Sayfa 5/6 İlkİlk 123456 SonSon
58 sonuçtan 41 ile 50 arası

  1. #41
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 458

    Yirmi İkinci Nükte

    Bu parça çok kıymetlidir. Tâ İkinci Nükteye kadar herkese faydası var.

    Eskişehir Hapishanesinde, sû-i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı haller münâsebetiyle, ahlâka dâir bir nükte ile, meşhur bir âyetin mestur kalmış bir nüktesine dâirdir.

    BİRİNCİ NÜKTE

    Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücâzat derc etmiştir. Hasenâtın içinde, âhiretin sevâbını andıracak mânevî lezzetler, seyyiâtın içinde, âhiretin azabını ihsâs edecek mânevî cezâlar derc etmiştir.

    Meselâ, mü’minler mâbeyninde muhabbet, ehl-i îmân için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, âhiretin maddî sevâbını andıracak mânevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirâh-ı kalb derc edilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.

    Meselâ, mü’minler mâbeyninde husûmet ve adâvet bir seyyiedir. O seyyie içinde, kalb ve rûhu sıkıntılarla boğacak bir azâb-ı vicdânîyi, âlicenap ruhlara hissettirir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mü’min kardeşe adâvetim vaktinde, o adâvetten öyle bir azap çekiyordum; şüphe bırakmıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezâdır, çektiriliyor.

    Meselâ, hürmete lâyık zâtlara hürmet ve merhamete lâyık olanlara merhamet ve hizmet, bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte sevâb-ı uhrevîyi ihsâs eder derecede öyle bir zevk, lezzet vardır ki, hayatını fedâ etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri getirir. Validenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için hayatını o merhamet yolunda fedâ etmek dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran bir tavuk, hayvânât milletinde bu hakikate bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette muaccel bir mükâfat var; âlihimmet ve âlicenap insanlar onları hisseder ki, kahramanâne bir vaziyet alıyorlar.





    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler - Eskişehir)
    adâlet: hak sahibine hakkını vermek adâvet: düşmanlık, kin
    ahlâk: iyi nitelikler, güzel huylar azab: sıkıntı, acı çekme
    azap çekmek: acı, sıkıntı çekmek azâb-ı vicdânî: vicdan azabı
    derc etmek: yerleştirmek ehl-i îmân: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
    fenalık: kötülük hakikat: gerçek
    hasene: iyilik hasenât: iyilikler, sevaplar
    hayvânât: hayvanlar husûmet: düşmanlık
    hürmet: saygı ihsâs etmek: hissettirmek
    inşirâh-ı kalb: kalp rahatlığı kahramanâne: kahramanca
    kemâl-i kerem: tam ve eksiksiz cömertlik kıymetli: değerli
    mabeyn: ara merhamet: acıma, şefkat
    mestur: örtülmüş, gizlenmiş misal: benzer, örnek
    muaccel: peşin, hemen verilen muhabbet: sevgi
    mücâzat: cezalandırma mükâfat: ödül
    münâsebetiyle: sebebiyle müracaat etmek: başvurmak
    mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan nâhoş: hoşa gitmeyen
    nükte: derin ve ince anlamlı söz sevâb-ı uhrevî: âhirete yönelik sevap
    seyyie: günah seyyiât: kötülükler, günahlar
    sû-i ahlâk: kötü ahlâk tecrübe etmek: denemek
    valide: anne vasıta: aracı
    vaziyet: durum, hâl âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
    âlicenap: yüksek ahlâklı, şerefli âlihimmet: yüksek gayretli, fedakâr
    âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan acıma, sevgi
    Yazar : Risale Forum

  2. #42
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 459

    Hem, meselâ, hırs ve israfta öyle bir cezâ var ki, şekvâlı, meraklı, mânevî ve kalbî bir cezâ insanı sersem eder. Ve haset ve kıskançlıkta öyle bir muaccel cezâ var ki, o haset, haset edeni yakar. Hem tevekkül ve kanaatte öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli muaccel sevap, fakr ve hâcâtın belâsını ve elemini izâle eder.

    Hem, meselâ, gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister; ve istemek sebebiyle istiskal gördüğünden, dâimâ azap çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez. Hem, meselâ, tevâzuda ve terk-i enâniyette öyle lezzetli bir mükâfat var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.

    Hem, meselâ, sûizan ve sû-i te’vilde, bu dünyada muaccel bir cezâ var. “Men dakka dukka” kaidesiyle, sûizan eden, sûizanna mâruz olur. Mü’min kardeşinin harekâtını sû-i te’vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû-i te’vile uğrar, cezâsını çeker.

    Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hasene ve seyyie bu mikyâsa göre ölçülmeli. Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki, Risale-i Nur’dan bu zamanda tezâhür eden mânevî i’câz-ı Kur’ânîyi zevk eden zâtlar, bu mânevî ezvâkı hissederler; sû-i ahlâka müptelâ olmayacaklar, inşaallah.

    İKİNCİ NÜKTE



    وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَ اْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ مَاۤ اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَاۤ اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ 1




    Not
    Dipnot-1 “Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyât Sûresi, 51:56-58.





    ahlâk-ı hasene
    : güzel ahlâk




    ahlâk-ı seyyie
    : kötü ahlâk
    azap çekmek: acı, sıkıntı çekmek belâ: büyük sıkıntı
    elem: acı, keder ezvâk: zevkler, lezzetler
    fakr: fakirlik, muhtaçlık harekât: hareketler
    haset: kıskançlık hâcât: ihtiyaçlar
    hâkezâ: bunun gibi hürmet: saygı
    inşaallah: Allah izin verirse israf: savurganlık
    istiskal: soğuk muameleyle karşılaşma izâle etmek: gidermek, ortadan kaldırmak
    i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu kaide: kural
    kalbî: kalbe ait kibir: büyüklenme
    mağrur: gururlu, kendini beğenmiş men dakka duka: “Çalma kapıyı, çalarlar kapını” anlamında Arapça bir söz
    mikyâs: ölçü muaccel: peşin, hemen verilen
    mânevî: mânâya ait, maddî olmayan mâruz olmak: yüz yüze gelmek
    müptelâ: bağımlı mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan
    nükte: derin ve ince anlamlı söz rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
    sû-i ahlâk: kötü ahlâk sû-i te’vil: kötü yorumlama
    sûizan: kötü düşünce terk-i enâniyet: bencilliği terk etmek
    tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme tevâzu: alçak gönüllü olma
    tezâhür eden: ortaya çıkan, görünen zevk eden: tadan
    şekvâ: şikayet, yakınma
    Yazar : Risale Forum

  3. #43
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 460

    Şu âyet-i kerimenin zâhir mânâsı çok tefsirlerin beyanına göre yüksek i’câz-ı Kur’âniyeyi göstermediğinden, çok zaman zihnime ilişiyordu. Kur’ân’ın feyzinden gelen gayet güzel ve yüksek mânâlarından üç veçhini icmâlen beyan edeceğiz.

    BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hak, Resulüne ait olabilecek bazı halleri, Resulünü tekrim ve teşrif noktasında bazan kendine isnad eder. İşte, burada da, “Resulüm size vazife-i risalet ve tebliğ-i ubudiyet hizmetine mukabil, sizden bir ecir ve ücret ve mükâfat, bir it’âm istemez” mânâsında, “Ben sizi ibadet için halk etmişim, Bana rızık vermek ve it’âm etmek için değil” meâlindeki âyet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ait it’âm ve irzâkı murad etmek gerektir. Yoksa, gayet bedihî bir malûmu ilâm kabilinden olur, i’câz-ı Kur’ân’ın belâgatine uygun gelmez.

    İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok müptelâ olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerime diyor ki:

    “Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvânâtınızın rızkını tedarik etmek, adeta Bana ait rızık ve it’âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak Benim. Sizin müteallikatınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz.”

    Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakka rızık vermek ve it’âm etmek muhâliyeti bedihî ve malûm olduğundan, ilâm-ı malûm kabilinden olur. İlm-i belâgatte bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı malûm ve bedihî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen “Sen





    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    Resul: Allah’ın elçisi; Hz. Muhammed (a.s.m.) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
    Rezzak: bütün varlıkların rızıklarını veren Allah bedihî: açık, aşikâr
    belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme beyan etmek: açıklamak
    deruhte etmek: üzerine almak ecir: karşılık, bedel
    emr-i İlâhî: Allah’ın emri feyz: ilham, bereket
    halk: yaratma, var etme hayvânât: hayvanlar
    ibâd: kullar icmâlen: kısaca
    ihzar etmek: hazırlamak ilm-i belâgat: belâgat ilmi
    ilâm: duyurma, bildirme ilâm-ı malûm: bilineni bildirme
    irzâk: rızıklandırma, rızık verme isnad etmek: dayandırmak
    it’âm: nimet vermek, yedirip içirme iyâl: aile fertleri
    i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği kabilinden olma: gibi olma, türünden olma
    kaide-i mukarrere: kesinlik kazanmış kaide, kural kelâm: ifade, söz
    mahlûkat: yaratılmışlar, yaratıklar malûm: bilinen
    meâl: açıklama, anlam muhâliyet: imkansızlık
    mukabil: karşılık murad etmek: kastetmek
    mâni: engel mükâfat: ödül
    müptelâ: bağımlı müteallikat: ilgili ve bağlantılı olan şeyler
    nefis: bir kimsenin kendisi netice-i hilkat: yaratılışın sonucu
    nevi: çeşit, tür rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
    tebliğ-i ubudiyet: kulluğu bildirme tedarik etmek: elde etmek
    tefsir: Kur’ân âyetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlandığı eser tekrim: şanını yüceltme
    tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek teşrif: şeref verme
    ubudiyet: kulluk vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi
    vecih/veçh: yön zahir: açık, görünen
    âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi
    Yazar : Risale Forum

  4. #44
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 461

    hafızsın,” o malûmunu ilâm kabilinden olur. Demek maksud mânâsı budur ki, “Ben senin hafız olduğunu biliyorum.” Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.

    İşte, bu kaideye binaen, âyet, Cenâb-ı Hakka rızık vermeyi ve it’âm etmeyi nefyetmekten kinaye olan mânâ şudur:

    “Bana ait olup ve rızıklarını taahhüt ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir.”

    ÜÇÜNCÜ VECİH: Sûre-i İhlâsta, nasıl ki 1 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ zâhir mânâsı malûm ve bedihî olduğundan, o mânânın bir lâzımı muraddır. Yani, “Valide ve veledi bulunanlar ilâh olamazlar” mânâsında ve Hazret-i İsâ (a.s.) ve Üzeyr (a.s.) ve melâike ve nücumların ve gayr-ı hak mâbudların ulûhiyetlerini nefyetmek kastıyla, “ezelî ve ebedî” mânâsında, Cenâb-ı Hakkın لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ gayet bedihî ve malûm hükmettiği gibi, aynen onun gibi, bu misalimizde de “Rızık ve it’âm kabiliyeti olan eşya, ilâh ve mâbud olamazlar” mânâsında, “Mâbudunuz olan Rezzâk-ı Zülcelâl, sizden kendine rızık istemez ve siz Onu it’âm için yaratılmamışsınız” meâlindeki, “Rızka muhtaç ve it’âm edilen mevcudat, mâbudiyete lâyık değiller” demektir.


    Said Nursî







    Not
    Dipnot-1 “O doğmamış ve doğurulmamıştır.” İhlâs Sûresi, 112:3.





    Cenâb-ı Hak
    : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah





    Hazret-i İsâ
    : [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)]
    Refet: (bk. bilgiler – Refet Barutçu) Rezzâk-ı Zülcelâl: bütün varlıklara rızkını veren ve sonsuz haşmet sahibi Allah
    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Sûre-i İhlâs: İhlâs Sûresi, Kur’ân-ı Kerimin 112. sûresi
    bedihî: açık, aşikâr binaen: dayanarak
    evâmir: emirler ezelî ve ebedî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz
    eşya: varlıklar gayr-ı hak: doğru ve gerçek olmayan
    hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi halk olmak: yaratılmış olmak
    ilâh: yaratıcı, tanrı ilâm: bildirme
    it’âm etmek: nimet vermek, yedirip içirmek kabilinden olma: gibi olma, türünden olma
    kaide: kural kast: amaç, hedef
    kinaye: bir sözü üstü kapalı olarak ifade etme lâzım: gerektiren sebep
    mahlûkat: varlıklar maksud: kastedilen
    malûm: bilinen melâike: melekler
    mevcudat: varlıklar meâl: açıklama, anlam
    murad: kast edilen, istenen mâbud: kendisine ibadet edilen
    mâbudiyet: kendisine ibadet edilmeye layık olma nefyetmek: inkâr etmek
    nevi: çeşit, tür nücum: yıldızlar
    rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler taahhüt etmek: garanti vermek
    ubudiyet: kulluk ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık
    valide: anne vecih: yön
    veled: çocuk zâhir: açık, görünen
    Üzeyr: [bk. bilgiler – Üzeyr (a.s.)] âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    âyet-i celile: büyük ve yüce anlamları içinde bulunduran âyet
    Yazar : Risale Forum

  5. #45
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 462

    Yirmi Üçüncü Nükte

    Tarafgirâne ve Risale-i Nur’a rakibâne söylenen sözlere mukabildir

    Ger methetmekse tefahurla kendinizi maksadın,
    Risale-i Nur’un en sönük yıldızının peykisiniz.
    Zinhar seyyare zannetme kardeşim, Risale-i Nur’un,
    Arz değil, âfitab dahi peykidir onun.
    Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale-i Nur,
    Sönmez, belki gizlenir, zira nûrun alâ nûr.
    Bir nur ki, bahr-i hakikat ve mahz-ı hidâyettir o.
    مَنْ اَصْحَابُ الصِّراَطِ السَّوِىِّ وَمَنِ اهْتَدٰى 1 yı oku.
    Haktan olmaz şikâyet, belki maksat hikâyet.
    Şer’in üzere giderken Hakka malûm,
    Risale-i Nur’a ki eylemiştim hem de hizmet,
    Risale-i Nur ki, Aliyyü’l-Murtezâ ve Gavs-ı Âzam,
    Celcelûtiyede ve bazı kasâidde etmişler işaret.
    Risale-i Nur ki urvetü’l-vüska, lenfisâm,
    Temessük etmiştim, zira hem hidâyet ve ayn-ı hakikat,
    Koydular bizleri ki orada durmuştu Yusuf Aleyhisselâm
    Hem de beraberimizde idi Hazret-i Üstad.


    Halil İbrahim






    Not
    Dipnot-1 “Dos doğru yolun yolcusu olan ve hidâyete eren kimmiş.” Tâhâ Sûresi, 20:135.




    Aleyhisselâm
    : Allah selamı onun üzerine olsun




    Aliyyü’l-Murtezâ
    : Hz. Ali’nin “kendisinden razı olunmuş” anlamlarına gelen bir ünvanı [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
    Celcelûtiye: Peygamberimizin (a.s.m.) derslerine dayanarak ebced ve cifir hesabıyla alâkalı, Hz. Ali (r.a.) tarafından te’lif edilen bir kaside Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî)
    Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah Halil İbrahim: (bk. bilgiler – Halil İbrahim Çöllüoğlu)
    Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)] arz: yeryüzü
    ayn-ı hakikat: hakikatin tâ kendisi bahr-i hakikat: hakikat denizi
    ger: eğer hidâyet: doğru yol
    hikâyet: hikayeler, haberler kasâid: kasideler; kâfiyeli olarak büyük şahsiyetleri övmek için yazılan şiirler
    lenfisâm: kopmaz olan mahz-ı hidâyet: tam anlamıyla hidâyet
    maksad: amaç, hedef malûm: bilinen
    methetmek: övmek mukabil: karşılık
    nurun alâ nur: nur üstüne nur nükte: ince ve derin anlamlı söz
    peyk: uydu rakibâne: rakip olarak
    seyyare: gezegen tarafgirâne: taraf tutarak
    tefahur: övünme, böbürlenme temessük etmek: sıkıca sarılmak
    urvetü’l-vüska: kopmaz ve sağlam kulp zinhar: sakın
    zira: çünkü âfitab: Güneş
    âlem: dünya, evren Şer’: İslâm şeriatı
    Yazar : Risale Forum

  6. #46
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 463

    Yirmi Dördüncü Nükte

    Zekâi’nin Rüyası

    Bu sabah rüyamda, İstanbul’un Tophane sahiline benzer, saf ve berrak bir deniz kenarındayım. Kuşluk zamanında olduğunu zannettiğim güneşin ziyası, o derya-yı azîmin üzerinde hoş parıltılar husule getiriyor. Ben deryaya müteveccihim. Denizin orta ve cenubu tarafından yüze yüze sahile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sahile çıkardı. Orada bütün kardeşlerimize tahliyeden sonra istikbal edilmekteler iken, sahil boyunu takiben, garptan dolu dizgin iki atlı geliyor. “Üstad geliyor” dediler. Bu izdiham yarıldı. Hiç durmaksızın, bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zat, şarka doğru uzaklaştılar. Ben o deryaya dalmak üzere iken uyandım.


    Zekâi








    Tophane
    : (bk. bilgiler)




    berrak
    : duru, temiz
    cenub: güney derya: deniz
    derya-yı azîm: büyük deniz garp: batı
    husule getirmek: ortaya çıkarmak istikbal etmek: karşılamak
    izdiham: yoğun kalabalık kuşluk zamanı: güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi
    mühib: heybetli müteveccih: yönlenmiş, yönelen
    nükte: ince ve derin anlamlı söz saban: çiftçilerin toprağı sürmek için kullandıkları bir araç
    tahliye: serbest bırakılma takiben: takip ederek
    yağız: esmer, çevik ve hareketli ziya: ışık
    çehre: yüz İstanbul: (bk. bilgiler)
    şark: doğu
    Yazar : Risale Forum

  7. #47
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 464

    Yirmi Beşinci Nükte

    Bu Lem’anın başında İmam-ı Ali (r.a.) Risale-i Nur’a işaret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nur’a “Elmas, Cevher, Nur” ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem’anın âhirinde derci münasip görüldü.

    Takvâ dairesinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale-i Nur’un ve kıymetli Elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki, Risale-i Nur’un, bu âciz talebeniz kadar kerametini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risale-i Nur’a hizmet edemediğim halde göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn-u şükranım. Binaenaleyh, Risale-i Nur’dan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübarek Elmastan ve lezzetten ayrılamaz.

    Affınıza mağruren, Risale-i Nur’un bu defaki taharriyâtında iki kerameti meydana aynen çıkmıştır. Hapishane içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müthiş arama yaparken, o esnâda hiç kimse görmeden, yedi sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu, mektep çantasının içerisine Risale-i Nur’un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasındaydı. Çocuk odaya geldi; odada telâş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nur’ları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da birşey demediler.

    Fedakâr çocuk doğruca validesine gidiyor, “Dayımın daima bize okuduğu Risale-i Nur’ları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektup, kitap karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhafaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum” diye validesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sayede Elmas, Cevher, Nurlar ele geçmemiş oluyor.

    Bu keramet değil de nedir? Kur’ânî bir mucize değil de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas, Cevher hangi telifatta vardır ki, bu Elmas, Cevher, Nurlar şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de, hapis değil, bu Elmas, Cevher, Nurlar için, her an, her dakika, her fedakârlığı memnuniyetle kabul ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarf etmeye hazırdır.




    avdet etmek: geri dönmek binaenaleyh: bundan dolayı
    derc etmek: yerleştirmek esnâ: vakit, zaman
    fazilet: değer, üstün özellik hemşire: kız kardeş
    hâlet: durum, hâl iştiyak: şiddetli arzu ve istek
    keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hâl ve özellik kesb etmek: kazanmak
    lem’a: parıltı mahdum: oğul
    mağruren: inanarak, güvenerek medyûn-u şükran: teşekkür borçlu
    mekteb: okul muhafaza etmek: korumak
    mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü hâl ve özellik mübarek: bereketli, değerli
    münasip: uygun nâdir: ender bulunan
    nükte: ince ve derin anlamlı söz nüsha: kopya
    taharriyât: araştırmalar takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma
    talebe: öğrenci telifat: kitap olarak kaleme alınan eserler
    teveccüh etmek: ilgi göstermek valide: anne
    âciz: güçsüz âhir: son
    İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
    Yazar : Risale Forum

  8. #48
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 465

    İşte bu Elmas, Cevher, Nurun ikinci kerametini ispat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nurlar için fedakârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden feda edeceklerini ispat ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nuru okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim, bu Elmas, Cevher, Nuru okumaya devam ettim. Hepsi birden “Bu nedir, bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nurdur” diye bunlara okumaya başladım.

    Onuncu Sözü okurken saatler geçmiş. Çocuklar, merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas, Cevher, Nuru onların anlayabileceği şekilde izah ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça, hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum.

    Suallerinde “Nur hangisi, Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında, “Evet, Nur bunu okumaktır. Bak, sizde bir güzellik meydana geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar ve tasdik ettiler.

    “Ya Elmas nedir?”

    “Bu Sözleri yazmaktır. O zaman, yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler.

    “Ya Cevher nedir?”

    “İşte o da bu kitaptan aldığınız imandır.” Hepsi birden şehadet getirdiler.

    Bu sohbette üç dört saat geçmiş; bendeniz farkına varmadım. “İşte Elmas, Cevher, Nur budur” dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.


    Âciz talebeniz Şefik








    keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hâl ve özellik kıymetli: değerli
    talebe: öğrenci tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
    âciz: güçsüz Şefik: (bk. bilgiler – Şefik Sarıoğlu)
    şehadet getirmek: “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ise Allah’ın Resulüdür” kelamına inanarak söylemek
    Yazar : Risale Forum

  9. #49
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 466

    Yirmi Altıncı Nükte



    وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ 1
    âyeti, 2 وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ âyetinde beyan ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu te’yid ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor.Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân Sûre-i Zümer’de3 وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demeyip,4 وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demesiyle ifade ediyor ki: “Sekiz nevi hayvânât-ı mübârekeyi size hazine-i rahmetinden, güya Cennetten nimet olarak indirilmiş, gönderilmiş.” Çünkü o mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere nimet olduğundan, saçından bedevîlere seyyar hâneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, leziz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve saire, hattâ gübreleri mezrûâtın erzâkı ve insanların mahrûkàtı hükmünde olup, güya o mübârek hayvanlar, tecessüm etmiş ayn-ı nimet ve rahmettirler.

    Onun içindir ki, yağmura “rahmet” nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da “en’âm” nâmı verilmiş. Güya nasılki rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; öyle de nimet dahi tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendan cismânî maddeleri yerde halk olunuyor; fakat nimetiyet



    Not
    Dipnot-1 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi. Annelerinizin karnında sizi üç karanlık içinde, bir yaratılıştan diğerine çevirerek yaratıyor.” Zümer Sûresi, 39:6.Dipnot-2 “Demiri indirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.
    Dipnot-3 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan yarattı.” Zümer Sûresi, 39:6.
    Dipnot-4 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi.” Zümer Sûresi, 39:6.






    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Sûre-i Zümer: Zümer Sûresi; Kur’ân-ı Kerimin 39. sûresi
    ayn-ı nimet ve rahmet: rahmetin ve nimetin ta kendisi bedevî: çölde yaşayan, göçebe
    beyan etmek: açıklamak beşer: insan
    cihet: taraf, yön cismânî: maddî yapısı olan
    en’âm: deve, sığır, koyun gibi evcil hayvanlar; nimetler erzâk: gıda
    güya: sanki halk olunmak: yaratılmak
    hayvânât-ı mübâreke: mübârek hayvanlar hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi
    hâne: ev leziz: lezzetli
    mahrûkàt: odun kömür gibi yakılacak şeyler mezrûât: tarlaya ekilen tohumlar
    mübârek: hayırlı, bereketli nevi: çeşit
    nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey nâm: ad
    nükte: ince ve derin anlamlı söz rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    sair: diğer seyyar: gezen, dolaşan
    taam: yiyecek tazammun etmek: içermek
    tecessüm etmek: cisimleşmek teeyyüd etmek: desteklenmek
    te’yid etmek: kuvvetlendirmek âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    çendan: gerçi
    Yazar : Risale Forum

  10. #50
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 467

    sıfatı ve rahmetiyet mânâsı, maddesine tamamiyle galebe ettiğinden, 1 اَنْزَلْنَا tâbiriyle, doğrudan doğruya bu mübârek hayvanları hazine-i rahmetin birer hediyesi olarak, Hâlik-ı Rahîm, yüksek mertebe-i rahmetinden ve mânevî, âli Cennetinden yeryüzüne indirmiş.

    Evet, nasıl ki bazan beş paralık bir maddede beş liralık bir san’at derc edilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor; san’at noktasında kıymet veriliyor: sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san’at-ı Rabbâniye gibi. Bazan beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san’at bulunur; o vakit hüküm maddenindir.

    Aynen onun gibi, bazan cismânî bir maddede o kadar nimet ve rahmet mânâsı bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyade ehemmiyetli oluyor. Âdetâ cismânî maddesi gizlenir; hüküm, nimetiyet cihetine bakar. İşte, demirin pek azîm menâfii ve çok semereleri, onun maddî maddesini gizlediği gibi, mezkûr mübârek hayvanların dahi her cüz’ünde nimet bulunması, onların cismânî maddelerini güya nimete kalb ettirmiş. Onun içindir ki, cismânî maddelerinin hükmü nazara alınmadan mânevî sıfatları nazara alınmış, وَاَنْزَلْنَا, وَاَنْزَلَ tâbir edilmiştir.

    Evet, وَاَنْزَلْنَا, وَاَنْزَلَ hakikat itibârıyla sâbık nükteyi ifade ettikleri gibi, belâgat noktasında da ehemmiyetli bir mânâyı mûcizâne ifade ediyorlar. Şöyle ki:

    Demir gayet sert fıtratıyla ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunmak ve hamur gibi yumuşatmak hâsiyetini ihsân ettiğinden, herkes, her yerde, her işte kolayca elde etmesini ifade etmek için, 2 وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ tâbiriyle, güya fıtrî ve semâvî nimetler gibi, demir âletlerini yukarı bir tezgâhtan indirip beşerin ellerine verilmiş gibi kolaylıkla elde ediliyor.

    Hem hayvânât cinsinden, sivrisinekten tut, tâ yılan, akrep, kurt, arslana kadar insanlara zararlı vaziyetleriyle beraber, hayvânâtın mühimlerinden olan koca

    Not
    Dipnot-1 “İndirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.Dipnot-2 “Demiri indirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.





    Hâlik-ı Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi yaratan Allah azîm: büyük
    belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme beşer: insan
    cihet: taraf, yön cüz’: kısım, parça
    derc edilmek: yerleştirilmek ehemmiyetli: değerli, önemli
    fıtrat: yaratılış, mizaç fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
    galebe etmek: üstün gelmek hakikat: gerçek, esas
    hayvânât: hayvanlar hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi
    hâsiyet: özellik hüküm: karar
    ihsân etmek: bağışlamak, sunmak itibârıyla: yönüyle
    kalb etmek: dönüştürmek kıymet: değer
    menâfi: faydalar, yararlar mertebe-i rahmet: rahmet derecesi
    mezkûr: adı geçen mûcizâne: mucizeli bir şekilde
    mühim: önemli nazara alınmak: dikkate alınmak
    nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey nimetiyet: nimet olma özelliği
    nükte: derin ve ince anlamlı söz rahmetiyet: rahmet olma özelliği
    san’at-ı Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’ın san’atı semere: meyve
    semâvî: gökten gelen sâbık: önceki, geçmiş
    sıfat: özellik tâbir: ifade etme, adlandırma
    tâbir etmek: ifade etmek vaziyet: durum
    ziyade: çok, fazla âli: yüce
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 5/6 İlkİlk 123456 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •