Emin Osman UYGUR

Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto, su üzerinde yaptığı bazı deneylerden yola çıkarak şu tespitlerde bulunuyor: "Su kristalleri; besmele ve Kur'ân okununca şekil değiştiriyor. Su, âdeta bir canlı gibi duyguları anlıyor; çevresindeki müspet ve menfî duyguları alıyor ve ona göre tepkiler veriyor."

İnsan tabiatla iletişim kurmak istediğinde, buna bir şekilde cevap alır. Meselâ çiçeklerin insan konuşmalarından etkilendiğine; kendisi ile konuşulan, ilgilenilen çiçeklerin daha güzel olduğu ve çabuk geliştiğine dâir çok sayıda literatür var. "Şuursuz" kabul ettiğimiz varlıkların insanla iletişim kurabilmesi, üzerinde düşünülmeye değer bir konudur.

Rüzgâr, bulut, Güneş gibi dünya hayatı için önemli görevleri bulunan varlıklar hakkında, bilim insanları "Rüzgâr ve böcekler olmasaydı dünya kısa sürede kokardı." tespitinde bulunuyorlar. Hayat bir "ekosistem" içinde varlığını devam ettirebiliyor. Ekosistemler bozulduğunda, canlıların hayatı bundan olumsuz etkileniyor. Bu perspektiften canlılardaki hücre faaliyetlerini, cansızlardaki atom ve moleküler sistemleri, mükemmel bir organizasyonun parçaları kabul etmek gerekir. En akıllı varlık olan insanın anlamada zorlandığı bu sistemler, insanoğlunun bütün tahriplerine rağmen, bir ahenk içinde nasıl devam etmektedir?

Modern bilim, hava hareketlerinin meydana geliş şeklini çok net bir şekilde anlatıyor; ama bu kadar hayatî faaliyetin bir düzen içinde nasıl olabildiğini tatminkâr seviyede izah edemiyor. Bazı kuşların çok seri ve ahenkli uçuşları insanları hayrette bırakıyor. Üstelik o kadar kuş havada birbirine çarpmadan anlık yön ve şekil değiştirebiliyor ki, bunun bilim dünyasında tatmin edici bir izahı yok. Bu açıdan bakınca; bir ağacın, bir bulutun veya suyun sistemli, bir maksada yönelik hareketlerinin kendilerinden kaynaklanmadığı, hayatın, sadece birer araç hükmündeki varlıklara bağlı olmadığı görülebilecektir. Yani bir canlının büyümesinin, bir meyvenin olgunlaşmasının, kimyevî ve biyolojik kuralların ötesinde farklı bir güce muhtaç olduğu anlaşılacaktır. Varlıkların aslında basit birer cisim olmadığı gerçeği görülüp onlara Yaratan'dan dolayı sevgi duyulacaktır.

Dalında büyüyen bir elma, fizikî açıdan "mülk" olarak değerlendirilirse; onun içinde, görünmeyen kısmında yani "melekût" âleminde hangi kanunların işlediğine nazar edince, ilmin hikmet boyutu devreye girer. Bir buluttan çıkan gümbürtü için "bulutla görevli melek" diyen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem) dikkatimizi nereye çekiyor?1 Kaldığı evin önündeki ağacın kesilmesine çok üzülen ve "Benim zikir ve sohbet arkadaşımı kestiniz." diyen Bediüzzaman Hazretleri ne anlatmaya çalışıyor? "Melekler; gök, yer, rüzgâr, bulut, dağ gibi Allah'a isyan etmeyen yaratıklardandır." (Peygamber Efendimizin Mucizeleri, İsmail Nebhani, C.1, s. 48) diyen Abdullah İbn Selâm Hazretleri, olayı nasıl resmediyor? Hayatta lâfız ve mânâ birlikteyse ve her bir güzellik bu beraberlikten doğuyorsa, modern bilim eşyaya nasıl bakmalı?

Maddî âlemlere bakış, sadece mülk cihetinde olunca, Güneş, ışık saçan bir cisim, su hayat için olmazsa olmaz bir bileşik, nötron ve protonlar atom etrafında dönen varlıklar.. gibi ezber bilgilerle değerlendiririz hayatı. Bütün bunlar doğrudur; ama bu doğruların arkasında büyük bir boşluk var gibi. Rüzgârın veya bulutun gerekli zamanda gerekli yerde bulunduğu, gök gürültüsü ile gelen bahar yağmurlarındaki azot bereketi, kan içindeki akyuvarların zararlı bakterilere karşı savaşındaki şuur, alyuvarların bir nakliye memuru gibi vücudun her yerine oksijen nakletmesindeki hikmet göz ardı edilir. Bir nar çubuğundan, içinde yüzlerce nar tanesi dizilmiş hâlde bir nar paketinin gözümüze, damağımıza, dimağımıza tebessüm etmesi, adiyattan sayılır. Bu hâdisede bir harikuladelik olduğu hep göz ardı edilir. Tabiatın hayatımızın bir parçası olduğu, canlıları korumamız gerektiği hep vurgulanır; ama şuursuz cisimlerin güzelliklerinin kendi başına olamayacağı dillendirilmez. Yani tabiat fabrikasında ve bu fabrikanın mevsimler ünitesinde çalışan sayısız işçilerin var olabileceği akla gelmez.

Son birkaç asırdır, modern toplumlarda din ile ilmin ayrı kabul edilmesi, hattâ dinin hayatın dışında tutulması gerektiği anlayışı insanı yalnızlaştırdı, hırçınlaştırdı ve bencilleştirdi. Söylenmesi gereken şeyleri söylememe eğilimi arttı. Meselâ ön ayakları kısa olan bir dinozor için "Ön ayaklarının kısa olmasını kendi istedi." ifadesinin kullanılması gibi akıl dışı bir anlayışa girildi. Yaratıcı'yı inkâra niyetli bilim (!) yorumları, bazı gerçekleri ifade etmeyi engelledi. Natüralist düşüncenin meyvesi olan evrim teorisi, hiçbir bilim insanının büyük büyük dedesinin maymun olduğunu kabul etmemesine rağmen, birçok yerde hâlâ aksi söylenemeyen bir tez olarak kabul görmekte. Ama yaşanan hakikatlerle örtüşmeyen bu anlayış, insan vicdanını hiçbir zaman tatmin etmedi ve Einstein'ın ifadesi ile ilimsiz kalan din kör, dinsiz kalan ilim de topal olarak yaşatılmaya çalışıldı.

Hâlbuki hayatımızı kolaylaştıran, gerçeklere daha çabuk ulaşmamızı sağlayan ve bize bilgiyi tam olarak aktaran İlâhî din, modern bilimlerin farkına varamadığı gerçeklere dâir birçok bilgiyi bize tâ baştan söylemiştir. İmam Gazzali Hazretleri'nin İhya'sında bahsettiği mesele, fizikle metafizik arasında yol bulmaya çalışan bilimin aradığı şeyin tâ kendisidir aslında: "İnsan gıda ile hayatını idame ettirir. Gıda ise kaybolan bir gıdanın cüzlerinin (parçalarının) yerine diğerinin geçmesi demektir. Gıda kana karışarak vücuda dağıtılır. Oradan her uzva ihtiyacı kadar gönderilir. Yani kan kendi başına et, kemik, beyin, kıl, kıkırdak olamaz. Bu, bir buğday tanesinin kendi başına un ve ekmek olamadığı gibi bir şeydir." … "Gıdayı et ve kemiğin etrafına çekme işiyle müekkel bir melek vardır." O gıdayı ait olduğu yerde tutmak için de vazifeli ayrı bir melek; ihtiyaç fazlası gıdayı atmak için başka bir melek…" "Dıştaki sanatkârlar insanlar olduğu gibi, vücudumuzun içindeki işlere nezaret eden sanatkârlar ise meleklerdir."2

"Hücre nedir, embriyo nasıldır, nutfe ne kadar zamanda gelişir?" gibi konuların gündemde olmadığı bir zamanda Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) insanın yaratılış safhalarına dâir hem mülk hem de melekût boyutunu izah eden beyanı ne kadar da dikkat çekicidir: "Nutfe rahme düştükten kırk iki gece sonra, Allah ona bir melek gönderir (ve onun vasıtasıyla) nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar: 'Rabbim, bu erkek mi, dişi mi?' Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar: 'Rabbim, eceli nedir?' Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar: 'Rabbim, rızkı nedir?' Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu hâlde çıkar. Artık buna ne bir şey ilâve eder ne de eksilir."3

İnsanın yaratılmasında olduğu gibi yeryüzünde meydana gelen tabiat hâdiselerinin arkasında da göremediğimiz İlâhî kanunların işlediği gerçeğini Bediüzzaman Hazretleri şu cümlelerle ortaya koyar. "Meleklerin bir türü insan gibi çobanlık eder, bir türü de çiftçilik yapar. Bütün hayvanlara bir melek görevli olduğu gibi her bir hayvan taifesinin de görevli bir meleği vardır. Yeryüzünde ekilen bütün bitkilere bakan ayrı bir melek bulunur ve Hz. Mikail Aleyhisselâm ise bütün bu meleklerin üstünde sorumlu melektir." O meleklerin vazifeleri şöyle özetleniyor: "İlâhî emirleri görevli olduğu türe ilham eden melekler, onların fıtrî fiillerini de tanzim ederler. Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlarla benzerlikleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakk'ın hesabıyladır ve O'nun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir."4

Dünya yaratıldığından bu yana düzenli bir şekilde cereyan eden tabiatta cârî hâdiseleri insanların kontrol etmediğini ve hiçbir sistemin kontrolsüz devamının mümkün olmadığını biliyoruz. Varlıkları kontrol eden bir sistem, bir güç olmadığı düşünülürse, dünya üzerindeki besin zinciri ve çevrimi ne ile izah edilebilir? Dünya'nın veya Güneş'in görünmez bir yörüngede akıp gitmesi nasıl anlatılabilir? Günümüz bilim dili "Bir yörünge var." demekten öte bir izah getiremiyor. Bu mantık, "Dünya oluşurken kütle önce kabuk bağladı, sonra kayalar aşındı, toprak oldu ve sonra da bitkiler ve hayvanlar oldu…" gibi varlığı sanki kendi kendinin sahibiymiş gibi bir söylemle izah etmeye çalışıyor. Ama vahiy buna "Allah yarattı." deyip hakikati gösteriyor. Masaru Emeto'nun tespitinde olduğu gibi, bilim dinle barıştığı gün dünya daha yaşanası bir yer olacak.

İçinde her dem işleyen gizli bir el olan fizikî âlemde tasarruf, sadece insana verilmiş. Ancak kâinattaki düzen ve sistem, insan iradesine bağlı değil. İnsanın sınırı, araştırma ve hayat için istifade edilecek şeyleri keşfetmekten ibaret. Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle; Arz'ı ve Semalar'ı yaratan Allah'tır (celle celâluhu) ve her şeyin idaresi O'nun elindedir. İşte modern bilim ekseriyetle bu noktada, açısını kaybetmekte ve görmesi gereken hakikatleri görmekten mahrum kalmaktadır.

Belki bir mânâda bazı felsefecilerin tabiatın işleyişine tam olarak akıl erdiremeyip "kâinatın/evrenin ruhu", "tabiatın/doğanın ruhu", "tabiat ana" şeklinde yorum getirmeleri bu hakikati hissetmelerindendir. Özellikle çizgi filmlerde kar, yağmur, rüzgâr, çiçek gibi tabiat işlerinin tanzimiyle görevli peri-misâl varlıklar resmedilmesi de herhalde bu hakikate bakmaktadır.

Evet, modern bilim gözle gördüğü hakikatleri yeniden dillendirme yollarını araştırmakta. Görünen o ki, su kristallerinin dilinden metafizik âleme geçerek inkârdan ispata yol bulabilen bilim, kendi mecrasında verimli bir ırmak gibi de akabilir.



Dipnotlar

1. Tirmizi, Tefsir Ra,d, (3116).

2. İmam Gazali, İhya-yı Ulumu'd-Din, 4. cilt, Meleklerin Yaratılmasındaki Hikmetler, s. 222, Bedir Yayınevi-İst.

3. Müslim, Kader 3, (2645).

4. Bediüzzaman Said Nursi, 24.Söz. 4.Dal, s.376 Şahmadar y. İst. 2007.