür.

    Din-i Mübin'in esası imandır. İman da vefakârlığın bir sonucudur. Zira vefakâr, ruhlar aleminde Rabbimiz'i tasdik ve ikrara bu dünyada sadakat göstermektedir ve bu vefa bütün hayata yansımakta, müslümanın güzel ahlâkı ortaya çıkmaktadır.

    Müslüman önce Hakk'a karşı samimidir. Bu samimiyet, onun insanlara da niyet ve hareket olarak samimi yaklaşmasını, doğru sözlü ve dürüst olmasını sağlar. Aksi halde kalbî bir problemin mevcudiyeti söz konusudur ki, bir an önce şifa için gayret göstermek lazımdır.

    Vefa, peygamberlerin, velilerin en belirleyici özelliklerinden olup, beşeri hayatı yüce bir seviyede taçlandıran manevi bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler, İslâm'ı dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten sonra, Allah Tealâ'nın kaza ve kaderine teslimiyet ve vefa olarak tarif etmişlerdir.

    Vefakâr kullar, ateş parçası olan nefslerini adeta bir gül bahçesine çevirmişlerdir. Bu öyle bir bahçedir ki, içinde iman, zikir, irfan, lütuf çiçekleri yetişir ve amel-i salih ırmakları akar. Böyle bir gönülün mükafatı da kendi haline uygun olur ki, bu Cennet-i Alâ ve Cemalullah'dır. Böyle gönüllerin önünde ateşler bile vasıflarını değiştirerek gülistana dönerler. Nitekim Allah'ın halili Hz. İbrahim a.s. Nemrut tarafından ateşe atıldığında, Mevlâ'nın emriyle ateş, Hz. İbrahim'e serinlik ve selamet olmuştur. Zira “...çok vefakâr olan İbrahim...” (Necm, 37), nefs ateşini söndürmüş, Cenab-ı Hakk'a samimiyet ve sadakatini göstermişti.

    Cenab-ı Mevlâ'ya vefalı olanlar, bunun sonucunda Allah'ın kullarına karşı da vefalı olurlar. İlâhi ahde vefa bütün hayata yansır. Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz Mekke'nin fethinden sonra orada on beş gün kalınca, Ensar, Hz. Peygamber'in bir daha Medine'ye dönüp dönmeyeceğinden endişe etmişlerdi. Onların bu tedirginliğini sezen Hz. Habib-i Edip s.a.v. de, “Öyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayatım hayatınızdır. Ölümüm de sizin yanınızdadır.” buyurmuşlardır.

    İlk ünsiyet ve onun neticesi olan vefa, Cenab-ı Hakk'adır. Zira ilk ahdimiz O'nunladır. İnsan, kulluğunu hayatı boyunca en güzel şekilde devam ettirmekle vefasını göstermiş olur. Sadece dil ile ikrar bu vefakârlık için yeterli değildir. Bunun doğurduğu bir takım aklî ve vicdanî sorumluluklar vardır. Bunlar da ancak Allah'ın emirlerine riayet ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir.

    Rabbimiz'e karşı vefadan sonra en ulvî ve en gerekli vefa, alemlerin sultanı Habib-i Kibriya s.a.v.'e olan vefadır. Cenab-ı Mevlâ'dan ümmetinin selameti için feryad eden O'dur. Allah'ın kulları ateşe düşmesinler diye binbir zorlukla dolu bir hayata razı olan O'dur. İnsanların hidayetine vesile olmak için gösterdiği çabadan dolayı Rabbül Alemin tarafından “neredeyse kendini parçalayacaksın” diye uyarılan O'dur. O'na vefa, Sünnet-i Seniyye'sine sıkıca sarılmaktır.

    Fahr-i Alem s.a.v.'e bu bağlılık ve vefa ümmeti içinde öyle derecelere ulaşmıştır ki, mübarek saç ve sakallarından, ayak izinin bulunduğu taşlara kadar her emaneti baş tacı edilmiştir. Tebliğ ettiği dinimizle birlikte, hırkasından asasına, kılıcından mühr-ü şerifine varıncaya dek günümüze kadar gelen bütün emanetlere ecdadımızın göstermiş olduğu itina, hürmet ve vefakârlığın eşsiz örneği olmuştur.

    Her mümin, din büyüklerine karşı da vefasını göstermelidir. Rabbimiz'in emir ve yasaklarını, güzel ahlâkı, ilmi, bizlere kadar ulaştıran İslâm büyüklerimiz, rabbanî alimlerimizdir. Cemiyetler onların irşad ve talimleriyle istikamet bulur ve manevi alemlerini tezyin ederek, ahirete hazırlanırlar.

    Ana ve baba hakkı da üzerinde çok durulan, çok önemli hususlardandır. Onlara hizmet, güzel söz ve ikram, evlatların en büyük vefa borcudur. Ana-babadan sonra hısım ve akraba muhabbeti ve onlara vefa gelir. Akrabalık iki çeşittir. Biri bütün müslümanlar arasındaki iman ve fazilet akrabalığıdır. Diğeri ise kan bağı ile akrabalıktır. Akrabalarla ilgiyi kesmek kötü, çirkin ve günahtır.

    Bilinmelidir ki, Cenab-ı Mevlâmız'ın gazabına uğrayan nice kavimlerin helâk olma sebebi, Hakk'a verdikleri sözde durmamaları, ahdlerine vefa göstermemeleri olmuştur. Ahde vefa etmek insanlık borcu ve gereği iken buna yanaşmadılar. Böylece idrak ve iz'andan mahrum kalarak helâk oldular. Onların halleri, görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakiler için de bir öğüt vesilesi kılındı.

    Rabbimiz bizleri ahdine vefa gösteren salih kullarından eylesin.



    Kaynak: Semerkand dergisiS.MÜBAREK EROL
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  3. #3
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Vefa, sevgide devamlılık demektir. Vefa demek, ihtiyaç hâlinde ona yardım etmektir. Arkadaş, öldükten sonra, onun çoluk çocuğunu, yakınlarını sevmek, onlarla ilgiyi kesmemek de vefadandır. Müslüman vefakâr olur. Vefakâr olmanın, yani sırf Allah rızası için sevmenin mükafatı büyüktür.


    Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

    (Kıyamette hiç bir himayenin bulunmadığı zaman, Allahü teâlânın himayesinde bulunacak yedi kişiden biri, birbirini [sırf Allah rızası için] sevenlerdir.) [Buhari]

    Vefa,dostlukta, bağlılıkta sebat etmektir. Arkadaşa yaptığı iyiliği az görmek, onun yaptığını çok bilmek vefadandır.

    Vefa demek, gerek hayatta iken ve gerekse öldükten sonra sevgi ve ilgiyi devam ettirmek demektir. Ölen bir kimseye az bir vefa göstermek, hayatta yapılan çok iyiliklerden daha makbuldür. Çünkü insan, hayattaki arkadaşına bir iyilik edince, belki bir karşılık bekleyebilir. Öldükten sonra yapılacak iyiliğe riya karışması zor olur. Ölüler için dua ve istiğfar edilir. Yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Hayattaki akrabalarına, dostlarına iyilik edilir. Peygamber efendimiz, ihtiyar bir kadına ikramda bulundu. Sebebini soranlara, (Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir giderdi. Ahde vefa, dindendir) buyurdu.

    Vefanın gereğindendir ki, insan sevdiği arkadaşının dostlarını, akrabalarını da sevip haklarını gözetmelidir! Çünkü insan, yakınlarına gösterilen ilgiye daha çok memnun olur. Sevgi, sevgilinin her şeyini, ona yakından uzaktan ilgili olan her şeyi sevgili kılar. Bunun için, “Sevgilinin kapısındaki köpek, sevenin kalbinde, diğer köpeklerden üstün ve ayrı bir yer tutar” denmiştir.


    Âlimler, “Evlada hizmet, babasına hizmet demektir” buyurmuşlardır. Evlada hizmet babayı sevindirdiği gibi, evlada düşmanlık da babayı üzer. Diğer yakınlarının durumu da böyledir. Arkadaşının dostu ile düşman olmamak veya düşmanı ile dost olmamak da vefadandır. Arkadaş vefat ettikten sonra da, onun yakınlarına ilgi göstermek, sağlığında ilgi göstermekten daha kıymetlidir. Arkadaşın yanında, “Şu benim, şu senin” dememeli! İbrahim bin Şeyban hazretleri, “Bu benim kalemim, diyenle arkadaşlık etmezdik” buyururdu. “Bunu senin için yaptım!”demek de onu minnet altında bırakmak olur, soğukluğa sebep olur. Âlimler, “Çağırdığımız zaman nereye, diye soranla arkadaşlık etmezdik” buyurmuşlardır. Arkadaşın kusurlarını görmemek, mürüvvetten, vefadandır.


    Arkadaşın dost ve akrabalarını arayıp sormak vefakârlığın şartlarındandır. Onların haklarına riayet, arkadaşa ikram etmekten daha kıymetlidir.

    Vefasızlık şeytanın hoşuna gider. Mesela arkadaşlar arasındaki sevginin azalması, kırgınlığın zuhur etmesi şeytanı çok sevindirir. Şeytanı sevindirmemek, onun oyununa gelmemek için vefakâr olmalı, arkadaşın kusurlarını fazilet, hakaretlerini de iltifat kabul etmeli. İki arkadaştan biri, diğerine sert bakınca, şeytan sevinip oynar. Allahü teâlâ, (Şeytan, aralarını bozmaması için, kullarım güzel konuşsun!) buyuruyor. (İsra 53)


    Onun için kırıcı ve üzücü konuşmaktan ve sert bakmaktan uzak durmalıdır! Allah dostlarının duruşu bile sevgi telkin eder. Böyle bir kimse, makam sahibi de olsa, eski arkadaşlarını arar. (Kerem sahipleri, darlık zamanlarında kendileriyle düşüp kalkanları, genişlik zamanlarında da ararlar) denmiştir.


    Sıkıntılı anında arkadaşın yardımına koşmalı, “Kara gün dostu” olmalıdır. Şeytan, nefs ve kötü arkadaş, ara bozmaya çalıştığı için arkadaşlığı devam ettirmek zor olur. Bunun için, “Arkadaşlık ince ve lâtif bir cevherdir. Korunmasını bilmezsen kazaya uğrar!” demişlerdir. Bu cevheri korumak; arkadaşta kusur aramamak ve hiçbir hatasını görmemekle olur. Çünkü kusursuz insan olmaz. Kusurunu görünce, onu bırakmamalı ve demeli ki:


    Bu seferlik affet belki de bilmez
    Sürçen atın başı hemen kesilmez.

    Kusursuz insanla herkes geçinir. Asıl yiğitlik, kusurlu arkadaşla iyi geçinmektir. Daima onu kendine tercih etmelidir! Vefakâr olmanın şartlarından biri de, dostun sevmediklerini, düşmanlarını sevmemektir. Dostun düşmanı ile birlikte gezmek, düşmanlıkta ortak olmak demektir.


    Eski zatlardan birinin oğluna vasiyeti şöyle:
    (Oğlum, herkesle arkadaşlık edilmez. İhtiyaç içinde olduğun zaman senden uzaklaşan, genişlik zamanında malına göz diken ve yükseldiği vakit sana üstünlük taslayan kimse ile arkadaş olma!)
    O halde, ihtiyacı olan arkadaşa yardım etmeli, ondan bir menfaat beklememeli ve ona karşı hiçbir üstünlük göstermemelidir! Her şeye itiraz eden, hayır öyle değil, diyen, arkadaşlarını düşman etmekle kalmaz, bütün insanların nefretini kazanır.


    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  4. #4
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Peygamberimizin (sas) Ahde Vefası




    İslami bir terim olan “ahd/ahid” kelimesi; ge­nellikle “birine söz verme, vaad ve taah­hütte bulunma, anlaşma yapma” mana­larında kullanılır. Mastar olarak “bir şeyin yeri­ne getirilmesini emretme, talimat ver­me; söz verme” anlamına gelirken; isim olarak “emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat ve­ren söz” demektir. Ahid kelimesinde hem yemin, hem de kesin söz verme an­lamı vardır.


    Kur’ân-ı Kerim’de iman, yalnızca zihnî bir inanma değil, bunun yanında di­nî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyulacağına dair gönüllü bir taahhüddür. Bu suretle iman ile ahid arasında sıkı bir ilişki kurulmuştur. Mesela;
    “Siz ba­na verdiğiniz ahde vefa gösterin ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim.” (Bakara 2/40) mealindeki ayette geçen birinci ahid, Allah’ın kulla­rına olan emir, yasak ve tavsiyeleri; ikin­ci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfat olarak anlaşılmıştır. Bir hadiste; Allah’ın kul üzerindeki hakkı, ku­lun şirk koşmaksızın kendisine ibadet etmesi, kulun Allah üzerindeki hakkı ise azap görmeden cennete girmesi olarak beyan edilmiştir.[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]

    Peygamberimiz;
    “Allahım! Gücüm yettiği kadar ah­dine ve vaadine sadakat gösteriyorum.”[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] diye dua etmiş ve kendini Rabbine karşı daima so­rumlu hissetmiştir. A’râf suresinin 172. ayetinde ifade buyrulan kulluk sözleşmesini yorumlayan sûfiler de ‘bezm-i elest’te Allah’ın rab olduğunu ikrar etmeyi ahid, bu taahhü­de bağlı kalmayı da ahde vefa kabul etmişlerdir.


    Kur’an’a göre ah­de vefa, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür irade­siyle sadakat mükellefiyeti altına sok­muş olan müminin ahlâkî bir borcudur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartla­rını taşıyan bir insanı, borçlu ve sorum­lu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumlulu­ğun yerine getirilmesine ahde vefa ve­ya ahde riayet denir ki her iki tabir de Kur’ân’dan alınmıştır:

    Bakara 2/177’de erdemli, sadık/doğru ve muttaki mü’minler,
    “ahidlerine vefa gösterenler” olarak tanımlanırken; Mü’minûn 23/8 ve Meâric 70/32’de kurtuluşa eren mü’minler, “emanetlerine ve ahidlerine riayet edenler” olarak tarif edilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerîm ahde vefa sadedinde, kendileriyle yapılmış antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, Müslüman olmayanlara dahi verilen sözde durulmasını emretmiştir.[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]

    Ahde vefa göstermede ümmeti için örnek bir yaşayış sürdürmüş olan Peygamberimizin (sas) “el-Emîn” sıfatının, düşman­ları tarafından verilmesinin, kendi­sinin ahde vefa ve emanete riayet fazi­letine kemâliyle sahip bulunmasından ileri geldiği bütün kaynaklarda belirtil­miştir. Nitekim O, konu ile ilgili hadis­lerinde, ahde vefa göstermeyi imandan, ahde aykırı davran­mayı ise nifak alâmetlerinden saymıştır.[4]



    Peygamberlikten Önce de Sonra da Emîn ve Sadık idi


    Kâbe’nin tamiri esnasın­da mukaddes Hacer-ül-Esved taşını yerine koyma konusunda Mekkeli kabileler arasın­da ihtilaf çıktığında, Kâbe’ye ertesi sabah ilk giren kişinin taşı yerine koyması kararlaştırılmıştı. O sabah Kâbe’ye ilk gelen Muhammed (sas) olunca, herkes “el-Emîn” ve “es-Sadık”ın gelmesine ve Hacer-ül Esved’i yerine koyacak olmasına çok sevindi.


    Ancak, Hz. Muhammed’e (sas) peygamberlik gel­diğinde Mekkeli müşrikler onu reddettiler. Hakaret ettiler, deli, büyücü dediler, iftira at­tılar, kötü yolları denediler. Fakat ona hiç­bir zaman yalancı diyemediler. Bir defasın­da Kureyş’in önderleri bir araya gelmiş onun hakkında konuşuyorlardı. En tecrübelileri olan Nadr b. Haris şöyle dedi:
    -”Ey Kureyş! Başınıza gelen bu belâdan kurtulmanızı sağ­layacak bir plan bulamadınız. Muhammed çocukluğundan itibaren içinizde, gözünüz önünde büyüdü. Aranızda en sevilen, en doğru, en dürüst oydu. Şimdi, o olgunluğa erişip size bunları sunduğunda, bu sefer, o bir sihirbazdır, kâhindir, şairdir, delidir di­yorsunuz. Allah için ben onun söyledikleri­ni işittim. O sizin söylediklerinizin hiçbiri değil. Başınıza gelen yepyeni bir derttir.”
    Hz.Hatice (r.anhâ), ilk vahiy geldiğinde şaşkın­lık içinde olan eşi Muhammed’i (sas) şöyle teskin etti:


    -”Allah seni esirgesin, Ey Ebû’l Kasım! Allah se­ni hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü sen doğrusun, emanete riayet eder­sin, akrabanı gözetirsin, merhametlisin ve güzel ahlaklısın.”


    Peygamberimiz (sas), açık tebliğe başladığında Kureyşlileri Safa tepesinde toplayıp onlara sormuştu: -”Ey Kureyş! Şu dağların arkasında size karşı hazırlanan bir ordu var desem, bana inanır mısınız?” Bu soruya, orada bulunanların istisnasız hepsi tek bir ağız­dan şu cevabı verdiler: -“Evet, çünkü senden hiçbir yalan söz işitmedik!”[5]

    Onun dürüstlüğü konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktu. Çünkü Hz. Muhammed (sas), aralarında kırk yıl boyunca kusursuz, lekesiz bir hayat yaşamıştı. [6]

    Hasımları hicret öncesinde onu nasıl öldüre­ceklerini tasarlarken, o kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine nasıl iade edeceğini düşünüyordu. Ak­şam, müşrikler tarafından sa­rılan evinde, emanet para ve mücevherleri sahiplerine ulaştırması için yeğeni Hz. Ali’yi (ra) yatağında bırakmış ve sessizce Medine’nin yolunu tutmuştu…



    D
    üşmanları Bile O’nun Ahde Vefasını İtiraf Et­tiler

    Şam’da bulunan Bizans Kayser’inin, ticaret için gelen Ebû Süfyan’a, Hz. Muham­med (sas) hakkında sorduğu sorulardan biri de O’nun sözünde durup durmadığı olmuştu. Ebû Süfyan, Hz. Muhammed’in (sas) hiçbir sözünden dönmediğini itiraf etmek zorunda kalmıştı.[7]

    Rasûlullah’ın azılı düşmanlarından biri olan Safvan b. Ümeyye, Mekke fetholununca Yemen’e geç­mek gayesiyle Cidde’ye kaçmıştı. Umeyr b. Vehb Rasûlullah’a gelerek Safvan hakkın­da konuştu. Rasûlullah (sas) Umeyr’e sarığını vererek: -“Bu onun emniyetinin teminatına bir işarettir!” dedi. Umeyr, Safvan’a Rasûlullah’ın sarığıyla birlikte giderek, emniye­tinin teminat altında olduğunu ve kaçması­na gerek olmadığını söyledi. Safvan geri dönerek Rasûlullah’a geldiği zaman: -“Bana eman veriyor musun?” diye sorunca, Rasûlullah (sas): -“Evet, veriyorum.” buyurdu.[8]



    smdi, düşmanlarının bile kendisinden emin olduğu Peygamberimizin bu yüce ahlakını, kırıntılar halinde bile olsa bugünün dünyasına taşıyabilseydik, herhalde ümmet olarak halimiz bir başka türlü olurdu. O’nun vefakâr ahlakını kuşanabilseydik elbette Allah da hâlimizi güzel eylerdi. Devam edelim…



    Unutulmaz Bir Ahde Vefa ve Kadirşinaslık Örneği


    Rasûlullah (sas), Mekke’de tebliğ ve davet ortamının iyiden iyiye sıkıştığını görmüş ve bir çare arayışı olarak Taif’e yönelmişti. Ama Taif zorbaları Peygamberimizi reddetmekle kalmadılar, O’nu taşlatarak her tarafını yara-bere içinde bıraktılar. Taif’ten geri dönen Peygamberimiz (sas) bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Rasûlullah (sas) şehre girmeyi uygun bulmadı. Önce, Mekke’nin ılımlı liderlerinden biri olan Ahnes b. Şerik’e kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama o bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bir başka lider Süheyl b. Amr’a haberci gönderdiyse de yine sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im b. ‘Adiy O’nu korumayı kabul etti: Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’i (sas) karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Kâbe’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed’i (sas) kendi himayesine aldığını ilan etti. Mut’im bin Adiyy’in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah (sas) Bedir Savaşı’nda esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları söylemişti:
    “Eğer Mut’im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest bırakırdım.” [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]
    Rasûlullah (sas) Yaptığı Hiçbir Antlaşmayı Bozmadı


    Hz. Peygamber (sas) Hudeybiye Antlaşması’nı imzaladıktan he­men sonra, hapsedildiği zindandan kaçan Ebû Cendel, elleri ve ayakları zincirli olarak çıkageldi. Peygamberimiz (sas) yanındaki Müslümanların itirazlarına rağmen, kendisine sığınan Ebû Cendel’i, yeni imzaladığı antlaşmanın bir gereği olarak müşriklere iade etti. Ve ona şöyle dedi: -”Ey Ebû Cendel! Sab­ret. Biz ahdimizden dönemeyiz. Allah sana ya­kında bir yol açacaktır.” Sahabe­den Huzeyfe b. el-Yemân ve bir arkadaşı Mekke’den gelirken müşrikler tarafından yakalanmıştı. Mekkeliler onların Rasûlullah’a (sas) gitmemesi için ısrar ediyorlar, fakat on­lar da bunu kabul etmiyorlardı. Sonunda, Bedir Savaşı’na Müslümanlar safında katıl­mamaları şartıyla serbest bırakıldılar. Rasûlullah’a (sas) gelerek tüm olayı anlattılar. On­lar için ciddi bir doğruluk sınavıydı bu. Zira Müslümanlar sayıca çok azdılar ve müşriklere karşı savaşacak adama ihtiyaç vardı. İki adamın dahi onlara katılması önemli bir katkı olacaktı. Bu durumda Rasûlullah (sas) onlara şöyle dedi:-”Siz geriye dönün; her halükâr­da sözünüze riayet edeceğiz. Bizim, yalnız ve yalnız Allah’ın yardımına ihtiyacımız var.”[10]



    Özetle: Hz. Peygamber (sas) maliyeti ne olursa olsun, düş­manlarına karşı bile ahdine riayet etmiş ve asla sözünden dönmemiştir. Her konuda olduğu gibi antlaşma ve sözleşme konusunda da Kur’ân’ı öğütlemiş, onu hayatına uygulamış, insanla­ra da Allah’ın emrettiğini öğretmiş ve talim etmiştir:
    “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ah­dini yerine getiriniz. Allah’ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri boz­mayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir.” (Nahl 16/91)Ve İsrâ suresinde de şöyle buyrulmaktadır:
    “… Ahdi de yerine getirin, doğ­rusu verilen ahidde sorumluluk vardır.” (İsra 17/34)



    Peygamberimiz (sas) Randevularını Hiç Aksatmadı


    Peygamberimiz (sas) günlük hayatında ve bütün ilişkilerinde ahde vefa ilkesine sadık kalmış; bu minvalde verdiği her sözü mutlaka yerine getirmiş, randevularına kesinlikle uymuştur.


    Abdullah b. Ebû Hamza, kendi rivayetine göre, Rasûlullah’tan (sas) bir şey satın almış ve ödenecek bir miktar bakiye kalmıştı. Bu ödeme için O’na gi­deceğine dair söz vermiş, fakat verdiği sözü de unutmuştu. Hz. Muhammed’in (sas) kendisini bekleyeceği yere gittiğinde O’nu hâlâ kendi­sini bekliyor buldu. Peygamberimiz (sas) sadece şöyle dedi:-”Bana büyük bir mesele ve güçlük çıkardın. Üç gün­dür burada seni bekliyorum.”




    Sonuç: Rasûlullah’ın Ahde Vefa Mirası ve O’nun Gibi Vefalı Olmak


    Ebû Cuhayfe, şunları anlatmıştır: “Rasûlullah’ı saçları aklaşmış beyaz tenli bir adam olarak gördüm. Torunu Hasan b. Ali ona benzerdi. Bize on üç genç dişi deve verilme­sini emretmişti. Fakat biz develeri almak için gittiğimizde develeri almadan onun ölüm ha­beri ulaştı. Daha sonra Ebû Bekir halife olunca, “Rasûlullah’ın verilmiş sözü olan kim varsa gelsin.” dedi. Ben de kalkıp ona giderek Rasûlullah’ın verdiği sözden bah­settim. Ebû Bekir de develerin bana verilme­sini emretti.”[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]


    Hâsılı; Hz. Ebû Bekir (ra), Allah Rasûlü’nden öğrendiği hak-hukuk anlayışını, verdiği sözde durmayı, ahde vefayı, antlaşmalara sadakati nasıl harfi harfine uygulamışsa, yine onun gibi diğer ashabı ve takipçileri de aynı ilkeleri hayatlarının bir parçası haline getirmişlerse, O’nun ümmeti olarak bizler de hayatımızın her alanında ahde vefa ilkesini gözeterek emin, ahdine ve randevularına sadık, sözüne güvenilir insanlar olmalı ve bunu karakterimizin bir parçası haline getirmeliyiz vesselam.






    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Buhârî, Libâs 101; Müslim, Îmân 48.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Buhârî, Da‘avât 16; Tirmizî, Da’avât 15.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Tevbe 9/1,4,7.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] “Münafığın alameti üçtür: konuştuğu zaman yalan söyler, va’dettiğini yerine getirmez ve emanete ihanet eder.” (Buhârî, İman 24))
    [5] Siret Ansiklopedisi, Komisyon, İnkılab Yayınları, 1988-İstanbul, 1/69-70.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Bkz. Yunus 10/16.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Celaleddin Vatandaş, Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Pınar Yayınları, İstanbul-2009, 2/362.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Siret Ansiklopedisi, 1/75.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev: M.S.Mutlu, İrfan Yayınevi, İstanbul-1966, 1/96; Ebû’l-A‘lâ el-Mevdudi, Hz.Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, çev: A.Asrar, Pınar Yayınları, İstanbul-1985, 1/577.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] Siret Ansiklopedisi, 1/75-76.
    [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] A.g.e., 1/76.



    Abdullah YILDIZ –
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  5. #5
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Vefa, arkada bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamaktır..
    Vefa, dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere,
    hayallere ihanet katmamaktır…
    Vefa, sadece ‘has’ların vasfıdır! Nisyan yani unutmak ise ‘ham’ların…
    Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefadan!
    Ve öğrendik ki; sadece “gönlümüzün kitabında; bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız” düstûru kayıtlıdır diyenlere vefalı olunmalı!
    Vefa dostluk ikiz kardeştirler ve onları sevgiyle beslemek gerek.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  6. #6
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Endülüs’te ve Mısır’da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâ ve bağlılık husûsunda buyurdular ki:

    "Allahü teâlâ, Âdemoğlunun bedenini üç kısım yaptı. İnsanın lisanı (dili) bir kısım, uzuvları, âzâları bir kısım, kalbi de bir kısımdır. Allahü teâlâ bu kısımlardan her birine bâzı şeyler emredip, bu emirlere uymalarını, vefâ göstermelerini istedi.

    Kalbin vefâsı, Allahü teâlânın tekeffül ettiği, üzerine aldığı rızık için üzülmemesi, endişelenmemesi, kendisinde; hîle, düzen, oyun, hased gibi kötü düşüncelerin bulunmamasıdır.

    Lisânın (dilin) vefâsı, gıybet etmemesi, yalan söylememesi, dünyâsına ve âhiretine yaramayan faydasız ve boş sözler söylememesi, böyle sözlerle vakit geçirmemesidir.

    Âzâların vefâsı, Âdemoğlunun âzâ ile hiçbir zaman herhangi bir günâha koşmaması ve o âzâlar ile hiçbir kimseye eziyet vermemesidir."
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  7. #7
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    ADAMLIĞIMIZIN DEĞER ÖLÇÜSÜ: AHDE VEFA

    AHMET SAFA

    İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.

    Ahde vefa; yani sözünde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özünde ve sözünde doğru olmak...

    Ayet ve hadislerde olgun müminlerin sıfatları arasında ahde vefa zikredilmiş (Mü'minun, 8; Meâric, 32), pek çok ayet-i keri­meyle de bu hususun üzerinde durulmuştur.

    İnkârcılar arasında bile “el-emîn: güvenilir, sözünde duran” sıfatıyla anılan Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in vefa ve sadakatle dolu hayatı da önümüzdeki en güzel örnektir.

    O halde ahde vefa, salih amel ve itikatla olgunlaşan kâmil müminin en bariz sıfatıdır.

    İnsanlık nereye giderse gitsin öyledir, öyle olmalıdır.

    Ahde vefa veya kısaca vefa... Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak... Bu ulvi meziyetler sevginin, dostluğun ve kardeşliğin bağrında yeti­şir. Kin, nefret, haset onu her zaman boğmuş, daha doğmadan öldür­müştür. Vefa ancak sevgi, iyilik ve kardeşlik ikliminde boy atıp gelişebilir. Bu yüzden sözlükler vefa kelimesine, “sevgi ve dostlukta sebat etmek” anlamını da vermişlerdir.

    Vefa, ödemek, yetişmek manalarına da gelir. Hiçbir inanç ayrımına girmeden insanlara karşı maddi ve manevi borçlarını ödemek, sıkıntılı anlarında din kardeşlerinin imdadına yetişip onların ihtiyaçlarını karşılamak da vefanın anlam dairesi içindedir.

    Kur'an-ı Kerim, Allah'a iman eden bir müminin O'nunla ahitleştiğini, bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına dahil ettiğini açıklar. İster Allah'a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük açısından mümini borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine “ahde vefa” denir.

    Zaten onu üstün bir fazilet haline getiren şey de, kişinin her an taahhüdünün aksini yapma imkanı varken, verdiği sözüne sadık kalmasıdır.

    Ahde vefanın hükmü ve mesuliyeti

    Ahitle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa kefaret gerekir. Fakat ahitte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı kefaretle ortadan kalkmaz (İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an).

    Bu se­beple Kur'an-ı Kerim ahde vefanın üzerinde ısrarla durmuştur. Bir ayet-i kerimede: “Ahdi de yerine getirin. Çünkü verilen sözde elbette sorumluluk vardır.” (İsra, 34) buyurulmuştur.

    Allahu Tealâ ile insan arasında kulluk ve ilâhlık mukavelesi vardır. Bu mukavele­nin şartlarına riayet etmek farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım.” (Bakara, 40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir. Yani siz, Allah'a verdiğiniz sözü hayatınıza aksettirip O'na ibadet ve kulluk edin ki, Allah da sizi şeytanın ta­sallutundan koruyup muhafaza etsin.

    Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin mesuliyeti çok büyüktür. Bu sözleşmenin önemli bir boyutunu da, ölümü göze almak teşkil eder. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “Allah, müminler­den mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, ölürler, öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah'tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır” (Tevbe, 111)

    Sahabe-i Kiram hazretleri, Cenab-ı Allah ile yaptığı anlaşmadan ve Rasulullah s.a.v.'e ver­diği sözden hiç şaşmadılar. Sonuna kadar sadakatle devam ettiler. Cephelerde ekin biçilir gibi biçildiler, fakat bir adım geriye gitmediler. O'nun rızası uğruna mal ve canlarını seve seve feda edecekleri hususunda ahitleşmede bulundular. Kur'an-ı Kerim onları söz ve ahitlerine bağlılığı ile destanlaştırırken şöyle buyurmaktadır: “İnananlardan öyle yi­ğitler vardır ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de (şehitliği) beklemedeydi.” (Ahzab, 23)

    Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin şartları kullar arasındaki muameleyi de ihtiva etmektedir. “Allah'ın ahdini yerine getirin.” (En'am, 152) emrini alimler; “gerek Allah'ın sizi sorumlu tuttuğu ahitleri, emirleri, yasakları ve gerek sizin Allah'a veya Allah namına diğerlerine verdiğiniz ahitleri, adakları, yeminleri, akitleri; doğru olan her tür taahhüdü yerine getirin” şeklinde izah etmişlerdir. Ahde vefanın imandan olduğunu belirten Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz de, ahde aykırı davranmayı nifak alametlerinden saymış­tır. (Buharî, Müslim)

    Ahde vefasızlar dünyada rezil olacakları gibi, ahiret gününde de teşhir edilerek rezil edilecektir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak dikilecek; bu filanın vefasızlığıdır, denilecektir.” (Buharî, Müslim)

    En büyük ahit: Kâlu Belâ

    Elest Bezmi'nde Allahu Tealâ ile ruhlar arasında bir sözleşme (misak) yapılmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Adem Aleyhisselam'ın sulbünden zürriyetlerini almış ve onlara hitaben: “Rabbiniz değil miyim?” demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. “(Onlar da) evet Rabbimizsin, şahidiz, dediler. Kıyamet günü, bizim bundan haberimiz yoktu, demeye­siniz.” (A'raf, 172)

    Böylece insan ruhu, Rabbiyle yaptığı bu misaktan sonra fıtrî ve tabii bir sözleşme altına girmiş, O'nun terbiye ve emanetini kabul edip emirlerini yerine getirmeyi taahhüt etmiştir. Ayrıca dünyaya gelip vücut bulduktan sonra mümin, Rabbi'ne ve O'nun Peygamberi'ne iman etmekle yeni bir sözleşme daha yapmıştır.

    Bu sözleşmeye Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz'in bütün emirleri ve O'nun sahabe-i kiram hazretlerinden aldığı bütün ahitler de dahildir:

    “Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ediyorlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih, 10)

    Antlaşmanın kısaca muhtevası emirlere uyup yasaklarından kaçınmak, şeytana kulluk etmekten uzak durmaktır. İnsanlar iman etseler de etmeseler de, emir ve yasakların hududunu aşmakla doğrudan şeytanın emrine girmiş olurlar:

    “Ey Ademoğulları! Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır diye ben sizinle ahitleşme­dim mi? (Yasin, 60)

    AHDE VEFANIN KAPSAMI

    Vefa, düşman bile olsa verdiği sözden dönmemektir. Vefalı insan, dost-düşman herkesin güven ve emniyet duyduğu kimsedir. Onun karakterinde yalancılık, döneklik ve kalleşliğin izine rastlanmaz. En zor anlarda bile ahde vefa eder.

    Ahde vefa, kulun Allah'a, ümmetin peygamberine, müridin mürşidine, dostun dos­tuna, aile fertlerinin birbirine, milletin vatanına sevgi ve sadakatidir.

    Vefa, mümkün oldu­ğunca dostundan ihtiyacını gizlemek, ondan bir şey istememek, eziyetine tahammül etmek, lüzumundan fazla hürmet, tevazu ve hizmetle ona ağırlık vermemektir.

    Vefa, dostunu Allah için sevmek, arkadaşı öldükten sonra onun aile efradına iyilik ve yardım etmek, kapıdaki kö­peğine varıncaya kadar her şeyine değer vermektir. Allah için birbirini seven, bu sevgiyle bir araya gelip ayrılan kişiler, kıyamet gününde Arş-ı Azam'ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. (Riyazu's-Salihin)

    O asla sözünden dönmezdi

    Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'den sözüne daha sadık bir kimse yoktu. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha müslüman olmazdan evvelki haliyle Ebu Süfyan, O'nun doğruluğunu, iffetini, ahde vefasını biliyor ve kendilerine sorulduğu zaman bunu itiraf ediyorlardı. Aslında bütün düşmanları O'nun doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat onların aşamadıkları nokta farklıydı.

    Abdullah bin Ebu'l-Hamsa r.a. anlatıyor:

    Peygamber olmadan önce Hz. Rasul-i Ek­rem'e alış-verişle ilgili bir şey vermek için filan gün filan yerde buluşmak üzere sözleş­tik. Fakat ben unuttum, ancak üçüncü gün hatırladım. Gittim baktım ki, Rasul-i Ekrem s.a.v. orada bekliyor. Beni görünce:

    - Delikanlı beni yordun. Üç günden beri seni burada bekliyorum, buyurdu. (Ebu Davud)

    Bedir savaşı için yola çıkıldığı esnada, Huzeyfe el-Yemanî ile babası Huzeyl, Peygam­berimiz'in safında savaşmak üzere ardından yola çıkmışlardı. Müşrikler baba-oğulu yolda gö­rerek sorguya çektiler:

    - Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz, dediler. Onlar da:

    - Evet, bizim niyetimiz budur, dediler.

    Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek ve Peygamberimiz'le birlikte sa­vaşmamak üzere söz aldılar.

    Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygam­berimiz'in huzuruna gelerek başlarından geçenleri anlattılar ve mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler.

    Efendimiz s.a.v. onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, o anda savaşçıya çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen şöyle buyurdu:

    - Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. O'nun yardımı bize kâfidir. (Müslim)

    Kur'an-ı Kerim'de ahde vefa ile ilgili ayetlerde, yapılmış antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde davranılması emredilmektedir. (Tevbe, 1, 4, 7)

    Hz. Peygamber s.a.v., vefat eden dostlarının dostlarına da son derece vefalıydı. Hz. Aişe r.a. anlatıyor:

    Rasul-i Ekrem s.a.v. bir defasında yanına gelen yaşlı bir hanıma çok ik­ramda bulundu. Kadın gidince sebebini sordum. Buyurdular ki:

    - Bu kadın Hatice'nin sağlı­ğında bize gelir giderdi. Ey Aişe, ahde vefa imandandır. (Hakim)

    Allah Rasulü s.a.v.'in Rabbi'ne karşı vefası da dillere destandı. Mekke'de binbir çile ve ıstırabın içinde iken bile nafile ibadetlerini aksatmıyordu. Kıldığı namazların bir rekâtı bazen saatler alıyor, ayağa kalkmaya dermanı olmadığı zaman oturarak kılıyor, fakat yine terk etmiyordu. Mübarek elini Rabbi'ne açtığı zaman, duaların en içteni, en mahzunu ve en güzeli mübarek dilinden semalara yükseliyordu.

    Vefasız dost olmamak için...

    Vefa, dostun dostuna dost olmak fakat düşmanına dost olmamaktır. Allah Tealâ ile ahitleşen müminin dostu, ancak Allah Tealâ'yı dost bilenler olabilir. O'nun düşmanı müminin de düşmanıdır. Kur'an-ı Kerim'de buyurulur ki:

    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” (Tevbe, 23)

    Fakat bu durum onların hukukuna ria­yet etmeye engel değildir. Kâfir bile olsa insanlara yeri geldiği zaman Allah için iyilik ve ik­ramda bulunmak güzel bir haslettir. Bu bir bakıma yaradılanın hatırını Yaradan'dan ötürü gözetmektir. Kalplerin yumuşamasına ve imana dair mevzuların konuşulabileceği bir zemininin ha­zırlanmasına da sebep olur. En azından size ve sizin temsil ettiğiniz yüce değerlere karşı yumuşa­mayı sağlar. Hz. Esma r.a. kendisine misafirliğe gelen müşrike annesine, Efendimiz s.a.v.'den izin alarak iyilik ve ikramda bulunmuştur. Yine kendisi için koç kesilen İbn-i Ömer r.a., yahudi komşusuna etten ikram edilmediğini duyunca telaşlanmış ve etin diğer komşu­lardan önce ona ikram edilmesini emretmiştir. Vefa işte böyle davranmayı gerektirir.

    İslâmiyet, bu gibi faziletlerin gönülleri yumuşattığı, insanları kendine meftun ettiği rahmet ikliminde kısa zamanda yayılmıştır. Fakat her şeye rağmen Kur'an ve Sünnet'in ölçüleri, iman etmeyenlere karşı dostluk sayılabilecek ölçüde muhabbet ve sırdaşlığa engeldir. Onlardan zuhur edebilecek kötülüklere, sahip oldukları inanç ve düşüncelere karşı en azından kalben mesafeli olmak da yine Allah'ın emri­dir.

    Söz verirken...

    Mümin, Allah Tealâ ile ahdini bozacak şekilde birine söz vermemelidir. Zira ancak fasıklar Allah ile sözleşmesini iptal eder. Böylelerinin hiçbir ahde saygı göstermesi de beklenemez. “Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet on­lara; (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” (Raad, 25)

    Fakat gafletle mesela bir haram işlemek üzere birine söz verilmişse, Allah'a verilen söz hatırlanıp, tevbe edilerek bu batıl söz­den vazgeçilmelidir.

    Yine birine söz verirken, “inşallah: Allah dilerse” demek gerekir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz söz verdiği zaman bunu kat'i olarak vermezdi. “Belki” kaydını koyardı. İbn-i Mesud r.a. da inşallah derdi. Evlâ olanı da böyledir. Fakat bundan kesinlik manası anlaşılırsa, meşru mazeret olmadıkça muhakkak ahde vefa gerekir. Yani kişi kendi dönekliğini inşallah demiştim diye Cenab-ı Allah'a fatura etmeye kalkmamalıdır. Birazcık düşünülürse, bu dehşetli bir vebaldir.

    Şayet kişi söz verirken içinden yapmamaya ka­rarlı ise bu nifakın ta kendisidir. Verdiği sözde mazeretsiz olarak durmamak da aynı şekilde nifak alametidir. O bakımdan, neye mal olursa olsun, verdiği sözü bozmamalı veya boza­cağı sözü vermemelidir.

    O günler geride mi kaldı?

    İslâmiyet'in gönüllerde hükmünü icra ettiği devirlerde millet bir vücudun uzuvları gi­biydi. Kalplerde vefa, davranışlarda incelik ve zarafet vardı. Allah haşyetiyle nurlanan sinelerde şefkat, merhamet ve emanet şuuru hakimdi. Farklı düşünceler birer zenginlik kabul ediliyor, hemen her din salikinin var olduğu cemiyetin içinde inançlara saygı gösteriliyordu. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denilerek küçük bazı anlaşmazlıklar vefa duygusundan hareketle olgunlukla karşılanı­yordu. Çarşılar, sokaklar hayâ, edep ve iffeti temsil ediyordu. Yalancılık, sahtekârlık ve haramilik gibi gayri ahlâkî davranışlar en büyük arsızlık sayılıyor, bu gibi işleri yapanlar, ailesi, köyü ve oymağıyla birlikte bir ömür boyu unutulmuyordu. Zulme zulümle mukabele edilmez, defalarca aldanılsa bile bir kere aldatmaya tenezzül edilmezdi.

    Sonra o devirler yavaş yavaş geride kaldı. Sinelerde Allah sevgisi inkıraza uğradı. Nihayet çoğunluk itibariyle vefa ortadan kalktı.

    Bugün vefanın olmadığı yerde sevgi ve samimiyetten bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplumda birlik, beraberlik ve gerçek bir dayanışmadan söz etmek de imkansızdır. Zaman zaman vefasızlardan zuhur eden bu gibi haller, menfaat, mürailik ve iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira Allah için sevmeyen, kalbî hayatında istikrar olmayanlarda, böyle ulvi şey­ler zuhura gelmez. Her gün birkaç defa yeminini bozan, her defasında sözünden dönen, vefa, mertlik ve yiğitlik duygusundan mahrum, dönek, ödlek tiplerden vefa beklemek, gaflet ve aldanmışlığın ta kendisidir. Onlarla yola çıkan yolda kalır. Onlara bel bağlayan sırtından han­çerlenip iki büklüm olur.

    Ne yazık ki, son birkaç asrın manzarası genel itibarıyla işte budur. Yalan, hıyanet, kabalık ve döneklik sermaye haline gelmiş; sokaklar arsızlık, zu­lüm ve hakka tecavüzle dolmuş, haramilik iş bilirlik şekline dönmüştür. Merhum Akif'in dediği gibi:

    Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde

    Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

    Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl

    Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

    Beyinler ürperir, Ya Rab ne korkunç inkılâb olmuş:

    Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.

    Birbirlerine devamlı şüphe ve güvensizlikle bakan, birbirine yabancı, ve­fasız bir toplumun iflahı zordur. Ne yazık ki, milli birliğimiz için ciddi tehlike sinyalleri çalmaktadır. O bakımdan bir kere daha Allah'a dönüşten başka bir çare görünmüyor.



    MÜRŞİDE VEFA

    Müridlerin bir mürşide intisap ederken yaptıkları biat, verdikleri söz de bir ahittir. Buradaki ahdin manası, tam bir sadakat ve dürüstlükle kâmil mürşide bağlanacağına, harfiyen emirlerini yerine getireceğine söz vermek, bu uğurda her türlü meşak­kat ve çileyi de göze almaktır.

    Allah'ın rızasını kazanmak büyük bir iştir. Velî olmak manasına gelir. Nefsi terbiye etmeden O'nun rızası elde edilemeyeceği gibi, Hak dostlarının kapısına varmadan nefsin ter­biye edilmesi de zor ve neredeyse imkansızdır. Allah'a vasıl olanların hemen tamamı, az veya çok Hak dostlarının terbiyesinden geçmişlerdir. Meselenin ehemmiyetinden dolayı Cenab-ı Hak: “Bana yönelen kimsenin yoluna uy.” (Lokman, 15) diye emretmiş, diğer bir ayet-i kerimede ise: “Ey inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) buyurmuştur.

    Kalpleri Allah Tealâ'nın nazargâhı olan kâmil mürşidler, manevi Kâbe hükmündeki zatlardır. Hz. Rasulullah s.a.v.'in sevgilisi, vekili, vârisi ve emanetidirler.

    Dolayısıyla onlarla ahitleşmek, Allah ve Rasulü ile ahitleşmektir. Onlara itaat etmek, Alemlerin Rabbi'ne ve İki Cihan Güneşi'ne itaat etmektir. İsyan da yine onlara isyandır.

    Mürşidi can u gönülden sevmek Allah ve Rasulü'nü sevmeye ve kâmil imanı elde etmeye sebep olur. Hadis-i şerifte: “Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimse için ailesinden, çoluk çocuğundan, anne babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz.” (Buharî, Müslim) buyrulmaktadır. Tasavvuf alimleri ittifak etmişlerdir ki, aynı şekilde bir mürid mürşidini sevmeden Hz. Fahr-i Kainat s.a.v.'i sevemez.

    O bakımdan ahde vefa ve civanmertlik odur ki, mürid yüzünü bir kere mürşidine döndürür ve başka dönmek nedir, ölün­ceye kadar bilmez. Var gücüyle ona muhabbet eder, sadakatle emirlerini yerine getirir. Hatta mürşidi onu kapıdan kovsa, Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi döner, mürşidinin ayaklarının altın­daki merdiven gibi, usulca başını eşiğe kor.

    Mürid, mürşidinin sevdiği her şeyi sever. Onu üzen her şeye üzülür. Mürşidinin canını sıkan bir şey oldu mu, bunu ferasetiyle anlar ve derhal gereğini yapar. Huzura her varışta edeple varır. Gıyabında da edeple oturur, edeple kalkar. Zihninde, hayalinde, tasavvurunda, hatta rüyalarında bile onunla konuşur, onunla gezer. Hızır Aleyhisselâm yanına gelse, kendisiyle konuşsa, kalbinin asıl iltifatı yine mürşidinedir. Zira ahdinde ve muhabbetinde ihlâslıdır. Bilir ki, bir kalpte iki padişah olmaz. Gönlünde çatallaşma başlayanların hemen hepsi yolda kalmışlardır.

    Güneş gibi dört bir yanı aydınlatan kâmil ve mükemmil bir mürşidi buluncaya kadar belki çok gezer ve çok yorulur. Fakat bulunca elsiz ve dilsiz emrine amade olur. Neden, niçin, nasıl sorularıyla gönlünü karartıp teslimiyetini yıkmaz. Hiçbir sırrını ondan saklamaz. Olanca gücüyle hizmet eder. Ondan iltifat beklemez. Çünkü kalpten kalbe iltifat edenler, zahiren iltifat etmezler. Kapıya yeni gelenlerden esirgemedikleri gonca güller gibi tebessümlerini, bazen kırk yıllık talipten esirgerler. Onların işi maneviyatladır, adetleri böyledir. Zahiren hep cefa eder gibidirler. Fakat talibe gereken vefadır.

    Talip, Hakk'a vasıl oluncaya dek adım adım sabır ve metanetle hedefine yürür. Sağa-sola başını çevirmez. Manevi zevklerle sarhoş olup yolda eğlenmez. Hakk'a vasıl olduktan sonra da rehberini hiç mi hiç unutmaz. Ne zaman bir sohbet açılsa, hemen ondan bahseder. O'nun ruhaniyetinden istimdad eder. Yıllar bir türlü onu sinesinde eskitemez. Mürşidini hatırlatan her şey, mürid için muhabbet kaynağı olur.

    Mürşide vefa göstermek, hakikatte Allah ve Rasulü s.a.v.'e vefa göstermektir ve ebedi selamete vesiledir.

    Böyle bir selamet, ebedi kurtuluş, cefa çekmeye değmez mi?

    Kaynak: Semerkand dergisi, 10/2004
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  8. #8
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Vefa nedir? Kimlere vefalı olmamız gerekiyor? Vefasız olmanın bedeli ve günahı var mıdır?”



    Vefa, sözlükte sözünde durmak, sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, borcu ödemek, dostluk ve sevginin gerektirdiği davranışlarda devamlı olmak manalarına gelir. Müslüman’ın ahlâk güzelliğidir, erdemidir, faziletidir, doğruluğudur, dürüstlüğüdür.


    Kur’ân’da birçok âyet insan sıfatıyla bizleri, muhatabımız düşmanımız da olsa vefalı olmaya çağırıyor. Müslüman, zararına da olsa, verdiği sözü tutan, yaptığı sözleşmelere uyan, imza koyarak taraf olduğu antlaşmalara sadık kalandır.


    Kur’ân buyuruyor ki:“Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz birr ve takva (Allah katında makbul olan iyilik) değildir. Asıl birr ve takva; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin bu tutum ve davranışıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.”

    1
    “Ey iman edenler! Yaptığınız sözleşmeleri titizlikle yerine getirin.”

    2
    “Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphe yok Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.”

    3
    “Verdiğiniz sözleşmeyi tutunuz. Çünkü verdiğiniz sözlerden sorguya çekileceksiniz.”

    4“Kim Allah’a karşı verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.”

    5
    Peygamber Efendimiz (asm) Müslümanlar arası vefanın nasıl yaşanacağı konusunda buyuruyor ki: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona hıyanet etmez. Ona yalan söylemez. Ona yardımı terk etmez. Her Müslüman’ın ırzı, malı ve kanı diğer Müslüman’a haramdır.”


    6
    Öyleyse başta Hâlık’ımız, Razık’ımız, Fâtır’ımız olan Cenâb-ı Allah’a vefalı olmamız vazifemizdir, farzdır. O’nun Resulüne (asm) getirdikleri konusunda vefalı olmamız da vazifemizdir ve bu değişik hükümler içerse de farzdan sünnete kadar derecelerle üzerimizdeki ağırlık merkezleridir.Yakınlarımıza, akrabalarımıza, anne ve babamıza, kardeşlerimize, ailemize, eşimize, arkadaşlarımıza da vefalı olmamız gerekir.


    Ahlâk-ı hamidemiz bize bunu da emreder. Meselâ tehlike anında, elimizde bir imkân varsa, Müslüman kardeşimizi tehlikeyle baş başa bırakıp gidilmez. Ona yardım etmemiz gerekir. Vefa budur. Akrabalarımızı arayıp sormak, gerekirse yardımcı olmak, dertleriyle ilgilenmek onlara olan vefamızın gereğidir. Kur’ân buna sıla-i rahim diyor ve önemli bir görev olarak üzerimize yüklüyor.

    Arkadaşlar arası verdiğimiz sözlere sadık olmamız ve vefalı davranmamız gerekir. Eğer yapılmayacak bir söz ise, söz verip sadakat göstermemek yerine, başlangıçta söz vermememiz daha doğru olur. Atalarımızın “Söz namustur.” ifadesini unutmamak, verdiğimiz sözü namus saymak vefalı davranışın gereğidir.


    Vefasız olmanın bedeli elbette vardır ve vefa konusuna göre değişir. Allah’ın emirlerine vefalı olmamak bize iki dünyada da kaybettirir. Sünnet-i seniyyeye vefalı olmamak bizi hüsrana uğratır. Arkadaşlarımıza doğru konularda ve dinî hizmetlerde vefalı olmamak bizi şahs-ı manevi havuzundan ve birlik ve beraberlik sevabından alı koyar, en hafif ifadeyle bizi dostsuz bırakır, arkadaşsız bırakır. İhlâsımızı ve sadakatimizi zedeleyebilir. Hizmet şevkimizi kaçırabilir.


    Oysa vefalı olmakta konusuna göre büyük sevaplar, feyizler ve dereceler vardır. Her şey bir yana, rahmet vefalı olana gelir, inayet vefalı olana gelir, şefkat vefalı olana gelir. Allah’ın rızası vefalı olandan yanadır.

    Dipnotlar:
    1- Bakara Sûresi: 177,
    2- Maide Sûresi: 1,
    3- Nahl Sûresi: 91,
    4- İsra Sûresi: 34,
    5- Fetih Sûresi: 10,
    6- Riyazu’s-Salihin, 234.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  9. #9
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Ahid ve akit sözlü ve yazılı olarak tespit edilen anlaşma demektir. Vefa da yapılan anlaşmanın icaplarını bütünüyle yerine getirmektir.

    İslam dini yapılan ahid ve akitlere çok önem verir ve tarafların yapılan bu akitlere sadık kalmalarını ve icaplarını yerine getirmelerini ister.

    Çünkü yapılan akitler ve ahidlerin icapları yerine getirilmez ise böyle ortamlarda kişilerin birbirlerine karşı itimatları kalmaz ve düzen bozulur.

    Onun için bu hususta gerek Kuran-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde müslümanlar uyarılmış, güven ortamına zarar verecek, kişilerin birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsacak davranışlardan, verdikleri sözleri, yerine getirmemekten yaptıkları akitleri bozmaktan men edilmişlerdir.

    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Onlar ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Rad 20)

    Bu ayet-i kerimede muttakî müslümanların vasıfları bildirilmektedir.

    Muttaki müslümanlar:

    1- Yaptıkları ahidleri ifa ederler.

    2- Verdikleri sözü yerine getirirler.

    Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:

    “Mü’minler emanetlerine, akitlerine riayet ederler.” (Mü’minun 8)

    Sözünde durmamak, ahde vefasızlık bir nifak alâmetidir.

    Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

    “Dört şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu bırakıncaya kadar, kendisinde nifaktan bir haslet vardır. (O hasletler):

    Kendisine bir şey emanet olunursa hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz kavga ederse baştan çıkar (haktan ayrılır.)” (Buharî)

    Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır.

    “Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir.” (Buhari)

    Ahde vefa İslam ahlâkının en mühimlerinden biridir. Her hususta olduğu gibi bu hususta da biz müslümanlara örnek, canımız efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir.

    O hayatı boyunca, peygamberlikten önce ve sonrasında, bütün akitlerine sadık kalmış ve biz ümmetine de ahidlerini ifa etmeleri, sözlerini yerine getirmelerini tavsiye buyurmuştur.

    Bakınız Peygamberimiz, efendimiz ahdine nasıl vefâ gösteriyor, verdiği sözde nasıl duruyor okuyalım, ibret alalım.

    Abdullah bin Ebil Hamsa radıyallahu anh anlatıyor:

    “Bi’setten (peygamberlikten) önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle bir alış veriş yapmıştım. Kendisine borçlandım. Biraz beklerse parasını hemen getireceğimi söyledim. Fakat bu arada verdiğim sözü unutmuştum. Nihayet üç gün sonra hatırladım ve konuştuğumuz yere geldim. Bir de ne göreyim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözleştiğimiz yerde bekliyor.

    Beni görünce:

    -Ey delikanlı” Bana eziyet ettin. Burada üç gündür seni bekliyorum.” buyurdu. (Ebu Davud)

    Dikkat buyurulsun Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin orada bekleyişi alacağını tahsil etmek için değil, gence verdiği söze sadık kalmak içindi. Sonra canımız efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin beşerî münasebetlerdeki hoş görüsüne, müsamahasına bir bakınız. Kendisini bir yerde üç gün bekleten gence sadece:

    -“Ey delikanlı! Bana eziyet ettin. Burada üç gündür seni bekliyorum.” demekten ibarettir.

    Bir müslümanın evveliyetle yerine getirmesi gereken ahid, Allah Teâlâ’ya verdiği ahiddir.

    Müslüman, iman etmekle imanın gereklerini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. İmanın kemali de verdiği ahde sadık kalıp kalmamakla ölçülür.

    Müslüman gerektiğinde Allah yolunda, inancı uğrunda canını bile feda eden kimsedir. Böylesi mü’minleri Allah Teâlâ methüsenâ etmektedir.

    “Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid oldu) kimi de sırasını beklemektedir. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 23)

    Böyle vefakâr, sözünün eri, yiğit müslümanlardan oluşan bir toplumun üstesinden gelemeyeceği bir mesele olmaz.

    Müslümanlar kendi aralarında yaptıkları akitleri, sözleşmeleri de yerine getirmekle mükelleftirler. Aslında bir müslüman Allah’a olan ahdini tam olarak yerine getirirse birbirlerine karşıda akitlerini yerine getirmiş olurlar. Çünkü Allah Teâlâ müslümanların akitlerini yerine getirmelerini emretmektedir.

    Günlük yaşantımızda, insanlarla olan ilişkilerimizde en küçüğünden en büyüğüne kadar ahidleşmelerimiz, söz vermelerimiz olur.

    Meselâ, filan saatte, filan yerde buluşalım gibi. Bu bir sözleşmedir. Asla küçümsenmemelidir. Sözünü yerine getirmesine engel bir mani çıkarsa o takdirde karşı tarafa, buluşma saatinden önce haber verilip özür dilenmelidir.

    Müslümanın sözü karşı tarafa verilmiş bir senet gibidir. O bakımdan verilen söz küçüğüne, büyüğüne bakmadan mutlaka yerine getirilmelidir.

    Maalesef zamanımız müslümanları bir çok konuda olduğu gibi ahde vefa konusunda da sınıfta kalmaktadır.

    Ahde vefâ olmayınca, verilen sözler yerine getirilmeyince, insanların da birbirlerine karşı güven ve saygısı kalmamaktadır. Toplumun yardımıyla yapılacak bir çok hayırlı hizmetlerde aksama olmakta ya da tamamen yapılamaz hâle gelmektedir.

    Bir taraftan zaman israfı yapılmaktadır. Şöyle ki: Bir kişi, bir başkasına filan saatte sana geleceğim diye telefon ediyor. O da kabul ediyor. Fakat belirlenen saatte geleceğine söz veren kişi verdiği sözü yerine getirmediği gibi karşıya durumunu da bildirmiyor. Belki de saatlerce bekletiyor. Böylece o kişinin zamanını alıyor. Yapacağı bir kısım işlerine de mani oluyor. Üzerine kul hakkı geçirmiş oluyor.

    Müslümanlar olarak en kötü, şartlarda bile ahidlerimize sadık kalmalı, verdiğimiz sözleri muhakkak yerine getirmeliyiz.

    Anamıza, babamıza, hocamıza, dostlarımıza hülasa birbirimize karşı da vefâlı olmalıyız.

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hz. Hatice radıyallahu anha validemize karşı gösterdiği vefa bu hususta ne büyük bir örnektir.

    Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz şöyle diyor.

    “Hz. Hatice radıyallahu anhadan başka hiçbir kadına gıbta etmedim. O, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle olan nikahımdan üç yıl önce vefat etmişti. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her zaman onu hatırlar, onun hatırasını anar, onun için keçi keser, etini yakınlarına, hizmetçilerine hediye eder, dağıtırdı.” (Buharî)

    Zamanımızda, değil yıllarca önceki beraberliklere, dostluklara karşı vefalı olmak, en yeni, en taze hatıralara bile vefa gösterilmiyor, bir çırpıda silinip atılıyor. Bu durum, toplumun ne kadar bencilleştiğini, ne kadar ilkelleştiğini ve ne kadar öz değerlerinden uzaklaştığını göstermektedir.

    İnsanlık İslam’a muhtaçtır. Bütün olumsuzluklar, bütün kötülükler, zulümler, haksızlıklar, onsuz bir hayat yaşandığından kaynaklanmaktadır. Gel gör ki küfür, nifak ve cehaletin pençesinde kıvranan insanlık neye muhtaç olduğunun farkında değildir. Devleti idare edenler, millete verdikleri sözü yerine getirmiyor, milleti aldatmayı bir beceriklilik, kabul ediyor. Halbuki bu insanlar İslam da söz vermenin ne demek olduğunu bilseler ve İslamsız insanca yaşamanın mümkün olmadığını kabullenseler idarelerini vefasızlık, yalan, aldatma üzerine bina ederler miydi?

    Zeki Soyak
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  10. #10
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.243
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 815 + 40638


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Allah’a verdiğin söze vefa edersen, Allah da kereminden senin ahdini korur

    “Ahdime vefa edin” sözüne kulak ver de sevgiliden “Ahdinize vefa edeyim” vaadi gelsin

    Kiminle ahdettiğini bilen, tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır, o ahdi örer durur

    Ahidlere vefa etmek, akılla olur (…)

    Akıl, ahdini hatırlatır; akıl, unutkanlık perdesini yırtar

    Yalancı, dolancı adam, dinde vefakâr olmadığından her an yeminini bozar

    Ahdi bozmak, ahmaklıktandır Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa, temiz kişinin işidir

    Sadece şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde ettikleri kaybolmaz Çünkü talih, onların peşinden gelir

    İnsan bir ağaca benzer, ahdi de ağacın köküne Kökün iyileşmesine, sağlamlaşmasına çalışmak gerek!

    Bozuk düzen ahid, çürümüş kök gibidir Kökü çürümüş ağaç da meyve vermez

    Şeytan gibi hasetçi değilsen dâva kapısını bırak da vefa kapısına gel!

    Köpeğe bir kapıdan, bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur

    Kapıya bekçi kesilir Ona eziyet edilse, yiyeceği lâyıkıyla verilmese bile o kapıyı bırakmaz

    Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli âb-ı hayat içtin, gözlerin açıldı unutma)!

    (V/1181, 1183, II/2140, IV/2288, 2289, II/2873, 2875, V/1000, 1166, 1167, 1173, III/287, 288, 293)

    Mesnevi’den
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 2 kullanıcı var. (0 üye ve 2 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 112, 113, 117, 118, 119, 140, 152, 157, 160, 161, 166, 167, 172, 177, 181, 183, 196, 198, 600, açacak, ahde, alanında, âlemleri, alınmış, andan, araf, arkadaşı, ayrımı, azarlama, ağzı, bayrak, başlarında, beraber, beraberlik, beslemek, bilgi, biliyorlardı, bir adam, birlik, bizimle, bizleri, boz, budur, bulamaz, bulunmak, buyrun, çağırıyor, çerçevesi, cihâ, cümlemizi, dadır, dağlar, dedikleri, dediler, demeye, demişler, den, derece, dile, dört halife, dünyasına, düğü, düşmanı, dır, edelim, edepli, edinirse, ediyorlar, eliyle, emrini, etmektedirler, etmemesi, etmemiz, ettiğimiz, eşsiz, fazilet, ferâset, fon, font, gaflete, gayret, gazabı, geçirmiş, gelmiş, gerekiyor, getirip, getirmeliyiz, gezer, gezi, gümüş, hadislerden, hâkim, haktan, harbi, hatası, hayatım, hitaben, hz.hatice, ibarettir, ihanet, ilişkileri, imandandır, inananlar, inancı, insallah, insanlığı, isen, isimli, işaret, işittim, kalbinin, kalmamış, kalmasını, kalsı, kandilleri, karanlıklarında, kardeştirler, karışması, kavga, kayseri, kemik, kendilerini, kendisinde, kimsede, konuşmak, konuşsun, korunması, küfrü, kullar, kuvvetle, kıyamete, lâkin, lam, lisanı, lütuf, lüzumu, menbaı, meselâ, meyvesini, meşhurdur, milleti, muazzam, muhabbete, muhakkak, muhterem, mümkü, münafıklar, mürüvvet, mürşidi, müslümana, müş, nail, nefret, nefsânî, nihayet, olana, olduğuna, olgun, olmamak, olmayı, onbeş, onlardan, onsuz, öyledir, öğrendik, öğreten, peygamberlere, rezil, sâdıklarla, sakı, sâlihleri, sarılmak, sayan, seâdeti, seniyyesi, sermaye, seslenir, sevindirir, sevmemek, sevmeyen, sizde, size, sohbetleri, sordular, söylemez, söylemiş, söyleyerek, söylüyorum, sözlerde, süfyan, suretle, susuz, sıhhat, sığı, takdiri, tavır, terakki, teşhir, topluma, unutması, ustaları, üstü, uyum, vefa, verdiği, verilmiş, vermenin, vermişler, yapanlar, yaradan, yaratılışında, yardımı, yayı, yepyeni, yönden, yüzleri, zamanları, zira, şahsî, şartları, şerifi, şeye, şeytanı

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222