Sayfa 2/8 İlkİlk 123456 ... SonSon
77 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 486

    ذُو الْجَلاَلِ سُبْحَانَ اللهِ الْقَدِيمِ الْباَقِى الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْحُدُوثِ وَالزَّوَالِ.ذُو الْجَلاَلِ سُبْحَانَ اللهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْوَلَدِ وَالْوَالِدِ وَعَنِ الْحُلُولِ

    وَاْلإِتِّحَادِ وَعَنِ الْحَصْرِ وَالتَّحْدِيدِ وَعَمَّا لاَ يَليِقُ بِجَنَابِهِ وَمَا لاَيُنَاسِبُ وُجوُبَ وُجُودِهِ وَعَمَّا لاَ يُوَافِقُ اَزَلِيَّتَهُ وَاَبَدِيَّتَهُ.

    جَلَّ جَلاَلُهُ. وَلآ إِلهَ إِلاَّ هُوَ.1







    Not
    Dipnot-1 Celâl (haşmet) sahibi olan Allah her türlü kusurdan münezzehtir. O evveli olmayan ve varlığı sonsuza kadar devam eden Kadîm-i Bâkî ki, hudus (sonradan var olma) ve zevalden (yok olmaktan) pâk ve berîdir.Celâl (haşmet) sahibi olan Allah her türlü kusurdan münezzehtir. O varlığı zorunlu olan Vâcibü'l-Vücud ki, doğurmak ve doğurulmaktan, başka varlıkların vücuduna girmek ve onlarla birleşmekten, hasr (belirli bir çerçeve içine alınmaktan) ve tahdit edilmekten (sınırlandırılmaktan), Kendisine yakışmayan ve vücub-u vücuduna münasip düşmeyen ve ezeliyet ve ebediyetine uygun olmayan şeylerden pâk ve berîdir.Onun celâli ve haşmeti pek yücedir ve Ondan başka ilâh yoktur.

    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 487

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>
    اَلْباَبُ الثَّانِى 1

    فِى [ اَلْحَمْدُ ِللهِ...] HAŞİYE-1

    فِى هٰذَا الْباَبِ تِسْعُ نُقَاطٍ..

    اَلنُّقْطَةُ اْلاُولىاَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ الْمُزِيلِ عَنَّا ظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتَّ.

    إذْ جِهَةُ الْمَاضِى فِى حُكْمِ يَمِينِناَ مُظْلِمَةٌ وَمُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا مَزَارًا أَكْبَرَ.

    وَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَزُولُ تِلْكَ الظُّلْمَةُ وَيَنْكَشِفُ الْمَزَارُ اْلاَكْبَرُ عَنْ مَجْلِسٍ مُنَوَّرٍ.1


    Not
    Dipnot-1
    İKİNCİ BABHAŞİYE
    Bu İkinci Bab, “Elhamdü lillâh” hakkındadır.
    İkinci Bab ile tâbir edilen şu risalecikte "Elhamdü lillâh" cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz fayda ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyan edilecektir.

    Birinci nokta: Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.
    1. Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.
    2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
    İnsan, mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.
    Sağ cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh, felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, meyusiyete maruz kaldığında şüphe yoktur.
    Fakat iman gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itmi’nan, inşirah, binlerce “Elhamdü lillâh” dedirten bir nimettir.


    Haşiye-1 Risale-i Nur’un fikirden sonra en mühim esası şükür olduğundan şükür ve hamdin ekser meratip ve hakikatları Risale-i Nur’un eczalarında kemal-i izah ile beyan edildiğinden burada onlara iktifaen gayet muhtasar bir surette iman nimetine mukabil olan hamdin birkaç mertebeleri zikredilecektir. İman nimetinin mertebelerine göre hamdin mertebeleri var. (Bu İkinci Bab Abdülmecid Nursî tarafından tercüme edilmiştir.)


    Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” abluka etmek: etrafını çevirip dış tarafla ilişkisini kesmek
    ahvâl: haller, durumlar alâkadar: alakalı, ilgili
    bab: kısım, bahis beyan etmek: açıklamak
    binaenaleyh: bundan dolayı cihet: yön
    ecza: kısımlar, bölümler ekser: çoğunluk
    evvelâ: ilk olarak hakikat: gerçek, esas
    hamd: övgü, şükür ve minnet duyma haşiye: dipnot, açıklayıcı not
    hilkaten: yaratılış olarak ihtar: hatırlatma
    iktifâen: yetinerek iman: Allah’a inanma
    inşirah: ferahlanma, sevinme itmi'nan: huzur bulma
    kemâl-i izah: tam ve mükemmel bir açıklama lâfzan: sözle
    mahlûkat: yaratıklar maruz kalmak: birşeyle yüzyüze gelmek
    merâtip: mertebeler, dereceler meyusiyet: ümitsizlik
    mezaristan: mezarlık mezkûr: adı geçen
    muhtasar: kısa, özetlenmiş mukabil: karşılık
    mânen: mânevî olarak mâzi: geçmiş zaman
    mürettebat: bir iş için hazırlanan kimseler, personel nakletmek: aktarmak, anlatmak
    nevi: çeşit nimet: iyilik, lütuf, ihsan
    nuranî: nurlu, aydınlık risale: mektup; Risale-i Nur’dan herhangi bir bölüm
    suret: biçim, şekil sâkin: içinde oturan
    sürur: mutluluk, sevinç telef: yok olma, zâyi olma
    telâkki: anlama, kabul etme tâbir: adlandırma
    vahşet: ürküntü, korku zikretmek: anmak, belirtmek
    âlem: dünya, evren ünsiyetli: canayakın, dost
    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 488

    وَيَسَارُنَا الَّذِى هُوَ الْجِهَةُ الْمُسْتَقْبَلَةُ، مُظْلِمَةٌ وَمُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا قَبْراً عَظِيمًا لَنَا.

    وَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَنْكَشِفُ عَنْ جِنَانٍ مُزَيَّنَةٍ فِيهَا ضِيَافَاتٌ رَحْمَانِيَّةٌ.
    وَجِهَةُ الْفَوْقِ وَهُوَ عَالَمُ السَّمٰوَاتِ مُوحِشٰةٌ مُدْهِشَةٌ بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ.

    فَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَصَابِيحَ مُتَبَسِّمَةٍ مُسَخَّرَةٍ بِأَمْرِ مَنْ زَيَّنَ وَجْهَ السَّمَاءِ بِهَا يُسْتَأْنسُ بِهَا وَلاَ يُتَوَحَّشُ مِنْهَا.

    وَجِهَةُ التَّحْتِ وَهِىَ عَالَمُ اْلأَرْضِ مُوحِشَةٌ بِوَضْعِيَّتِهَا فِى نَفْسِهَا بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ الضَّالَّةِ. فَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ عَنْ سَفِينَةٍ رَباَّنِيَةٍ مُسَخَّرَةٍ وَمَشْحُونَةٍ بِاَنْوَاعِ اللَّذَائِذِ وَالْمَطْعُومَاتِ؛ قَدْ اَرْكَبَهَا صَانِعُهَا نَوْعَ الْبَشَرِ وَجِنْسَ الْحَيَوَانِ لِلسِّياَحَةِ فِى أَطْرَافِ مَمْلَكَةِ الرَّحْمٰنِ.1




    Not
    Dipnot-1 Sol cihet: Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman, bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
    Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa, Cenâb-ı Hakkın, Hâlık, Rahmân, Rahîmin insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis, leziz, me’külât ve meşrubata zarf olan bir mâide ve bir sofra-i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdü lillâh” okutturarak tekrar ettirecektir.
    Üst cihet: Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya mâruz kalacaktır.
    Fakat imanlı bir adam baktığı vakit o garip, acip manevranın bir kumandanın emri ile nezareti altında yapıldığı gibi, semâvât âlemini tezyin eden ve o yıldızların bize de ziyadar kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem-i semâvâtı şöylece tasvir eden iman nimetine elbette binlerce “Elhamdü lillâh” söylemek azdır.
    Alt cihet: Yani, arz âlemine felsefe gözüyle bakan insan, küre-i arzı başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.
    Fakat iman ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefine olup, Allah’ın kumandası altında bütün me’külât, meşrubat, melbûsatıyla beraber, nev-i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şeklinde görür. Ve imandan neş’et eden şu büyük nimete büyük büyük elhamdü lillâh’ları söylemeye başlar.


    Cenâb-ı Hakk: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
    Hâlık: herşeyi yaratan Allah Rahmân: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah
    Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan, acıyan ve esirgeyen Allah
    acip: acaip, tuhaf, şaşırtıcı arz: dünya
    cihet: yön ihzar etme: hazırlama
    iman: Allah’a inanma imha: yok etme
    küre-i arz: yerküre, dünya manevra: deneme ve eğitim
    me'külât: yenilen şeyler, yiyecekler melbûsat: giyecekler, elbiseler
    meşrubat: içecekler muhabbet: sevgi
    muhtelif: çeşitli mâide: sofra
    nev-i beşer: insanlar nezaret: gözetim
    neş'et eden: doğan, meydana gelen nimet: iyilik, lütuf, ihsan
    sefine: gemi semâvât: gökler
    semâvât ehli: semâda yaşayan varlıklar; melekler, ruhanîler sofra-i Rahmânî: Cenâb-ı Hakkın rahmet sofrası
    sür'atli: hızlı tasvir etme: anlatma, ifade etme
    tenezzüh: gezinti, seyir tezyin: süsleme
    vahşet: ürküntü, korku zarf: kap; birşeyi koymaya yarayan şey
    ziyadar: parlak, aydınlık zulümatlı: karanlıklı
    âlem: dünya, evren âlem-i semâvât: gökler âlemi
    ünsiyet etmek: alışmak şems: güneş
    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 489

    وَجِهَةُ اْلأَمَامِ الَّذِى يَتَوَجَّهُ اِلٰى تِلْكَ الْجِهَةِ كُلُّ ذَوِى الْحَياَةِ مُسْرِعَةً قَافِلَةً خَلْفَ قَافِلَةٍ، تَغِيبُ تِلْكَ الْقَوَافِلُ فِى ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِلاَ رُجُوعٍ.

    وَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ تِلْكَ السِّياَحَةُ عَنْ اِنْتِقَالِ ذَوِى الْحَياَةِ مِنْ دَارِ الْفَََناَءِ اِلٰى دَارِ الْبَقآءِ، وَمِنْ مَكَانِ الْخِدْمَةِ اِلٰى مَوْضِعِ أَخْذِ اْلأُجْرَةِ، وَمِنْ مَحَلِّ الزَّحْمَةِ اِلٰى مَقاَمِ الرَّحْمَةِ وَاْلاِسْتِرَاحَةِ. وَأَمَّا سُرْعَةُ ذَوِى الْحَََياَةِ فِى أَمْوَاجِ الْمَوْتِ، فَلَيْسَتْ سُقُوطاً وَمُصِيبَةً، بَلْ هِىَ صُعُودٌ بِاِشْتِيَاقٍ وَتَسَارُعٍ اِلٰى سَعَادَاتِهِمْ.

    وَجِهَةُ الْخَلْفِ اَيْضاً مُظْلِمَةٌ مُوحِشَةٌ. فَكُلُّ ذِى شُعُورٍ يَتَحَيَّرُ مُتَرَدِّداً وَمُسْتَفْسِراً بـ[مِنْ أَيْنَ؟ إِلٰى أَيْنَ؟ ]. فَـِلأَنَّ الْغَفْلَةَ لاَ تُعْطِى لَهُ جَوَاباً، يَصِيرُ التَّرَدُّدُ وَالتَّحَيُّرُ ظُلُمَاتٍ فِى رُوحِهِ..



    فَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ تَنْكَشِفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَبْدَإِ اْلاِنْسَانِ وَوَظِيفَتِهِ،
    1




    Not
    Dipnot-1 Ön cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki, bütün canlı mahlûkat—insan olsun, hayvan olsun—kafile-bekafile, büyük bir sür’atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hale gelir.
    Fakat iman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar. Fakat yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibarıyla saadetlerdir. Çünkü, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ, Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur.
    Ve kezâ, rahm-ı mâderden dünyaya gelen çocuk, mâhut tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.
    Arka cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarıyla bakılsa, “Yâhu, bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevap alınamadığından, tabiî, hayret ve tereddüt azabı içinde kalınır.
    Fakat nur-u iman gözlüğüyle bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mu’cizelerini görmek ve mütalâa etmek için Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar.





    Hazret-i Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)] Mısır: (bk. bilgiler)
    Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah Zeliha: (bk. bilgiler)
    acip: hayret verici, şaşırtıcı adem: hiçlik, yokluk
    azizlik: bakanlık bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz
    cihet: şekil, yön fâni: geçici olan, ölümlü
    iman: Allah’a inanma intikal etme: geçme, yer değiştirme
    kafile bekafile: kafileler halinde kezâ: bunun gibi
    kudret: güç, iktidar kâinat: evren
    mahlûkat: yaratıklar menzil: durak, yer, mekân
    meşakkat: güçlük, sıkıntı mu’cize: benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağan üstü şey
    mâhut: anılan, bilinen mü'min: Allah’a inanan
    mütalâa etmek: tetkik etmek, araştırmak mütalâacı: etraflıca inceleyip düşünen
    nazar: bakış nazarıyla: gözüyle, bakışıyla
    netice: son, sonuç nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
    nuranî: nurlu, aydınlık nâil olmak: bir nimete kavuşmak
    rahm-ı mâder: ana rahmi rahmet: ihsan, bağış
    saadet: mutluluk sür'at: hız
    teessür: üzülme, etkilenme teşhir edilen: sergilenen
    zahmet: zorluk âlem: dünya, evren


    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 490

    وَبِأَنَّ السُّلْطَانَ اْلاَزَلِىَّ أَرْسَلَهُمْ مُوَظًَفِينَ اِلٰى دَارِ اْلاِمْتِحَانِ..

    فَمِنْ هٰذِهِ الْحَقِيقَةِ يَكوُنُ [ اَلْحَمْدُ] عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلِظُّلُمَاتِ عَنْ هٰذِهِ الْجِهَاتِ السِّتِّ أَيْضاً نِعْمَةً عَظِيمَةً تَسْتَلْزِمُ [الْحَمْدَ]. إذْ بِـ[الْحَمْدِ] يُفْهَمُ دَرَجَةُ هٰذِهِ النِّعْمَةِ وَلَذَّتِهَا.
    فَالْحَمْدُ ِللهِ عَلَى [الْحَمْدُ ِللهِِِ فِى تَسَلْسُلٍ يَتَسَلْسَلُ فِى دَوْرٍ دَآئِرٍ بِلاَ نِهَايَةٍ].

    اَلنُّقْطَةُ الثَّانِيَةُ اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ الْمُنَوِّرِ لَنَا الْجِهَاتِ السِّتَّ. فَكَمَا أَنَّ اْلاِيمَانَ بِإِزَالَتِهِ لِظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتِّ نِعْمَةٌ عَظيِمَةٌ مِنْ جِهَةِ دَفْعِ الْبَلاَياَ؛ كَذٰلِِكَ أَنَّ اْلاِيمَانَ لِتَنْوِيرِهِ لِلْجِهَاتِ السِّتِّ نِعْمَةٌ عَظِيمَةٌ اُخْرٰى مِنْ جِهَةِ جَلْبِ الْمَناَفِعِ. فَاْلاِنْسَانُ لِعَلاَقَتِهِ بِجَامِعِيَّةِ فِطْرَتِهِ بِمَا فِى الْجِهَاتِ السِّتِّ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ. وَبِنِعْمَةِ اْلاِيمَانِ يُمْكِنُ لِـْلإِنْسَانِ اِسْتِفَادَةٌ مِنْ جَمِيعِ الْجِهَاتِ السِّتِّ أَيْنَمَا يَتَوَجَّهُ.فَبِسِرِّ [فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ] تَتَنَوَّرُ لَهُ تِلْكَ الْجِهَةُ بِمَسَافَتِهَا الطَّوِيلَةِ بِلاَ حَدٍّ.1



    Not
    Dipnot-1 Ve bunlar o mucizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelînin azametine derece-i delâletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra, yine Sultan-ı Ezelînin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden iman nimetine “Elhamdü lillâh” diyecektir.
    Mezkûr zulmetleri izale eden iman nimetine “Elhamdü lillâh” diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. Böylece devam edip gider…
    Demek, bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-i mütenâhi bir silsile-i hamdiye husule geliyor.

    İkinci noktaCihât-ı sitteyi tenvir eden iman nimetine de “Elhamdü lillâh” demesi lazımdır. Çünkü, iman cihât-ı sittenin zulümatını izale etmekle def-i belâ kabilinden büyük bir nimet sayıldığı gibi, tabiî o cihât-ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü’l-menâfi kabilinden ikinci bir nimet sayılır. Binaenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sahip olduğundan, cihât-ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve iman nimetiyle de cihât-ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
    Binaenaleyh, “Her nerede kıbleye yönelirseniz Allah’ın rızâsı oradadır.” (Bakara Sûresi, 2:115) âyet‑i kerîmesinin sırrıyla, cihât-ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder.







    Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah
    alâkadar: alakalı, ilgili azamet: büyüklük, yücelik
    binaenaleyh: bundan dolayı celbü'l-menâfi: menfaatleri çekme
    cihet: yön cihât-ı sitte: altı yön
    def-i belâ: belânın defedilmesi derece-i delâlet: yol gösterme derecesi
    derece-i kıymet: kıymet derecesi fıtrî şeriat: Allah’ın yaratılışa ait koyduğu kanunlar
    gayr-i mütenâhi: sonsuz hamd: övgü, şükür ve minnet duyma
    hamd-i vâhid: bir tek “hamd” ifadesi husule gelmek: meydana gelmek
    iman: Allah’a inanma istifade: faydalanma
    izale eden: gideren kabil: gibi
    kesb-i vukuf: vukuf kazanmak, öğrenmek mahlûkat: yaratıklar
    mezkûr: adı geçen mu’cize: benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağan üstü şey
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan nisbetinde: ölçüsünde
    silsile-i hamdiye: “hamd” silsilesi tenevvür etme: nurlanma, aydınlanma
    tenvir etmek: aydınlatmak, nurlandırmak zulmet: karanlık
    zulümat: karanlıklar âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi
    îras eden: netice veren, bırakan
    Yazar : Risale Forum

  6. #16
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 491

    حَتّٰى كَأَنَّ اْلاِنْسَانَ الْمُؤْمِنَ لَهُ عُمْرٌ مَعْنَوِىٌّ يَمْتَدُّ مِنْ أَوَّلِ الدُّنيَا إِلٰى اٰخِرِهَا، يَسْتَمِدُّ ذٰلِكَ الْعُمْرُ مِنْ نُورِ حَيَاةٍ مُمْتَدَّةٍ مِنْ اْلأَزَلِ اِلَى اْلأَبَدِ.

    وَحَتىّٰ إنَّ اْلإِنسَانَ بِسِرّ تَنْوِيرِ اْلاِيمَانِ لِجِهَاتِهِ يَخْرُجُ عَنْ مَضِيقِ الزَّمَانِ الْحَاضِرِ وَالْمَكَانِ الضَّيِّقِ اِلَى سَاحَةِ وُسْعَةِ الْعَالَمِ، وَيَصِيرُ الْعَالَمُ كَبَيْتِهِ، وَالْمَاضِى وَالْمُسْتَقْبَلُ زَمَانَاً حَاضِراً لِرُوحِهِ وَقَلْبِهِ. وَهٰكَذَا فَقِسْ...

    النُقطة الثالثة

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلَى اْلاِيمَانِ الْحَاوِى لِنُقْطَتَىِ اْلاِسْتِنَادِ وَاْلاِسْتِمْدَادِ.

    نَعَمْ، بِسِرِّ غَايَةِ عَجْزِ الْبَشَرِ وَكَثْرَةِ أَعْدَائِهِ يَحْتَاجُ الْبَشَرُ أَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ إِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِنَادٍ يَلْتَجِئُ إِلَيْهِ لِدَفْعِ أَعْدَآئِهِ الْغَيْرِِ الْمَحْدُودَةِ، وَبِغَايَةِ فَقْرِ اْلاِنْسَانِ مَعَ غَايَةِ كَثْرَةِ حَاجَاتِهِ وَاٰمَالِهِ يَحْتَاجُ أَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ اِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِمْدَادٍ يَسْتَمِدُّ مِنْهَا، وَيَسْأَلُ حَاجَاتِهِ بِهَا.

    فَاْلاِيمَانُ بِِاللهِ هِىَ نُقْطَةُ اِسْتِنَادٍ لِفِطْرَةِ الْبَشَرِ. وَاْلاِيمَانُ بِاْلآخِرَةِ هُوَ نُقْطَةُ اِسْتِمْدَادٍ لِوِجْدَانِهِ. فَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ هَاتَيْنِ النُّقْطَتَيْنِ يَتَوَحَّشُ عَلَيْهِ قَلْبُهُ وَرُوحُهُ، وَيُعَذِّبهُ وِجْدَانُهُ دآئِماً.1




    Not
    Dipnot-1
    Hattâ mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan mânevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu mânevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
    Ve kezâ cihât-ı sitteyi tenvir eden iman sayesinde, insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâp eder. Bu büyük âlem bir insanın hanesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın ruhuna, kalbine bir zaman-ı hal hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.
    Üçüncü nokta
    İmanın istinad ve istimdat noktalarını hâvi olmasından, “Elhamdü lillâh” demesi iktiza eder.
    Evet, nev-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki, düşmanlarını def için o noktaya iltica etsin. Ve kezâ, kesret-i hâcât ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdat edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki, onun yardımıyla ihtiyaçlarını def etsin.
    Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdat ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh, bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder, vicdanı daima muazzep olur.





    Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” acz: acizlik, güçsüzlük
    binaenaleyh: bundan dolayı cihât-ı sitte: altı yön
    def etmek: gidermek, uzaklaştırmak ebed: sonsuz
    ezel: başlangıcı olmayan hane: ev
    hâvi: ihtiva eden, içine alan iktiza etmek: gerektirmek
    iltica etmek: sığınmak iman: Allah’a inanma
    inkılâp etme: değişme, dönüşme istimdat: yardım dileme
    istinad etme: dayanma kesret: çokluk
    kesret-i hâcât: ihtiyaçların çokluğu kezâ: bunun gibi
    medet: yardım muazzep: eziyet çeken, sıkıntı gören
    mâzi: geçmiş zaman mü'min: Allah’a inanan
    müstakbel: gelecek zaman nev-i beşer: insanlık
    nokta-i istimdad: yardım alma noktası nokta-i istinad: dayanak noktası
    tenvir etmek: aydınlatmak, nurlandırmak tevahhuş etme: korkma, ürküntü duyma
    zaman-ı hal: şimdiki zaman âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
    âlem: dünya, evren şiddet-i fakr: şiddetli fakirlik
    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 492

    وَمَنْ اِسْتَنَدَ بِاْلاِيمَانِ إِلٰى النُّقْطَةِ اْلاُولىٰ، وَاسْتَمَدَّ مِنَ النُّقْطَةِ الثَّانِيَةِ أَحَسَّ مِنْ أَعْمَاقِ رُوحِهِ لَذَائِذَ مَعْنَويَّةً وَأُنْسِيَةً مُسَلِّيَةً وَاِعْتِمَاداً يَطْمَئِنُّ بِهَا وِجْدَانُهُ.

    اَلنُّقْطَةُ الرَّابِعَةُ

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلآلآمِ عَنِ اللَّذَائِذِ الْمَشْرُوعَةِ بِإِرَاءَةِ دَوَرَانِ اْلاَمْثَالِ،

    وَالْمُدِيمِ لِلنِّعَمِ بِإِرَاءَةِ شَجَرَةِ اْلإِنْعَامِ،

    وَالْمُزِيلِ آلاَمَ الْفِرَاقِ بِإِرَاءَةِ لَذَّةِ تَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ. يَعْنِى أَنَّ فِى كُلِّ لَذَّةٍ آلاَماً تَنْشَأُ مِنْ زَوَالِهَا. فَبِنُورِ اْلاِيمَانِ يَزُولُ الزَّوَالُ، وَيَنْقَلِبُ اِلٰى تَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ. وَفِى التَّجَدُّدِ لَذَّةٌ أُخْرىٰ. فَكَمَا أَنَّ الثَّمَرَةَ إِذَا لَمْ تُعْرَفْ شَجَرَتُهَا تَنْحَصِرُ النِّعْمَةُ فِى تِلْكَ الثَّمَرَةِ. فَتَزُولُ بِأكَْلِهَا. وَتُورِثُ تَأسُّفاً عَلى فَقْدِهَا. وإذا عُرِفَتْ شَجَرَتُهَا وَشُوهِدَتْ، يَزُولُ اْلاَلمُ فِى زَوَالِهَا لِبَقَاءِ شَجَرَتِهَا الْحَاضِرَةِ، وَتَبْدِيلِ الثَّمَرَةِ الْفَانِيَةِ بِأَمْثاَلِهَا.

    وَكَذَا إِنَّ مِنْ أَشَدِّ حَالاَتِ رُوحِ الْبَشَرِ هِىَ التَّأَلمَاتُ النَّاشِئَةُ مِنَ الْفِرَاقَاتِ. فَبِنُورِ اْلاِيمَانِ تَفْتَرِقُ الْفِرَاقَاتُ وَتَنْعَدِمُ. بَلْ تَنْقَلِبُ بِتَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ الَّذِى فِيهِ لَذَّة ٌ أُخْرٰى إِذْ [كُلُّ جَدِيدٍ لَذِيذٌ].1




    Not
    Dipnot-1
    Lâkin, birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdat eden adam, kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki, hem mütesellî, hem vicdanı mutmain olur.

    Dördüncü nokta
    İman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hasıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekte olduklarını göstermekle izale eder.
    Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder.
    Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve izale eder. Maahâzâ, lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesiyle zâil olur ve zevâli de mûcib-i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hasıl olmuyor; çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd haddizâtında bir lezzettir.
    Ve kezâ ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan neş’et eden elemlerdir. Nur-u iman o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü visâl ümidiyle izale eder.





    elem: acı, keder, sıkıntı emsal: benzer
    firak: ayrılık haddizâtında: aslında, yaratılışında
    hasıl olan: meydana gelen hasıl olmak: meydana gelmek
    ihtar: hatırlatma iman: Allah’a inanma
    istimdat: yardım dileme istinad etmek: dayanmak
    izale etme: giderme kezâ: bunun gibi
    lezâiz-i meşrûa: İslâmın izin verdiği helâl lezzetler lâkin: ama, fakat
    maahâzâ: bununla beraber menba: kaynak
    mutmain: şüphesiz, tam kanaatle inanma mâruf: bilinen, belli
    mûcib-i teessür: üzüntü verici münhasır: ait, sınırlı
    mütesellî: tesellî bulan neş'et eden: doğan, meydana gelen
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
    ruh-u beşer: insan ruhu semere: meyve
    tahaddüs-ü visâl: her ayrılıktan sonra kavuşmanın olması teceddüd: yenileme
    teceddüd-ü emsal: benzerleriyle yenilenme temin etmek: sağlamak
    tenakus: eksilme, noksanlaşma zevâl: geçip gitme, kaybolma
    ziyade: çok, fazla zâil olma: kaybolma, geçip gitme
    ünsiyet etmek: alışmak şecere: ağaç


    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 493

    اَلنُّقْطَةُ الْخَامِسَةُ

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الَّذِى يُصَوِّرُ مَا يُتَوَهَّمُ أَعْدآءً وَاَجَانِبَ وَاَمْوَاتاً مُوحِشِينَ، وَاَيْتاَماً بَاكِينَ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ، أَحْباَباً وَإِخْوَاناً وَأَحْياَءً مُونِسِينَ، وَعِبَاداً مُسَبِّحِينَ ذَاكِرِينَ.

    يَعْنِى أَنَّ نَظَرَ الْغَفْلَةِ يَرٰى مَوْجُودَاتِ الْعَالَمِ مُضِرِّينَ كَاْلاَعْدَاءِ وَيَتَوَحَّشُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ، وَيَرٰى اْلاَشْيآءَ كَاْلاَجَانِبِ. إِذْ فِى نَظَرِ الضَّلاَلَةِ تَنْقَطِعُ عَلاَقَةُ اْلاُخُوَّةِ فِى كُلِّ اْلاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ وَاْلاِسْتِقْبَالِيَّةِ. وَمَا اُخُوَّتُهُ وَعَلاَقَتُهُ إِلاَّ فِى زَمَانٍ حَاضِرٍ صَغِيرٍ قَلِيلٍ. فَاُخُوَّةُ أَهْلِ الضَّلاَلةِ كَدَقِيَقَةٍ فِى اُلوفِ سَنَةٍ مِنَ اْلاَجْنَبِيَّةِ. وَاُخُوَّةُ أَهْلِ اْلاِيمَانِ تَمْتَدُّ مِنْ مَبْدَإِ الْمَاضِى إِلٰى مُنْتَهٰى اْلاِسْتِقبَالِ.

    وَاِنَّ نَظَرَ الضَّلاَلةِ يَرٰى أَجْرَامَ الْكَائِنَاتِ أَمْوَاتاً مُوحِشِينَ. وَنَظَرَ اْلاِيمَانِ يُشَاهِدُ اُولٰئِكَ اْلاَجْرَامَ أَحْياَءً مُونِسِينَ يَتَكَلَّمُ كُلُّ جِرْمٍ بِلِسَانِ حَالِهِ بِتَسْبِيحَاتِ فَاطِرِهِ. فَلَهَا رُوحٌ وَحَيَاةٌ مِنْ هٰذِهِ الْجِهَةِ. فَلاَ تَكُونُ مُوحِشاً مُدْهِشاً، بَلْ اَنِيساً مُونِساً.

    وَاَنَّ نَظَرَ الضَّلاَلةِ يَرٰى ذَوِى الْحَياَةِ الْعَاجِزِينَ عَنْ مَطَالِبِهِمْ لَيْسَ لَهُمْ حَامٍ مُتَوَدِّدٌ وَصَاحِبٌ مُتَعَهِّدٌ. كَأَنهاَ أَيْتاَمٌ يَبْكُونَ مِنْ عَجْزِهِمْ وَحُزْنِهِمْ وَيَأْسِهِمْ. وَنَظَرُ اْلاِيمَانِ يَقُولُ: إِنَّ ذَوِى الْحَياَةِ لَيْسُوا أَيْتَاماً بَاكِينَ، بَلْ هُمْ عِبَادٌ مُكَلَّفُونَ وَمَأْمُورُونَ مُوَظَّفُونَ وَذَاكِرُونَ مُسَبِّحُونَ.1



    Not


    Dipnot-1
    Beşinci nokta:
    İnsan şu mevcudatta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetimler gibi hayatsız perişan vehmettiği şeyleri nur-u iman, ahbap ve kardeş sıfatıyla gösterir ve hayattar tesbihhân şeklinde irâe eder.
    Yani, gafletle bakan adam, âlemin mevcudâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik rabıtası ve bağlanış yoktur. Ancak eşya arasında küçük, cüz’î bir alâka olur. Binaenaleyh, ehl-i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri, binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
    Ve kezâ, iman nazarında bütün ecrâmı, hayattar ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve her bir cirmin lisan-ı haliyle Hâlıkına tesbihat yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte, bu itibarla, bütün ecramın kendilerine göre bir nevi hayat ve ruhları vardır. Binaenaleyh imanın şu görüşüne nazaran o ecramda dehşet, vahşet yoktur, ünsiyet ve muhabbet vardır.
    Dalâlet nazarı, matluplarını tahsil etmekten âciz olan insanların sahipsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetimler gibi zanneder. İman nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetimler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbihhân ibâd sıfatıyla bakar.




    Hâlık
    : herşeyi yaratan Allah



    acz
    : acizlik, güçsüzlük
    ahbap: dostlar, sevgililer binaenaleyh: bundan dolayı
    cirm: büyüklük cüz'î: ferdî, küçük
    dalâlet: hak yoldan ayrılma ecnebî: yabancı
    ecram: gök cisimleri ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapan kimseler
    gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık hayattar: canlı
    hâmî: koruyucu, sahip çıkan ibâd: kullar
    irâe eden: gösteren istikbâl: gelecek zaman
    lisan-ı hal: hal ve beden dili mahlûkat: yaratıklar
    matlup: istenen, talep edilen mazi: geçmiş
    mevcudat: varlıklar muvazzaf: görevli
    muzır: zararlı şeyler mükellef: yükümlü
    nazar: bakış, görüş nazaran: –göre
    nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı rabıta: bağ, ilgi
    telâkki: anlama, kabul etme tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma
    tesbihhân: tesbih eden tevahhuş: korkma, ürküntü duyma
    tevehhüm etmek: kuruntuya düşme uhuvvet: kardeşlik
    vahşet: ürküntü, korku vehmetmek: kuruntu yapmak
    yekdiğer: bir diğer şey yetim: babası ölmüş olan çocuk, tek, yalnız
    zâkir: zikreden ünsiyet: dostluk, yakınlık
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 494

    اَلنُّقْطَةُ السَّادِسَةُ

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَينِ كَسُفْرَتَيْنِ مَمْلُوءَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا الْمُؤْمِنُ بِيَدِ اْلاِيمَانِ بِأَنْوَاعِ حَوَاسِّهِ الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ، وَاَقْسَامِِ لَطَائِفِهِ الْمَعْنَويَّةِ وَالرُّوحِيَّةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِضِيَاءِ اْلاِيمَانِ. نَعَمْ: إنَّ فِى نَظَرِ الضَّلاَلةِ تَتَصَاغَرُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَةِ ذَوِى الْحَياَةِ اِلٰى دَائِرَةِ لَذَائِذِهِ الْمَادِّيَّةِ الْمُنَغَّصَةِ بِزَوَالِهَا.

    وَبِنُورِ اْلاِيمَانِ تَتَوَسَّعُ دَائِرَةُ اْلاِسْتِفَادَةِ اِلٰى دآئِرَةِ تُحِيطُ بِالسَّمٰواتِ وَاْلاَرْضِ بَلْ بِالدُّنْياَ وَاْلآخِرَةِ. فَالْمُؤْمِنُ يَرٰى الشَّمْسَ كَسِرَاجٍ فِى بَيْتِهِ وَرَفِيقاً فِى وَظِيفَتِهِ وَأنِيسساً فِى سَفَرِهِ؛ وَتَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً مِنْ نِعْمَةٍ. وَمَنْ تَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً لَهُ؛ تَكُونُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَتِهِ وَسُفْرَةُ نِعْمَتِهِ اَوْسَعَ مِنَ السَّمٰواتِ.

    فَالْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ بِاَمْثَالِ [وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ]1 [وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ]2 يُشِيرُ بِبَلاَغَتِهِ إِلٰى هٰذِهِ اْلإِحْسَانَاتِ الْخَارِقَةِ النَّاشِئَةِ مِنَ اْلاِيمَانِ.

    اَلنُّقْطَةُ السَّابِعَة

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلَى اللهِ. فَوُجُودُ الْوَاجِبِ الْوُجوُدِ نِعْمَة ٌ لَيْسَتْ فَوْقهَا نِعْمَةٌ لِكُلِّ أَحَدٍ ولِكُلِّ مَوْجُودٍ.وَهٰذِهِ النِّعْمَةُ تَتََضَمَّنُ أَنْوَاعَ نِعَمٍ لاَ نِهَايَةَ لَهَا، وَأَجْنَاسِ إِحْسَانَاتٍ لاَ غَايَةَ لَهَا، وَأَصْنَافَ عَطِيَّاتٍ لاَ حَدَّ لَهَا.3



    Not
    Dipnot-1 İbrahim Sûresi, 14:33.
    Dipnot-2 Hac Sûresi, 22:65.
    Dipnot-3

    Altıncı noktaNur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü’min olan kimse iman eliyle ve zâhirî, bâtınî duygularıyla ve mânevî, ruhî olan letaifiyle o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevilhayatın daire-i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
    İman nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir daire kadar tevessü eder. Evet, bir mü’min, güneşi kendi hanesinin damında asılmış bir lüküs, kameri bir idare lâmbası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer, kendisine bir nimet olur. Binaenaleyh mü’min olan zâtın daire-i istifadesi semâvâttan daha geniş olur.
    Evet, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan “Güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi.” (İbrahim Sûresi, 14:33); “Yerde olanları da sizin hizmetinize vermiştir.” (Hac Sûresi, 22:65) âyetlerin belâgatı ile, imandan neş’et eden şu harika ihsanlara, in’âmlara işaret ediyor.

    Yedinci nokta
    Nur-u iman ile bilinir ki, Allah’ın varlığı bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki, sonsuz nimetlerin envâını, nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvi bir menba, bir kaynaktır.







    Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim addetmek: saymak
    arz: yeryüzü atiyye: verilen, nimet
    belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme binaenaleyh: bundan dolayı
    bâtınî: görünmeyen, iç cins: tür
    daire-i istifade: yararlanma alanı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    dam: tavan envâ: neviler, türler
    fevkinde: üstünde hane: ev
    hâvi: içine alan ihsan: bağış, iyilik, lütuf
    ihâta etmek: içine almak, kuşatmak iman: inanma
    in’âm: nimetlendirme istifade: faydalanma
    kamer: ay letaif: lâtifeler, duyular
    lüküs: eskiden kullanılan hava basınçlı bir aydınlatma aracı mazhar: bir nimeti üzerinde bulunduran
    menba: kaynak mü'min: Allah’a inanan
    münhasır: ait nazar: bakış, görüş
    neş'et etmek: kaynaklanmak nihayetsiz: sınırsız
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
    ruhî: ruha ait semâvât: gökler
    sonsuz: sonu olmayan tasvir etme: anlatma, ifade etme
    tevessü etmek: genişlemek zahirî: görünürde olan
    zevilhayat: canlılar âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
    âlem: dünya, evren âyet: Kur’an’ın her bir cümlesi
    şems: güneş
    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Dokuzuncu Lem'a - Sayfa 495

    قَدْ اُشِيرَ اِلٰى قِسْمٍ مِنْهاَ فِى اَجْزَاءِ [رِسَالَةِ النُّورِ] وَبِالْخَاصَّةِ (فِى الْمَوْقِفِ الثَّالِثِ مِنَ الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَالثَّلاَثِينَ). وَكُلُّ الرَّسَائِلِ الْباَحِثَةِ عَنِ اْلاِيمَانِ بِاللهِ مِنْ أَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ تَكْشِفُ الْحِجَابَ عَنْ وَجْهِ هٰذِهِ النِّعْمَةِ. فَإِكْتِفَاءً بِهَا نَقْتَصِرُ هُناَ.

    اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى رَحْمَانِيَّتِهِ تَعَالٰى اَلتِى تَتَضَمَّنُ نِعَماً بِعَدَدِ مَنْ تَعَلَّقَ بِهِ الرَّحْمَةُ مِنْ ذَوِى الْحَََياَةِ. إِذْ فِى فِطْرَةِ اْلاِنْسَانِ بِسِرِّ جَامِعِيَّتِهِ عَلاَقاَتٌ بِكُلِّ ذَوِى الْحَياَةِ تَحْصُلُ لَهُ سَعَادَة ٌ مَعْنَويَّةٌ بِسَبَبِ سَعَادَاتِهِمْ. وَفِى فِطْرَتِهِ تَأَثرٌ بِآلاَمِهِمْ. فَالنِّعْمَةُ عَلَيْهِمْ تَكُونُ نَوْعَ نِعْمَةٍ لِذَلِكَ اْلاِنْسَانِ. وَالْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى رَحِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ اْلاَطْفَالِ الْمُنْعَمِ عَلَيْهِمْ بِشَفَقَاتِ وَالِدَاتِهِمْ. إِذْ كَمَا أَنَّ كُلَّ مَنْ لَهُ فِطْرَةٌ سَلِيمَةٌ يَتَأَلمُ وَيَتَوَجَّعُ مِنْ بُكَاءِ طِفْلٍ جَائِعٍ لاَ وَالِدَةَ لَهُ؛ كَذَلِكَ يَتَنَعَّمُ بِتَعَطُّفِ الْوَالِدَاتِ عَلٰى أَطْفَالِهَا. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى حَكِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ دَقَائِقِ جَمِيعِ أَنْوَاعِ حِِكْمَتِهِ فِى الْكَائِنَاتِ. إِذْ كَمَا تَتَنَعَّمُ نَفْسُ اْلإِنْسَانِ بِجَلَوَاتِ رَحْمَانِيَّتِهِ، وَيَتَنَعَّمُ قَلْبُ اْلاِنْسَانِ بِتَجَلِّياَتِ رَحِيمِيَّتِهِ؛ كَذَلِكَ يَتَلَذَّذُ عَقْلُ اْلاِنْسَانِ بِلَطَائِفِ حِكْمَتِهِ.1




    Not
    Dipnot-1
    Binaenaleyh, zerrât-ı âlemin adedince iman nimetlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale-i Nur’un eczasında bir kısmına işaretler yapılmıştır. Maahâzâ, iman-ı billâhdan bahseden Risale-i Nur’un cüzleri, bu nimetten perdeyi kaldırarak gösteriyor.

    “Elhamdü lillâh” lâm-ı istiğrakla işaret ettiği umum hamdlerle hamd edilmesi lâzım olan nimetlerden birisi de, Rahmâniyet nimetidir. Evet, Rahmâniyet, zevilhayattan rahmete mazhar olanların sayısınca nimetleri tazammun etmiştir. Çünkü bilhassa insan, her bir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saadetiyle saidleşir ve elemleriyle müteessir olur. Öyleyse, herhangi bir fertte bulunan bir nimet, arkadaşlarına da bir nimettir. Ve kezâ, validelerin şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısınca nimetleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb-i istihkak edenlerden birisi de rahîmiyettir. Evet, annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette validelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur. İşte, bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükürler ister. Ve kezâ, kâinatta mündemiç hikmetlerin bütün envâ ve efradı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de hakîmiyettir. Zira insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte, bu itibarla ağız dolusu ile “Elhamdü lillâh” söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.





    Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği alâkadar olmak: alakalı, bağlantılı olmak
    bilhassa: özellikle binaenaleyh: bundan dolayı
    cilve: görüntü, akis cüz: bölüm, kısım
    ecza: parçalar, bölümler efrad: fertler, bireyler
    elem: keder, üzüntü elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”
    envâ: türler, çeşitler fert: kişi, şahıs
    hakîmiyet: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yapma hamd ü sena etmek: hamd edip övmek
    hamd ü senâ: Cenab-ı Hakka şükür ve övgüde bulunma hikmet: sebep, ince sır
    iktiza etmek: gerektirmek iman: Allah’a inanma
    iman-ı billâh: Allah’a iman istilzam etmek: gerektirmek
    kesb-i istihkak etmek: hak kazanma, lâyık olma kezâ: bunun gibi
    letaif: lâtifeler, duyular lâm-ı istiğrak: Arapça, başına geldiği kelimeyi umûmileştiren “lâm”
    maahâzâ: bununla beraber, bununla birlikte mahzuz olmak: hazzetmek, hoşlanmak
    mazhar olmak: erişmek mündemiç: içinde olan
    müteessir olmak: üzülmek nefs: kişinin kendisi
    nimet: iyilik, lütuf rahmet: şefkat ve merhamet
    rahîmiyet: Allah’ın sonsuz merhamet ediciliği saadet: mutluluk
    saidleşmek: mutlu olmak, sevinmek senâ: övgü
    tazammun etmek: içine almak, kapsamak tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi
    telezzüz etmek: lezzet almak umum: bütün
    valide: anne vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his
    zerrât-ı âlem: evrendeki zerreler zevilhayat: hayat sahibi, canlı
    zîhayat: canlı, hayat sahibi


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/8 İlkİlk 123456 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •