Seksen yıl önce…

Cumhuriyetin ilanından onüç yıl sonra nüfusumuz onbeş milyon civarındaydı. Dünyanın büyük bir kısmına yayılmış, altı yüzyıl, şaşalı bir dönem yaşayan toplumdan yine bir devlet kurulmuştu. Millet yorgun düşmüş, fakirlik sırtına kambur olmuştu. Hazinesi boşalmış, paranın ismi var cismi yoktu. Alış-veriş daha ziyade takas (değiştirme) usulüyle yapılırdı. Bakkaldan, buğday, arpa, çavdar, yumurta ve kayısı çekirdeği karşılığında çay-şeker, sabun, kibrit ve gaz yağı alınırdı. Aydınlatmada bezir yağı kullanılırdı. Biraz zengin olanlar da gaz yağını lambada, löküste, halk da bitle mücadelede kullanırdı. Isınma aracı, ocakta yanan odun veya tezeğin ateşiyleydi. Ateş mangal’a alınır, orta yere konur, ısınılırdı. Köyleri şehirlere bağlayan toprak ve patika yollar vardı. Bineklerimiz eşekti, biraz zenginde at bulunurdu. Köyler arası yollar tamamen patikaydı.

Geçmişte, hayatı herkes bulunduğu yerde yaşardı. Ulaşım ve iletişim araçları yok denecek kadar azdı. İnsanlar çok şeyi bilmek zorundaydı. Hayatın devamı için çok şeylerin bilinmesi gerekiyordu. Bu yüzden babam da hünerlerini artırmıştı. Köy insanı olduğundan ziraatçılık, hayvancılık ilk bildiklerinin başındaydı. Ayrıca yapı ustasıydı. 1940’lı yıllarda bütün evlerimizi babam yapmıştı. Eve, ahıra, samanlığa ihtiyacı olan komşulara da yapardı. Celepti. Hayvan alım-satım ticareti yapardı. Gittiği yerden dönüş parasını nasıl çıkartacağının hesabını yapardı. Aynı zamanda ayakkabı ustasıydı. Yenisini yapar, eskisini tamir ederdi. Kış mevsiminde, bugünkü Aksaray vilayetine yakın köylere gider, köy odasında iki-üç ay misafir kalır o köyün ve yakın köy halkının ayakkabı işlerini, % 80 takas usulüyle yapardı. Yani yaptığı iş karşılığında, buğday, arpa, çavdar, kuru fasulye, nohut, mercimek, kavak ağacı, içinde arısıyla birlikte hayvan mayısından yapılmış kara kovan alırdı. Bunları bir yerde toplar sonra eşeklerle köye taşırdı. Yukarıda söyledim ya; tedavülde (piyasa) para miktarı az bulunduğundan takas işi mecburen revaçtaydı. Hasat sonu şehre gidilir, çocuk, çoluğun üstü-başı görülürdü. Yani giyecek için kumaş alınır, basit elbiseler dikilirdi. İç çamaşırı için kaput bezi, kaput bezinden yapılmış şeker çuvalları alınırdı. Gömleklerimiz yakasız, ayakkabılarımız çarık veya soğuk kuyu lastiği idi.

1940’lı yılların bir ilkbaharıydı. Babam çalıştığı köyden haber göndermiş. “Durmuş, üç-dört eşekle buraya gelsin” Bir eşek kendimizin, iki eşek de komşulardan bulduk. Eşekleri babamın çalıştığı köye götürdüm. İlkokula bile gitmeyen bir çocuğum. Babamın iş karşılığı aldığı ürünleri çuval ve heybelere koyup eşeklerin üzerine yükledik. Üç adet arı kovanını bir eşeğe, üç tane 2-3 metrelik kavak ağacını başka bir eşeğe, diğer heybe ve çuvalları üçüncü eşeğe sardık düştük yola. Yol çizgi halinde patika. Hava açık ve güneşli, öğle vakti yaklaşmış, Babam susamış. Su olduğunu tahmin ettiği bir yerden su içmek üzere benden ayrıldı. Benim, eşekleri sürüp yola devam etmemi söyledi. Eşekler önümde, peş peşe giderken, üzerinde kavak ağacı bulunan eşek, arı kovanı bulunan eşeğin arkasına fazla yaklaşmış, ağacın ucu kovanın kapağını içeri göçürdü. Arılar birden kovandan dışarı çıktı ve eşeğin kafasına sardı. Eşek başladı çırpınmaya. Ben de, babaaa diye ünlemeye başladım. Babam geri dönüp baktığında uzaktan manzarayı gördü, bana doğru koşmaya başladı. Bir taraftan da ceketini çıkardı. Arıların sokmasıyla eşek de yere yatmıştı. Ceketiyle kovanı kapattı. Bir müddet arıların kovana girmesini bekledik. Sonra sarıp sarmalayıp yola devam ettik.

Köyde yufka ekmek yapılırdı. Şehre gittiğimizde fırından aldığımız somunu katık yapardık. O fırın ekmeğinin yanında sade tahin helvasının bulunması, bugünün en lüks yemeklerinden daha lezzetli gelirdi. Rahmetli babam, lokantada yemek, yemeye girdiğinde önce yemeklerin fiyatını sorardı. Cebindeki paraya göre yemesi önemliydi, çünkü cebindeki paranın miktarı belliydi. Bugün ben torun sahibi olan evladıma soruyorum: “Evladım aldığın sucuğun kilosu kaç lira?” cevabı; bilmiyorumdu. Yine bir başkası diyor ki; “ben hiç fiyat sormam” O gün yemeğin fiyatını yemeden soranla, bugün hiçbir ürünün fiyatını sormadan alanları bir düşünün! Ve hayatı yüksek bir yerden seyredin, gözetleyin. Afrika kıtasında yaşayan (yaşamak denirse) insanların bir kuru dilim ekmeğe muhtaçlığını göz önüne getirin. Bugünün dünyasında israf edilen ekmeği hayal edin!

Bugün insanlar, AVM’lerde sorumsuz ve şuursuzca alış-veriş ediyor. Üretmeden tüketiyor. Kredi kartı kasada yetersiz bakiye gösterince aldığı ürünleri bırakıp gitmek zorunda kalıyor. 80 yıl öncesi insanlarıyla bugünün insanlarını bir karşılaştırın. Bakalım hangi sonuca ulaşacaksınız. 80 yıl önce insanlar fakirdi. Ama insanlık seviyeleri yüksekti, insanca yaşardı. Düşünceleri zengindi. Kötülük her zaman vardı ama bugünkü kadar yaygın ve salgın değildi. Sevgi, muhabbet, samimiyet, merhamet vardı. Bugün bunların hangisi ne kadar kaldı? Komşunun çocuğunu kendi çocuğu kabul ederdi. Öğretmene; eti senin kemiği benim anlayışı ile teslim edilirdi. İşte o gün, o anlayıştaki nesiller bugünkü Cumhuriyeti kurdu ve dünya sahnesinde tekrar yerimizi aldık. Değerlerimizi ve devletimizi korumak zorundayız. Aksi halde devletsiz millet, milletsiz devlet olmaz!
20. 05. 2016
Durmuş Göktekin