Sayfa 2/2 İlkİlk 12
19 sonuçtan 11 ile 19 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Başka Dersim'ler var mı?
    04 Aralık 2011 Pazar 07:12
    Bu defaki Dersim tartışması, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün 10 Kasım 2011 tarihli Zaman'da çıkan demeciyle başladı ve bu konuda en son konuşması gereken Deniz Baykal'ın açıklamasıyla doruğuna ulaştı.
    Baykal'a göre Dersim tartışması bir "tuzak"tı ve CHP bu tuzağa düşmeyecekti. Oysa bu bir "tuzak" ise, buna düşmemenin yolu, onu görmezden gelmek değil, tanıyıp bu kabuk bağlamış yaranın sahiplerinden özür dilemekten geçmez miydi?
    Bu defaki Dersim 'açılımı', uzun bir süredir bu köşeden benim de kendi imkânlarımla katkıda bulunduğum yakın tarihin aydınlanması girişimleri için çok önemli bir adım oldu. Bunun arkası gelecek ve başka Dersim'ler de birer ikişer gün yüzüne çıkacak. Bakın, şimdiden sıraya girdiler bile.
    Cumhuriyet devrinde yaşanan bu 'öteki Dersim'lerden birisi de, 1930 yazında gerçekleştirilen Zilan katliamıdır. Öyle ki, bu katliam, yapıldığı tarihte -Zilan'ı duymazlıktan gelen solcularımızın kulakları çınlasın- Zürih'te toplanan Sosyalist Enternasyonal tarafından kınanmış, dünya kamuoyunun dikkatlerini "Türk oligarşisi"nin Kürt halkını kurban ettiğine çekmiş, bölgede işlenen "kanlı suçlar"ın kapitalist ülkeler tarafından görmezlikten gelindiğini ifade ederek bunu protesto etmiştir. (W. Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi, İletişim: 2004, s. 413-4)
    Peki Zilan'da ne oldu?
    1925 yılında patlak veren Şeyh Said ayaklanmasının şiddetle bastırılması ve ardından gelen kitlesel zorunlu iskân uygulaması adeta Kürt milliyetçiliğinin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlamış oldu. 1927 baharında bir Kürt Milli kongresi toplandığını ve kongrede bütün milliyetçi örgütlerin dağıtılarak hepsinin Hoybun (Bağımsızlık) adlı bir örgüt çatısı altında birleştirilmesine karar verdi. Ve bir bayrağı da olan minyatür bir devletin Ağrı Dağı eteklerinde kurulduğunu görüyoruz.
    Önceleri şaşırtıcı bir şekilde uzlaşmacı davranan Türk yetkilileri müsait davrandılar ama Kürt milliyetçileri bunun bir tuzak olduğu inancıyla anlaşmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine Türk devleti Mayıs 1930'da 4. ve 6. Kolordulara Salih (Omurtak) Paşa komutasında hareket emri verdi. Yine de ilk ateş, Kürtlerden geldi. 11 Haziran'da başlayan hücum ilk aşamada başarılı oldu, Türk ordusu Ağrı Dağı'ndan atıldı.
    Ancak savaş uzayıp yayıldıkça kimin daha dayanıklı olduğu anlaşılıyordu. En son 2 Eylül'de meydana gelen büyük bir çarpışmada Kürt kuvvetleri Türk askerini Diyarbakır'a doğru geriletmeyi başardılar ama bu başarı, aynı zamanda kuvvetlerinin son damlasını kullandıkları anlamına geliyordu. Üstün asker sayısı ve ikmal imkânlarıyla Türk askeri kontrolü ele geçirdi ve isyancılar dağıldı; Kürtlerin komutanı İhsan Nuri İran'a kaçmayı başardı. Bir isyan daha bastırılmış oluyordu.
    Ancak iş orada kalmadı. İsyanın bastırılmasını ağır ve kesin cezai tedbirler, yani tehcir (zorunlu göç), toplu tutuklamalar ve alelacele infazlar takip etti. Bölgedeki Kürt köyleri uçaklarla bombalanıp ateşe verildi. Bugün hâlâ son tanıkları hayatta olan sivillerin katledildiğini biliyoruz.
    'Nereden biliyoruz?' diye soracaksınız haklı olarak. Tabii günün birinde bir Başbakan çıkıp da Dersim'de öldürülenlerin resmi sayısını açıkladığı gibi Zilan deresinde öldürülenlerin sayısını açıklayıncaya kadar da kesin ölü sayısını bilemeyeceğiz. Ancak devrin gazetelerinde, özellikle Cumhuriyet gazetesinde önemli bilgiler var. Aşağıda bu bilgilerin bir kısmını o gazetelerden aktaracağım.
    Mesela 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet'te bir yandan Ağrı Dağı harekâtının yeni başladığı ifade edilirken öbür taraftan uçaklarımızın bombardımanın devam ettiğini okuyoruz. Robert Olson'un tezi böylece doğrulanıyor. Biz daha çok Sabiha Gökçen'in Dersim'i bombalamasına takmış durumdayız ama açık gerçek şudur: Kürt isyancıların ve köylerin bombalanması sayesinde stajını tamamlamıştır Türk Hava Kuvvetleri!
    16 Temmuz tarihli Cumhuriyet'i okumaya devam ediyoruz:
    "Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1.500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz bilafasıla (aralıksız) uçuşlara devam ederek, şakiler üzerinde çok yakından bombardıman ediyorlar. Hava ateşi süreksiz devam etmekte, Ağrı daimi infilak ve ateş içinde inlemektedir. (...) Süvarilerin yetişemediği yerlerde Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir."
    Fakat operasyon sadece Ağrı Dağı'nda değil, daha güneyde, Van Gölü'nün kuzeyindeki Erciş'te, Zilan deresinde de bütün hızıyla devam etmektedir. Aynı gazeteye göre Ağrı eteklerinde eşkıyaya iltica eden köyler ahalisi Erciş'e sevk olunmuştur. Gazetede yazıldığına göre,
    "Zilan harekâtında imha edilen eşkıya miktarı 15 binden fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler 1.000 kişi tahmin edilmektedir. Buradaki harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiş, Zilan deresi lebalep ecsad ile dolmuştur."
    Bu nasıl bir bilgidir? Zilan deresinin ağzına kadar cesetle dolduğunu bildiren gazetedeki haberin bir kısmı devletin okuru gaza getirmek için verdiği yanlı bilgiler olsa dahi, Ağrı Dağı harekâtının henüz başlamadığı hesaba katılırsa Zilan deresinde öldürülen 15 bin kişinin hepsinin eşkıya ya da bugünkü deyimle terörist olması mümkün müdür? Akla mantığa sığmayan bu veriyi sunanlar, sadece Zilan'da 15 bin teröristin bulunmasının ne anlama geleceğini anlaşılan kimsenin fark etmeyeceğini zannetmektedir. Bu açıkça bir katliamdır ve katliamın Dersim'de veya Zilan'da olmasının bir önemi olmamak gerekir. Dersim için ayağa kalkan Türkiye'nin Sünni Van'a bağlı Erçiş'teki Zilan halkı için de sesini yükseltmesi gerekmez mi?
    Velhasıl diğer Dersim'leri de tartışmaya hazır mıyız?
    Zaman

    İran'ı ve politikalarını anlamak
    05 Aralık 2011 Pazartesi 07:21
    İran'ı ve politikalarını anlamak ve bilhassa Türkiye açısından değerlendirmenin önemli ipuçlarından biri, 12 İmam Şiîliği'nin Safevîlerle birlikte devrin şartlarında Rafızîlik tonunda İran'da devlet olmasıdır.
    Başlangıçta Sünnî Erdebil tekkesine dayanan Safevîler, tekkelerini siyaset kurumu haline getirince rakip gördükleri Osmanlı Devleti'nin karşısında 12 İmam Şiîliği'ni tercih ve zaten muhalif karakterli Şiîliği âdeta Rafızîlik şeklinde benimseyip tatbik ettiler.
    İranlı Ebu'l-Fazl İzzetî'nin A History of the Spread of Islam (İslâm'ın Yayılış Tarihi) adını verdiği güzel ve değerli bir çalışması vardır. Şiî bir İranlının bu objektif çalışmasına baktığımızda, tarihte İslâm'ın yayılışında Şiî-Rafizîliğin bir katkısının olmadığını görürüz. Çünkü İslâm içinde bir muhalif hareket olan Şiîlik, nasıl Müslümanların büyük çoğunluğuna karşı konumlanmış ve mücadelesini bu çoğunluğa karşı vermişse, Safevîler de, Osmanlı Devleti içinde bilhassa Türkmenleri, Celâlîleri kışkırtıp durmuşlar, Osmanlıları kendileriyle meşgul olmaya mecbur bırakarak, Batı'ya yönelik açılmalarına ve genişlemelerine önemli ölçüde engel olmuşlardır.
    1979 devriminin önderi Ayetullah Humeynî ve Ali Şeriatî gibi bazı ideologları, Safevîliği reddetmişlerdir. Humeynî, hacda Sünnîlerle birlikte namaz kılma, namazları günde beş vakit olarak kılma gibi Müslümanların birliği adına tavsiyelerde bulunmuş ve İrşad Bakanlığı bünyesinde Mezhepleri Yaklaştırma Bürosu açılmıştır. Ne var ki, Humeynî'nin tavsiyeleri müsbet ve kalıcı bir tesir meydana getiremediği gibi, Mezhepleri Yaklaştırma Bürosu'nun pek çok yayınında da mezhep farklılığı ön planda olmuştur. Meselâ, bu büronun yayınlarından olan Es-Sünnetü fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye adlı kitabın ilk 17 sayfası Sünnet'i ve önemini işlerken, kalan 150 kadar sayfası bütünüyle elbette Şiîleri "şüphesiz haklı" çıkaracak şekilde Sünnet ve Hadis çerçevesinde Sünnî-Şiî farklılığını tartışmaya ayrılmıştır.
    İşte, İran'ın politikalarını anlamada İran'ın tarihî Osmanlı-Türkiye rekabeti ve Şiîliği Sünnîlik karşısında muzaffer görme hedefi ve psikolojisi nazardan uzak tutulamaz. İran'ın devrimden sonra da takip ettiği politikalarına baktığımızda, meselâ Pakistan'da Butto yönetimiyle iyi geçinirken, merhum Ziyaü'l-Hak'ka muhalif olduğunu, Afganistan'da Taliban'ı ve yönetimini hiçbir zaman istemediğini, bugün nasıl Nusayrî Suriye yönetimine destek veriyorsa, 1982 korkunç Hama katliamında da Suriye'nin yanında durduğunu görürüz. Bunları, İran'ın tarihî Osmanlı-Türkiye rekabetini ve Şiîlikle de desteklenen İslâm dünyasındaki çoğunluğa karşı muhalif tavrını dikkate almadan sadece strateji ve menfaatle izah etmek eksik kalır. Bir ülkenin mezhebine karışmak veya bu ülkenin politikalarını değerlendirirken mezhep ayrımı yapmak elbette işimiz değil. Fakat bir realiteyi anlamaya çalışır ve bu realite karşısında nasıl davranılması gerektiğini değerlendirirken elbette bu faktörler göz ardı edilmeyecektir.
    İran, devrimden bu yana Amerika'yı ve İsrail'i düşman kutba oturtmuş da olsa, 30 yılı aşkın süredir ne İran'ın Amerika'ya, ne de bilhassa bölgemizde Amerikan politikalarının İran'a zarar verdiğine şahit olduk. İran, Amerika ve İsrail karşıtlığıyla Müslümanlar nazarında prestij kazanırken, bölgede bilhassa son on yıllık Amerikan politikaları da hep İran'ın lehine gelişti. Tabiî bu tesbiti yaparken, Amerika ile İran'ın alttan alta birbirlerini kolladığı gibi bir iddiada da değiliz. Ama Afganistan'da olsun, Irak'ta olsun Amerikan politikalarının bölgemizde İran'ı nasıl güçlendirdiğini ve İslâm dünyasında tehlikeli bir Sünnî-Şiî ayrışması ve kutuplaşması doğurabilecek şekilde geliştiğini de görmezden gelemeyiz.
    İsrail, İran'a saldırır mı? İsrail, elinden gelse hâmisi Amerika dahil, kendinden başka hiçbir ülkede nükleer silah olsun istemez. Bunun için belki İran'ın nükleer çalışmalarına kalıcı darbe vurmak teşebbüsünde bulunabilir; fakat herhalde bir İran-İsrail sıcak çatışması zor olsa gerektir.
    Zaman
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Dine uymalı her an!

    Alınan her nefeste,
    Dine uymalı her an!
    Olsak bile kafeste,
    Dine uymalı her an!

    Sünnet üzere yaşa!
    Günün geçmesin boşa!
    Er ol, istersen paşa,
    Dine uymalı her an!

    Haramdan çek elini!
    Tut gıybetten dilini!
    Tüketirler pilini!
    Dine uymalı her an!

    Boşa geçirme yaşı!
    Mümin ismini taşı!
    İman her şeyin başı,
    Dine uymalı her an!

    Müminin güler yüzü,
    Haramdan çeker gözü,
    Hoca, dinle bu sözü!
    Dine uymalı her an!

    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Hıristiyanlar Said Nursi’den istifade edebilir
    06 Aralık 2011 / 13:01
    Schillinger: Hristiyanlar bazı konularda Said Nursî’nin düşüncelerinden istifade edebilir

    İsmail Tezer'in haberi:
    Kültürlerarası Köprü Derneği’nin (ICBA) düzenlediği “Küresel Barış İçin Diyalog Arayışları-I: Nübüvvet” konulu forum önceki gün İstanbul Ticaret Üniversitesi konferans salonunda gerçekleşti.
    Moderatörlüğünü Av. Kadir Akbaş’ın yaptığı toplantıda Prof. Dr. Niyazi Öktem, Doç. Dr. İsmail Hacınebioğlu ve Yrd. Doç. Jamie Schillinger konuşmacı olarak yer aldı.
    Açış konuşmasına “Bu toplantı bir başlangıçtır, bir besmeledir, inşaallah devamı gelir” sözleriyle başlayan ICBA Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hakan Yalman, insanoğlunun Hz. Âdem’den bugüne gösterdiği sosyal gelişim sürecinin biyolojik gelişimiyle benzerlikler gösterdiğine dikkat çekerek şöyle konuştu:
    “Hz. Âdem’i bir hücreye benzetirsek, ondan çoğalan insan nesli tıpkı insan vücudundaki dokular ve organlar gibi çeşitlilik göstermiştir. Ama neticede insan da biyolojik olarak tek bir ‘nokta’da özetlenmektedir. İşte insanlığın da, yüzyıllar boyu ayrıştıktan sonra, küreselleşmeyle birlikte farklılıklarını bir zenginlik olarak kabul edip ortak değerler etrafında yeniden bir araya gelmesi süreci gözlemlenmektedir. İşte tam da bu yeniden bütünleşme sürecinde nübüvvet müessesenin çok önemli bir fonksiyon icra ettiğini ve edebileceğini görmekteyiz.”
    ‘ÖTEKİLEŞTİRMEK’ KUR’ÂN’A ZIT
    ‘Ötekileştirme’nin anlamsızlığına dikkat çeken ve Kur’ân’ın ötekileştirmediğini, aksine birleştirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Niyazi Öktem “Hepimiz Hz. Âdem ve Hz. İbrahim (as) neslinden geliyoruz. Başlangıcımızda bir çelişki yok. Çelişkileri sonradan sosyal, siyasal vs. sebeplerle biz insanoğlu çıkarmışız. Aslında bütün din mensupları, özlerine dönse hep aynı şeyi söylediklerini, vahdeti dillendirdiklerini görecekler” dedi. Bediüzzaman’ın geçmişte Papa’ya mektup yazarak ve Fener Patriği Athanegaros’u ziyaret ederek onları tevhide davet etmesinin çok önemli olaylar olduğunu da söyleyen Öktem, “Liderlerin böylesi mesajlar vermesi gerçekten çok önemlidir. Bu, onları takip eden kitlelerin de imana, hakikata geleceklerinin bir göstergesi olarak olarak kabul edilebilir. Said Nursî, bu anlamda, fikirleriyle dünyadaki barış sürecine büyük katkı sağlayacak bir insandır.” dedi.
    BEDİÜZZAMAN'IN ÇAĞRISI, PEYGAMBERÎDİR
    Yrd. Doç. Jamie Schillinger, Bediüzzaman’ın, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki ‘ortak düşmana karşı’ dayanışmayı arttırma yönündeki çağrısının Peygamberî bir çağrı olduğunu vurgu yaparak, Hristiyanların bazı konularda Said Nursî’nin düşüncelerinden istifade edebileceklerini söyledi. Said Nursî’nin ayet-i kerimelerden yola çıkarak ehl-i kitaba yaptığı çağrıya da dikkat çeken Schillinger, bu çağrılar üzerinde düşünülmesi ve bunların anlaşılması gerektiğine dikkat çekti.
    “TEK BİR KELİME”DE BİR ARAYA GELEBİLİRİZ
    Doç. Dr. İsmail Hacınebioğlu, farklı din ve kültürlerdeki insanların diyaloğu önünde öncelikle kavramsal bazı temel sıkıntıların olduğuna vurgu yaparak, “Belki de birbirimizi tam olarak anlayamamızın öncelikle sebebi, bu kavramsal sıkıntıdır” dedi. Tartışmaların daha ziyade epistemolojik alanla ilgili olduğunu dile getiren Hacınebioğlu, ‘saf bilgi’nin ne olduğunda birleşilebilirse temel problemin de ortadan kalkacağını söyledi. Peygamberlerin söylediği ‘ortak sözler’in, bilginin kaynağındaki ortaklığa dikkat çektiğini ve âyet-i kerimede yer alan “Sizinle bizim aramızdaki ortak olan kelimeye (Lâilâhe illâllah) gelin...” vurgusunda da bunun saklı olduğunu dile getiren Hacınebioğlu, Bediüzzaman’ın naklî bilgi ile aklî bilgiyi bir yerde buluşturduğunu, böylelikle bu ikisinin kaynağının aynı olduğunu işaret ettiğini söyledi.
    FELSEFE NÜBÜVVETİN HİZMETİNDE OLMALI
    ICBA olarak “bütünleşme”nin hızlandırılmasına çalıştıklarını ve bunu çok önemsediklerini ifade eden Dr. Hakan Yalman, bu amaçla dernek olarak bütün dünyadaki insanların “Rabbini tanıma sürecine” katkı sağlamaya çalıştıklarını ve bunu da Bediüzzaman’ın Tabiat Risalesi gibi bazı temel eserlerinin bütün dünyada okunması ve anlaşılması yönündeki faaliyetlerle desteklediklerini ifade etti. Nübüvvet’in semavî dinlerin ortak konusu olduğuna dikkat çeken Yalman, “Nübüvvette birleşince, oradan yola çıkarak tevhidde de birleşeceğimizi umuyoruz. Bu amaçla ilk toplantımızı nübüvvet konusuna hasretmeyi düşündük” dedi.
    Av. Kadir Akbaş ise, Bediüzzaman’ın Rabbimizi bize tarif eden “üç büyük delil”den biri olarak “nübüvvet”i sunduğuna dikkat çekerek, “Ene Risalesi’nde de bahsedildiği gibi, insanlık içerisinde Hz. Âdem’den beri iki silsile devam edegelmiştir. Bunlar nübüvvet ve felsefedir. Ama felsefe nübüvvete hizmet ettiği ve onun terbiyesinde olduğu sürece insanlık rahat etmiş, nice güzelliklere kavuşmuştur. Dolayısıyla dünya barışına katkı sağlayacak olan da bu nübüvvet çizgisidir” dedi.
    Yeni Asya
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Atıf Hoca’yı astıktan sonra şapka giydirdiler
    06 Aralık 2011 / 08:20
    Hoca ağır adımlarla, dualar mırıldanarak sehpaya yürüdü. Kılıç Ali’nin öfkesi ise bitmemişti

    Muharrem Coşkun'un haberi:
    2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali(Küçüka) bey tarafından okunan iddianamede tek idam isteği, Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi ise, 10 senelik sürgün (kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı.Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).

    ‘Sarıklılar gelsin’ diye anons edildi

    Ertesi sabahın (3 Şubat 1926) ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesi’ne götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. 10 dakika sonra sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi. Ardından da karar açıklandı: “(...) Frenk Mukallitliği ve Şapka adındaki kitabı yazdığı ve muhtelif bölgelere göndererek halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı 7/12/1341(M.1925)tevkif edilen Fatih Dersiamlarından Hoca Atıf (..) ve diğer arkadaşları haklarında yapılan muhakemeleri neticesinde: İskilipli Atıf ve Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben(asılarak) idamlarına... karar verildi.” Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.” Posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.”

    ‘Hasır şapkalı zat bağırıyordu’

    Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.” Ve

    4 Şubat 1926 Perşembe... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı... Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi, kelime-i şehadetle, bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve “yevme tüble’s serair” (bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur’an’da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. O gece, rüyasına girdiği hanımına “Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun” diyordu...

    Hukuk katliamı yapıldı

    Hiç şüphesiz Atıf Hocanın yargılama süreci skandallar zinciriyle doluydu.İlk skandal, İskilipli Atıf Hoca’nın Şapka Kanunu’nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı kitapçıktan yargılanıp idama mahkûm edilmiş olmasıydı. İkinci skandal ise bir gün önce Savcı Necip Ali’nin 3-15 yıl ağır hapis cezası istediği İskilipli Atıf Hoca’yı, mahkeme başkanının, son anda idama mahkûm etmiş olmasıydı. Böylece hem bir kanunun geçmişe doğru işletilmesi gibi temel bir hukuk kuralının ihlali, hem de savcının talebinden derece değil, mahiyet itibarıyla “farklı” bir ceza verierek hukuk da katledilmişti.

    Rüyada davet alınca müdafasını yırtarak çöpe attı

    Necip Fazıl Kısakürek “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinde özetle şunları yazmıştı: Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti: Yarın müdafalarınızı hazırlayınız! Maznunlar, mıhlı hapishaneyi boyladılar. Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve niyazla vakit geçiren Atıf Hoca hafifçe daldı. Giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası, gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadaşı Tahir-ül-Mevlevî bu manzaraya bakarak mırıldandı: Zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı? Atıf Hoca’nın uykusu uzun sürmüyor.. Yüzünde derin ve ince bir tebessüm.. Ne o hocam çabuk uyanıverdin? Atıf Hoca sakin: Uykudan murad hasıl oldu! Yani?... Yani beklediğim rüyayı gördüm.

    Atıf hoca doğrulmuş ve müdafasını karaladığı kağıtları elinde büzmüştür: Kainatın fahrini gördüm. Bana ‘yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğruşayorsun’ dedi. Ne diyorsun? Beni idam edecekler Allah’ın sevgilisine kavuşacağım.. Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok.”

    Kılıç Ali’nin öfkesi asmakla dinmedi

    Son anlarında kurbanının yanında bulunmayı adet edinmiş bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali’nin ilk işi, Atıf Hoca’nın idamının hemen ardından sarığını çıkarttırmak olmuştu. Bununla da yetinmeyen Klıç Ali, son nefesini veren İslam alimine darağacındayken elindeki şapkayı giydirmişti. Hafız Cevdet Soydanses ve Dr. Rıza Nur bu durumu şöyle anlatıyor: “İskilipli Hocanın asılmasında tam boynuna ilmek geçirilirken, Kılıç Ali de sarığı alıp başına bir şapka geçirmiş. ...Ve küfürler etmiş. Zavallı bu şekilde saatlerce teşhir edilmiş.”

    Ailesinin yaşadığı büyük dram

    Atıf Hoca’nın yeğeni Bahaddin İmal,“Hoca’nın eşi Zahide hanımla, kızı Melahat, idamından sonra İstanbul’dan İskilip’e geldiler. Zahide hanım köyde hanımlara Kur’an okuttu. Kızı Melahat, babasının evden götürülmesi ile akli dengesinde gelgitler yaşamış. ‘Bu halim doğuştan değil. Babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri büyük bir korku meydana getirdi. Bu hâl yaşadıklarımın eseri’ demiş” diye anlatıyor.

    ‘Gördüğüm manzara beni mıhladı’

    ATIF Hoca’yı idam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi’dir. Tahir bey, sabah namazı sonrası eski Meclis binasının önüne gelince, gördüğü manzarayı şöyle anlatır: “Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da iki vücut çekilmişti (Atıf Hoca ve Ali Rıza efendi).Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:’Uluvvün fi’l hayati ve fi’l memat / Le-hakkun ente ikdü’l mucizat’ (Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.”

    Atıf Hoca Kimdir?

    1876’da İskilip’in Tophane köyünde doğan Muhammed Atıf, Rüştiye’yi İskilip’te bitirdi. 17 yaşında geldiği İstanbul’da son Osmanlı Âlimlerinin rahle-i tedrisinden geçti. Kabataş Lisesi Lisan Öğretmenliği’ne atandı. Medaris Müfettişliği’ne, bugünün tabiriyle YÖK Başkanlığı’na getirildi. Alemdar, Mahfil ve Sebilürreşad dergilerinde yazmayı sürdürdü. Milli Mücadelede, İzmir’in işgaline karşı protestoya imza attı. ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’yla birlikte 9 eseri bulunan Atıf Hoca 4 Şubat 1926’da idam edildi. Mezarı 2008’de bulunabildi..

    Star
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Öğrenci Allah'ı Risale-i Nur'la daha iyi anlıyor
    05 Aralık 2011 / 21:02
    Bir Gün gazetesinin manşet haberinde suçladığı yönetmen İbrahim Demirkan gazeteye cevap verdi

    Ahmet Bilgi’nin haberi:
    RİSALEHABER-Bir Gün gazetesinin "Dersimiz Said-i Nursi" başlıklı manşet haberinde suçladığı yönetmen İbrahim Demirkan gazeteye cevap verdi. Risale-i Nur’dan bilinçli olarak ve açık bir şekilde yararlandığını vurgulayan Demirken, gazete ve muhabirin ideolojik davrandığını söyledi.
    DİN DERSİNDE ATEİST VE DEİSTLERİN KİTABI OKUTULUYORDU
    Haberi yapan kişinin Talim-Terbiye kurumunun eski çalışanlarından olduğunu ifade eden Demirkan, Ünal Özmen zamanında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde “akla ziyan” kitapların tavsiye edildiğini vurguladı. Demirkan, “7. ve 8. sınıf Din dersi kitaplarında Aziz Nesin ve Cemil Sena’dan okuma parçaları vardı. Yanlış duymadınız din dersi kitabında Aziz Nesin ve ateist mi deist mi olduğu tartışılan Cemil Sena’nın okuma parçaları. Ama din konusunda kafa yormuş, çileli ömründe muhteşem eserler ortaya koymuş bir din aliminin fikirlerinden bahsedilmesine gelince ‘olmaz böyle şey!’ Yahu dersin adı Din Kültürü sonuçta. Materyalizm değil” dedi.
    BU TANIMLARDA DA HİÇ ANORMAL BİR ŞEY YOK
    (Gazete bu başlıkla haberi manşete taşımıştı.)
    Lise-9 dersinde Risale-i Nur’dan yararlandığını ifade eden Demirkan, “Programlarda bir çok tanımlar, ayetler, hadisler v.s var ama öğrencinin dersi en kolay şekilde algılamasını sağlayacak ve bu sayede dini en güzel şekilde kavramasını sağlayacak bir metotla yaptık o programı. Haberi gören de sabah-akşam programda Bediüzzaman’dan bahsediliyor zanneder. Halbuki toplasanız 10 programdaki 50 tanımdan sadece 10 tanesi Bediüzzaman’a aittir. Örneğin Bediüzzaman’a ait ibadetin tanımı var yine haberde de bahsedilen peygamberin peygamberliğini ispat eden bir örneği var. Bu tanımlarda da hiç anormal bir şey yok” şeklinde yazdı.
    RİSALE-İ NURDA GEÇEN ÖRNEKLERLE KONULARI ANLATTIM
    Demirkan, yazısında şu görüşlere yer verdi:
    “Bediüzzaman’ın din eğitimine ne katkısı olabilir diye soranlara bir çok panel ve sempozyumda verdiğim örneği söyleyerek cevap vereceğim. Okullarda bilindiği gibi Allah’ın sıfatları konusu işlenir. Yıllar boyunca müfredatta değişik sınıflarda ve konularda/alanlarda yer almıştır ama ben okurken de vardı öğretmenlik yaparken de. Burada Allah’ın sıfatları; Zati Sıfatlar ve Subuti sıfatlar diye ikiye ayrılır. Herkesin malumu ve maalesef yıllarca papağan gibi ezberlerdik. Risale-i Nurları okuyunca gördüm ki tevhid konusu, Allah’ı tanıma ve tanıtma işi sadece satırlarda yazılanı ezberlemekle olmuyormuş. Burada tabiat ve örneklendirmelerde çok önemliymiş.
    Risale-i Nurda geçen örneklerle bu konuları anlatmaya başladım.
    “Diyelim ki Muhalefetül Havadis (Allah’ın yarattıklarına benzememesi) maddesini söyleyince çocuklara Bediüzzaman’dan aldığım şu örneği veriyordum; “Bir binayı yapan usta binaya benzer mi? Binayla aynı cinsten midir?” İşte bizi yaratan Allah da bize benzemez. (Özellikle çocuk yaştaki öğrencide soyut düşünme gelişmediği için özellikle Allah’ı, antropomorfik dediğimiz düşünce tarzıyla insan gibi düşünür. İşte Bediüzzaman’a ait bu cümle o yanlışlığı da ıslah eden mükemmel bir örnektir.) Hatta çalıştığım bir okulda Lise 10 Sosyal sınıfında (okulun çok çektiği ve disiplin sorunları olan bir sınıftı) sınıfın çoğunluğu bile bu sıfatları Bediüzzaman’ın örnekleriyle o kadar iyi öğrenmişlerdi ki sınıfa girip yaptırdığım tekrarlarda neredeyse hepsi doğru cevap verince sınıfın en haşarı öğrencisinin ‘Ulan hepimiz nasıl da öğrendik bunları’ diye hayret ettiğini görmüştüm. Buradaki iksir Bediüzzaman’ın örneklerindeydi. Neresi yanlış bunun?
    NE FARK ETTİRMEMESİ BİZ FARK ETMENİZİ İSTEDİĞİMİZ İÇİN YAYINLADIK ZATEN
    (Demirkan, cevabını Memur-Sen'in sitesinden de yayınladı.)
    “Haber öyle bir veriliyor ki sözde ben ‘fark ettirmeden’ verdik demişim. Bir defa habere kaynaklık eden video aylardır İstanbul İlim ve Kültür vakfı ile Tercümanı Ahvalde yayında. Gizli iş yapan insan bu videoyu alenen yayınlar mı? Ne fark ettirmemesi biz fark etmenizi istediğimiz için yayınladık zaten. Dost meclisinde olduğuma güvenmişim de falan filan. Doğru (!) ben salağım (!) konuşurken oradaki kamerayı görmedim ve bu video yayınlandığı günden itibaren de hiç haberim olmadı! Videodan haber çıkartanlar karakolda filan konuştuğumu zannediyorlar herhalde ya da kafadan mahkum ettikleri o kadar belli ki ne dersen de biz hakim sen mahkumsun durumu yani?
    “Haberdeki ‘Senaryolar cemaate yazdırılıyor’ alt başlığı ise tamamen iftira. Başlığı gören senaryolar ısmarlanmış cemaatlerde yazmış zanneder halbuki tam tersi konuşmayı dinleyenler görecek ki ‘İslami hassasiyeti olanlar yazmıyor, bu işlere girmiyor’ diyorum. Hatta ‘bunun yeri cemaatler değil film şirketi’ dediğim halde haberi hazırlayan sözlerimi çarpıtmış tam tersi olmayan bir şeyi olmuş gibi vermiş.
    TEK SESLİLİK HAKİKATİN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR
    “Bu haberde bahsedilen MEB’in sitesindeki Lise 9’a ait Din dersi videolarını izlemek üzere MEB’in resmi sitesine herkesi davet ediyorum. Videoları izledikten sonra lütfen Bir Gün gazetesinin ‘Dersimiz Said Nursi’ haberini bir daha okuyun. Anlatılan İslam dini mi yoksa haberde denildiği gibi ‘Sünni İslam gruplardan Nur cemaatinin manifestosu olarak bilinen dini görüşler’i mi siz karar verin.”
    “Din dersi olsun diğer derslerde olsun dünya ve ülkemizin tarihinde yer almış her fikirden bahsedilmeli. Tek seslilik hakikatin en büyük düşmanıdır. Sol kalemlerin korkusu da nedense İslamcıların herkesi susturup birkaç alimin görüşüyle toplumu boğacağı şeklindedir. Halbuki biz fikirlerimizden o kadar eminiz ki kendi özgüvenimiz yüksek olmasa bu düşüncelerimizi seslendirmezdik. Böyle bir derdimiz yok.
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  6. #16
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Düşünen bir topluluk için ayetler vardır
    06 Aralık 2011 / 04:40
    Günün Ayet-i Kerime meali...

    Bismillahirrahmanirrahim
    Cenab-ı Hak (c.c), Bakara Sûresi 164. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
    Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip - yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  7. #17
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Kul, Allah hakkında ne düşünüyorsa...
    06 Aralık 2011 / 05:10
    Günün Hadis-i Şerifi...

    Bismillahirrahmanirrahim
    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
    Kul, Allah hakkında ne düşünüyorsa, Allah katında aynı muameleyi görür. Kul, sevdiğiyle beraberdir.
    [4:374, Hadîs No: 5669]

    Zemin ile gök bir hükümetin iki memleketi gibi
    06 Aralık 2011 / 00:01
    Günün Risale-i Nur dersi

    Bismillahirrahmanirrahim
    İKİNCİ BASAMAK
    Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.
    Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.
    Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler. [On Beşinci Söz]
    Bediüzzaman Said Nursi
    Sözlük:
    istinad: dayanan
    edyan-ı semaviye: vahiyle gelen semavi dinler
    icma: görüş birliği
    şuhud: kalp gözüyle görme
    ehl-i keşfin: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler
    tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
    melaike: melekler
    ervah: ruhlar
    sema: gök
    karib: : yakın
    hads-i kati: doğru ve kesin sezgi
    sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri
    ervah-ı enbiya: peygamberlerin ve velilerin ruhları
    ervah-ı emvat: ölüelerin ruhları
    hiffet: hafiflik
    letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama
    cesed-i misali: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Said Nursi'nin mezar yeri resmen açıklansın
    06 Aralık 2011 / 10:56
    Çelik, Bediüzzaman gibi isimlerin mezar yerlerinin resmi olarak açıklanmasını istedi

    Yakup Bulut'un haberi:
    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Seyyit Rıza, Bediüzzaman Said Nursi, İskilipli Atıf Hoca gibi isimlerin mezar yerlerinin resmi olarak açıklanmasını istedi.
    Çelik, “Sadece Seyit Rıza değil. Bediüzzaman’ın ve diğerlerinin mezarları da var. Hepsinin belli olması lazım. ‘Son Devrin Din Mazlumları’ arasında sadece Süleyman Hilmi Tunahan’ın mezar yerinin Çamlıca’da olduğunu biliyorum. Onun dışındaki din mazlumlarının mezar yerleri de belli olmalı” diye konuştu.
    Söz konusu kişilerin mezarlarıyla ilgili resmi kayıtlarında bilgi bulunabileceğini ifade eden Çelik, bu kayıtların açıklanması gerektiğini belirtti. Yakın tarihle yüzleşmenin kimseye zararı olmayacağını kaydeden Çelik, İstiklal Mahkemeleri arşivlerinin de açıklanması gerektiğini de söyledi. Dini önderlikleri ile ön plana çıkan şahsiyetlerin mezarlarına dahi tahammül edilemezken, bu insanların yaşadıkları dram günümüze kadar sürdü.
    Hannover Nur Cemaatine Almanya’dan ödül
    06 Aralık 2011 / 08:43
    Almanya'nın Hannover şehrinde bulunan Nur Cemaatine izci ödülü verildi

    Cemil Şahinöz’ün haberi:
    ALMANYA-Almanya´nın Hannover şehrinde bulunan Nur Cemaatine izci ödülü verildi. Hristiyan İzci Kurumu VCP ile kültürlerası ve dinlerarası projeler üreten Hannover Nur Cemaati, projeleriyle topluma fayda sağladığı gerekçesiyle ödüllendirildi. Yapılan projeler sayesinde her iki derneğin gençleri birbirlerini daha iyi tanıyabildikleri vurgulandı.
    Hannover Nur Cemaatinin başkanı Hüsameddin Kudu şunları söyledi: "Biz Risale-i Nur´lardan müsbet hareketi öğrendik. Asayiş memurları olduğumuzu öğrendik. Sadece öğrendiklerimizle kalmadık. Yaşadığımız şehirde bunları gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu nedenle bizlere bu ödülün verilmesine çok mutlu olduk. Çünkü bu Risale-i Nur´daki müsbet hareket ve asayişi koruma düstürlarının ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.“

    Üstad hapse gelen aşureyi geri çevirmezdi

    06 Aralık 2011 / 06:21
    Muharrem ayında hapishaneye aşure ve tatlı gibi yiyecekler gelirdi

    Risale Haber-Haber Merkezi
    Son Şahitler'den İbrahim Fakazlı anlatıyor:
    Mübarek Kandil Gecelerinde, bayramlarda ve Muharrem ayında hapishaneye aşure ve tatlı gibi yiyecekler gelirdi. Hz. Üstad onları teberrük diyerek alıp yememizi tavsiye ederdi. Dışarıdan nohut, börülce, fasulye ve bulgur gibi şeyler az gelirdi.
    Son Şahitler
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  9. #19
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 108 + 1246

    Cevap: Allah yolunda ölmek

    Hannover Nur Cemaatine Almanya’dan ödül
    06 Aralık 2011 / 08:43
    Almanya'nın Hannover şehrinde bulunan Nur Cemaatine izci ödülü verildi

    Cemil Şahinöz’ün haberi:
    ALMANYA-Almanya´nın Hannover şehrinde bulunan Nur Cemaatine izci ödülü verildi. Hristiyan İzci Kurumu VCP ile kültürlerası ve dinlerarası projeler üreten Hannover Nur Cemaati, projeleriyle topluma fayda sağladığı gerekçesiyle ödüllendirildi. Yapılan projeler sayesinde her iki derneğin gençleri birbirlerini daha iyi tanıyabildikleri vurgulandı.
    Hannover Nur Cemaatinin başkanı Hüsameddin Kudu şunları söyledi: "Biz Risale-i Nur´lardan müsbet hareketi öğrendik. Asayiş memurları olduğumuzu öğrendik. Sadece öğrendiklerimizle kalmadık. Yaşadığımız şehirde bunları gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu nedenle bizlere bu ödülün verilmesine çok mutlu olduk. Çünkü bu Risale-i Nur´daki müsbet hareket ve asayişi koruma düstürlarının ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.“
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

Sayfa 2/2 İlkİlk 12

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •