+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
Sayfa 2/2 İlkİlk 12
16 sonuçtan 11 ile 16 arası

  1. #11
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Vefa duygusu da vicdan gibidir, onun eksikliğinden dolayı bir yanımızın kanadığını, sızladığını hissederiz. Nasıl ki tamamen silip atamadığımız duygularımız, hislerimiz vardır. Vefa duygusu da derinde, ama hep bizimle yaşayan, fakat çoğu zaman karşımızdakilerden beklediğimiz, bencilliğimiz sebebiyle en yakınımızdan bile esirgediğimiz, üzerini zaman perdesiyle örttüğümüz en insan yanımızdır.

    Bazı kelimeler vardır ki yüklendikleri anlam ağırlığını, yoğunluğunu, sözlükler dahi yeterince taşıyamaz. O kelimeler insanın iç dünyasındaki derin vadilerde yankılandıkça farklı anlamlara, farklı şekil ve renklere bürünürler. Bazen bir kelimenin çağrışımıyla sayfalar dolusu açıklamada bulunsak da yine meramımızı ifade edebilmiş olamayız.


    Bu tür kelimeler, bazı duygular gibidir, sadece hissedilir ve yaşanılır. Bundan dolayıdır ki, söz ustaları bir dalgıç gibi kelimeler denizinde en etkili, en parlak, konuyu en çarpıcı şekilde ifadece edecek, duygu ve düşünce yoğunluğunu içinde barındıracak kelimeler ardında söz deryasının derinlerine dalmışlardır. Dolayısıyla söyledikleri sözler de gök kubbede birer yıldız gibi parlar olmuştur. Zira onlar sözü bir inci gibi değerli bilmişlerdir.


    Dilimizde geniş anlamlar ihtiva eden birçok kelime vardır. Bu kelimelerden biri de ‘vefa’ kelimesidir. Her ne kadar sözlüklerde “sözünde durma, sevgisinde sebatlı olma, dostluk bağlılığı” olarak tanımlansa da, bu anlamlar terazinin diğer kefesinde duran ‘vefa’ kelimesini kıpırdatmaya dahi yetmezler.




    İnsanî bir değer


    Bir rivayete göre, şairYahya Kemalmn’in şiirlerini tercüme eden bir Batılı, ‘vefa’ kelimesinin kendi dillerinde karşılığını bulamaz. Yerine hangi kelimeyi yazması gerektiğini sorunca, Yahya Kemal in, “Vefa kelimesini olduğu gibi yaz.” cevabını verdiği söylenir.
    Vefa, her şeyden önce insana has bir özellik; insanda bulunması gereken üstün bir haslettir. İnsanlığı sadece görünüşten ibaret olanlar için ise diğer güzel özellikler gibi vefanın da dünyalarında bir karşılığı aranmaz. Vefa, yücelten ahlâkî bir değer olduğu için her insanda, her ruhta bulunmayabilir. Bazı milletlerin hayatlarında, dolayısıyla dillerinde de bir karşılığı olmadığı gibi… Hiç tereddütsüz söylenebilir ki insan, vefalı olabildiği ölçüde ‘insan’ olmuş olur.



    Ahde vefa


    İlk ahit, ilk sözleşme âlem-i ervahta Yaratan’a karşı, ten giymemiş her canın verdiği ilk sözdür. Ahde vefa, Allah’a karşı, ezelde verilen söze sadakatle bağlı kalarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine karşılık, “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” diye cevap verdiğimizi unutmamak ve verilen sözden dönmemek demektir. Öncelikle Allah’a karşı ve sonra etrafımızdaki insanlara karşı verilen her söz, onu yerine getirme konusunda bizleri sorumlu ve borçlu kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki vefa, ruhun dürüstlük içinde kalmasını, gönlün de sadakatin vermiş olduğu yeğnilikle huzur içinde olmasını temin eder.

    İki taraf arasındaki antlaşmaların her zaman bir kâğıt üzerinde veya sözlü şekilde olması gerekmez. İnsanların, çevresindeki en yakın olandan başlayarak, üzerinde hukuku bulunan insanlara ve diğer canlılara karşı da vefakâr olması insaniyetinin gereğidir. Ekinini biçtiğimiz tarlada, meyvesini yediğimiz ağaçta, üzerinde gezindiğimiz toprakta… Kâinatta bize hizmet için elini açıp uzatmış her varlıkta Vâreden’i hatırlamak da aynı şekilde ahdine sadık kalmanın başka bir yoludur.

    Anne babamıza, sevdiğimiz, tanıdığımız insanlara karşı, yaşadığımız sürece vefakâr olacağımıza dair bir sözleşmemiz bulunmamaktadır. Fakat insanın başta ana baba, akraba olmak üzere hayat dairesi içinde bulunan herkese karşı bu görevi yerine getirmesi bir insanlık borcudur. Vefasızlık sebebiyle başkaları tarafından kınanmaktan, eleştirilmekten ziyade vicdanımızın bize vereceği rahatsızlık ve gün be gün içimizdeki güneşin bulutlanması sebebiyle, ruhumuzun karanlık bir dünya içinde kalacağından korkmalıyız. Çünkü vefa, diğer bir ayağı vicdan olan, insanı gerçek anlamda insanlığa yürüten bir köprü hükmündedir. Vicdan gibi, vefa duygusunu da yitiren insanlar hayat nehrinin boz bulanık sularında yalnızlığıyla birlikte boğulmaya doğru sürüklenip giderler.



    Vefasız dünya mı?

    Kimseye yâr olmayışından dolayı dünyaya ‘vefasız’ sıfatı yakıştırılmıştır. Yeryüzünde yaşayan herkes bilir ki, gelenlerden bir tek baki kalan olmamıştır ve bu dünya insan için bir güzergâhtır. Onun için bağlanmaya ve sonsuz emeller beslemeye değmez.
    Ancak, dünya üzerinde bir yolcu olduğunu unutarak yaşayanlar, yolun sonu göründüğünde dünyanın vefasız olduğuna dair serzenişte bulunurlar. Bu tür yakınma içindeki insanlar gerçekte haklı olanlar değil; verdikleri ilk söze sadakatten uzaklaşarak asıl vefasız olanlar ve de aldananlardır ancak.


    Dünya her gelene bütün cazibesiyle el eder, kendine çağırır, fakat kimseye de el vermez. Çünkü insan sınanmak üzere ve bir imtihana tabi olmak için dünyaya gönderilmiştir. Dünya, geçip gitmişlere olduğu gibi, şimdi yaşayan ve bundan sonra gelecek olanlara da, bitmeyen istekler yönünden vefalı davranmayacaktır.

    Bu anlamda bir söz üstadının söylediği önemlidir: “Akıbet cümlemizin menzili hâk olsa gerek/ Kime etmiş bu felek kâm ü merâm üzere vefa.” Yani “Sonunda hepimizin varacağı yer topraktır. Bu dünya vefa gösterip kimin arzusunu yerine getirmiştir ki?”
    Yine şairin; “Vefa her kimseden kim istedim, andan cefâ gördüm/ Kimi kim bîvefa dünyada gördüm, bîvefa gördüm.” (Bu dünyada vefa istediğimden cefa gördüm, bu vefasız dünyada kimi gördüysem vefasızdı) söyleyişi, özünde vefa olmayanlardan vefa beklemenin ancak hayal kırıklığı olacağını anlatıyor. Evet; dünyanın vefasızlığını unutup ona bağlanmış olanlar, dünyaya benzemeleri sebebiyle vefasızlaşmışlardır.



    Sözde mi kaldı?


    İnsanoğlu her devirde insanların vefasızlığından dem vurmuştur. Çünkü vefa karşısındakinden beklenen ve aynı şekilde dünyevîleşme ile birlikte de azalan bir şeydir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli bağlardan biri olan vefa, insanı gerçek anlamda insana dönüştürür, hayatı ise doğru maksada yönlendirir. Hayatın bütün zorluklarına, elemlerine, uzaklıklarına karşılık insan hatırlanmayı, ilgiyi ve sevgiyi bekler. Devran her ne kadar bu bağları zayıflatsa da, insana yakışan her durumda, her şartta vefakâr olduğunu göstermektir.
    Vefa, günümüz insanında azalan, gün geçtikçe kaybolmaya doğru giden bir haslet artık. Onun için evlilik öncesi sadakat adına verilen sözler kısa bir süre sonra unutuluyor. Bir zamanlar bizi besleyen, büyüten, canından bir parça sayan anne ve babaların gözleri, bayramlarda bile gelip hatırını sormayan vefasızlar için sözde ‘huzur’ evlerinin pencerelerinden yollara bakmaktan yorgun düşüyor.

    Nice anne ve babalar evlatlarına verdikleri söze yüz çevirerek, sokakların tehlikeli karanlıklarında öz evlatlarının tükenişine göz yumarak rahat bir uykuya dalabiliyor. Birlikte yaşanan zamanlardaki en kavi dostluklar zaman içinde hatırlanmaz hale geliyor. Ulaşımın ve iletişimin zirvede olduğu bu çağda yakınlaşmalar, kavuşmalar ve kucaklaşmaların daha fazla olması gerekirken, insanlar en sevdiklerine bir selam bile göndermeyi kendilerine yük sayıyor.

    Hızla dönen dünyanın içinde başı dönen insanlarız. Birçok hasleti olduğu gibi, vefayı da hayatımızdan siliyor gibiyiz. Vefa sadece lügatlerde mi yalnız; yoksa bizim de zaman zaman hatırladığımız, fakat sadık kalamadığımız için ruhumuzun en kuytusunda unutuluşa terk ettiğimiz bir kavram mı?

    İnsanın her çağda hüsranda olduğu bir gerçek. Günümüzde ise maneviyatsızlık alevinin her iki dünyamızı da tehdit ettiği aşikâr. Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri bunca sözü bir cümlede özetleyerek: “Zamane dostlarından vefa ummak, şûrezârdan (çorak, verimsiz topraktan) mahsulât beklemeye benzer.” diye buyurmuşlar.



    Vefa sızlar mı?

    Millet ve fert olarak varlığımızı devam ettirebilmemizin yegâne yolu, bizi biz yapan manevî ve maddî değerlere sahip çıkmaktan geçer. Başta Yaradan’a olmak üzere, dünya ve ukba saadetini temin için insanlığa hizmet etmiş önemli şahsiyetlere, aile fertlerimize, dostlarımıza karşı vefakâr olabilseydik keşke. Unutmak ve unutturmak yerine, hatırlanması, yaşatılması gereken ulu kişilerin adını ve hayatını öğretebilseydik çocuklarımıza… Onların yaşadıkları onca çilelere, horlanmalara, hatta canlarını hiçe sayışlarına karşılık, bizler sadece şükranla ve minnetle yad edenler olabilseydik onları.

    Vefa duygusu da vicdan gibidir. Eksikliğinden dolayı bir yanımızın kanadığını, sızladığını hissederiz. Nasıl ki tamamen silip atamadığımız duygularımız, hislerimiz vardır, vefa duygusu da derinde, ama hep bizimle yaşayan, fakat çoğu zaman karşımızdakilerden beklediğimiz, bencilliğimiz sebebiyle en yakınımızdan bile esirgediğimiz, üzerini zaman perdesiyle örttüğümüz en insan yanımızdır.

    Keşke, bütün unutulmuşluklara, bütün uzaklıklara, zaman ve zamaneye karşı; karşılık görmesek de, hiçbir beklenti içinde olmadan, Fuzûli gibi bizler de; “Yâr kılmazsa mana cevr ü cefâdan gayrı/ Men ana eylemezem mihr ü vefadan gayrı” (Sevgili bana sürekli eziyet etse de, ben ona yine vefa gösteririm) diyebilseydir,,Semerkand-
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  2. #12
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Âh Vefâ!..



    "Eğer gönlün, yârine gerçekten bağlı ise, gözünü aç da şükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak da gülden nasîb almağa bak!"

    Hazret-i Mevlânâ

    Mehmed Âkif merhum, kızının nikâh akdine çok sevdiği ahbâbından olan Bosnalı Ali Şevki Efendi'yi de dâvet etmişti. Yaşlı Hocaefendi bu dâvete biraz geç geldi ve gecikme sebebi olarak da, Vefâ Yokuşu'ndan çıktığını söyledi. Merhûm Âkif de, bu yerinde mazereti, yerinde bir hakîkatle mezcederek mütebessim ve mânidar bir şekilde şöyle dedi:

    "Hangi Vefâ Yokuşu'ndan bahsediyorsun Hoca Efendi? Nesl-i hâzır (şimdiki nesil) o yokuşu çoktan düzledi..."

    Merhûmun hüzünle dile getirdiği ve âdetâ ah vefa dercesine ifade ettiği gerçek, insanoğlunun en çok muhtaç olduğu vazgeçilmez bir haslettir. Bu hasleti gerçekleştirmenin güçlüğünü ifade sadedinde Vefâ Yokuşu'nu çıkmanın güçlüğüne âit sözden istifâde sûretiyle telmihte bulunan Âkif merhum, bugünkü cemiyetimizi görse kimbilir nasıl feryâd ederdi... Bugün, insanlar izleri silinmiş iyilikleri hatırına bile getirmemekte ve ekseriyetle "vefâ" kelimesi, âdetâ ve sırf İstanbul'da bir semt adı olarak kalmış bulunmaktadır.

    Hâlbuki vefâ, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en esaslısıdır. Gerçi İslâm nazarında esasların esası îmândır. Fakat, îmânın aynı zamanda bir vefâkârlık tezâhürü olduğu muhakkaktır. Zîrâ vefâ, ahde riâyet, yâni verilen sözde durmadır. Îmân da rûhlar âleminde Rabbi tasdik ve ikrâra bu dünyâda sadâkat gösterilmesi, yâni netice itibarıyla bir vefâkârlıktır.

    Bununla berâber vefâ, sadece ahde riâyet, yâni verilen sözde durma keyfiyeti değildir. O, Hakk'a karşı samîmiyet ve gönül hâlini değiştirmemek, hısım akraba ve din kardeşlerimizden ana-babamıza, îmân nîmetinin bize kadar ulaşmasında hizmeti geçmiş âlimler ve sâlihlerden peygamberlere kadar fiilî veya hissî bir sûrette güzel alâkaya mecbûr olduğumuz minnettarlığı ve gönül kenetlenmesini gerçekleştirmek ve bu hâli mevsimlik değil -iyi ve kötü günde- ömür boyu devâm ettirmektir.

    Vefâ kelimesi, minnettarlık, sadâkat ve istikâmet gibi vasıfların hepsinde bir kumaşın iki yüzünden biri olmak gibi berâberlik ve hattâ bazen ayniyet ifâdesi taşır. Bu temel bakış açısından, îmânın îcâb ettirdiği her tavır ve hareket, aynı zamanda bir vefâkârlık ifâdesi taşıdığı gibi, bu tavır ve hareketlerin aksi de "vefâsızlık" olarak kabûl edilir.

    Vefâ, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sahibi kimselere âid bir vasıf olarak beşerî hayatı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler İslâm'ı, dil ile ikrar ile beraber hem kalb ile tasdik, hem Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet ve hem de bir vefâ olarak tarif etmişlerdir.

    Gönüllerini vefâ menbaından nasiblendirenler, ateş gibi olan nefislerini gül bahçesi hâline getirmişler demektir. Öyle bir gül bahçesi ki, içinde zikir gülleri, tesbîh bülbülleri, îmân ve irfân çimenleri, ilâhî lutuf çiçekleri ve amel-i sâlih ırmakları vardır. Böyle bir gönlün mükâfâtı da kendi hâline uygun olur ki, bu, cennet-i âlâ ve cemâlullâhtır. Böyle gönüllerin önünde ateşler bile vasıf değiştirerek bir gülistâna dönerler. Nitekim İbrâhîm -aleyhisselâm- Nemrud tarafından dağlar gibi alevlerin içine atıldığı an Cenâb-ı Hakk'ın:

    "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!" emriyle bir gülistân hâlini almıştır. Zîrâ İbrahim -aleyhisselâm-, ateşe atılmadan önce nefs alevini vefâ sularıyla söndürmüş ve Hakk'a sadâkatini her vechile tezâhür ettirmiş bir peygamberdi. Öyle ki Allâh Teâlâ, onun vefâsını:

    "Çok vefâkâr olan İbrâhîm..." (en-Necm 37) şeklinde takdîr buyurmuştur.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in üsve-i hasene olan hayâtı da baştan sona âdetâ bir vefâ sergisidir. O Varlık Nûru, fetihden sonra Mekke'de onbeş gün kalmışlardı. Bunun üzerine Ensâr'dan bazıları endîşelenmişler ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bir daha Medîne'ye dönüp dönmeyeceklerini düşünmeye ve aralarında bunu hüzünle konuşmaya başlamışlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O'na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb buyurmuştu. Ensâr-ı Kirâm'ın bu tedirginliklerini sezen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onların yanına giderek:

    "-Konuştuğunuz nedir?" diye sordular.

    Onların endîşelerini öğrendikten sonra da büyük bir vefâ örneği olarak şöyle buyurdular:

    "-Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh'a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır."

    Bu vefâyı, vefat hastalığında mescide son ziyaretinde minbere çıktıklarında muhâcilere:

    "Ey muhâcirler! Ensâra karşı iyi davranın! Onlar bir kıymettir. Onlar bana karşı sığınak olmuşlardı. İyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanları da afvedin!.." buyurmak suretiyle o son demlerinde dahî tekrarladılar.

    Denilebilir ki bütün peygamberler, bir bakıma beşeriyete vefâyı en yüksek seviyede talim eden rehberlerdir. Allâh Teâlâ'nın muhabbetine nâil bir kul olabilmek için, hidâyet rehberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in vefâ hususunda koyduğu düsturları gönlümüzün en müstesnâ ölçüleri hâlinde yaşamak zarûreti vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

    1. Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a vefâ:

    İlk ünsiyet ve onun netîcesi olan vefâ, Allâh -celle celâlühû-'adır. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, ezelde yarattığı rûhlara buyurdu ki:

    "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da Belâ, (evet)!" (el-A'râf 172) diyerek ikrarda bulundular.

    Bu ikrar hususu, Cenâb-ı Hakk'ın ulûhiyyetini ve insanların kulluğunu kabullenmeyi ifade eden bir ahitleşmedir. Bunu kabûl eden, ikrarında sadâkat gösterip kulluğunu hayâtı boyunca en güzel şekilde devâm ettirmekle vefâkârlık göstermiş olur. Çünkü bu vefâkârlık için sâdece ikrar kâfî değildir. Bu kabullenişin doğurduğu bir takım aklî ve vicdânî mükellefiyetler vardır. Bunlar da Allâh'ın emirlerine riâyet ve nehiylerinden kaçınmakla gerçekleşir.

    O hâlde Hakk'a vefâ ancak ve ancak O'nun emirlerine riâyetle gerçekleşir. Bu vefâ, O'na bağlı his ve fiillerin zirvesidir. Çünkü yaratan, yaşatan ve kendisine her an muhtac olunan yegâne varlık odur. Hayatımız da ölümümüz de onun elindedir. Bu cihetle ona olan muhabbet ve her nefeste onunla rabıtalı olabilmek husûsiyeti, kulluğun en yüce ufku ve vefâ borcudur. Firavun'un, îmân ettiler diye büyük bir zulümle kol ve bacaklarını çaprazlama keserek hurma dallarına astırdığı sihirbazların bu durum karşısında:

    "Yâ Rabbî, bizi şu belâdan kurtar, rahata erdir!" şeklinde değil de:

    "Allâhım! Üzerimize sabır yağdır ve bizim canımızı müslümanlar olarak al!" diye niyâz etmeleri ne muazzam bir kulluk vefâsıdır.

    Böyle vefâ ve sadâkat timsâli kullar hakkında Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede buyurur:

    "Allâh sadâkat gösterenleri, sadâkatleri sebebiyle mükâfâtlandıracaktır..." (el-Ahzâb 24)

    Bu hakîkat dolayısıyla Hazret-i Mevlânâ, irfân yolcularına şu fânî âlemdeki imtihân ve ibtilâlara karşı sabır ve Hakk'a vefâ sadedinde mecâz yoluyla şöyle seslenir:

    "Ey bülbül! Kara kış yüzünden ne vakte kadar feryâd edeceksin? Ey bülbül! Durmadan cefâdan bahsetmek revâ mıdır? Eğer gönlün, yârine gerçekten bağlı ise, gözünü aç da şükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak, gülden bahset! Gülün sap ve köke âid sıfatlarından geç; onun zâtına bak! Şu fânî âlemle niçin bu kadar meşgulsün; yoksa varmak istediğin yer, ötelerin ötesi değil mi?"

    2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e vefâ:

    Allâh'a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e müteveccih olandır. Bu vefâ, diyerek Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyazlarında öncelikle ümmeti için talepte bulunan Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'adır.

    Peygamber'e sevgi ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, onun sünnet-i seniyyesi etrafında pervâne olabilmekle mümkündür. O yüce Peygamber ki, bizi Allâh'a götüren, hayat ve ölüm karşısında irşad ederek sonsuz seâdet yollarını aydınlatan yegâne kandilimiz olmuştur. Ona vefâyı ve onun bu vefâya mukâbelesini anlatan şu hâdiseler ne kadar ibretlidir:

    Uhud harbinin mü'minlerin aleyhine döndüğü safhada müşrikler Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i öldürmek kasdıyla bütün güçleriyle saldırıyorlardı. Öyle ki o Âlemler Serveri'nin mübârek dişlerini şehîd ettiler. O dehşetli hengâmede Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in yanında bulunan ashâb-ı kirâmın fedâkârlık ve vefâları kâbına varılmaz birer dâsitânî tezâhürler hâlinde tahakkuk ediyordu. Kimi vücûdunu O'na siper ediyor, kimi gelen oklara ellerini kalkan yapıyor kimi düşmana ok atarak onları püskürtmeye çalışıyordu. O gün Rasûllullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in yanında müşriklere bin kadar ok attığı rivâyet edilen Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- de, öyle cansipârenâ gayretler içindeydi ki onun bu vefâkâr ve fedâkâr hâli karşısında Âlemlerin Efendisi memnûniyetlerinden şöyle seslendiler:



    "Anam babam sana fedâ olsun, ey Sa'd!"

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:

    "Ben Nebî -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ana ve babasını Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs'dan başka bir kişiye fedâ ettiğini söyleyerek hitâbda bulunduğunu işitmedim."

    Bir başka misâl:

    Hudeybiye günü Hazret-i Osmân, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından elçi olarak Mekke'ye gönderilmişti. Hazret-i Osmân, müşriklere niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Fakat onlar o yıl için izin vermediler. Hazret-i Osmân'a:

    "-İstiyorsan sen şimdi tavâf edebilirsin!.." dediler.

    Fakat kendilerini Allâh'a ve Rasûlü'ne adayanlardan olan Hazret-i Osmân:

    "-Hazret-i Peygamber Kâbe'yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh'ı, ancak O'nun arkasında ziyâret ederim. O'nun kabûl edilmediği yerde ben de yokum!.." diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e olan sadâkatini bildirdi.

    O sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- gelişen hâdiseler üzerine ashâbının bey'atini kabûl ediyordu. Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- orada bulunmadığı için bey'atin sonunda Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir eliyle diğer elini tutarak:

    "-Allâh'ım! Bu da Osmân'ın bey'atidir! Şüphesiz ki o, senin ve Rasûlünün hizmetindedir..." buyurdular.

    Hazret-i Osman -radıyallâhü anh-'ın mazhar olduğu bu iltifât-ı Peygamberî, ondaki vefâ ve sadâkate sarılmak şartıyla bütün ümmete şâmildir. Bizler de gönüllerimizdeki vefâ ile Bey'atü'r-Rıdvân'da bulunan sahabîye kalben iştirak edebilir ve:

    "(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli (kudreti) onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir..." (el-Fetih 10) âyet-i kerîmesindeki müjdelere nâil olabiliriz.

    Buna nâiliyyet için onu sevmek ve ona vefâkâr olabilmek ise, Kur'ân-ı Kerîm'de:

    "Peygamber, müminler için canlarından evlâdır..." (el-Ahzâb, 6) şeklinde ifâde buyurulmuştur.

    Bu ve benzeri nice bağlılık ve vefâ ifadeleri çerçevesinde peygamber âşıkları, Fahr-i Âlem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in mübârek saç ve sakallarından kadem-i pâkine (ayak izine) kadar onun her emanetini başlarına taç etmişlerdir. Onun hırkasından asâsına, kılıcından oklarına ve mühr-i şerîfine kadar günümüze kadar gelen bütün emanetler, işte hep bu hissiyatla devam etmiş ve ona âid olan her şey bir olarak telâkkî edilmiştir. Bu meyânda bilhassa Osmanlı'nın gösterdiği itina, hürmet ve vefâ, dillere destandır. Öyle ki, bazı mütefekkirler Osmanlı'nın altı yüz küsur senelik muhteşem bir ömre mazhariyetini, Kur'ân ve sünnete ittibâya ilâveten Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'den ümmete ulvî birer hâtıra olarak kalan mukaddes emanetlere gösterdiği göz kamaştırıcı ihtirâm tezâhürlerine bağlarlar.

    3. Din büyüklerine vefâ:

    Her mü'min dîn büyüklerine karşı da vefâ hissiyle bağlı olmak mecbûriyetindedir. Allâh ve Rasûlü'nün getirdiği emir ve nehiyleri, güzel ahlâkı ve iki cihânımızı aydınlatan ulvî kandilleri bizlere taşıyan İslâm büyükleridir. Cemiyetler, onların irşâd ve talimleriyle istikametlenir ve mânevî âlemlerini tezyin ederek istikbâle yürürler. Bunun içindir ki:

    "Âlimlerin ölümü, âlemlerin ölümü gibidir..." buyurulmuştur.

    Diğer taraftan Cenâb-ı Hakk'ın:

    "Ey îmân edenler, Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!" (et-Tevbe 119) beyanındaki sâdıklar kelimesine bazı müfessirler sadakat ehli, yâni vefâ sahipleri mânâsını vermişler ve âyeti:

    "Îmân ve İslâm yolunda vefâ sahipleri ile birlikte bulunun ve siz de vefâ ehli olun ki, dünyâ ve âhırette kurtuluşa nail olabilesiniz!" şeklinde de îzâh eylemişlerdir.

    4. Ana-babaya ve hısım-akrabâya vefâ:

    Ana-baba hakkı, üzerinde en çok durulan hususlardandır. Onlara hizmet, güzel söz ve ikrâm bilhassa yaşlandıkları zaman evlâdların en büyük vefâ borcudur. Kur'ân-ı Kerîm'de Allâh'a ibâdetten sonra ana baba sevgisi ve hizmeti telkîn edilmektedir. Cenâb-ı Hak buyurur:

    "Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana babaya iyilikte bulunmayı emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlıyacak olursa, onlara karşı bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle."

    "Onlara rahmet ve alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: "Rabbim! Küçükken beni (merhametle) yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et !" de!" (el-İsrâ 23-24)

    Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın annesi Fâtıma binti Esed -radıyallâhu anhâ-, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber'e gerçek annesiymiş gibi hizmet etmişti. Bu sâlihâ kadın vefat ettiği zaman Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cenazesinin yanına girmiş, başucuna oturmuş ve onun vefâ ve hizmetine Hakk katında şâhidlik ederek şöyle buyurmuştur:

    "Ey annem! Allâh sana rahmet eylesin. Sen, benim (öz) annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden alıkoyarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allâh'ın rızâsını ve âhıret yurdunu arzu ederdin."

    Ana-babadan sonra, hısım ve akraba muhabbeti ve onlara vefâ gelir. Hısımlık iki kategoridedir. Biri umûmî mânâdaki îmân ve fazîlet akrabâlığıdır. Diğeri olan husûsî yakınlık ise akrabalık yakınlığıdır. İslâmî ifâde ile akrabalığa "ulü'l-erhâm", akrabâ ziyâretine de "sıla-yı rahim" denir. Akrabalarla ilgiyi kesmek kötü, çirkin ve günah bir husustur. Buna binâen:

    "Akraba ile ünsiyeti kesmiş bir kimsenin bulunduğu meclise rahmet inmez." buyurulmuştur.

    Dînimiz de hısımları hiçbir iyilik ve yakınlıktan uzak tutmamayı ve yakın akrabadan uzak akrabaya doğru dereceli bir şekilde haklara riâyeti emretmiş ve bunu hayatî bir vazîfe olarak sırtımıza yüklemiştir.

    Âile teşkîlâtı ve akrabâlık tezâhürleri Allâh -celle celâlühû-'nun acâib ve garâib tecellîlerindendir. Yabancıları, nikâh gölgesinde birbirine can-ciğer yapan, onları akrabalık şeklinde muhabbet dalları gibi zümrütleştiren rabıtalar ve hısımlık cilveleri, Allâh'ımızın lutf u ihsânı cümlesindendir. Hısımlık bağlarını kesmek en çirkin bir vefâsızlıktır. Zâhirî uzaklıklar, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ'nın insanlık izdivâcında birleşmektedir. Takvâ neş'eleriyle vefâ duygu ve fazîletlerinin, soy-sop telakkîlerinin üzerinde olduğu muhakkaktır.

    Dünya seâdeti, İslâmî bir aile ve akrabalık rabıtasıyla güçlenir. Dünyadaki samimiyet ve o alâkaların devâmı olan vefâ duygusu, âhıretin de seâdetidir.

    Vefâ gösterilmesi gerekenler sadece bu saydıklarımızdan ibaret değildir. Bilhassa dostlara ve din kardeşlerine vefâyı gönle yerleştirmelidir. Diğer taraftan ecdâda vefâ, dirilerimize ve ölülerimize vefâ, vatana vefâ ve toplumdaki bütün emanetlere vefâ sağlam karakter ve şahsiyetlerin vasıflarındandır.

    Bilmelidir ki kulda ancak takva hissi ve vefa şuuru, ilahi sınırların ihlâl edilmesine ve muhabbet kalesinin yıkılmasına razı olmaz. Aksi hâlde nefis, nice nifâk ve gaflet yollarında dolaşarak gönlü uçurumdan uçuruma sürükler. Nitekim ilâhî gazaba dûçâr olan nice kavimlerin helâk sebebi dâimâ Hakk'a verdikleri sözde durmamaları olmuştur. Onlar, ahde vefakârlık etmek, insanlık borcu ve gereği iken buna yanaşmadılar. Böylece ilim ve idrak, marifet ve iz'andan mahrum kalarak helâk oldular. Onların hâlleri görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir öğüt vesîlesi kılındı. Âyet-i kerîmede buyurulur:


    "Onların çoğunda sözünde durma diye bir şey, yâni ahde vefâ görmedik..." (el-A'râf 102)

    Allâh'ın kendisine verdiği nîmetleri unutup basit bir nefsânî temâyülün esîri olarak vefâsızlık gösterenlerin hâlini Ferîdüddîn Attâr Hazretleri'nin şu kıssası ne güzel aksettirir:

    Pâdişâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişâh, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.

    Birgün pâdişâh, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, neş'eli idi. Fakat birden bu neş'esini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişâhını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyanlanmaktaydı. Pâdişâh, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti. Bu hâl karşısında pâdişâh, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:

    "-Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak! Nasıl olur bu?!." dedi.

    Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa mâzûr görüp afvetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeğinin bir anda hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ afvedilebilecek bir husus değildi. Gazapla:

    "-Yol verin şu edebsize!" dedi.

    Gâfil köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:

    "-Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!" dediklerinde pâdişâh:

    "-Hayır! Bırakınız öyle gitsin!" dedi.

    Ardından ilâve etti:

    "-Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikrâm ve lutufların acısını yaşasın!.."

    Cenâb-ı Hakk'ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup tükenen vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

    "Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?"

    Bu itibarla büyükler, Hak yolcularına şöyle seslenmişlerdir:

    "Gâfillerin de sâlihlerin de hâllerinden ayrı ayrı lâyıkıyla ibret al ve Allâh'a vefâkâr bir kul olmaya bak!"

    Evet bütün mes'ele bu: Sâdece vefâkâr bir kul olabilmek.

    Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükürler olsun ki bizleri böyle bir kulun çok yakınında senelerce bulunmak şeref ve bereketine nâil eyledi. Bu müstesnâ şahsiyet, muhterem pederimiz ve iki sene evvel bu ayda Hakk'ın rahmetine tevdî eylediğimiz, Sahrâ-yı Cedîd mezarlığında medfun Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-'dur.

    Meşreb olarak Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- Hazretleri'nin zamanımızdaki kâmil bir mümessili bulunan pederimiz ve üstâdımız, sevenleri arasında "sâhibu'l-vefâ" olarak mâruf olmuştu. Bu tâbir, o büyük zât için hiç şüphesiz, sebepsiz kullanılmış değildir. Zîrâ o Hak dostu, bütün bir ömrünü müstesnâ bir vefâ ve sadâkat âbidesi hâlinde yaşayan bir gönül ufku, gündüzlerimizin güneşi ve gecelerimizin hilâli idi. O bir istikâmet kutbu, ârifler sultânı idi.

    O, buraya kadar anlattığımız bütün vefâ tezâhürlerini gönlünde cemetmiş ve bundan dolayı olarak yâd olunmayı hak etmiş bir vuslat goncasıydı. Vefâtının ardından geçen şu iki senelik zaman, gönlümüzdeki ayrılık yaralarını bir nebze bile olsun saramadı. Bilâkis daha şiddetlendirdi. Zîrâ onun tarifsiz bir vefâ ile mütehallî olan gönül iklîmi, bizlere daima sadâkat ve bağlılığın, muhabbet ve aşkın müstesnâ bir talimgâhı idi.

    Allâh -celle celâlühû-, bir kuluna şerefli bir hizmet takdir buyurduğu zaman, ona bu işin liyâkatini de lutfeder. İşte bu yönden bakılınca, Mûsâ Efendi'nin şahsiyetindeki zâhirî ve bâtınî kemâlât, her yönüyle müşâhede edilmekteydi. O, çok zor ve güç olan vukuat ve hâdiseleri bile en ince teferruatına kadar derin bir ferâset, anlayış ve hassâsiyet ile tesbît ederdi.

    Onun vefâ iklîminde sergilediği nâdide güller, karanfiller, nergisler ve sümbüller, gönül bahçelerimizi yeşerten solmaz güzelliklerdir. Ondaki Hakk'a sadâkat, kitab ve sünnete sarılış, yaptığı infaklarla ecdâd emânetine tesâhüb, akraba ve dostlara, hattâ dostların dostlarına olan yakın alâka ve muâmele, vakıf hizmetlerindeki gayret vb. binbir letâfet dolu hâller, hep bizlere nde Rabbe verilen sözün nasıl yerine getirileceği hususunda en güzel numûnelerdi.

    Mûsâ Efendinin sayısız vefâ duygularından birkaçını şu şekilde sergileyebiliriz.. Hastalığın en şiddetli anlarında dahi: "Ya Rabbi, bana sıhhat ve güç ihsan buyurup, köy köy dolaşarak kardeşlerinin hizmetinde bulunmayı nasib eyle, diye duâ halindeydi.

    Bu numûnelerden diğer biri olarak o, cemiyette vefâsızca yalnızlığa terkedilmiş ve ızdıraplarıyla başbaşa bırakılmış garip ve yaşlı kimseler karşısında fevkalâde duygulanırdı:

    "Bizim, bu garipleri aslında evimizde barındırmamız îcâb eder. Lâkin buna muktedir değiliz. O hâlde bir huzur yurdu inşâ etmeye mecbûruz." diyerek birkaç yakınıyla berâber bu güzel düşünceyi fiiliyata geçirmişlerdi. Zaman zaman da garipleri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla yakînen alâkadar olurlardı.

    Onun gönlü, bahçedeki kedilerin karakterlerine kadar uzanır, onları sıfatlarıyla isimlendirerek yavrularına olan sadâkat ve merhametlerine göre her birine ayrı ayrı muâmele ederlerdi.

    Şahsen benim daha kundak yaşımdayken hizmetimi gören hemşireyi, elli beş sene sonra bile aratarak buldurmuş ve ona izzet ve ikramlarda bulunmuşlardır.

    Hele onun, üstâdı Sâmî Efendi hazretlerine olan vefâsı, dillere destândı. Bayram günlerinde ilk ziyâret ettiği yer, Sâmî Efendi'nin eviydi. Yine ilk kurbanları onun için keserdi. Bilhassa onun muazzez ruhuna hatimler okunmasına vesile olur ve her yıl sevenleri tarafından üstadı için tilâvet edilen onbinlerce hatm-i şerif vefâkar gönlünü ziyadesiyle memnûn ederdi.

    Hâsılı o, bütün bir ömrünü kaplayan davranış ve yaşayışıyla bizlere, husûsunda Ebû Bekir -radıyallâhü anh- misâli bir aşk ve muhabbet muallimliğini yaptı. Şimdi cümle ehl-i muhabbete düşen, o aşk ve muhabbet şâhının yeşerttiği vefâ toprağında bir peygamber goncası hâline gelebilmek...

    Cenâb-ı Hak, cümlemize ihsân buyursun! Âmîn!..

    Allâh'ım! Gönüllerimize o sâhibü'l-vefânın güzel hâllerini ihsân ile bizleri sâlihler zümresine dâhil eyle! Amellerimize sadâkat ve samîmiyet lutfedip cümlemizi naîm cennetlerinin vârisleri kıl! Neslimizden ve zürriyetimizden muttakîlere sertac olacak göz nûru ve gönül sürûru evlâdlar ihsân eyle! Cümlemizi sana, rasûlüne, ana-babaya, akrabâya, bütün ehl-i îmâna, vatan ve millete ve diğer emânetlere karşı vefâkâr eyle! İki cihânda da rızâ-i şerîfin iklîminde yaşat!

    Âmîn!..

    Osman nuri topbas
    Yazar : Risale Forum
    Konu ABDULLAH tarafından (13-12-2012 Saat 16:11 ) değiştirilmiştir.
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  3. #13
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Vefa; iyilik bilmek, kendisine yapılan iyilik karşısında büyük küçük ayrımı yapmadan iyilik yapmakta ciddi, azimli olmak, gördüğü iyilik ne olursa olsun(cüz-i de olsa) unutmamak, hiçbir şeyle karşılık veremese de o kişiyi hayırla yadetmek, gıyabında da olsa dualarıyla ona olan vefasını izhar etmek demektir.


    Halk arasında meşhur bir söz vardır,''Bir acı kahvenin hatırı kırk yıl unutulmaz''. İşte bu, vefanın remzidir. Bu tür davranışlar insanlar arasında en yakın dairede başlayıp, genişler ve akraba-i taallukat, eş-dost pekçok kesimi içine alır. Bu insanlar arasında en çok kime vefalı olmak gerektiğini vicdanımıza sorduğumuzda göreceğiz ki, O Resulullah(sav)'tır. Resulü(sav)'ne vefalı olmayanda hayır yoktur. O kişi başkalarına da vefalı olamaz. Mü'min, Resulullah(sav)'a vefasını O(sav)'nu salat-ı selamlarla yad ederek, sünnetine ittiba ederek, O(sav)'nu hoşnut ve razı ederek ortaya koyacaktır. O Yüce Resul(sav) vazifesini bihakkın ifa ederek vefasını ortaya koydu. Biz ümmetine düşen, getirip ortaya koyduğu İslami prensiplere sahip çıkmak ve sünnet-i seniyyelerine bağlı kalmak olmalıdır. Bundan başka bir tavır Efendimiz(sav)'e , din-i İslam'a, dolayısıyla Yüce Allah(cc)'a vefasızlığın tezahürü olacaktır.


    Üzerimizde sürekli tecelli eden nimetler karşısında vefasızlık; nankörlük ve şükürsüzlüktür. Maddi-manevi yönleriyle sayıya, hesaba gelmeyen nimetlerle donatılmış bir insanın Mün'im-i İlahi ve Rezzak-ı Kerim'ini görmezden gelmesi, üzerine düşen şükrünü, hamdini yerine getirmemesi ne büyük nankörlük ve ne müthiş bir vefasızlıktır. İnsana yaraşan o ki, bilhassa kendisini cehaletten nura çıkarmaya çalışan, ona nasihatlarla, ikazlarla sırat-ı müstakımi öğreten, hak ve batılı açıklayan, terakki yollarına irşat eden, nefis tezkiyesi metodlarıyla menfilikten arıtan, böylece hamlıktan, olgun, kamil insan olma yollarını belleten üstadına ve dolayısıyla bu hususta kendisine yardımcı olan görevlilere karşı vefa olmalıdır.

    Ana-babaya da gereken vefa gösterilmelidir. Ana-baba hakkı ödenmez. Onlara vefa kutsi bir vazifedir. Vefasız evlat dünyada da ukbada da vefasızlığının cezasını çeker. Sırasıyla kardeşler ve yakın akrabalar da vefa gösterilmeye hakkı olanlardır.

    İnsan vefalı olacaktır. Mü'minden beklenen vefa duygusu, peygamber ahlakıdır. Efendimiz(sav) en güzel vefa örneğidir. O(sav), akrabalarından kendisine yardım edenlere karşı çok vefalıydı. Hatta süt annesi Halime(ra) geldiği zaman, mübarek ridasını çıkarıp, üzerine oturmasını söyler ve izzet-i ikramda bulunurdu. O(sav) herkese vefalı olup, yapılan en küçük bir iyiliği asla unutmazdı.

    Esas, Allah(cc)'a olan vefa! Bir yönüyle hukukullahtır. Allah(cc)'ın hakkı asla ödenemez. Kul ömrünce başını secdeden kaldırmasa, bir uzvunun dahi hakkını ödeyemez.

    ''Allah kıyamet gününde bütün insanları bir araya topladığında her vefasız için bir sancak çekilecek ve falan oğlu falanın vefasızlığı budur, denilecektir.'' Hz.Muhammed(sav)

    ''Ey kulum! Eşyayı(herşeyi) senin için yarattım,seni de bana kulluk edesin diye yarattım. Benim sizin üzerinizdeki hakkım, sizin için yaratılan şeylerin, sizi gaflete düşürerek Ben'den alıkoymamasıdır. Çünkü siz Benim için yaratıldınız.'' Hadis-i Kudsi
    ''Bilakis muhsinlerden olarak kim yüzünü Allah'a döndürürse(Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır ne de onlar üzülürler.'' Bakara Suresi(112)

    Bu ayette Allah(cc)'a kulluk etmek ihsana bağlanmıştır. Kurtuluşa ermesi için muhsinlerden olması gerekir. Muhsin, yaptığı işi Allah(cc) için yapan manasına gelir ve muhsin sadece O(cc)'ndan korkan, saygılı edepli olup, işini noksansız bitiren ve her işin hakkını veren kimse demektir. İşte bu kul vefalıdır. Vefa kelimesi minnettarlık, sadakat ve istikamet gibi vasıfların hepsini içine alır. Bu bakış açısından, imanın icap ettirdiği her tavır ve hareket aynı zamanda vefakarlık ifadesi taşıdığı gibi, bunların aksi de vefasızlıktır.


    Vefa, peygamberlere, velilere, fazilet sahibi kimselere ait bir vasıf olarak, beşeri hayatı en yüce bir seviyede taçlandıran manevi bir sıfattır. Onun içindir ki müfessirler İslamı, dille ikrar, kalble tasdik, Allah(cc)'ın takdirine rıza, kadere teslimiyet ve vefa olarak tarif etmişlerdir. Gönüllerini vefa menbaından nasiplendirenler, ateş gibi olan nefislerini gül bahçesi haline getirmişler demektir. Öyle bir gül bahçesi ki, içinde zikir gülleri, tesbih bülbülleri, iman ve irfan çimenleri, ilahi lütuf çiçekleri ve amel-i salih ırmakları vardır. Böyle bir gönlün mükafatı da kendi haline uygun olur ki, bu cennet-i ala ve cemalullahtır.

    Vefalı kul İbrahim(as) ateşe atıldığında, alevlerin gül bahçesine dönüşmesi vefanın sonucudur. O(as) vefasının ödülünü en güzel şekilde almıştır. Zira O(as), ateşe atılmadan önce nefis alevini vefa sularıyla söndürmüş ve Cenab-ı Hakk'a sadakatini tezahür ettirmiştir. Bir padişah kendisine hainlik eden kimse oğlu bile olsa onun başını keser; fakat bir köle, padişaha vefa gösterse onun gördüğü iltifatı yüzlerce vezir göremez. Şu bir gerçektir ki, vefanın karşılığı vefa, cefanın karşılığı cefadır.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  4. #14
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    .


    “Bilesiniz, kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza (vefasızlığın derecesine uygun) bir sancak (dikilecek).Bu falanın vefasızlığıdır denecek. (Böylece vefasızlığı teşhir edilecektir.) (Müslim





    Ahde Vefa (Sözünün Eri Olmak) İmandandır

    Ahde vefa, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmaktır. İnsanın önemli karakterlerinden, kişiliğini oluşturan değerlerden biri de vefalı oluşudur.



    Ahde vefa dindendir. Vefasızlık edip ahdini bozmak ise haramdır. Herhangi bir şeyi yapmak için söz verip de o şeyi yapmayan kişiye “Ğâdir”, (vefasız) denir. Vefasızlık ise, münafıklık alâmetlerindendir. Bu gibilere Allah Tealâ’nın da lâneti vardır. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır:


    “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar... İşte lânet ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.” (Ra’d: 25)


    Ahde vefa hususunda dikkat göstermek ve canı pahasına da olsa ahdini bozmamak kişinin imanın kemalini gösterir. Çünkü ahde vefa, kâmil müminlerin işidir. Vefasız olanlar, dönek tabiatlı, yalancı ve şahsiyeti zayıf kişilerdir. Bu kötü vasıflı kişilerle, ciddi işler, kan ve can isteyen davalar yürütülemez.

    Dünyada da, ahirette de sonları rüsvalıktır. Ahde vefa ile ilgili birkaç ayeti şöyle sıralayabiliriz:

    “Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.” (Maide: 1)

    “Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin. Ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri iyi bilir.” (Nahl: 91)


    “Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde, vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih: 10)

    “... Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra: 34)


    Bu ayetlere göre ahdi bozmak haramdır. Her şeyin bozulduğu, nefis, şahsî görüş ve menfaatlerin ön plâna çıkarıldığı zamanımızda kişiler, söz vermenin ve ahde vefanın dînî bir vecibe ve Müslüman’ın en belirgin sıfatı olduğunu kavrayamamanın perişanlığı içerisindeler. Verilen sözün bir akit ve akdi bozmanın da münafıklıktan bir alamet olduğu çok iyi bilinmelidir. Bu hususta, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:


    “Dört şey kimde bulunursa, o kişi, halis münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu bırakana kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder, bir şey söylediği zaman yalan söyler, ahitleşince sözünde durmaz, (bir kimse ile) hasımlaşınca haktan ayrılır.” (Müslim)
    Allah ile insanlar arasında birçok ahitler vardır. Allah’ın insanlardan aldığı ilk ahit, onların zürriyetlerini Hz. Âdem’in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir.(Araf,172)



    Ahitle yemin arasında da fark vardır. Yemin bozulursa keffâret gerekir. Fakat ahitte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması, ahde vefaya bağlıdır. Bu güven olmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün değildir. Allah, ahde vefası olmayan bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz. Bu itibarla insanın birinci vazifesi Allah’a verdiği söze sadık kalmasıdır. İnsan ahde vefanın, dürüstlük ve sadakatin, imanının bir gereği olduğunu bilmelidir. Her söz ve fiilinde doğruluk insanın şiarı olmalıdır. Müslüman üstlendiği her işi, aldığı her sorumluluğu Allah’tan bir emanet olarak bilir. Bu emaneti korumak, görevinin hakkını vermek için elinden gelen azamî gayreti gösterir. Nitekim Mü’minûn Suresi 1–8. ayetlerde kurtuluşa eren mü’minlerin özellikleri sıralanırken onların “Allah’a verdikleri sözün gereği olarak ibadetlerine devam ettikleri, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirdikleri, ırzlarını; namus ve haysiyetlerini, emanetleri koruyup verdikleri sözleri yerine getirdikleri” vurgulanır. Mearic suresinde ise mü’minlerin özellikleri şöyle sıralanır: “Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler; Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.” (El Mearic–32.33.34.35)

    Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, sözünü tutmak konusunda da o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce iyi düşünmeli, söz verdikten sonra yerine getirememe endişesiyle adeta titremelidir. Şahsiyeti oturmuş insanlar, söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. İnsan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalıdır.



    Bir diğer ifade ile Vefa, yapılan iyilikleri unutmamak, aynıyla veya ziyadesiyle karşılık vermek, dostun cefasına katlanmak, hataları görmezden gelmektir. Toplumu ve aileyi ayakta tutan en önemli haslet, karşılıklı gösterilen vefa duygusudur. Anne-baba, eş, çocuklar, yakın-uzak akraba, hocalarımız, arkadaşlarımız ve benzeri üzerimizde hakları olan kişiler başta olmak üzere, birlikte yaşadığımız tüm insanlara karşı da vefakâr olmalıyız. Bu aynı zamanda kulluğumuzun da bir gereğidir. Konuyla ilgili Rahman suresi 60.ayette:


    “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” buyrulur. Rasulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” buyurmuştur.(Ebu Davud, Edeb,11)


    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günlük hayatında ve bütün ilişkilerinde ahde vefa ilkesine sadık kalmış; verdiği her sözü mutlaka yerine getirmiş, randevularına kesinlikle uymuştur.


    Bu hususta dost-düşman ayırmamış, dostuna verdiği bir sözü yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmıştır. Konu ile ilgili birkaç örnek vermek yerinde olacaktır:


    Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere Mekke’den yola çıkmışlardı. Mekkeli müşrikler baba-oğlu yakaladılar. Ancak savaşa katılmama sözü alarak serbest bıraktılar. Baba-oğul, İslâm ordusu Bedir Savaşı için Medine’den ayrıldığı sırada Peygamberimize yetiştiler. Allah Rasulü verdikleri sözü öğrenince, insana çok ihtiyacı olmasına rağmen onları savaştan geri çevirdi.


    Bizans Kayserinin, ticaret için Şam’da bulunan Ebû Süfyan’a, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkındaki sorularından biri de, sözünde durup durmadığı olmuştu. Ebû Süfyan, o zamanlar peygamberimize düşman olduğu halde, O’nun hiçbir sözünden dönmediğini itiraf etmek zorunda kalmıştı.


    Müzeyne’den Cüsame isimli hanımla fazlaca ilgilenmesinin sebebini soran Aişe’ye:
    “Hatice hayatta iken, bu hanım bize gelir, giderdi. Yâ Âişe, ahde vefa imandandır” buyurmuştu.


    Hudeybiye Anlaşması’nın şartlarından biri, Mekke’den Medine’ye Müslüman olarak sığınan kişilerin iade edileceği şeklinde idi. Anlaşmanın imzalanacağı sırada Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel, ayağında zincirlerle, yara bere içinde Mekke’den çıka geldi. Rasûlullah, Süheyl’den bir istisna olarak Ebu Cendel’i serbest bırakmasını istedi. Ancak Süheyl, anlaşmayı iptal etmekle tehdit etti. Allah Resulü Ebû Cendel’i teselli ederek: “Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret, katlan! Allah Teâlâ ‘dan bunun mükafatını dile! Hiç şüphesiz yüce Allah sen ve senin gibi zayıf, kimsesiz Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır. Biz şu kavimle bir barış anlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allah’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Sözümüze vefasızlık edemeyiz.!” buyurdu.



    Allah Rasulünü örnek alan başta dört halife olmak üzere bütün sahabe ve zamanımıza kadar güzel Müslümanlar ahde vefanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. İstiklal Marşımızın Şairi M.Akif Ersoy da sözünü tutmayan bir arkadaşına “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.” diyerek altı ay dargın kalmıştı. Cenabı Hak bizleri ahde vefa kervanının yolcuları olarak topluca, cennetinde buluşturduğu mü’minlerden eylesin. Âmin.



    Ahmet Ağmanvermez
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  5. #15
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiştir. Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir.
    Vefası ise dillere destan niteliğindeydi. Aile içinde de açıkça yaşanıyordu. Hz. Âişe anlatıyor:

    Yaşlı bir kadın Resulullahın ziyaretine gelmişti. Şöyle konuştular:

    -Sen kimsin? Müzeyne'den Cüsame.

    -Sen Hasene misin? Nasılsın, ne haldesin, bizi görmeyeli ne yapıyorsun?"

    -Anam babam size feda olsun, iyiyiz. Kadın çıkınca sordum:

    -Ya Resulallah, bu kadına çok alâka gösterdiniz, sebebi ne idi?"

    -Hatice hayâtta iken bize gelir, giderdi. Yâ Âişe, “Ahde vefa imandandır."

    Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.

    Allah Rasulünü örnek alan güzel Müslümanlar ahde vefanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. İstiklal Marşımızın Şairi M.Akif Ersoy da sözünü tutmayan bir arkadaşına “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.” diyerek altı ay dargın kalmıştı.

    Allahü Teala bizleri AHDE VEFALI kullarından eylesin.
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


  6. #16
    ABDULLAH çevrimdışı Forum Yöneticisi
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Nereden Yer
    Gurbet eller
    Mesajlar Mesajlar
    9.228
    Blog Blog Girişleri
    61
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 813 + 40528


    Cevap: Hadis Sohbetleri 58:“Muhakkak ahde vefa imandandır.”

    Hadislerden Öğrendiklerimiz


    1. Ahde vefâsızlık nifâk alâmetidir, şiddetle haram kılınmıştır.

    2. Verdikleri sözden cayanlar, akidlerini bozanlar kıyamette arkalarına birer bayrak dikilmek suretiyle teşhir edileceklerdir.

    3. Devlet yöneticilerinin vefâsızlığı en ağır vefâsızlıktır.

    4. Allah adına söz verip yemin eden sonra da sözüne ve yeminine sâdık kalmayan kimseleri Allah kendisinin hasmı olarak ilân etmiştir.


    5. Müslümana sözünün eri olmak yaraşır. O, ağzından çıkan söze, inançlarına ve attığı imzaya sahip çıkar.

    6. Vaad ve taahhütlerini yerine getirmemek haramdır
    Yazar : Risale Forum
    “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (Riyâzu’s-Sâlihîn, 211)


Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

102, 112, 113, 117, 118, 119, 140, 152, 157, 160, 161, 166, 167, 172, 177, 181, 183, 196, 198, 600, açacak, ahde, alanında, âlemleri, alınmış, andan, araf, arkadaşı, ayrımı, azarlama, ağzı, bayrak, başlarında, beraber, beraberlik, beslemek, bilgi, biliyorlardı, bir adam, birlik, bizimle, bizleri, boz, budur, bulamaz, bulunmak, buyrun, çağırıyor, çerçevesi, cihâ, cümlemizi, dadır, dağlar, dedikleri, dediler, demeye, demişler, den, derece, dile, dört halife, dünyasına, düğü, düşmanı, dır, edelim, edepli, edinirse, ediyorlar, eliyle, emrini, etmektedirler, etmemesi, etmemiz, ettiğimiz, eşsiz, fazilet, ferâset, fon, font, gaflete, gayret, gazabı, geçirmiş, gelmiş, gerekiyor, getirip, getirmeliyiz, gezer, gezi, gümüş, hadislerden, hâkim, haktan, harbi, hatası, hayatım, hitaben, hz.hatice, ibarettir, ihanet, ilişkileri, imandandır, inananlar, inancı, insallah, insanlığı, isen, isimli, işaret, işittim, kalbinin, kalmamış, kalmasını, kalsı, kandilleri, karanlıklarında, kardeştirler, karışması, kavga, kayseri, kemik, kendilerini, kendisinde, kimsede, konuşmak, konuşsun, korunması, küfrü, kullar, kuvvetle, kıyamete, lâkin, lam, lisanı, lütuf, lüzumu, menbaı, meselâ, meyvesini, meşhurdur, milleti, muazzam, muhabbete, muhakkak, muhterem, mümkü, münafıklar, mürüvvet, mürşidi, müslümana, müş, nail, nefret, nefsânî, nihayet, olana, olduğuna, olgun, olmamak, olmayı, onbeş, onlardan, onsuz, öyledir, öğrendik, öğreten, peygamberlere, rezil, sâdıklarla, sakı, sâlihleri, sarılmak, sayan, seâdeti, seniyyesi, sermaye, seslenir, sevindirir, sevmemek, sevmeyen, sizde, size, sohbetleri, sordular, söylemez, söylemiş, söyleyerek, söylüyorum, sözlerde, süfyan, suretle, susuz, sıhhat, sığı, takdiri, tavır, terakki, teşhir, topluma, unutması, ustaları, üstü, uyum, vefa, verdiği, verilmiş, vermenin, vermişler, yapanlar, yaradan, yaratılışında, yardımı, yayı, yepyeni, yönden, yüzleri, zamanları, zira, şahsî, şartları, şerifi, şeye, şeytanı

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222