Sayfa 1/2 12 SonSon
19 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Allah yolunda ölmek

    Allahyolundaölmek
    Sual: Selefi meşrepli biri, (Şefaat ya Resulallah demek şirktir, çünkü Peygamber ölüdür) dedi. (Allah yolunda ölenlere ölü demeyin, onlar diridir ve rızıklandırılır) diye âyet yok mu dedim. (O âyet şehitler içindir, Peygamber ölüdür) dedi. (Peygamberimiz, şehitlerden üstün değil mi? Peygamberimiz Allah yolunda değil mi? Şehitlere ölü denmezse Peygamberimize nasıl ölü denir?) dediysem de, Peygamber de ölüdür diye ısrar etti. Ölen beden değil mi? Ruhlar ölür mü?
    CEVAP
    Dedikleriniz çok doğrudur. Elbette, şehidlerin ruhu ölmez de, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah'ın ruhu ölür mü? Ruh ölmez, kâfirlerin ruhu da ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu?
    Şehid Cennette rızıklandırılıyor da, Peygamber niye rızıklandırılmasın? Peygamber hâşâ Allah yolunda olmazsa, şehid Allah yolunda nasıl olur?
    Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Hâlbuki şehidin, Müslümanlığı da, şehidliği de, bu Peygambere iman etmesine bağlıdır.
    Şehidler Allah yolunda da, hâşâ Peygamberler, başka yolda mıdır? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari)
    İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshab-ı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehitlikten üstündür. Fakat şehid olmak da ayrı bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (Mevahib-i ledünniyye)
    İki hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la]
    (Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir.) [İbni Mace, Ebu Davud]
    İki âyet-i kerime meali şöyledir:
    (Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6]
    (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur.) [Fetih 28]
    Bu iki âyetten anlaşıldığı gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Ben bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buhari]
    Peygamber efendimiz, bütün peygamberlerden ve bütün insanlardan üstün de, şehitlerden üstün değil midir? Herkesten üstün olan bir Peygamber için ölü demek çok alçakça bir iftiradır.

    Benzer Konular
    Allah Yolunda Gayret
    Allah Yolunda Gayret Allah Yolunda Gayret Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Ey îmân edenler! Size, elem verici bir azaptan kurtaracak ticâreti göstereyim mi? Allâh’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yo
    Allah Yolunda Gayret
    Allah Yolunda Gayret Allah Yolunda Gayret
    Allah Yolunda Birlik Olalım
    Allah Yolunda Birlik Olalım Allah Yolunda Birlik Olalım M. Saki Erol Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın. Parçalanıp ayrılmayın.
    "Hem Allah yolunda olsa, tüfek de Allah der, top da Allahu ekber diye bağırır, A
    "Hem Allah yolunda olsa, tüfek de Allah der, top da Allahu ekber diye bağırır, A "Hem Allah yolunda olsa, tüfek de Allah der, top da Allahu ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder." Allah ile imsak ve iftar eder ifadelerini nasıl anlayabiliriz? Devami...
    Allah Yolunda Öldürülenleri Ölü Saymayın
    Allah Yolunda Öldürülenleri Ölü Saymayın İbnu Abbas Radiyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi Vessellem Ashabına şöyle dedi: "Uhud’da şehid olan k
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Açlıktan ölmek
    Sual: Allah rızka kefil olduğuna göre, açlıktan ölmek nasıl oluyor? Rızkın mahiyeti nedir?
    CEVAP
    Rızık, denince genelde yiyecek şeyler anlaşılır. Ev ve giyim eşyası da rızıktandır.
    Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir. Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yiyip bitirmeden veya kullanmadan ölmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
    (Allahü teâlânın rızık vermediği, bir canlı yoktur.) [Hud 6]
    Allahü teâlâ, herkesin rızkına ölene kadar kefildir. Herkes için belli bir rızık, belli sayıda nefes takdir edilmiştir. Eceli gelen ölür. Kimisi hastalıktan ölür, kimisi trafik kazasında ölür, kimi intihar ederek ölür, kimi de açlıktan ölür. Bunlar ölünce de Allahü teâlânın kefil olduğu, takdir ettiği rızık bitmiş olur. Hiç kimse takdir edilen rızkını bitirmeden veya kullanmadan ölmez. Rızık için endişe etmemelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Rızık için üzülme, takdir edilen [ezelde ayrılmış olan] rızık seni bulur.) [İsfehani]
    Allahü teâlâ, çok şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Mesela, hastalıklara şifayı veren de Allahü teâlâdır. Ancak doktoru, ilacı, sebep kılmıştır. İlaca şifayı veren de O’dur. Doktora gitmeyen, tedaviyi, ilacı kabul etmeyen, hastalıktan ölebilir. Bu hasta, kendisine takdir edilen rızkını bitirdikten sonra ölmüştür. Rızkı Allah verir, ama çalışmayı, yiyip içmeyi sebep kılmıştır. Çalışmayan veya yiyip içmeyen, açlıktan ölebilir. Bu da, kendisine takdir edilen rızkını bitirdikten sonra ölmüştür. Yani kendisine kefil olunan rızkı yemiş veya kullanmıştır, kefil olunan rızıktan mahrum kalmamıştır.
    Bir de, çok aç kalan kimse, zamanla hastalanıyor ve ölüyor. Ölüm her ne kadar hastalıktansa da, açlık sebep olduğu için, açlıktan öldü demenin mahzuru olmaz.

    Belirsiz taksitle satış
    Sual: Taksitleri belirlemeden, bir yılda ara sıra ödemek şartıyla mal satmak caiz midir?
    CEVAP
    Caizdir, çünkü zaman bellidir. Bir yıl sonra ödenmesi gerekiyor.
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 5.3.LÂSİYYEMALAR(DEVAMI)
    Binaenaleyh, herşeyin suret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret mastardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudur eder.

    Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik san’atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, herşeyin muhtelif ve mütenevvi suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?

    Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabdan üstün olan insan, terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem edip dikenli bir şecerenin âzâlarına uygun bir gömleği dikemez. Halbuki, Sâni-i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedid ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl-i sür’at ve sühuletle yapar, giydirir. Fesübhânallah!

    Evet, münezzehtir, herşeyin vücudu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni münezzehtir. Bütün mahlûkata merci olan Sâni münezzehtir.

    Arkadaş! Herbir mevcudun üstünde, Sâni-i Ehad ve Samedin bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcudun Sâni-i Ehad ve Samedin mülkü ve eser-i san’atı olduğuna şehadet ediyorlar.

    Evet, gayr-ı mütenahi ehadiyet sikkelerinden ve samedâniyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i arza darb edilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhar ediyorlar.

    Lügatler :
    âzâ : organ
    binaenaleyh : bundan dolayı
    cedid : yeni
    cem etmek : toplamak
    darb edilme : basılma, damga vurulma; basılan vurulan
    ehadiyet : Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
    esbab : sebepler
    eser-i san’at : san’at eseri
    Fesübhânallah : “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsına gelen bir tür hayret ifadesi
    gayr-ı mütenahi : sonu olmayan, nihayetsiz
    hâlık : yaratıcı
    hâtem : mühür
    hulle : elbise
    ihtiyar : irade, dileme; istediği şekilde hareket edebilme
    ittihaz etmek : edinmek, kabullenmek
    kader : Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması
    kâfir : Allah'ı veya Allah’ın bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse
    kemâl-i sühulet : noksansız bir kolaylık
    kemâl-i sür'at : noksansız bir hız, ideal hız
    kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
    kudret-i Rabbânî : her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti
    mahlûkat : yaratılmışlar, varlıklar
    mastar : kaynak, güç merkezi
    merci : başvurulacak, sığınılacak yer
    mevcud : varlık
    mistar : şablon; plân; çizelge
    muhtelif : çeşitli, ayrı ayrı
    muntazam : düzenli, tertipli
    mülk : sahip olunan şey
    münezzeh : arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
    mütenevvi : çeşit çeşit, değişik
    nemâ : gelişme, büyüme, çoğaltma
    sahife-i arz : yeryüzü sahifesi; bir kitabın sayfasını andıran yeryüzü
    Samed : Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat herşey Kendisine muhtaç olan Allah
    samedâniyet : herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması
    Sâni : her şeyin san’atkârı olan Allah
    Sâni-i Ehad : Zâtı bir olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    Sâni-i Hakîm : her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah
    semere : meyve
    sikke : damga
    sudur etmek : ortaya çıkmak; meydana gelmek
    suret : biçim, şekil
    suret-i maddiye : maddî suret, şeklî görüntü
    suret-i mâneviye : mânevî suret; maddî olmayan şekil, biçim
    şecere : ağaç
    şecere-i hilkat : yaratılış ağacı
    şehadet etmek : şahid olmak
    tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, doğadaki kanunlar
    teşekkülât : varlıkların belli bir nizamla meydana getirilmesi
    vücud : varlık, var oluş
    zerre : atom, çok küçük parça
    zikretmek : bildirmek, belirtmek, anlatmak



    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ OTUZ ÜÇ PENCEREDİR
    ON DOKUZUNCU PENCERE
    1تُسَبِّحُلَهُالسَّمٰوَاتُالسَّبْعُوَاْلاَرْضُوَمَنْفِيهِنَّوَاِنْمِنْشَىْءٍاِلاَّيُسَبِّحُبِحَمْدِهِ
    sırrınca, Sâni-i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güya celâl ve cemâlini ifade etmek için, semâvâtı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv-i semâda olan mevcudata dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksatlar takmış ki, güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor.
    Ve nasıl zemin kafasını hayvânat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san’atını kâinata gösteriyor.

    Öyle de, o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san’atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor.

    Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-i san’atını ve kemâl-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor.

    İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz, nasıl şehadet eder, bileceğiz.

    Evet, herbir nebat, herbir ağaç, pek çok lisanla Sânilerini öyle gösteriyorlar ki, ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah, ne kadar güzel şehadet ediyor” dedirtirler.

    Evet, herbir nebâtın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârâne mânevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir.

    Çünkü, herbir çiçeğin güzel ağzıyla ve muntazam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede, ilmi gösteren bir mizan içindedir.

    Ve o mizan ise, maharet-i san’atı gösteren bir nakş-ı san’at içindedir.

    Ve o nakş-ı san’at, lütuf ve keremi gösteren bir ziynet içindedir. Ve o ziynet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular içindedir.

    Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler öyle bir lisan-ı şehadettir ki, hem Sâni-i Zülcemâlini esmâsıyla tarif eder, hem evsâfıyla tavsif eder, hem cilve-i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

    İşte, birtek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi?

    Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak. İşte, bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör. Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların diliyle ve bir neş’e-i lütufla tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmetle gülen meyvelerin kelimâtıyla ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar; ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir surette bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddılın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir.

    İşte, eğer bütün rû-yi zemindeki ağaçların lisan-ı hâllerini birden dinleyebilsen, 2
    يُسَبِّحُِللهِمَافِىالسَّمٰوَاتِوَمَافِىاْلاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

    İşte, ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse, bu lisanları susturmalı. Madem ki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdâniyet şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler.

    Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
    1: “Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
    2: “Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı tesbih eder.” Haşir Sûresi, 59:24.
    Lügatler :
    adilli : adaletli
    adl : adalet
    bedbaht : kötü bahtlı, tahlihsiz

    berk : şimşek, yıldırım
    bilmüşahede : gözle görüldüğü gibi
    cemâl-i rahmet : rahmetin güzelliği
    cevv-i semâ : gökyüzü, boşluk

    cevher : asıl, temel, öz
    cilve-i esmâ : isimlerin görüntüsü
    cilve-i rahmet : rahmetin görüntüsü
    dekaik-i san’at : san’at incelikleri

    dest-i kerem : cömertlik eli
    ehl-i dikkat : dikkat sahipleri
    ehl-i şuur : bilinç ve idrak sahibi olanlar
    esmâ : isimler
    evsâf : özellikler

    gafil : duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan
    gaflet : duyarsızlık, umursamazlık
    habbe : dane, tohumcuk
    hayvânat : hayvanlar
    hengâm : ân, zaman
    hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
    ihsan : iyilik
    intak : konuşturma
    kâinat : evren, yaratılmış herşey
    katre : damla
    kelimât : kelimeler, sözler

    kemâl-i rububiyet : mükemmel terbiye ve idare
    kelimât-ı tesbihiye : Allah’ın yüceliğini dile getiren sözler
    kemâlât-ı san’at : olgun, güzel san’atlar
    kemâl-i hikmet : eksiksiz ve mükemmel hikmet
    kemâl-i rububiyet : mükemmel terbiye ve idare
    kerem : cömertlik, ikram

    Kerîm : sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah
    Kerîm-i Zülcemâl : sonsuz güzellik, ikram ve cömertlik sahibi olan Allah
    keyfiyet : nitelik, özellik
    lâtif : hoş, güzel
    lisan : dil

    lisan-ı hâl : hal dili
    lisan-ı şehadet : şahitlik eden dil
    lütuf : iyilik, ihsan, bağış
    maharet-i san’at : san’attaki ustalık

    maharetli : becerikli, hünerli
    mevzunen : ölçülü ve dengeli olarak
    mizan : ölçü, denge
    mu’cize-i kudret : kudret mu’cizesi
    Mufaddıl : dilediğine dilediği konuda üstünlük veren, lütufta bulunan Allah
    Muhsin : yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah
    muntazaman : düzenli olarak
    Mücemmil : herşeyi en güzel şekilde yaratan Allah
    Mün’im : yarattıklarına nimetler veren Allah
    nakş-ı san’at : san’atlı nakış, işleme
    nebat : bitki
    nebâtat : bitkiler

    nesîm : hoş ve hafif rüzgâr
    neş’e-i lütuf : lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç
    nizam : düzen
    ra’d : gök gürültüsü

    Rabbânî : Rab olan Allah’a ait
    Rahîm : rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
    rahmet : şefkat, merhamet
    rû-yi zemin : yeryüzü
    Sâni : herşeyi san’atla yaratan Allah

    Sâni-i Hakîm : herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah
    Sâni-i Zülcelâl : herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
    Sâni-i Zülcemâl : sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi san’atla yapan Allah

    suret : şekil, görüntü
    Sübhanallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”
    sünbül : başak; bir çiçek cinsi
    şehadet : şahitlik, tanıklık
    taarrüf : kendini tanıtma
    talim : öğretme
    tarz-ı ifade : ifade etme tarzı
    tavsif : vasıflandırma, özelliklerini anlatma
    tebessümkârâne : gülümsercesine
    tefsir : açıklama, yorumlama
    tekellüm : konuşma
    tesbih : Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma
    teveddüd : kendini sevdirme

    umum : bütün
    vahdet : birlik
    vesvese : kuruntu, şüphe
    vücub-u vücud : varlığının zorunlu oluşu
    zâhir : açık, gözle görünür
    zemin : yer

    zîşuur : şuur ve bilinç sahibi
    ziynet : süs


    Kur'an bil'ayan ve şübhesiz, saadet-i dareyne isal eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur'anı okusun ve dinlesin ne diyor? Hem Kur'anın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdardır. Öyle ise, Kur'an ağacının kökü hakikattadır, hayatdardır. Çünki meyvenin hayatı, ağacın hayatına delalet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kamil zihayat ve zinur meyveler vermiş.
    Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş'et eden bir hads ve kanaatla, Kur'an hem ins, hem cinn, hem meleğin makbulü ve mergubudur ki; okunduğu vakit onlar iştiyakla pervane gibi etrafına toplanıyorlar.

    (Bediüzzaman Said Nursi - 19. Mektub'dan)

    Lügatler
    Asfiya :safiyet ve takva sahibi sünnet yolunu ihyaya çalışan muhakkik zatlar
    Asır: yüzyıl
    Beşer: insan
    Bil’ayan :açık olarak, meydanda olarak
    Cin :latif ve ruhani varlıklar
    Delalet : delil olmak
    Emare :alamet,işaret, belirti, iz, ipucu
    Evliya :veliler, Allah dostları
    Hads :ani ve doğru anlayış
    Hadsiz : sayısız, sınırsız
    Hakikat: gerçek, doğru
    Hayatdar :canlılık gösteren
    İns: insan
    İsal :ulaştırmak, yetiştirmek
    İştiyak :çok arzu ve istek
    Kâmil :bütün, tam,olgun, eksiksiz, kemal ve fazilet sahibi
    Kanaat :helalle yetinmek, kısmetine razı olmak, aç gözlü olmamak, tatmin olmak, inanmak
    Makbul :kabul olunan, beğenilen, sevaplı
    Merğub :rağbet edilmiş, beğenilmiş, çok kıymet verilen, istenen
    Mükemmel :olgun, noksansız, tamam, eksiksiz, çok iyi
    Müteferrik :çeşitli, kısım kısım, başka başka, dağınık
    Neş’et etmek :meydana gelmek, çıkmak, yetişmek
    Pervane :fırıldak, çark, haberci, dönen şey
    Saadet-i dareyn :iki dünya saadeti
    Sevketmek :ileri sürmek, önüne katıp sürmek, göndermek, yollamak
    Zihayat : hayat sahibi, canlı
    Zînur :nurlu, ışıklı, parlayan





    --
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Said Nursi'nin mezar yeri resmen açıklansın
    06 Aralık 2011 / 10:56
    Çelik, Bediüzzaman gibi isimlerin mezar yerlerinin resmi olarak açıklanmasını istedi

    Yakup Bulut'un haberi:
    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Seyyit Rıza, Bediüzzaman Said Nursi, İskilipli Atıf Hoca gibi isimlerin mezar yerlerinin resmi olarak açıklanmasını istedi.
    Çelik, “Sadece Seyit Rıza değil. Bediüzzaman’ın ve diğerlerinin mezarları da var. Hepsinin belli olması lazım. ‘Son Devrin Din Mazlumları’ arasında sadece Süleyman Hilmi Tunahan’ın mezar yerinin Çamlıca’da olduğunu biliyorum. Onun dışındaki din mazlumlarının mezar yerleri de belli olmalı” diye konuştu.
    Söz konusu kişilerin mezarlarıyla ilgili resmi kayıtlarında bilgi bulunabileceğini ifade eden Çelik, bu kayıtların açıklanması gerektiğini belirtti. Yakın tarihle yüzleşmenin kimseye zararı olmayacağını kaydeden Çelik, İstiklal Mahkemeleri arşivlerinin de açıklanması gerektiğini de söyledi. Dini önderlikleri ile ön plana çıkan şahsiyetlerin mezarlarına dahi tahammül edilemezken, bu insanların yaşadıkları dram günümüze kadar sürdü.
    Star
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Said Nursi ve yeni dünya düzeni
    05 Aralık 2011 Pazartesi 05:43
    Birinci ve ikinci dünya savaşları, sanayi devrimi sonrası, insanlığın gördüğü en büyük savaşlardı. Milyonlarca insanın, kitle imha silahları ile öldürüldüğü ve adeta teknolojinin, insanlığa meydan okuduğu karanlık bir yüzyıldı. Ve yüzyılın sonuna gelindiğinde, dünya, yeni düzenini kurmuş oluyordu. Bu yeni düzen, gücün iktidarı belirlediği, gücün daima haklı, insani erdemlerin kapital ile yer değiştirdiği, bireyin devlete yenildiği,yerel ve küresel ortamları doğurmuştu. Sanayi devrimi, en büyük zayiatını vermişti.
    Geçen yüzyıldan devraldığımız bu yeni dünya düzeni, yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde krize girmiş bulunmaktadır. Büyük oranda, ekonomik bir kriz olarak lanse edilen bu kriz, kapitalizm ve ulus-devlet krizini de beraberinde sürüklemektedir. Bu krizi, sanayi devriminin ikinci büyük zayiatı biçiminde de okumak da mümkündür.
    Bunu bir ‘sanayi devrimi’nin krizi biçiminde yorumlamak erken olabilir. Ancak bu, sanayi devriminin paradigmalarını tartışmamıza engel değildir. Paranın gücü, sermayenin tekelleşmesi, küresel sermaye, devletin kutsallaştırılması gibi kavramlar kapitalist çevrelerce hiç tartışılmadı. Dindar müslüman çevrelerin de bu değerlere sahip olmasından sonra, bu kavramların dindar çevrelerce tartışılmasının yoğunluğu da azalmış oldu. ‘Yeşil sermaye’ nitelemesini haklı kılacak şekilde, kaptializme yeşil rengi verilmiş oldu. Son on yılda, devlet iktidarı da yeşile boyanınca, iktidar problemi çözümlenmişcesine rafa kaldırıldı.
    Yazının başlığının çağrıştırdığı bu düşüncelerle, 15 Kasım tarihindeki, Nesil Grubunun düzenlediği Yasin Ceylan’ın ‘Yeni Dünya Düzeni ve Said Nursi’ başlıklı seminerine gittim. Seminerde, yeni dünya düzenine ilişkin olarak beklediğim kavramların tartışılmasından ziyade, bu kavramların felsefi arka planındaki kavramlar arz-ı endam ediyordu.
    Yasin Ceylan, Said Nursi için, ‘benim de hocamdır’ gibi bir ifade kullandı ve İ’caz-ül Kur’anı okuduğunu söyledi. Risalelerle ilgili okumaları, gençliğinde okudukları ile sınırlı olan Ceylan, Risale-i Nuru okuduktan sonra, kendi filozofik ürünlerini ortaya koysaydı, hem Nursi’yi daha iyi anlamış hem de kendi filozofisini de Said Nursi üzerinden test etmiş olurdu. Özetle Ceylan, Said Nursi’yi hiç okumamışçasına yorum yapıyordu. İsterseniz önce Yasin Ceylan’ın ne dediğini özetle sunalım. Değerlendirmeyi ondan sonra hep beraber yapalım.
    "Said Nursi’nin yaşadığı dönem, islam aleminin zelzleleli olduğu bir dönemdi. Batıya karşı mağlup olmuş bir islam aleminde, çare arayanlar çoktu. Efgani-Abduh çizgisi ve onlardan sonra gelenler, bu mağlubiyete çare aramaya çalışmışlardı. Çare arayanlar arasında, Said Nursi de vardı. Efgani ve Abduh’un mirası, uzun sürmedi. Reformist bakış, islam aleminde tutmadı. Ama Said Nursi’ni fikri tuttu.
    "İslam alemi, neden bir zelzele yaşadı? Aydınlanma döneminden sonra, batıda radikal bir değişiklik olmuştu. Bir çok doğulu aydın düşünür, bunu anlamamıştı. Ama Said Nursi, bu değişimi anlayabilmişti ve bunları yazmıştı. Abbasiler döneminde, eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesiyle, yeni bir felsefe cemaati oluşmuştu. Abbasilerden ve dini bilgilerin tehlikeye girmesinden sonra, 12. asırdan 14. asra kadar, Gazali’nin ortaya çıkmasıyla, bir tür savunma eserleri yazıldı. Bu tercüme hareketleri sonucu, batı ile karşılaşmasından, islam dünyası zaferle çıkmıştır. Ancak, daha sonra, İslam aleminin XIX. Yüzyıldaki yeni felsefi dünya görüşüyle olan karşılaşmada, İslam dünyası, zaferle çıkamamış ve çatışma hala sürmektedir.
    Gazali’nin şansını, Said Nursi yakalamamış olabilir. Ancak Gazali’nin hatasını, Said Nursi yapmamış ve Yunan bilimlerini dışlamamıştır.

    "XIX. yüzyılın sonuna doğru, bilim tamamen dine karşıydı. Bu yeni düşünce tarzında, Tanrı yoktur. Descartes, Allah’a inanıyor. Ama felsefesinde, Tanrı yoktur. Laibniz de öyle. Bu yeni düşünce tarzı, kötülüğe yol açtığı gibi, bir çok iyiliğe de yol açmıştır. ‘İlerleme’ anlayışı, bu düşüncenin yeni bir kazanımıdır. Terakki düşüncesi, yeni batı düşüncesinde var, ancak islam düşünce sisteminde terakkinin yeri yoktur.
    Öte yandan, bu ilerlemeci görüşün bazı olumsuz yan etkileri de olmuştur. Hazcı bir insan tipi, batıda gelişmiştir. Hazcılık, ilerlemeciliğin yan etkilerinden birisidir. Ancak batı, kendisini sürekli yeniliyor. Bu yüzden, batıda ‘kalıcı kötülük’ vardır demek yanlıştır.

    "Buna karşı Said Nursi, ne kadar başarılı olacak? İnsanın misyonu, insanda kamil olan istidatların ortaya çıkmasıdır. Dini anlayış, buna müsaade etmiyor. İslam alemi, Hristiyan ve batı düşüncesi, diyalektik bir biçimde birbirinden etkilenmektedir.
    Bu günkü eğitim tarzımız, batı eğitim modelinin kopyasıdır. Bir görüşe göre insanoğlu, belli bir zamanda bir düşünce biçimi ortaya koymaktadır. Bu kişilerin fikirleri, kendilerinin mi? Yoksa dini kaynaklı mı? Geleneksel islamda, terakki umdesi yoktur. Çünkü mü’min, kendi kişiliğini inancıyla özleşleştiriyor, hafsalasında başka bir boşluk bırakmıyor. İlk müslümanlar, içlerindeki iyiliğin karşılığını, dinde buldukları için müslüman olmuşlardır. ‘Dini iyilik’ten önce, insanın içinde bir iyilik vardır. İnsanın, inandığı şeyle kendisini özleşleştirmesi, ona katkı sağlaması ve ona ilaveler yapması lazım. Eğer ilaveler olmazsa, mükemmeliyet bitmiştir. Halbu ki batıda, her şey eleştirilebilir. Her türlü rejim, eleştiriye izin vermekle, kendisini yenilemeye izin vermiş olur. İnsanın, kendi ideolojisinde boğulmaması lazım.

    "Asıl yaşam, pratik yaşamdır. Dünyevi hazlardan uzak durması, Said Nursi’nin en önemli özelliğidir. O, hiç takiyye etmemiş ve muhalefetini açık açık dile getirmiştir. Onun dışında, bu tarzda davranan başka hiçbir alim yoktur. Said Nursi’nin bu erdemi nereden geliyor? Neden onun dışında kimse ortaya çıkamadı? Bu sorunun cevabını vermek lazım. Nursi, Kemalist ideolojiye karşı meydan okuyup, siyasi hayattan çekildi. İlk Said, projelerinin pek faydalı olmadığını gördüğünde, bunlardan vazgeçti ve siyasetten uzak durmaya çalıştı. Şiddetten uzak bir islam anlayışını, o ortaya koymuştur. Halbuki, islam dünyasının çoğunda şiddet modeli var. Nursi’nin üslubu,güzel ahlak ve ikna üslubudur. İkna ile islamiyeti anlatmak ve yaşamak, islamiyetin batı felsefesine karşı olumlu bir hamledir.
    "İslamiyet ve batı medeniyeti, bu günkü haline gelene kadar, zaman içinde bir çok ürün vermiştir. XVII.asırdan sonra, insanlık, kendi bilgisine önem vermiş ve dini bilgiyi uzaklaştırmıştır. Doğa bilgisini keşfederek de Tanrı’ya yaklaşılabilir. Tanrı adını zikretmeyip, doğayı keşfederek de Tanrı bulunabilir ve O’na yaklaşılabilir. İmanı, inancı araştırmakla neyi geliştireceksiniz? İnançların, şüphe ile yüzyüze gelmesi lazım. Şüphe, insan zihninin temel fonksiyonlarından biridir. İlk müslümanlar, kendi şühelerinden şüphe etselerdi, müslüman alamazlardı. Şüphenin inanca da uyulanması lazım. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek, yanlışından da şüphe etmek lazımdır. Bu yüzden, ‘Ya Rabb, kalbime şek ve şüphe sokma!’ dememek lazım. Zihin, rahat bırakılmalı; zihinle yabancılaşmamlıyız. Zihni ve zihinsel faaliyetleri, rahat bırakmak lazım, yoksa zihin, çalışamaz ve zaaf ortaya çıkar.
    "İnsanları, inanan-inanmayan diye yapılan ayrımları, realizasyona tabi tutmak lazım. Şevket Eygi, ‘Japon Ahlakı’ ile ilgili yazısında, Japonlar’ın İslamiyeti yaşadıklarını söylüyor. Oysa ki, onların bir semavi dini de yok. Japonya’ya giden Hristiyanlar, orada hırsızlık olmadığını görünce, kendi Papazlarının yalan söylediklerini düşünmüşler ve söylemişlerdir. İslamiyet dışı kültürleri, islamiyete aykırı saymamak lazım. Bu gün artık, bütün kültürler elde edilebilir hale gelmiştir. Bir kültürle yetinmemek lazım. Birden fazla kültürle muhatap olmak ve küresel insan olmak lazım."
    Elbette ki, Yasin Ceylan’ın bütün dediklerini cümle cümle analiz edecek değilim. Daha ehil olanlar, gereken cevabı verecektir elbette. Ancak onun dediklerini birkaç ana başlıkta eleştiriye tabi tutmak gerekir.
    I.Eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesi ve İslam düşünce yapısında, fikir üretiminin donması meselesi:
    Tercümeler asrında (miladi 8-9. yüzyıl), eski Yunan metinleri bir bir Arapçaya tercüme ediliyor ve İslam Dünyası, eski Yunan metinleriyle yüzyüze geliyordu. Abbasi Halifesi Me’mun döneminde, devlet eliyle Sokrat, Eflatun ve Aristo başta olmak üzere, eski Yunan filozoflarının bir çok eseri Arapça’ya tercüme edilmiştir.
    Eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesinin, biri İslam medeniyetine, diğeri Eski Yunan metinlerine ait iki sonucu olmuştur:
    Birincisi, İslam medeniyetinde var olan mutezile akımı güçlenerek, içeride bulamadığı fikri desteği dışarıdan gelen takviye ile bulmuştur. Böylece mutezile düşüncesi, önceleri islami kaynakları anlama çabası iken, tercümelerden sonra felsefi bir mecraya dönüşmüştür. Bir çok mitolojiyi de içinde barındırdığından dolayı Yunan felsefesi, özelde mutezileyi genelde de İslam düşüncesini derin bir şekilde etkilenmiştir. İslam aklı da bu dönüşümden nasibini alarak durağanlaşmış ve taklid dönemi başlamıştır. Bu açıdan bakıldığında, Yasin Ceylan’ın iddia ettiği durağanlaşmanın sebebi Gazali değil, felsefenin kendisidir. Bediüzzaman da muhakematında, eski Yunan eserlerinin tercüme edilmesini, taklidin sebeplerinden birisi olarak görmektedir.
    İkincisi, tercümelerden sonraki eski Yunan eserleri de değişime uğramış, ve eski metinler İslami bir cilayla parlatılmıştır. Bir tür bilginin islamileştirilmesi(doğruluğu tartışılmalı) gibi bir muameleye tabi tutulan Eski Yunan metinleri, müslümanca bir okumaya tabi tutulmuştur. Dolayısıyla eski eserler, saf halini muhafaza edememiş, Müslümanların tercümesiyle batıya sunulmuştur.
    Daha sonraları ortaya çıkan Rönesans hareketlerine ve günümüzdeki batı medeniyetinin inşasına, işte bu eserlerin tercüme edilmesinin etkisi göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla bu günkü batı medeniyetine de, sırf eski Yunan medeniyetinin saf ve yeni bir versiyonu diye bakmamak gerekiyor. Çok baskın olmasa da içinde vahyin unsurlarını barındıran bir niteliğin varlığını gözlemliyoruz. Bu yüzden topyekün kabul ya da reddiye esası üzerine bina edilen bir batı eleştirisi mümkün olmamalıdır.
    Bu yüzden, Yasin Ceylan’ın, batıda ‘kalıcı bir kötülük’ olmadığını söylemesine ben de katılıyorum. Nitekim Bediüzzaman da, Avrupa’yı ikiye ayırmaktadır. Birinci Avrupa’da, insanlığa büyük faydalar sağlayan ve önemli ilerlemelerin kaydedilmesine imkan veren bir medeniyet anlayışı vardır. İşte böyle bir medeniyet, sadece Hıristiyanlığın malı değildir. Bu medeniyetin arka planında; asırlar boyunca devam edegelen fikirlerin birbirlerine ilave edilmesi ile oluşan birikim, semavi dinlerin katkısı, fıtri ihtiyaçların zorlamaları ve özellikle İslamiyet'in de katkısı vardır
    Ancak ikinci Avrupa’yı da görmek lazımdır. Bu ikinci Avrupa, iki dünya savaşını meyve vererek, sayısız zulüm ve adaletsizliklere yol açmıştır. Dolayısıyla batı dediğimizde, önce şunu sormamız lazım: Hangi batı? Birinci Avrupa mı? İkinci Avrupa mı?
    Hangi batı sorusuna cevap verebilmek için, Bediüzzaman’ın 25. Sözdeki iki medeniyet mukayesesindeki, batı medeniyetinin kıstaslarını kullanmamız elverişli olur. Bir medeniyet ki, temelinde kuvvet belirleyicidir; hedefi menfaattir; hayat prensibi mücadeledir ve güçlünün zayıfı ezmesi üzerine kuruludur; toplumsal bağları, milliyetçilik esasına dayanmaktadır. İşte bu esaslar üzerine kurulu olan bir medeniyeti, ikinci avrupa olarak okumamız mümkündür.
    II.Yasin Ceylan, Said Nursi’nin batıdaki gelişmelerden duyarsız kalmadığını ve onları anladığını düşünüyorsa, bu konuda daha sıkı okumalar yapması gerekir. Zira, risalelerde en az 4-5 yerde, Kur’an medeniyeti ve batı medeniyeti karşılaştırması yapan Bediüzzaman, sırf batı karşıtlığından ziyade, bu günkü batı medeniyetinin olumsuzluklarını ortaya çıkaran asıl belirleyici faktörleri bulup eleştirmiştir.
    Batı medeniyeti,toplumlarıbirarada tutanbağolarakırkıve menfi milliyetigörür.Bu medeniyetin gayesi,nefsanî hevesleri tatmin ve ihtiyaçları çoğaltmaktır. Kuvvetin gösterdiği yol, tecavüzdür. Menfaat, her arzuya kâfi gelmediğinden, onun gösterdiği yol, boğuşmaktır. Cidal prensibinin gösterdiği yol, çarpışmaktır. Başkasını yutarak beslenen ırk ve menfi milliyetin gösterdiği yol, tecavüzdür. Kur'an'ın hikmeti ise, dayanak noktası olarak kuvvet yerine "hakk"ı kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazileti ve rıza-yı İlâhî"yi kabul eder. Hayatta, cidal yerine "yardımlaşma" prensibini esas tutar. Toplumu birarada tutan bağ olarak, ırk ve menfi milliyet yerine "din ve vatan" bağını gözetir. Kur'an hikmetinde gaye, nefsanî heveslerin meşru olmayan tecavüzlerine set çekmek, kişiyi ulvî emellere teşvik etmek ve insanı kemâle eriştirmektir. Hakkın gösterdiği yol , birleşmedir. Faziletin gösterdiği yol, dayanışmadır. Yardımlaşmanın gösterdiği yol, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin gösterdiği yol kardeşliktir. Benliği gemlemenin ve ruhu kemâle erdirmeye çalışmanın gösterdiği yol, dünya ve ahiret saadetidir.
    III.‘Dini iyilik’ten önce, insanın içinde bir iyilik olması hususunu ‘vicdan’ kavramı ile karşılayabiliriz. İnsanda, hem iyiliğe hem de kötülüğe meyyal istidatlar vardır. Bu istidatlar, çoğu kere kendi başlarına ‘iyilik’ kavramına ulaşamayabilirler. Çoğu kere, dini bir iyilik kavramı ile karşılaştığında, insandaki iyilik kavramı, daha da açığa çıkar ve kamil insan öyle ortaya çıkar. Aksi halde, insanın içindeki iyilik istidadı, uygun bir mecra bulamazsa, körelip gitmektedir.
    Dini iyilikten önce, insanın içinde apriorik olarak bir iyilik bulunması düşüncesi, Hem Eflatun’da var hem de, Farabi gibi bir çok hükemada da vardı. Öyle ki, insanın içindeki bu iyilik düşüncesi, felsefe ile ortaya çıkarılabilecek durumdaydı. Bu düşünceden dolayı felsefeye o kadar değer atfettiler ki, felsefeyi bu konuda yeterli saydılar ve hatta nübuvvete gerek olmadığını bile söylediler. Bu yüzden, Yasin Ceylan’ın içindeki bu iyilik düşüncesine atfettiği değeri, felsefenin bu bakışı ile birlikte okuduğumuzda, daha da anlamış oluyoruz.
    IV.Ceylan’ın ‘doğa bilgisini keşfederek de Tanrı’ya ulaşabilirsiniz’ cümlesini de bu bağlamda okumak mümkündür. Doğa bilgisi, bilimsel verilerle keşfedilmektedir. Dolayısıyla, bu bilgiye ulaşıldığında da Tanrı’ya ulaşılabiliyorsa, artık ille de dini kavramlarla Tanrı’ya ulaşmaya gerek yoktur. Felsefi kavramlarla ya da insanlığın icad ettiği kavramları tek başına kullanarak da Tanrı’ya ulaşılabilir.
    Bu sorunlu bir yaklaşımdır. Zira nasıl ki, akıl tek başına doğruyu bulmaya yetmemektedir. Aklın ürünü olan, kavramlar ve sistemler de doğruyu bulmaya yetemez. Bu durumda, aklı tek başına bırakmak yerine, vahy desteğiyle doğruyu bulmasına yardımcı olabiliriz. Bediüzzaman’da bu durum, akıl-kalb dengesi biçiminde okunmaktadır. Demokrasi de insanlığın bulduğu önemli bir icaddır. Ancak, tek başına yetmediği yüzyılların tecrübesiyle ortaya çıkmıştır. Demokrasinin eksiklerini ve yanlışlarını da vahy eksenli bakışlarla, tashih etmek ve düzenlemek gerekir.
    Yine Bediüzzaman’da iki türlü kitap anlayışı vardır. Birincisi, Allah’ın Kelam sıfatından gelen bildiğimiz Kur’an-ı Kerimdir. Diğeri ise, Kainat kitabıdır. Kainat kitabını keşfetmek, tek başına dünyevi saadeti sağlayamamaktadır. Bunu mutlaka, Kelam sıfatından gelen emirlerle buluşturmak lazım. Bu yüzden Ceylan’ın, ‘doğa bilgisini, keşfederek de Tanrı’ya ulaşabilirsiniz’ cümlesi sorunludur.
    Geçtiğimiz yüzyıldaki dünya, doğa bilgisinin en fazla keşfedildiği bir dünya idi. Ama bunu keşfedenlerin büyük bir çoğunluğu, bu keşfi Tanrı’ya ulaşmak yerine, birbiriyle savaşarak harcadı. Ve halen de savaşmaya devam ediyor. Kimsenin de elinde üçüncü bir dünya savaşının yapılmayacağına dair bir garantisi yoktur.
    Kadim felsefenin, bilimsel pozitivizme evrildiği ve bunun da bu savaşları meyve verdiği bir dünyada, hala doğa bilgisinin tek başına hakikati bulmaya yeteceğini söylemek çok mantıklı görünmüyor. Bu yüzden başta da ifade ettiğim gibi, sayın Ceylan’ın, felsefesini mutlaka Risale-i Nurlarla test etmesini öneriyorum.
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Kılıçdaroğlu, Bediüzzaman’ı dinlese...
    05 Aralık 2011 Pazartesi 05:43
    Türkiye, çok önemli bir eşiğe geldi nihayet... Ve nihayet, “devr-i sabıkın” hatalarını tartışabilecek bir düzlemdeyiz. (Dersim katliamı tartışmaları bize bu imkanı verdi, çok şükür.) Yalnız elbette bu tartışmalar için bir hayli geç kaldık, bunu kabul etmek gerek. Öyle ki; hemen sonrasında tartışılsa(ydı) çözülebilecek meseleler, bugün iyice kronikleşmiş (ve çözümü zor bir hale gelmiş) bir şekilde toplumsal hayatımıza nüfuz etmiş durumda. Belki bir elli yıl daha böyle devam edecek...
    Ancak yine de on yılda bir yaşadığımız “darbe ve postmodern darbe” süreçleri düşünüldüğünde bu noktaya varışımızın bile ne denli büyük bir başarı olduğu anlaşılır. Şimdi önemli olansa (kanaatimce); demir sıcakken dövmeye devam etmek. Tekrar soğumasın izin vermemek... Evet, bence öncelikle kendi geçmişimizle, yakın tarihimizle hesaplaşmamızı bitirmemiz gerekiyor. Ki o hesaplaşma bitmeden, onlardan miras aldığımız kavgaların defterleri de bir türlü kapanmayacak gibi...
    Miras bahsi açılmışken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında Dersim krizini yönetiş şekline de değinmek istiyorum. Sayın Kılıçdaroğlu, yalnızca bir tek cümleyle kurtulabileceği bir mesuliyetten ve çamurdan bir türlü kaçmayı, kurtulmayı beceremiyor. (Halbuki başbakanın telaffuz ettiği cümleyi bir kez telaffuz etse, yeter.) Sanki, bir bataklığın içinde debelendiği (ve bir türlü çıkamadığı) halde, kendisine uzatılan elleri ve ipleri reddeden biri gibi çırpınıyor da çırpınıyor...
    Halbuki CHP’deki bu basiret bağlanmasının, akıl tutulmasının kilidini çözecek anahtar da Bediüzzaman’ın savunmalarında gizli. Eserlerinde defaatle geçmişe bakarken başarının veya başarısızlığın, hataların veya hasenatların hangi adreslerde aranmasının ve hangi adreslere dağıtılmasının daha doğru olduğunu izah eden Bediüzzaman, bakınız Şualar isimli eserinde neler söylüyor:
    “Evet nasıl o insafsız (savcıyı kastediyor), o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes’ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütuhat yapsa, “Aferin Hasan Ağa”; mağlûp olsa “Aşirete Tuh” diye aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti.”
    İşte Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin ve CHP’lilerin de yapması gereken yukarıdaki mantıkla hareket etmek. Yoksa kimse zaten onları Dersim katliamından suçlu bulmuyor. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayetini herkes biliyor. İnsanların istediği, sadece onaylamadıklarını göstermeleri. Bunu göster(e)meyerek, aslında milletimiz adına öyle bir cürüm yapıyorlar ki, telafisi mümkün değil.
    Belki özür dileseler, dileyebilseler; o kem hatıra geçmişte kalıp unutulacak. Bir daha adı anılmayacak... Ama özür dilemeyerek o kusuru bütün bir CHP’ye, hatta millete teşmil ediyorlar. Başa, reise verip kurtulamıyorlar. “Böyle bir katliam olmadı” yahut “Onun haberi yoktu” demekle günahı birken bine çıkarıyorlar.
    CHP yönetimine ve Dersim sorununda ters köşeye yatan (aydın, siyasi vs...) bütün karakterlere Bediüzzaman’ın bu savunmasından ders almalarını salık veriyoruz. Bir hatayı bin hata yapmasınlar. Bir günahı bin günaha çıkarmasınlar... Temsildeki gibi reise versinler, kurtulsunlar! Yoksa görmüyorlar mı, savunmaya kalktıkları hata, bir milletin hepsine (belki hiç suçları olmadığı halde) maloluyor. Bu yaptıkları kendi milletlerine ve taraftarlarına dahi bir zulümdür, eziyettir, haksızlıktır. El-insaf diyoruz sadece... El-insaf...
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Devlet tepkisi: 'Hepsi müttehimdir!'
    05 Aralık 2011 Pazartesi 07:29
    Dersim'de devletin niçin gereğinden fazla haşin ve nisbetsiz güç kullandığını anlamak için, hadiseden yıllarca önce Menemen'de vukubulan Kubilây hadisesinin pek bilinmeyen bir yönüne eğilmekte fayda var.
    Aşağıda zikredeceğim örnek, bize kısaca o dönemde "Devlet refleksi"nin ölçülerini ve karar mekanizmalarının iç yüzünü gösteriyor. Bu bilgileri iki yıl önce (21 Kasım 2009) yayınladığım "Çekiç ve Çivi" başlıklı yazımdan iktibas ediyorum. O yazı şöyle bitiyordu: "Birinin elinde çekiç varsa, karşılaştığı her meseleyi çivi gibi görmeye başlar."
    Yeni bir tartışma konusu icad etmek için değil, anlamak için...
    *
    7 Ocak 1931 Çarşamba günü, Cumhurbaşkanı Atatürk, Başvekil İnönü, Meclis Başkanı (General) Kâzım Özalp, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Milli Savunma Vekili Zekai ve II. Ordu Komutanı Fahrettin Altay Çankaya Köşkü'nde bir araya gelerek iki hafta önce Menemen'de vukubulan irtica olayını görüştüler. Fahrettin Altay, kitabında (On Yıl Savaş ve Sonrası, İnsel Yay. 1970, s.434 vd), "Bu konuşma bana bir talimat mahiyetinde olduğundan not ettim" diyor. O sayfalardan bazı yerlerini atlayarak aynen aktarıyorum:
    Gazi Paşa- (...) Ceza edilemeyen kesif yerler de örfen dağıtılmalıdır, mahkum olanları birer ikişer tecziye etmelidir ... En az kabahatı seyirci kalmış Menemen halkı orayı terketmelidir. Hepsi müttehimdir (...) Şimdiye kadar malum olan siyasi halleri bu meselede alakadar olduklarına delil-i kâfidir. Son Posta, Yarın gibi gazeteler (...) hükümet korkulacak bir şey değildir fikrini vermiş ve körüklemişlerdir. Onların cesaretini takviye eden avamilden [unsurlardan] bu gazete mesul müdürleri Divanıharbe gelmelidir. Terakkiperverlerin bir kısmı behemahal bu siyaset içindedir. Fethi Bey değildir. Kazım Karabekir Hüradam'da imzasız makaleler yazmaya başladı. Hükümeti düşürmek için bir harekettir (...) bu gazetecilerle de temas etmek ve hiçbir şey yapılmasa bile Divanıharbde sorguya çekmek lazımdır. Ali Seydi'nin babası Nakşibendi şeyhlerindenmiş, Osman Şevket Paşa da oranın müridi imiş... Ona divanıharbde sormak lazım: Şeyhin kimdir, kaç mürit yetiştirdin? Zabitan içinde müritlerin kimlerdir? Bu tarikati ekraze (ecrase; baskı) etmek. Pek çok müritten bahsolunuyor, bunların hepsi korkunç olamaz fakat konvenkü [?] olanlar musırrdır her şeyi yaparlar.
    İsmet Paşa- Konvenkü olanlara hıyanete alet oldukları ikna ve ihsas etmelidir ki manen itham edilmiş olsunlar. Serbest Fırka'nın bunların rüesası [önderleri] ile bir itilaf yaptıkları arayıp çıkarmalıdır. Fransızların neşriyatı, Gazi ve İsmet Paşalar Serbest Fırka'yı ezmek için bunu tertip ettiler. Doğru mudur diye soruyorlar, bu bir propagandadır.
    Gazi Paşa- Kısa zamanda bu işi bitirmeli, her şey çıkmazsa da zararı yok, ayrı bir safha olur.
    Kâzım Paşa- Nakşıbendi teşekkülü siyasidir, bütün isyanlar bunun hareketi ile başlamıştır. Abdülhamit de bundandır. Eski ihtilallerde öne düşen şeyhler hep Nakşibendidir. Bu malumatla Divanıharp, isyanı yapan tarikatın siyasi olduğunu tesbit eder ve şeyhleri mevkufen mahkemeye alır. Tarihî ananeler böyledir. (...)
    Gazi Paşa- ... Gazetecilik yapanlara hürriyet-i matbuatın böyle olmadığı divanıharpte sorguya çekilmekle anlatılmalıdır.
    Şükrü Kaya- Bayburt ihtilâlinde askerimizi kesenler Nakşibendilerdi. 31 Mart vakasında Vahdeti de Nakşi idi.
    Kazım Paşa- ... Bozkır isyanını yapanlarda da Nakşıbendiler vardır.
    Gazi Paşa- Bunlara müsamaha etmek doğru değildir. Kumandanlar bilmelidir ki bu tarikat yok edilecektir, siyasi tertibat aranacaktır.
    Kazım Paşa- Bu tarikat muzır bir yılandır, mahvedilmelidir.
    Gazi Paşa- Hiçbir yerde kutup ve kutbülektap bırakılmamalıdır.
    İsmet Paşa- Başkumandan'a seferde idam selahiyeti verileceği kanun-ı esasiye girmelidir. Bunda idam cezası Meclis'e aittir.
    Gazi Paşa- İdam cezasını Meclis tasdik etsin (Buna karar verildi.)
    Zaman

    Üstad hapse gelen aşureyi geri çevirmezdi
    06 Aralık 2011 / 06:21
    Muharrem ayında hapishaneye aşure ve tatlı gibi yiyecekler gelirdi

    Risale Haber-Haber Merkezi
    Son Şahitler'den İbrahim Fakazlı anlatıyor:
    Mübarek Kandil Gecelerinde, bayramlarda ve Muharrem ayında hapishaneye aşure ve tatlı gibi yiyecekler gelirdi. Hz. Üstad onları teberrük diyerek alıp yememizi tavsiye ederdi. Dışarıdan nohut, börülce, fasulye ve bulgur gibi şeyler az gelirdi.
    Son Şahitler
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Arapların en büyük keşfi
    06 Aralık 2011 Salı 06:55
    Ufkumuz sınırlarımızı aştı. Artık ulus devletin düşüncemize ve yaşam alanımıza çizdiği dar kalıplar içinde kalmaya niyetimiz yok. Çünkü, hayatın ulus devlet düzeneğinden ibaret olmadığını biliyoruz. Dışarda kocaman bir dünya var, ve o dünyada olup bitenler hayatımızı fena etkiliyor.

    Abant Platformu 25. toplantısında 'Arap Baharı'nı tartışmaya açarken tam da böyle 'dünyalı' bir tavır sergiliyordu. Zirve Üniversitesi'nin evsahipliğinde toplantının Gaziantep'te yapılması bile anlamlıydı. Gaziantep, Arap Baharı'nın ateşini en yakından hisseden ilimiz. Geleneksel olarak Suriye ile çok derin ticari ve sosyal ilişkileri var kentin. Dolayısıyla sınırın öte yanında olup bitenleri kaygıyla izliyorlar; biliyorlar ki sınırlar durdurmuyor sorunların geçişini. İnsanlar Suriye'de, Mısır'da, Libya'da yaşananların hayatlarını, işlerini, geleceklerini etkileyeceğinin farkındalar.
    Dolayısıyla tepedeki üç beş yöneticinin yürüttüğü devletlararası siyasi ilişkilerin hayatlarını, işlerini, geleceklerini belirlemesine izin vermektense süreci etkilemeye çalışıyorlar. Sonuçta da 'dış politika' denilen ve düne kadar dışişleri bürokratlarının işiymiş gibi algılanan konuda halk bir aktör olarak öne çıkıyor; ulusal siyasetçilerin dış politika tercihlerini ve kararlarını etkilemeye çalışıyor.
    Aslında 'Arap Baharı' denilen 'başkaldırı' hareketi de farklı bir şey değil. Abant Platformu'nda da konuşuldu; süreç, Arap halkının onur, hak, özgürlük ve adalet arayışının sonucu olarak gelişti. Eski Arap rejimleri, ne refah üretebildiler halkları için, ne özgürlük ve güvenlik verebildiler. Verdikleri kabaca bir yolsuzluklar düzeni ve polis devletiydi. Yıkılan, yıkılma tehdidi altındaki rejimler 'yönetim hakkı'nı halkın 'rıza'sına dayandırıp 'meşruiyet' kazanamadılar.
    Sonunda da bir kıvılcım on yıllardır pasifize edilen, dışlanan, ezilen halkı sokağa taşırdı. Romantize etmek niyetinde değilim ama, Arap Baharı modern dönemde devleti, siyasi sistemi, kaderi hep 'dışardan' belirlenen bir halkın kendini, kendi iradesiyle ve tercihleri doğrultusunda yeniden inşa girişimidir. Yani Arap devrimleri modern tarihe, modern tarihin kalıplarına birer isyandır. Arap toplumu modern dönemde belki de ilk kez kendi başına bir 'aktör', siyaseti belirleyici bir güç olarak çıkıyor karşımıza.
    Ve bu halk yıllarca iki seçeneğe sıkıştırıldı. Ya baskı rejimlerine razı olmaları söylendi onlara ya da İslamcı totaliter bir rejimde yaşamaya hazırlanmaları. Tunus'la başlayan süreç 'üçüncü yol'un mümkün olduğunu gösterdi; halk katılımına ve temsile dayanan demokrasi.
    Olan şu; Tunus'tan Suriye'ye halk, değişimin taşıyıcı bir aktörü olarak öne çıkıyor. Yöneticilerinin uzaydan, Batı'dan gelen veya Tanrı tarafından gönderilen 'değiştirilemez süper varlıklar' olmadığını biliyorlar artık. Ve değiştiriyorlar onları...
    Yani güçlerini keşfettiler. Bu, demokrasi biçimi alarak kurumsallaşacak mı, bilmiyoruz henüz. Değişimin yönü ve varacağı sonuç tartışılabilir, ama durdurulması bence söz konusu değil.
    Arap Baharı'nın henüz ulaşmadığı rejimler de kendine biraz çekidüzen vermek zorunda. Bazı Arap ülkeleri reformlarla, bazıları da 'refah transferlerini' artırarak halklarını memnun etmeye çalışıyorlar. 'Halkın memnuniyeti'ni dert edinen her yönetim gücün, meşruiyetin ve yönetim hakkının kimde olduğunu anlamıştır. Her durumda Arap Baharı, halkın iktidarı ve zenginliği daha fazla 'paylaşması'yla sonuçlanacak. Zaten istenen de bu; paylaşım. Halk, iktidarı ve imkânları paylaşmak ister. Demokrasi de bunun mekanizmasıdır.
    Ortadoğu'da tarih hızla akmaya başladı. Modern dönemde adeta derin dondurucuya hapsedilen halk ve 'halk gücü' isyanın ateşiyle 'uyandı'. Boşuna sürece 'Arap Uyanışı' adını da vermiyorlar. Uyanan, kendi iradesi ve iktidarını fark eden halk, yeni bir dünya kuruyor.
    Modern Ortadoğu, isminden başlamak üzere kolonyal bir 'icad'. Batı'nın 'icad' ettiği Ortadoğu'nun sonuna geldik. Yapay bir icattan, içe doğru bir yolculukla kendini keşfetmeye çalışan 'yeni Ortadoğu'ya geçiyoruz. Bu yeni Ortadoğu'da Arapların en büyük keşfi, ceberut yöneticilere karşı 'halkın gücü'nün nelere kadir olduğunu görmeleri..
    Zaman
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Atıf Hoca'yı neden astılar?
    06 Aralık 2011 Salı 06:53
    "Hürriyet" yazarı Rahmi Turan, 1926'da idam edilen İskilipli Atıf Hoca'ya değindiği yazısında resmin bütününü göstermek yerine sadece bir parçasını tercih etmiş.
    "Teal-i-İslâm Cemiyeti" adına bastırılan bir bildirinin Yunan uçakları tarafından Anadolu'ya atıldığını, bildiride Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının padişaha başkaldıran asiler olarak nitelendiğini belirtmiş.
    "İstiklal Mahkemesi" zabıtlarına göre Atıf Hocanın "vatana ihanet" suçundan idam edildiğini dile getirmiş.
    "Geçmişte uğraşmak yerine önümüze bakalım" türünden yaklaşımı bir parça anlayışla karşılamak mümkün ama olaylar çarpıtılarak aktarıldığında vicdanlar da buna razı gelmiyor.
    Sözkonusu bildiri 1920'de yazılmıştı.
    Rahmi Bey'in yazısından Atıf Hoca'nın bu bildiri yüzünden arandığı ve 5 yıl sonra yakalandığı gibi bir anlam çıkıyor.
    İşin gerçeği şudur..
    1925'de "Şapka Kanunu" çıkarılmış, bu kanuna yurdun bazı bölgelerinde tepkiler gösterilmişti.
    Bu tepkilerle Atıf Hoca'nın Şapka Kanunu'ndan 1,5 yıl önce neşrettiği "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi arasında bağ kurulmuştu.
    Atıf Hoca, risaleyi neşreden matbaacı, bu risaleyi dağıtanlar, yanı sıra Şapka Kanunu aleyhinde bulunmakla suçlanan birkaç hocaefendi "İstiklal Mahkemesi"ne çıkarılmışlardı.
    ***
    Mahkemede sanıkların aleyhindeki havayı köpürtmek için 5 yıl önceki bu bildiri de gündeme getirilmişti.
    Aslında bu bildiride Atıf Hoca'nın bir dahli de yoktu.
    Tahir'ul-Mevlevi "İstiklal Mahkemeleri" isimli hatıratında işin gerçeğini tafsilatıyla anlatır.
    Buna göre Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin İstanbul Hükümeti'nin baskısıyla vücuda getirdiği bir bildiriydi bu.
    Üstelik Cemiyet adına hazırlanan bu bildiri Cemiyetin İdare Heyetinin bilgisi dışındaydı.
    Mustafa Sabri Efendi, Atıf Hocadan bildirinin cemiyetin mührü ile mühürlenmesini istemişti.
    Atıf Hoca da İdare Heyetine danışmadan böyle bir şeyi yapamayacağı cevabını vermişti.
    Cemiyetin İdare Heyetinden Tahir'ul-Mevlevi ile birlikte Mustafa Sabri Efendi'nin yanına çıkan Atıf Hoca, "Biz buna razı olmayacağız. Çünkü Teal-i İslam siyasi değil ilmi ve dini bir cemiyettir. Biz hükümetin işine karışmayacağımız gibi hükümet de bizi karıştırmasın" demişlerdi.
    Konu Cemiyetin toplantısında da gündeme gelmişti. .
    Hükümet taraftarları itirazlara rağmen bildirinin Anadolu'ya gönderileceğini söylediklerinde Atıf hoca ve arkadaşlarından "gazetelerde tekzip ederiz" cevabı almışlardı.
    Bu sözlere Hükümet taraftarları "Edemezsinin, Matbuat Müdürlüğüne emir verilmiştir" diyerek karşılık vermişlerdi.
    Atıf Hoca ve arkadaşları bunun üzerine toplantı çıkışında itirazlarını şifahen ilan edeceklerini söylemişlerdi.
    Sonunda beş üye "kabul", beş üye de "hayır" cevabı vermişti.
    Reis Atıf Hoca'nın da "hayır" oyu vermesiyle birlikte bu bildirinin yok hükmünde sayılmasına ekseriyetin görüşü ile karar verilmişti.
    ***
    Aradan 5 yıl kadar geçtikten sonra Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından tutuklanan Atıf Hoca, mahkemede Cemiyetin Anadolu'ya hiçbir vakit beyanname (bildiri) göndermemiş olduğuna dair "Vakit" gazetesi ile yapılan ilanı da göstermişti.
    Savcı, Atıf Hoca hakkında 10 yıl hapis cezası istemişti ama mahkeme heyeti idam cezasına hükmetti.
    İstiklal Mahkemesi kararlarının temyizi yoktu.
    Prof. Ergun Aybars'ın dediği gibi Cumhuriyet sonrasındaki İstiklal Mahkemeleri devrimlerin gerçekleşmesi amacıyla kurulmuştu.
    Şapka Kanununa itirazların önünü kesmek için Atıf Hoca kurban edilmişti.
    Durum budur.

    Suriye ve tarihi fırsat..

    17 Ağustos 2011 tarihli "Arap Birliği elini taşın altına sokacak mı?" başlıklı yazımda Suriye halkına yönelik insanlık dışı uygulamaların son bulması için Arap Birliği'nin devreye girmesi gerektiğine işaret etmiştim.
    Sözkonusu yazımda 1970'lerde Lübnan'daki iç savaşı durdurmak için "Arap Birliği Acil Birlikleri" bayrağı altında Suriye'nin askeri müdahalede bulunduğunu da dile getirmiştim.
    Arap Birliği daha işin başında devreye girseydi belki de yaşamını yitiren Suriyelilerin sayısı dört bini bulmayabilirdi.
    Beşşar Esad, "Arap Birliği" devreye girdikten sonra da oyalama taktiklerini sürdürmeye devam etti ama bunun da bir sınırı var.
    Çünkü Suriye sorunu, "bölgesel" ve "insani" bir sorun olduğu kadar aynı zamanda "Araplararası" bir sorun.
    Bölgesel ve insani açıdan Türkiye üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışıyor.
    Gösterilere sert müdahaleden vazgeçmemesi ve Arap gözlemcilerin ülkeye girişine izin vermemesi halinde mali ve ekonomik yaptırımların yürürlüğe gireceği uyarısında bulunmuştu Arap Birliği.
    Esad rejimine verilen süre de pazar günü itibariyle son ermişti.
    Suriye, Arap gözlemcilerin Suriye'ye gönderilmesinin kabul edildiğini açıklamış.
    Bu kararın sonuçlarını ilerleyen günlerde göreceğiz.
    Türkiye'nin de içinde olduğu bazı ülkeler tarafından alınan yaptırım kararları Suriye üzerinde etkili oldu.
    Mesela Suriyeliler için hayati önem taşıyan mazotun fiyatları yükselmeye başladı.
    Suriye ordusundan ve istihbarat örgütlerinden kopmalar sürüyor.
    Esad rejiminin ömrünün fazla sürmeyeceği çok açık şekilde görülüyor ama ölümler de artarak devam ediyor.
    Aslında gönlümüz "Türkiye", "İran" ve "Mısır" gibi bölge ülkelerinin kendi aralarında anlaşarak Esad rejiminin uygun bir şekilde işbaşından uzaklaştırılmasını istiyor.
    Bölge dışı güçlerin ve özellikle Batılı devletlerin Suriye'ye askeri müdahalede bulunmasını önlemek için bir başka yol görünmüyor.
    Batılı güçlerin perde arkasında oynadıkları "büyük oyun"u bozmanın başka bir çaresi de yok.
    İran'ın bu oyunun bozulmasında ciddi katkısı olacağını düşünüyorum.
    Esad Diktatörlüğüne arka çıkarak büyük oyunun bozulması mümkün değil.
    Umulur ki İranlı yöneticiler gelecekteki çıkarlarının Esad rejiminin devamında değil tam aksine bu rejimin Suriye halkının talepleri çerçevesinde değiştirilmesinden yana olduğunu anlarlar.
    Vakit geç olmadan Türkiye, İran ve Mısır, Arap Birliği'ni de yanlarına alarak bölgesel inisiyatiflerini Suriye halkından yana kullanmalılar.
    Böyle bir işbirliği tarihin seyrini de değiştirecektir.
    Zira böyle bir "tarihi fırsat" her zaman ele geçmiyor.
    Yenişafak

    Sahabeler arasındaki ihtilaflara nasıl bakıyoruz?
    06 Aralık 2011 Salı 06:51
    Kerbela'yı anma günlerinde çokça sorulan bir soru bu: Hazreti Resulullah'ın (sas) aziz torunu Hz. Hüseyin'in başında bulunduğu 72 Ehl-i Beyt'in, Kerbela'da gönülleri yakan şehadetlerini neden uzun müddet gündemde tutmuyorsunuz? Cemel ve Sıffin savaşlarını ayrıntılarıyla yazarak zalimlere karşı bedduanızı neden ısrarla sürdürmüyorsunuz? Sahabeler arasında geçmiş olan ihtilaf ve zulümleri tekrar etmekten alıkoyan gerekçeniz mi var yoksa sizin?..
    Sıkça sorulan bu gibi sorulara verdiğimiz cevaplarımız hep aynı olmaktadır:
    - Sahabeler arasında cereyan etmiş olan kimi içtihada dayanan, kimi de zalim siyasetin haksız gerekçesi gibi görünen gönül yakıcı, vicdan sızlatıcı ihtilafları, bugün yeni yaşanmış gibi tekrarlayarak kabuk bağlamış yaraları kaşıyıp kin ve nefretleri körüklemeyi, Ehl-i Sünnet alimleri faydalı bulmamış, zararlı görmüşlerdir.
    Nitekim Müslümanların hep birlik beraberliğini savunan Bediüzzaman Hazretleri gibi maneviyat büyükleri, bu gibi hassas konularda uyarılarda bulunarak diyorlar ki:
    - Ehl-i Sünnet imamları, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı yasaklamışlardır!
    - Çünkü Cemel vak'asında Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyir ve Talha ve Aişe-i Sıddika (ra) da bulunmasıyla Ehl-i Sünnet vel cemaat, o savaşı, içtihat neticesi deyip "Hazreti Ali (ra) haklı, ötekiler haksız; fakat içtihat neticesi olduğundan affedilmiştir." diyerek konuyu kapatmışlar, kabuk bağlamış yarayı yeniden kaşıyarak cepheler oluşturmayı mahzurlu görmüşlerdir!
    - Hatta, Haccac-ı zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere! ilm-i kelamın büyük allamesi Sadeddin-i Teftazani, "Yezid'e lanet caizdir." demiş, fakat "Lanet vaciptir!" dememiş, "Hayır vardır, sevaplıdır." diye bir teşvikte bulunmamıştır!. Çünkü hem Kur'an'ı, hem Peygamber'i, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkar eden bugün çok kimseler vardır! Onlardan söz etmeyip de geçmişin yaralarını yeniden deşeleyip kanatmakta, cepheleri harekete geçirmekte fayda yoktur!
    - Kaldı ki, şer'an, bir adam lanetlikleri hiç hatıra getirmeyip lanet etmese, hiçbir zararı yoktur!. Çünkü zem ve lanet, medih ve muhabbet gibi (sevap getiren faziletlerden) değildir. Onlar salih amele dahil de olamazlar.
    - İşte bu gibi gerekçelerden dolayı başta dört imam ve Ehl-i Beyt'in on iki imamı olarak Ehl-i Sünnet, Müslümanlar içinde o eski zaman fitnelerinden söz açıp münakaşa etmeyi caiz görmemişler, faydasız, zararı var, demişlerdir.
    - Hem o savaşlarda her nasılsa çok ehemmiyetli sahabeler iki tarafta da bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakiki sahabelere, Talha ve Zübeyir (ra) gibi Aşere-i Mübeşşere'ye dahi tarafgirane bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Halbuki, hata varsa tövbe ihtimali kuvvetlidir. Bunları düşünmeden o büyük sahabelere karşı itiraz duygusuna girmek bir şey kazandırmaz, ama çok şey kaybettirebilir!.
    - Bu gibi sebeplerle, geçmiş zamana gidip lüzumsuz, zararlı, din emretmeden o üzücü olayları yeniden kurcalamaktansa, şimdi bu zamanda bilfiil İslamiyet'e dehşetli darbeleri vuran, binler lanete, nefrete müstahak olanların verdikleri zararları önlemeye çalışmak görevimiz olmalıdır!. Mevcutların devam eden zararlarını düşünmeyip, geçmiştekilerin tarihin derinliklerinde kalan zararlarını tekrar gündeme taşımak, hep kucaklaşmayı savunan müdakkik müminlerin birlik beraberliğe hizmet anlayışlarına da muvafık düşmese gerektir.
    Ömer bin Abdülaziz gibi birinci hicret asrının ilk müceddidi, bu konudaki uyarısında demiş ki:
    "Allah bizim elimizi o hadiselerden temiz tuttu, biz de dilimizi temiz tutar, Müslümanlar arasında kin ve nefreti körükleyecek söz ve davranışlardan uzak durmaya gayret ederiz!."
    İşte bu gibi gerekçelerden dolayı Kerbela şehitlerimizi, camilerimizde hatimler indirip mevlitler okuyarak şanlarına layık şekilde anmayı görev biliriz.
    Yarın: Hz. Hüseyin, savaşta küstüğü Abdullah ile nasıl barıştı?
    Zaman
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

Sayfa 1/2 12 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •