Sayfa 7/9 İlkİlk ... 3456789 SonSon
84 sonuçtan 61 ile 70 arası

  1. #61
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 615

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }.listlevel1WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: disc; clear: left; }.listlevel2WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; clear: left; }.listlevel3WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: square; clear: left; }.listlevel4WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: disc; clear: left; }.listlevel5WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; clear: left; }.listlevel6WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: square; clear: left; }.listlevel7WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: disc; clear: left; }.listlevel8WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; clear: left; }.listlevel9WW8Num1 { margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; list-style-type: square; clear: left; }</style>
    • ve herşey Ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâlin elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuûnât-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün temsilât ve teşbihat, bu mesel ve temsil nev’indendirler.

    İşte böyle misilsiz ve Vâcibü’l-Vücud ve maddeden mücerret ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât-ı Akdesin kâinat safahâtında ve tabakat-ı mevcudatında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalâlet insanların bir kısmı, o Zât-ı Zülcelâlin bazı eserlerini tabiata isnad etmişler. Halbuki, Risale-i Nur’un müteaddit yerlerinde kat’î burhanlarla ispat edilmiş ki, tabiat bir san’at-ı İlâhiyedir, sâni olmaz. Bir kitab-ı Rabbânîdir, kâtip olmaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kabildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz. Farz-ı muhal olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havale edilse, “Bunu yap” denilse, “Risale-i Nur’un çok yerlerinde kat’î burhanlarla ispat edildiği gibi, o küçük zîhayatın âzâları ve cihazatları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir, tâ ki tabiat o işi görebilsin.



    Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
    Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl: her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi Allah
    acz: güçsüzlük ahkâm: hükümler, esaslar
    ayn-ı Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah’ın bizzat kendisi burhan: güçlü ve sağlam delil, kanıt
    cihazat: cihazlar, donanım cihet: şekil, yön
    cilve: görünme, yansıma defterdar: defter tutup kayıt işlemlerini yürüten
    ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler farz-ı muhal: varsayım
    fâil: işi yapan, etken imkân haricinde: mümkün olmayan
    inkısam: bölünme, kısımlara ayrılma isnad etmek: dayandırmak
    kabil: dış etkileri üzerine alan, yapılan kat’î: kesin
    kitab-ı Rabbânî: Allah’ın bu âlemde hakimiyetini ve Rablığını bir kitap gibi anlatan eseri, kâinat kudret: güç ve iktidar
    kâinat: evren kâtip: yazıcı, yazar
    maddeden mücerret: maddeyle sınırlı olmayan, maddeten yüce mahlûk: varlık
    mahlûkat: varlıklar masdar: kaynak
    mekândan münezzeh: bir yerle sınırlı olmayan mesel: örnekleme, benzetme
    misil: benzer mistar: düz kâğıt üzerine düzgün yazı yazabilmek için çizgi oluşturan bir âlet
    muhal: imkânsız olan şey mümteni: imkansız
    münfail: fiilden etkilenen müteaddit: çeşitli, birçok
    nakkaş: nakış ustası nakış: işleme, süsleme
    nazîr: benzer, eş nev’: çeşit, tür
    nidd: denk, benzer nihayet derecede: sonsuz derecede
    nizam: düzen nâzım: düzenleyen
    safahât: safhalar, dönemler san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı
    suret: biçim, şekil sâni: sanatkâr
    tabakat-ı mevcudat: varlık tabakaları, dereceleri tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa
    tagayyür: başkalaşma, değişme tebeddül: değişme
    tecellî etmek: görünmek, yansımak tecezzî: bölünme, parçalanma
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler
    tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek teşbihat: benzetmeler
    ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık vezir: yardımcı
    zîhayat: canlı âzâ: uzuv, organ
    şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar şerîk: ortak
    şuûnât-ı kudsiye: Allah’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden özellikleri şâri’: kanun koyucu


    Yazar : Risale Forum

  2. #62
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 616

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>Hem, maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallâkıyet-i İlâhiyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhânallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar cahilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir.

    Evet, bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler. Yani, birtek ilâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz ilâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani, birtek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından, o hadsiz, nihayetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabul etmeye, mesleklerince mecbur oluyorlar. İşte sen gel, eçheliyetin nihayetsiz derecesine bak!

    Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler taifesini Vâcibü’l-Vücudun havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir saniye o Kumandan-ı Âzamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli, câmid, şuursuz taife, başıbozuklar hükmüne gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar.




    Kumandan-ı Âzam: bütün varlıkları emri altında tutan en büyük kumandan, Allah Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah
    Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah başıbozuk: düzensiz topluluk
    cahilâne: cahilce, bilgisizce cehalet: cahillik
    cilve: görünme, yansıma cilve-i âzam: en büyük yansıma
    câmid: cansız echeliyet: kara cahillik, çok cahil olma
    ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ezeliyet: varlığının başlangıcı ve sonu olmamak, sonsuzluk
    ezelî: başlangıcı olmayan fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi
    hadsiz: sınırsız, sayısız hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı
    harekât: hareketler hassa: özellik
    havl: güç hurafekârâne: delile dayanmayan saçma bir inanışla
    hâlıkıyet: yaratıcılık icad: var etme, ortaya çıkarma
    ilâh: kendisine ibadet edilen iradesiz: istek ve dileme gücü olmama
    isnad etmek: dayandırmak kesret-i mutlaka: sınırsız derecede çokluk
    kesretli: çok sayıda kudret: güç, iktidar
    kudret-i Rabbâniye: her bir varlığı terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı
    lâzım-ı zâtî: bir şeyin bizzat kendisinde olması gereken temel özellik maddiyyun: maddeciler, materyalistler
    mahvolmak: yok olmak, perişan olmak mecbur: zorunlu
    mekândan münezzeh: mekânla, yerle sınırlı olmayan mizansız: ölçüsüz
    muntazam: düzenli nihayetsiz: sonsuz
    tahavvülât-ı muntazam: düzgün ve muntazam değişiklikler, değişmeler, gelişmeler taife: grup, topluluk
    tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık
    umumî: bütün, genel vahdet-i mutlaka: sınırsız birlik; Allah’ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu
    vaziyet: durum, hâl zerrat: zerreler, atomlar
    âsâr-ı İlâhiye: Allah’ın eserleri şuursuz: bilinçsiz


    Yazar : Risale Forum

  3. #63
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 617

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>Hem insanların bir kısmı, güya daha ileri görüyor gibi, daha ziyade cahilâne bir dalâletle, Sâni-i Zülcelâlin gayet lâtif, nâzenin, mutî, musahhar bir sahife-i icraatı ve emirlerinin bir vasıta-i nakliyâtı ve zayıf bir perde-i tasarrufâtı ve lâtif bir midâd-ı (mürekkep) kitabeti ve en nâzenin bir hulle-i îcâdâtı ve bir mâye-i masnuatı ve bir mezraa-i hububatı olan esir maddesini, cilve-i rububiyetine âyinedarlık ettiği için, masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acip cehalet, hadsiz muhalleri istilzam ediyor. Çünkü esir maddesi, maddiyyunları boğduran zerrat maddesinden daha lâtif ve eski hükemanın saplandığı heyulâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuursuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir surette tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle teçhiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine, herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücut bulan fiilleri, eserleri isnad etmek, esirin zerreleri adedince yanlıştır.

    Evet, mevcudatta görünen fiil-i icad öyle bir keyfiyettedir ki, herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinatı görecek, bilecek ve kâinata karşı o zîhayatın münasebetini tanıyacak, temin edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihatasız olan esbabın hiçbir cihetle fiili olmaz.

    Evet, sırr-ı kayyûmiyetle, en cüz’î bir fiil-i icadî, doğrudan doğruya bütün kâinat Hâlıkının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr-ı âzamı taşıyor. Evet, meselâ bir arının icadına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hâlık-ı Kâinata hususiyetini gösteriyor:




    Hâlık: herşeyi yaratan Allah Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah
    Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah acip: hayret verici
    cahilâne: cahilce, bilgisizce cehalet: cahillik
    cihet: yön, şekil cilve-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin yansıması
    câmid: cansız cüz’î: küçük, ferdî
    dalâlet: doğru yoldan sapmak, inkârcılık, inançsızlık delâlet etmek: delil olmak
    ekser: pek çok esbab: sebepler
    esir maddesi: kâinatı kapladığına inanılan ince madde eşya: varlıklar
    fihriste: içindekiler fiil-i icadî: var etme fiili
    fâil: işi yapan, özne hadsiz: sınırsız, sayısız
    hassa: özellik heyulâ: ince madde
    hulle-i îcâdât: yaratma fiilinin üzerini saran elbise; îcat elbisesi hususan: özellikle
    hususiyet: özellik, özel oluş hükema: filozoflar, felsefeciler
    icad: var etme ihatasız: kuşatmayan, dar
    ihtiyar: irade, dileme iktidar: güç ve kuvvete sahip olmak
    infial: bir tesirin gücü altında hareket etme inkısam etmek: bölünmek, kısımlara yarılmak
    isnad etmek: dayandırmak istilzam etmek: gerektirmek
    kesif: katı, yoğun keyfiyet: özellik, nitelik
    kâinat: evren lâtif: güzel, hoş
    maddiyyun: maddeciler, materyalistler masdar: kaynak
    mevcudat: varlıklar mezraa-i hububat: tohumların ekildiği tarla
    midâd-ı kitabet: yazı mürekkebi muhal: imkânsız
    musahhar: boyun eğen mutî: emre uyan, itaat eden
    mâye-i masnuat: san’atla yaratılan varlıkların özünü teşkil eden mayası münasebet: ilgi, bağlantı
    nâkil: nakleden, ulaştıran nâzenin: ince, nazik, nazlı
    perde-i tasarrufât: varlıklar üzerindeki işlemlerin önündeki perde sahife-i icraat: icraat ve faaliyet sayfası
    suret: biçim, şekil sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutmasının sırrı
    sırr-ı âzam: en büyük sır tecezzî: bölünme, parçalanma
    temin etmek: sağlamak teveccüh eden: yönelen
    tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek teçhiz edilen: cihazlanan, donanan
    umum: bütün vasıta-i nakliyât: nakletme vasıtası
    vücut bulmak: meydana gelmek zerrat: zerreler
    ziyade: çok, fazla zîhayat: canlı
    âyinedarlık: aynalık şuursuz: bilinçsiz, akılsız


    Yazar : Risale Forum

  4. #64
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 618

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>Birincisi: O arının bütün emsalinin, bütün zeminde, aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki, bu cüz’î ve hususî fiil ise, ihatalı, rû-yi zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyleyse, o büyük fiilin fâili ve o fiilin sahibi kim ise, o cüz’î fiil dahi onundur.

    İkinci cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit-i hayatiyesini ve cihazatını ve kâinatla münasebetini temin edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz’î fiili yapan zâtın, ekser kâinata hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.

    Demek, en cüz’î fiil, iki cihetle Hâlık-ı Külli Şeye has olduğunu gösterir.

    En ziyade câ-yı dikkat ve câ-yı hayret şudur ki: Vücudun en kuvvetli mertebesi olan vücubun; ve vücudun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun zevalden en uzak tavrı olan mekândan münezzehiyetin; ve vücudun en sağlam ve tagayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan vahdetin sahibi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun en has hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyade mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esir ve zerrat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnad etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr-ı İlâhiyenin onlardan neş’et ettiğini tevehhüm etmek ne kadar hilâf-ı hakikat ve vâkıa muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur’un müteaddit cüzlerinde kat’î burhanlarla gösterilmiştir.

    İKİNCİ ŞUA

    İki meseledir.

    BİRİNCİ MESELE: İsm-i Kayyûmun bir cilve-i âzamına işaret eden





    Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: var olması mutlaka gerekli olan Zât, Allah
    adem: yokluk, hiçlik burhan: güçlü delil, kanıt
    bâtıl: doğru olmayan, imana uymayan cihazat: cihazlar, donanımlar
    cihet: yön, taraf cilve-i âzam: en büyük yansıma
    câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç nokta câ-yı hayret: hayret verici nokta
    cüz: kısım, parça cüz’î: küçük, ferdî
    ekser: pek çok emsal: benzerler
    esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde ezeliyet: varlığının başlangıcı ve sonu olmaması, sonsuzluk
    ezelî: başlangıcı olmayan fâil: işi yapan, özne
    hadsiz: sınırsız, sayısız has: özel
    hassa: özellik hilkat: yaratılış
    hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı hususî: özel
    ihatalı: içine alan, kuşatan ihtiyar: irade, dileme
    iktidar: güç ve kuvvete sahip olma ism-i Kayyûm: Allah’ın herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tuttuğunu ve varlıklarını devam ettirdiğini ifade eden ismi
    isnad etmek: dayandırmak kesretli: çok sayıda
    kâinat: evren lâzime-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisinde olması şart olan temel özellik ve nitelik
    mazhariyet: erişme, sahip olma mekân: yer
    mekândan münezzehiyet: yerle sınırlı olmama mertebe: derece
    mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak münasebet: ilgi, bağlantı
    müteaddit: bir çok mütegayyir: değişen, başkalaşan
    mütehavvil: değişken neş’et etmek: kaynaklanmak
    rû-yi zemin: yeryüzü sebat: kalıcı olma, sabit kalma
    sermediyet: daimîlik, süreklilik sıfat: nitelik
    tagayyür: başkalaşım, değişme tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek
    tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma temin etmek: sağlamak
    teveccüh etmek: yönelmek tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek
    vahdet: birlik vâkıa muhalif: uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren
    vücub: zorunlu olma vücud: varlık
    zemin: yeryüzü zerrat: zerreler
    zeval: gelip geçici olma ziyade: çok, fazla
    âsâr-ı İlâhiye: Allah’ın eserleri şerâit-i hayatiye: hayat şartları
    şuâ: ışık, parıltı


    Yazar : Risale Forum

  5. #65
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 619

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>
    اَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ 1 مَا مِنْ دَاۤبَّةٍ اِلاَّ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا 2
    لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ3

    gibi âyetlerin işaret ettiği hakikat-i âzamın bir veçhi şudur ki:

    Şu kâinattaki ecrâm-ı semâviyenin kıyamları, devamları, bekàları, sırr-ı kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenâhi boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler. Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamlarıyla ölçülür. Öyle de, o Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâlin madde-i esiriye içinde hadsiz ecrâm-ı semâviyeye nihayet derecede intizam ve mizan içinde sırr-ı kayyûmiyetle bir kıyam, bir bekà, bir devam vererek, bazısı küre-i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinatsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazifeyle tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr-i 4 كُنْفَيَكُونُ’dan gelen fermanlara kemâl-i inkıyadla itaat ettirmesi, ism-i Kayyûmun âzamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi, herbir mevcudun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr-ı kayyûmiyetle kaim ve o sır ile bekà ve devam ediyorlar.


    Bilgi
    Dipnot-1 “Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz.” Bakara Sûresi, 2:255.
    Dipnot-2 “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.
    Dipnot-3 “Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir.” Zümer Sûresi, 39:63.
    Dipnot-4 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.







    Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâl: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve haşmet sahibi Allah adem: yokluk, hiçlik
    azîm: büyük bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
    cilve: görünme, yansıma cilve-i kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi ayakta tutmasının ve onlara bekà vermesinin bir yansıması, görüntüsü
    ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri ferman: buyruk
    feza-yı gayr-ı mütenâhi: sınırsız boşluk, uzay hadsiz: sayısız
    hakikat-i âzam: en büyük hakikat iktidar: güç ve kuvvet
    intizam: disiplin, düzen ism-i Kayyûm: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren ismi
    istinatsız: dayanak noktası olmadan itaat ettirme: emre uydurma, boyun eğdirme
    kaim: ayakta duran, var olan kasır: saray
    kayyûmiyet: kendisinin varlığıyla diğer varlıkları her zaman ayakta tutma kemâl-i inkıyad: tam ve mükemmel bir bağlılık
    kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen kâinat: evren
    küre: gezegen küre-i arz: yerküre, dünya
    kıyam: ayakta durma, varlığını devam ettirme madde-i esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde
    mevcud: varlık mizan: ölçü, denge
    nihayet: son nizam: düzen
    sebat: kalıcı olma, sabit kalma sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutmasının sırrı
    tavzif etmek: görevlendirmek tayyare: uçak
    vech: yön âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle
    âzamî: en büyük
    Yazar : Risale Forum

  6. #66
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 620

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir âzâya mahsus bir heyetle küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhafaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr-ı kayyûmiyetle olduğundan, herbir ceset muntazam bir tabur, herbir nevi muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların feza âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr-ı kayyûmiyeti ilân ederler.

    İKİNCİ MESELE: Eşyanın sırr-ı kayyûmiyetle münasebettar faydalarının ve hikmetlerinin bir kısmına işaret etmeyi bu makam iktiza ediyor.

    Evet, herşeyin hikmet-i vücudu ve gaye-i fıtratı ve faide-i hilkati ve netice-i hayatı üçer nevidir.

    Birinci nevi: Kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.

    İkinci nevi: Daha mühimdir ki, herşey, umum zîşuur mütalâa edebilecek ve Fâtır-ı Zülcelâlin cilve-i esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektup, birer kitap, birer kaside hükmünde olarak, mânâlarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir.

    Üçüncü nevi ise, Sâni-i Zülcelâle aittir, Ona bakar. Herşeyin faydası ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni-i Zülcelâle bakan yüzlerdir ki, Sâni-i Zülcelâl, kendi acaib-i san’atını kendisi temâşâ eder, kendi cilve-i esmâsına kendi masnuatında bakar. Bu âzamî üçüncü nevide hikmet-i hilkatini ifade için, bir saniye kadar yaşamak kâfidir.

    Hem herşeyin vücudunu iktiza eden bir sırr-ı kayyûmiyet var ki, Üçüncü Şuada izah edilecek.

    Bir zaman, tılsım-ı kâinat ve muammâ-yı hilkat cilvesiyle mevcudatın hikmetlerine ve faydalarına baktım, dedim: “Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar,





    Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve görkem sahibi olan ve herşeyi yoktan benzersiz olarak yaratan Allah Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz büyüklük ve görkem sahibi Allah
    acaib-i san’at: hayranlık ve şaşkınlık uyandıran san’atlar bilbedâhe: açık bir şekilde
    cesed: beden cilve: görünme, yansıma
    cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin varlıklardaki yansıması eşya: varlıklar
    faide-i hilkat: yaratılıştaki fayda, yarar feza: uzay boşluğu
    gaye-i fıtrat: yaratılıştaki gaye, amaç hadsiz: sayısız
    heyet: yapı hikmet: gaye, fayda, yarar
    hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi hikmet-i vücud: bir şeyin var olmasının hikmet ve amacı
    iktiza etmek: gerektirmek izah etmek: açıklamak
    kaside: kafiyeli ve övgü dolu ifadeler içeren şiir kâfi: yeterli
    makam: yer, konum maslahat: fayda, gaye
    masnuat: san’at eseri varlıklar mevcudat: varlıklar
    muammâ-yı hilkat: yaratılışta gizli olan sır muhafaza etmek: korumak
    muntazam: düzenli muntazaman: düzenli olarak
    mühim: önemli münasebettar: ilgili, bağlantılı
    mürekkebât: birleşik şekillerde meydana gelen varlıklar mütalâa etme: dikkatlice düşünme ve inceleme
    netice-i hayat: hayatın ortaya çıkardığı sonuç nevi: çeşit, tür
    sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutması sırrı tabur: dört bölükten meydana gelen askerî birlik
    temâşâ etmek: gözlemlemek, seyretmek tılsım-ı kâinat: kâinatın gizemi, sırrı
    umum: bütün unsur: madde
    vaziyet: durum, hâl vücud: varlık
    zemin: yer zîhayat: canlı
    zîşuur: bilinç sahibi âlem: dünya
    âyet: Allah’ın varlığını ispatlayan delil âzamî: en büyük
    âzâ: uzuv, organ şua: ışık, ışın


    Yazar : Risale Forum

  7. #67
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 621

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>çabuk kaybolup gidiyorlar? Onların şahsına bakıyorum: Muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye, temâşâgâha gönderilmiş. Halbuki bir iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup faydasız, boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksat nedir?” diye çok merak ediyordum. O zaman, mevcudatın, hususan zîhayatın dünya dershanesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lûtf-u İlâhî ile buldum. O da şudur:

    Herşey, hususan zîhayat, gayet mânidar bir kelime, bir mektup, bir kaside-i Rabbânîdir, bir ilânnâme-i İlâhîdir. Umum zîşuurun mütalâasına mazhar olduktan ve hadsiz mütalâacılara mânâsını ifade ettikten sonra, lâfzı ve hurufu hükmündeki suret-i cismâniyesi kaybolur.

    Bir sene kadar bu hikmet bana kâfi geldi. Bir sene sonra, masnuatta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok harika ve pek ince san’atın mucizeleri inkişaf etti. Anladım ki, bu çok ince ve çok harika olan dekaik-i san’at, yalnız zîşuurların nazarlarına ifade-i mânâ için değildir. Gerçi herbir mevcudu hadsiz zîşuurlar mütalâa edebilir. Fakat hem onların mütalâası mahduttur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekaik-i san’atına nüfuz edemezler. Demek, zîhayatların en mühim netice-i hilkati ve en büyük gaye-i fıtratı, Zât-ı Kayyûm-u Ezelînin kendi nazarına kendi acaib-i san’atını ve verdiği rahîmâne hediyelerini ve ihsanlarını arz etmektir.

    Bu gaye ise, çok zaman bana kanaat verdi. Ve ondan anladım ki, her mevcutta, hususan zîhayatlarda hadsiz dekaik-i san’at bulunması, Zât-ı Kayyûm-u Ezelînin nazarına arz etmek, yani, Zât-ı Kayyûm-u Ezelî kendi san’atını kendisi temâşâ etmek olan hikmet-i hilkat, o büyük masarife kâfi geliyordu.

    Bir zaman sonra gördüm ki, mevcudatın şahıslarında ve suretlerindeki dekaik‑i san’at devam etmiyor; gayet sür’atle tazeleniyor, tebeddül ediyor, nihayetsiz bir faaliyet ve bir hallâkıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallâkıyet ve bu




    Zât-ı Kayyûm-u Ezelî: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, kendi varlığının da başlangıcı olmayıp sürekli var olan Zât, Allah acaib-i san’at: hayranlık uyandıran san’atlar
    arz etmek: sunmak, ortaya koymak bilhassa: özellikle
    dekaik-ı san’at: san’at incelikleri gaye-i fıtrat: yaratılış amacı
    hadsiz: sınırsız, sayısız hallâkıyet: yaratıcılık
    hikmet: fayda, gaye hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi
    hikmetli: belli bir amaç ve hedefe yönelik olan huruf: harfler
    hususan: özellikle ifade-i mânâ: bir mânânın ifade edilmesi
    ihsan: bağış ilânnâme-i İlâhî: İlâhî hakikatleri aktaran duyuru yazısı
    inkişaf etmek: açığa çıkmak kanaat vermek: görüş, fikir vermek
    kaside-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ı öven şiir kâfi: yeterli
    lâfız: söz, kelime lûtf-u İlâhî: Allah’ın lütuf ve ikramı
    mahdut: sınırlı maksat: gaye, hedef
    masarif: masraflar, harcamalar masnuat: san’at eseri varlıklar
    mazhar olmak: nail olmak, erişmek mevcud: varlık
    mevcudat: varlıklar mucize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş
    muntazam: düzenli mânidar: anlamlı
    mühim: önemli mütalâa: dikkatlice okuyup inceleme
    nazar: bakış netice-i hilkat: yaratılışın sonucu
    nihayetsiz: sonsuz nüfuz etmek: birşeyin içine girmek, yerleşmek
    rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde suret: biçim, görünüş
    suret-i cismâniye: maddî görünüm sür’atle: hızla
    tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tebeddül etmek: değişmek
    temâşâ etmek: bakmak, seyretmek temâşâgâh: seyir yeri
    umum: bütün zîhayat: canlı
    zîşuur: şuurlu, bilinçli

    Yazar : Risale Forum

  8. #68
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 622

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>faaliyetin hikmeti, elbette o faaliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfi gelmemeye başladılar, noksan kaldılar. Gayet merakla ayrı bir hikmeti aramaya ve taharrîye başladım.

    Bir zaman sonra, lillâhilhamd, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın feyziyle, sırr-ı kayyûmiyet noktasında azîm, hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onunla, “tılsım-ı kâinat” ve “muammâ-yı hilkat” tabir edilen bir sırr-ı İlâhî anlaşıldı. Yirmi Dördüncü Mektupta tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız icmâlen iki üç noktasını Üçüncü Şuada zikredeceğiz.

    Evet, sırr-ı kayyûmiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki, bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada,
    1
    رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَاsırrıyla durdurup, kıyam ve bekà verip, umumunu böyle sırr-ı kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz; hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.

    Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücutları ve kıyamları ve bekàları cihetinde Kayyûm-u Zülcelâle dayanıyorlar, kıyamları Onunladır. Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvâlinde binler silsilelerin—temsilde hata olmasın—telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyûmiyette 2 وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ sırrıyla uçları bağlıdır. Eğer o nuranî nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhal ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ bu şey (hıfz veya nur veya vücut veya rızık gibi) bir cihette buna




    Not
    Dipnot-1 “O Allah ki, gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yükseltti.” Ra’d Sûresi, 13:2.
    Dipnot-2 Bütün işler sadece Ona döndürülür.” Hûd Sûresi, 11:123.





    Kayyûm-u Zülcelâl: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve yücelik sahibi Allah Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim
    adem: yokluk, hiçlik ahvâl: hâller, durumlar
    azîm: büyük, yüce bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
    beyan etmek: açıklanmak bâtıl: hak olmayan
    cihet: yön, taraf cilve: görüntü, yansıma
    devir: kısır döngü; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı? gibi sonuçsuz iddia ehl-i akıl: akıl sahipleri
    feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu feza: uzay
    hadsiz: sınırsız hikmet: sebep, ince sır
    hıfz: koruma, saklama icmâlen: kısaca
    keyfiyat: özellikler, nitelikler kâfi: yeterli
    kıyam: ayakta durma, varlığını sürdürme lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
    mazhar eylemek: eriştirmek mevcudat: varlıklar
    mezkûr: anılan, söylenen muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler
    muhal: imkânsız nihayetsiz: sınırsız
    noksan: eksik nokta-i istinad: dayanak noktası
    nuranî: nurlu, aydınlık rızık: Allah’ın sunduğu nimetler
    silsile: zincirleme olarak kurulan bağlantı, zincir sukut etmek: düşmek, alçalmak
    sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır sırr-ı İlâhî: İlâhî sır
    tabir etmek: ifade etmek tafsilen: ayrıntılı olarak
    taharrî: araştırma, inceleme tecellî: görünüm, yansıma
    tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme
    teselsül: zincirleme devam etme, art arda gelme tılsım-ı kâinat: kâinatın içinde gizli olan sır
    umum: bütün vücut: varlık
    zikretmek: anmak şuâ: ışık, ışın

    Yazar : Risale Forum

  9. #69
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 623

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>dayanır, bu da ötekine, o da ona... Git gide, herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.

    İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr-ı kayyûmiyettir. Sırr-ı kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyûmiyete bakar.

    ÜÇÜNCÜ ŞUA
    كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 1 فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ 2

    يَخْلُقُ مَا يَشَاۤءُ 3 بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ4

    فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِـى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا 5

    gibi âyetlerin işaret ettikleri hallâkıyet-i İlâhiye ve faaliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir iki mukaddime ile işaret edeceğiz.

    BİRİNCİSİ: Şu kâinata baktığımız vakit görüyoruz ki, zaman seylinde mütemadiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı bir saniyede gelir, derakap kaybolur. Bir taifesi bir dakikada gelir, geçer. Bir nev’i, bir saat âlem-i şehadete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehadete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar.

    Bu hayret verici seyahat ve seyeran-ı mevcudat, o sefer ve seyelân-ı mahlûkat öyle bir intizam ve mizan ve hikmetle sevk ve idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihad edip birtek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişemez ve kusur bulup tenkit edemez.



    Not
    Dipnot-1 “O her an bir tasarruftadır.” Rahmân Sûresi, 55:29.
    Dipnot-2 “O dilediğini hakkıyla yapandır.” Burûc Sûresi, 85:16.
    Dipnot-3 “O dilediğini dilediği şekilde yaratır.” Rum Sûresi, 30:54.
    Dipnot-4 “Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
    Dipnot-5 Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor.” Rum Sûresi, 30:50.





    asır: yüzyıl basîrâne: görerek
    derakap: hemen ardından faaliyet-i Rabbaniye: herşeyin rabbi olan Allah’ın kâinattaki faaliyetleri
    faraza: varsayalım ki hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde
    hallâkiyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    inkişaf: ortaya çıkma intizam: disiplin, düzen
    ittihad etme: birleşme, birlikte hareket etme kafile: grup, topluluk
    kâinat: evren künh: bir şeyin özü, aslı
    mahlûkat: varlıklar mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan
    mizan: ölçü, denge mukaddime: başlangıç, giriş
    müdebbirâne: herşeyi idare ederek müntehâ: en son nokta
    mütemadiyen: sürekli olarak nev’: çeşit, tür
    nihayetsiz: sonsuz rabıta: bağlantı
    sevk etme: yönlendirme seyelân-ı mahlûkat: varlıkların su gibi akması
    seyeran-ı mevcudat: varlıkların seyir ve hareket halinde olması seyl: sel, akıntı
    silsile: peş peşe gelen, zincir sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır, temel özellik
    taife: grup, topluluk tenkit etmek: eleştirmek
    âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet: görünen âlem
    âyet: Kur’ândaki her bir cümle şua: ışık, parıltı

    Yazar : Risale Forum

  10. #70
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Otuzuncu Lem'a - Sayfa 624

    <style media="all" type="text/css">body { font-family: 'Trebuchet MS',Arial,serif; font-size: 12pt; }</style>İşte bu hallâkıyet-i Rabbâniyenin içinde, o sevimli ve sevdiği masnuatın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak, يُحْيِـى وَيُمِيتُ 1 cilveleriyle mütemadiyen küre-i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.


    İşte bu faaliyet-i Rabbâniyenin ve bu hallâkıyet-i İlâhiyenin bir sırr-ı hikmeti ve esaslı bir muktazîsi ve bir sebeb-i dâîsi, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz, nihayetsiz bir hikmettir.

    O hikmetin birinci şubesi şudur ki: Faaliyetin her nev’i, cüz’î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebâud ile silkinmesidir.

    Evet, her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takip eder. Herbir istidadın faaliyetle tezahür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezahürünü lezzetle takip eder.

    Madem herbir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır. Ve faaliyet dahi bir kemaldir. Ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor. Ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan Zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münasip o hayat-ı sermediyenin muktezası olarak, hadsiz derecede—tabirde hata olmasın—bir aşk-ı lâhûtî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuûnât-ı



    Not
    Dipnot-1 Diriltir ve öldürür.




    adem: yokluk, hiçlik ayn-ı elem: acının tâ kendisi
    ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi aşk-ı lâhûtî: Cenâb-ı Hakkın Zâtına mahsus kutsal aşkı
    cilve: görünme, yansıma cüz’î: sınırlı, bireysel
    dâî: gerektiren sebep esas: temel
    ezelî: başlangıcı olmayan faaliyet-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kâinattaki faaliyeti
    hadsiz: sınırsız, sayısız hallâkıyet-i Rabbâniye: herşeyin rabbi olan Allah’ın yaratıcılığı
    hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, var ediciliği hayat-ı sermediye: devamlı, sürekli hayat
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma inkişaf: açığa çıkma
    istidad: kabiliyet, yetenek kalem-i kazâ ve kader: kazâ ve kader kalemi
    kemâl: mükemmellik, olgunluk kemâlât: mükemmel özellikler
    kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık küllî: geniş kapsamlı, genel
    küre-i arz: yerküre, dünya lezzet-i mukaddese: her türlü kusur ve noksandan yüce bir lezzet
    lütuf: iyilik, ihsan masnuat: san’at eseri varlıklar
    misafirhane-i âlem: dünya misafirhanesi muhabbet: sevgi
    muhabbet-i kudsiye: kusur ve noksandan uzak olan sevgi muktazî: gerekçe, gerektirici sebep
    mukteza: bir şeyin gereği mühim: önemli
    mütemadiyen: sürekli olarak nev’: çeşit, tür
    neş’et eden: kaynaklanan nihayetsiz: sonsuz
    rıza: memnuniyet, hoşnutluk sebeb-i dâî: birşeyin ortaya çıkmasındaki gerektirici sebep
    sırr-ı hikmet: herşeyin bir gaye ve hedefe yönelik yaratılmasında gizli olan sır tabir: açıklama, ifade etme
    tebdil etmek: değiştirmek tebâud: uzaklaşma
    terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
    vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması vücud: varlık
    zîhayat: canlı âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 7/9 İlkİlk ... 3456789 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •