Sayfa 4/6 İlkİlk 123456 SonSon
58 sonuçtan 31 ile 40 arası

  1. #31
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 448

    hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.

    İşte bu hakîkata binaen “Senin yüzünden bu belâyı çektik” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: “Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok mâsumların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.


    Said Nursî









    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    aleyh: karşıt, zıt alâküllihâl: her durumda, eninde sonunda
    belâ: büyük sıkıntı bil-iltizam: zorunlu olarak
    bilâkis: tersine binaen: dayanarak
    cihet: taraf, yön desise: hile, aldatma
    hakikat: gerçek haysiyet: itibar, saygınlık
    helâl etmek: bağışlamak hâlet: durum, hâl
    ihzâr etme: hazırlama istimâl etmek: kullanmak
    kabil: mümkün, olabilir kazâ-yı İlâhî: Allah’ın emirlerinin, takdirinin yerine gelmesi
    mabeyninde: arasında menfaat: fayda
    minnet etmek: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek muhabbet: sevgi
    musîbet: dert, sıkıntı mâsum: günahsız
    müfsid: bozguncu, fesad çıkaran nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
    rica etmek: ummak, ümit etmek samimiyet: içtenlik
    sudur eden: ortaya çıkan tahrik etmek: harekete geçirmek
    tedbir: önlem tenkid etmek: eleştirmek
    tetkik etmek: incelemek vesile: aracı
    Yazar : Risale Forum

  2. #32
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 449

    On Sekizinci Nükte

    Eskişehir Hapishanesinde yazılmış bir parça

    Kardeşlerim! Müteaddit defa Risâle-i Nur’un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur’u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: “Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur’dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden—sıkıntıdan gelen bahanelerle—nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.” Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader’de ispat etmişiz ki: “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz.”

    Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz.


    Said Nursî







    Bu parça mahkeme müdâfaatının bir parçasıdır, her nasılsa buraya girmiş, çıkarılmamış, kalmış.

    Mahkemenin Reis ve Âzâlarından ehemmiyetli bir hakkımı talep ederim.

    Şöyle ki:

    Bu meselede yalnız şahsım medar-ı bahis değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat-i hale muttali olmanızla mesele halledilmiş olsun. Çünkü, ehl-i ilim ve ehl-i takvânın şahs-ı mânevîsi, bu meselede, nazar-ı millette ittiham altına girdiği





    Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir) Risâle-i Kader: Kader Risalesi, İman esaslarından olan kaderin anlatıldığı Yirmi Altıncı Söz
    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) cihet: taraf, yön
    ehemmiyetli: önemli ehl-i ilim: ilim ehli olanlar, âlimler
    ehl-i takvâ: takvâ sahipleri; Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler hakikat-ı hal: bir durumun gerçek yönü
    hakikaten: gerçekten hikmet: fayda, gaye
    hikmet-i İlâhiye: Allah’ın gözettiği fayda ve gaye hüküm: karar
    ihtâr: uyarı inkişâf etmek: açığa çıkmak
    inşaallah: Allah izin verirse isnad etmek: dayandırmak
    ittiham: suçlama, suçlu duruma düşürme kader/kader-i İlâhî: Allah’ın belirlediği kader programı
    kıymet: değer medar-ı bahis: söz konusu
    medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân’a hizmetinden dolayı hapsedilenlerin kaldığı yer mânâsında hapishane muhâfaza etmek: korumak
    muttali olma: haberdar olma, bilme mücâhede-i mâneviye: mânevî cihad; ilimle, fikirle ve imanla yapılan mücadele
    müdafaa etmek: savunmak müdafaat: müdafaalar, savunmalar
    müteaddit: çeşitli, birden fazla nazar-ı millet: milletin bakışı, düşüncesi
    nükte: ince ve derin anlamlı söz reis: başkan
    sevk etmek: yönlendirmek tahattur etmek: hatırlamak
    talebe: öğrenci talep etmek: istemek
    tebrie etmek: beraat ettirmek tevkif etmek: tutuklamak
    vesile: aracı ziyade: çok, fazla
    zulüm: haksızlık âdil: adaletli
    âzâ: üye üstad: hoca, öğretmen
    şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs şâkirt: öğrenci, talebe
    Yazar : Risale Forum

  3. #33
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 450

    ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl-i takvâ ve ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için, benim müdâfaatımı kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurufla, matbaa vasıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara kapılmayıp zararlı ve tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve şahs-ı mânevisi nazar-ı millette ittihamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin.

    Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekiz yüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri kalblerinde sıkıştırıp lisanına getirmeye meydan vermedi, ağızlarını tıkadı ve harika burhanlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm, imanın etrafında çelikten zırh oldu, ehl-i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet-i Cumhuriye bundan memnun oldu ki, meb'usanın ve valilerin ve büyük memurların ellerinde kemal-i serbestiyetle Onuncu Sözün nüshaları gezdi.

    Dört aydan beri, bu hayat-memat meselesinde, hiçbir yerden benim acınacak halim bir mektupla dahi sordurulmadığı ve benim hakkımda halkı tenfir edecek bir surette teşhir etmekle nefret-i âmmeyi aleyhime celb edip bütün bütün teshilât ve muavenetten mahrum kalmış, garip ve kimsesiz halimi tasvir eden, itiraznamemde izah ettiğim bir hikâye:

    Bir zaman, bir padişahın müptelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir çocuğun kanı imiş. O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvasıyla bir para mukabilinde padişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekvâ yerine gülmüş. Sormuşlar:

    "Neden istimdad etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?"

    Demiş ki:

    "İnsan, musibete giriftar olduğu vakit, evvel pederine, sonra hâkime, sonra padişaha şekva eder. Benim pederim, beni kesilmek için satıyor. İşte, hâkim de ölmekliğime karar veriyor. İşte, padişah benim kanımı istiyor. Bu antika ve pek garip ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hale karşı, ancak gülmekle mukabele edilir."

    İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi, evvel mahallî hükûmetteki valiye, sonra mahkeme adaletine, sonra Dahiliye Vekâletine müracaat edip mazlumiyetimizi beyan ederek zalimlerden bizi kurtarmak için arzıhal etmek mukteza-yı hal iken, gördük ki: En son şekvâmızı dinleyecek Dahiliye Vekilinin hakkımızda kapıldığı asılsız evhamına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ olduğunu düşünmediğinden, dûçar olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek, bizi asılsız bahanelerle perişan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya'nın şahsını, Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya Beye şekvâ ediyoruz. HAŞİYE Eğer serbestiyeti tam muhafaza etmek isteyen ve hiçbir tesir karşısında mağlûp olmayan ve vicdanlarındaki hiss-i adaletle hükmeden


    Said Nursî










    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) ehl-i ilim: ilim ehli olanlar, âlimler
    ehl-i takvâ: takvâ sahipleri; Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler emniyet etmek: güvenmek
    emniyetsizlik: güvensizlik entrika: dalavere, dolap çevirme
    huruf: harfler hükûmet: idare, yönetim
    intişar: yayılma ittiham: suçlama, suçlu duruma düşürme
    müdafaat: savunmalar nazar-ı millet: milletin bakışı, düşüncesi
    tekerrür etme: tekrarlanma vasıta: aracı
    şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs
    Yazar : Risale Forum

  4. #34
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 451

    On Dokuzuncu Nükte

    Sual: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennemde hapis nasıl adalet olur?

    Elcevap: Sene 365 gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi (7) milyon sekiz yüz seksen dört (884) bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken, bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfürle ölen bir adam, kanun-u adaletle, elli yedi (57) trilyon iki yüz bir (201) milyar iki yüz (200) milyon sene, beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur.

    Elbette 1 فِيهَآ اَبَدًا adalet-i İlâhî ile veçh-i muvafakati bundan anlaşılıyor.

    Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki:

    Katl ve küfür, tahrip ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, on beş sene maktulün hayatını selb eder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esmâ-i İlâhîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemâlâtını inkâr ve hadsiz delâil-i vahdâniyeti tekzip ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kâfiri, bin seneden ziyade esfel-i sâfilîne atar, 2 خَالِدِينَ de hapseder.








    Not
    Dipnot-1 “Orada ebedî olarak kalacaklardır.” Nisâ Sûresi, 4:169.
    Dipnot-2 “Ebedî kalıcılar…” Nisâ Sûresi, 4:169.





    adalet
    : haklıya hakkını verme




    adalet-i İlâhî
    : Allah’ın adaleti
    beşer: insan delâil-i vahdâniyet: Cenâb-ı Allah’ın birliğini gösteren deliller
    esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı esmâ-i İlâhî: Allah’ın isimleri
    gayr: başka, diğer hadsiz: sınırsız, sayısız
    hukuk: haklar iktiza etmek: gerektirmek
    inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek kanun-u adalet: adalet kanunu
    katl: öldürme, cinayet kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler
    kâfir: Allah'ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse kâinat: evren
    küfür: Allah’ı veya Onun bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr etmek (k-f-r) lâakal: en az
    maktul: öldürülen kişi mukabil: karşılık
    müstehak: hak etmiş, lâyık nukuş: nakışlar
    nükte: ince ve derin anlamlı söz selb etmek: ortadan kaldırmak
    sırr-ı münasebet: bağlantı sırrı tahrip: yıkıp yok etme
    tecavüz: haddi aşmak, saldırmak tekzip: yalanlama
    tesirat: tesirler, etkiler tezyif: küçük düşürme
    veçh-i muvafakat: uygun yön ziyade: çok, fazla
    zâhirî: görünüşte şehadet: şahitlik

    Yazar : Risale Forum

  5. #35
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 452

    Yirminci Nükte



    اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكوُنُ 1



    Âyet-i kerîmenin işaretiyle, emir ile îcâd oluyor. Ve Kudret hazineleriك-ن
    ’dadır. Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç veçhi Risalelerde zikredilmiştir. Burada, hurûf-u Kur’ân’ın, hususan sûrelerin başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve tesirât-ı maddiyelerine dâir vürûd eden hadisleri, şu asrın nazar-ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhîmine çalışacağız. Şöyle ki:

    Zât-ı Zülcelâl olan Sahib-i Arş-ı Âzamın, mânevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkatın tedbirine medar dört arş-ı İlâhîsi var:

    Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafîzin ve Muhyînin mazharıdır.
    İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.
    Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur-u nurdur.
    Dördüncüsü, emir ve irâdenin arşıdır ki, unsur-u havadır.

    Basit topraktan, hadsiz hâcât-ı hayvâniye ve insâniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın basit bir unsurdan, kemâl-i intizam ile, vahdetten hadsiz


    Not
    Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.






    Kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah
    Sahib-i Arş-ı Âzam: kâinatın payitahtı ve merkezi olan büyük Arşın sahibi Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük, yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
    arş/arş-ı İlâhî: Cenânb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının hükmettiği makam, taht fazl: cömertlik, ihsan
    fezâil: faziletler, üstün özellikler hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
    hadsiz: sınırsız, sayısız hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
    hurûf-u Kur’ân: Kur’ân harfleri hususan: özellikle
    hâcât-ı hayvâniye ve insâniyeye: insanların ve hayvanların ihtiyaçları hâsiyet: özellik
    hıfz: koruma, saklama irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü
    ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakkın muhafaza eden, koruyan mânâsına gelen ismi kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
    küre-i arz: yerküre, dünya kıble-i kâinat: bütün evrenin yöneldiği kıble
    mahlûkat: varlıklar mazhar: ayna, görüntü yeri
    maâdin: madenler medar: kaynak
    merkez-i âlem: bütün varlıklar âleminin merkezi muhtelif: çeşitli
    mukattaât-ı hurûf: Kur’ân’da sûrelerin başında zikredilen tek harfler (Elif, lam, mim gibi) nazar-ı maddî: olayları ve varlıkları sadece dış görünüşüne göre değerlendirme
    nebâtât: bitkiler nükte: ince ve derin anlamlı söz
    rahmet: şefkat, merhamet risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
    sırr-ı dakîk: ince sır takrib etmek: yakınlaştırmak
    tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama tefhim: anlatma
    tesirât-ı maddiye: maddî etkiler unsur: bir şeyi oluşturan temel öğe
    unsur-u hava: hava unsuru unsur-u nur: nur unsuru
    vahdet: birlik vecih: şekil, yön
    vücûh-u kesîre: pek çok yönler; çok yönlülük vürûd eden: söylenen, ifade edilen
    zikredilmek: anılmak, belirtilmek âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi
    îcâd olunmak: yaratılmak, var edilmek
    Yazar : Risale Forum

  6. #36
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 453

    kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ, sade bir sayfada hadsiz muntazam nukùş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvânât nutfelerinin su gibi basit bir madde iken hadsiz mûcizât-ı san’atın muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki: Bu iki arş misillü, nur ve hava dahi, besâtetleriyle beraber, Nakkàş-ı Ezelînin ve Alîm-i Zülcelâlin kalem-i ilim ve emir ve irâdesine, evvelki iki arş gibi, acâib-i mûcizâtının mazharlarıdırlar.

    Nur unsurunu şimdilik bırakıp, meselemiz münâsebetiyle, küre-i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u havanın içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:

    Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfat ve kelimâtı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani, havada, âdetâ zamansız bir anda, bir kelime bir habbe olup hâric-i havada sünbüllenir; küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havâiyeye bakıyoruz ki: O derece emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ’a mutî ve musahhar ve emirberdir ki, güya herbir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler; zamansız, en uzak zerreden, emr-i كُنْ’den cilveger olan bir irâdenin imtisâlini, itaatini gösterir.Meselâ, âhize ve nâkıle radyo makineleri vasıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafından—radyo âhizeleri bulunmak şartıyla—zamansız, aynı nutuk, aynı anda, herbir yerde işitilmesi, emr‑i
    كُنْ فَيَكُونُ’un cilvesine ne derece kemâl-i imtisâl ile herbir zerre-i havâiyede itaat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücudları bulunan hurûfâtın,


    Not
    Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.







    Alîm-i Zülcelâl: sonsuz ilmiyle herşeyi bilen ve sınırsız haşmet ve yücelik sahibi olan Allah Nakkâş-ı Ezelî: herşeyi zatına has olarak nakış nakış işleyen, evveli olmayan Allah
    acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler acâib-i mûcizât: mucizeyle yaratılan mahluklardaki şaşırtıcı özellikler
    arş: Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği makam, taht basit: tek unsurdan oluşan
    besâtet: basitlik, tek unsurdan oluşma cilve: görünme, yansıma
    cilveger: yansıyan, kendini gösteren câmi: kapsamlı, içine alan
    emirber: emre hazır envâ: türler, çeşitler
    garâib: hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı şeyler habbe: dane, tohum
    hadsiz: sınırsız, sayısız hayvânât: hayvanlar
    hurufat: harfler hususan: özellikle
    hâric-i hava: dıştaki hava imtisâl: emre uyma, bağlanma
    irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü itaat: bağlanma, boyun eğme
    kalem-i ilim: ilim kalemi kelimât: kelimeler
    kemâl-i imtisâl: eksiksiz bir şekilde bağlanma, boyun eğme kesret: çokluk
    keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma küre-i arz: yerküre, dünya
    mazhar: yansıma ve görünme yeri misilli: benzeri, aynısı
    mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri muhtelif: çeşitli
    muntazam: düzenli musahhar: boyun eğmiş
    münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle nefer: asker, er
    nihâyetsiz: sınırsız nukùş: nakışlar
    nutfe: memelilerin yaratıldığı su nutk-u beşerî: insan konuşması
    nutuk: konuşma nâkile: iletici
    sebatsız: kalıcı olmayan, geçici tezâhür: belirme, görünme
    unsur-u havâiye: hava unsuru vasıtasıyla: aracılığıyla
    vücud: varlık zerre-i havâiye: hava zerresi, atomu
    zîhayat: canlı âhize: alıcı
    Yazar : Risale Forum

  7. #37
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 454

    kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisâle göre, çok tesirât-ı hâriciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilirler. Adeta, mâneviyatı maddiyata inkılâb ve gaybı şehâdete tahavvül ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor.

    İşte bunun gibi, hadsiz emârelerle gösteriyor ki, mevcudât-ı havâiye olan hurûfun, hususan hurûf-u kudsiyenin ve Kur’âniyenin, hususan evâil-i sûredeki şifre-i İlâhiyenin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havâiyede kudsiyet noktasında emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ’un cilvesine ve İrâde-i Ezeliyenin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hassalarını ve hârika ve mervî faziletlerini teslim ettirir.

    İşte bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânda bazan kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi tâbirâtı, gayet derecede sür’at-i îcad ve gayet derecede inkıyâd-ı eşya ve musahhariyet-i mevcudattan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani, emr-i tekvinden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücud-u eşyada hükmeder. Ve emr-i tekvînî, âdetâ, ayn-ı kudret, ayn-ı irâde olarak tezâhür eder.

    Evet, emir ve irâdenin bu gayet hafî ve vücud-u maddîleri gayet gizli ve havayı âdetâ nim-mânevî, nim-maddî nev’indeki mevcudâtta, emr-i tekvînî, ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor; belki ayn-ı kudret olur. Âdetâ mâneviyat ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcudâta nazar-ı dikkati celb etmek için, Kur’ân-ı


    Not
    Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.





    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân
    : açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim




    ayn-ı emir
    : emrin kendisi
    ayn-ı irâde: iradenin kendisi ayn-ı kudret: kudretin kendisi
    berzahî: iki şey arasındaki geçiş yeri binâen: dayanarak
    cilve: görünme, yansıma emr-i tekvin: yaratma emri
    emâre: belirti, işaret evâil-i sûre: sûre başları
    fazilet: üstün özellik gayb: bilinmeyen ve görünmeyen
    gayet: çok hadsiz: sayısız
    hafî: gizli hassa: özellik
    hurufât: harfler hurûf: harfler
    hurûf-u kudsiye ve Kur’âniye: kutsal olan ve Kur’ân’da geçen harfler hususan: özellikle
    hâsiyet: özellik hâsiyât-ı maddiye: maddî özellikler
    inkılâb ettirmek: değiştirmek, dönüştürmek inkıyâd-ı eşya: varlıkların boyun eğmesi, itaat etmesi
    irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü keyfiyet: özellik, nitelik
    kudret: güç, iktidar kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık
    maddiyât: maddi şeyler mazhar: ayna, görünme yeri
    mervî: nakledilen, rivayet edilen mevcudât: varlıklar
    mevcudât-ı havâiye: havadan oluşan varlıklar muntazam: düzenli
    musahhariyet-i mevcudat: varlıkların boyun eğmesi mâbeyn: ara
    mâneviyat: mânevî varlıklar nazar-ı dikkati celb etmek: dikkat çekmek
    nev’: tür nihâyetsiz: sonsuz, sayısız
    nim-maddî: yarı maddî nim-mânevî: yarı mânevî
    sür’at-i icad: çok hızlı bir şekilde var etme sıfat-ı irâde: irade sıfatı
    sıfat-ı kelâm: konuşma sıfatı sırr-ı imtisal: emre uyma sırrı
    tahavvül ettirmek: değiştirmek, dönüştürmek tecellî: görünüm, yansıma
    tesirât-ı hâriciye: dış etkiler teslim ettirmek: kabul ettirmek
    tezâhür etmek: ortaya çıkmak, görünmek tâbirât: tabirler, ifadeler
    vücud-u eşya: eşyanın varlığı, varlıkların kendisi vücud-u maddî: maddî varlık
    zerrât-ı havâiye: hava zerreleri, atomları âsâr: eserler
    İrâde-i Ezeliye: varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah’ın irâdesi şehâdet: müşahede edilen, görünen
    şifre-i İlâhiye: İlâhî şifre
    Yazar : Risale Forum

  8. #38
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 455

    Mu’cizü’l-Beyânın 1 اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكوُنُ ferman ediyor.

    İşte, evâil-i sûredeki الۤمۤ طٰسۤ حٰمۤ gibi hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât-ı dakika-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten Arşa mânevî telsiz telefon muhâberât-ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre-i kudsiye-i İlâhiyenin şe’nindendir ve vazifesidir ve gayet mâkuldür.

    Evet, havanın herbir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz, telefon, telgraflar gibi aktâr‑ı âlemde münteşir o zerreler emirleri imtisâl ettiklerini ve elektrik ve seyyâlât-ı lâtifeye âhize ve nâkılelik vazifesi gibi sâir vezâif-i havâiyeden başka bir vazifesini bir hads-i kat’î ile, belki müşâhede ile ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rû-yi zeminde muntazam bir ordu hükmünde, havâ-yı nesîmînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet-i meşhûdesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kat’î bir kanaat vermiş.

    Demek havanın rû-yi zeminde çevik ve çalak bir hizmetkâr olması ve rû-yi zemindeki Rahmân-ı Rahîmin misafirlerine hizmet ettiği gibi; o Rahmân’ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde evâmir-i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvânâta tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfusa nefes, yani, âb-ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatî olan hararet-i garîzeyi iş’âl vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi; pek çok muntazam vazifeleri emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ ile icrâ eder.


    Not
    Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.





    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân
    : açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim





    Rahmân
    : çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
    Rahmân-ı Rahîm: dünya ve ahirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı
    arş: gök emirber: emre hazır
    evâil-i sûre: sûre başları evâmir-i kudsiye: kutsal emirler
    ferman etmek: buyurmak ferş: yer
    hads-i kat’î: hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi hararet-i garîze: normal vücut ateşi, ısısı
    havâ-yı nesîmî: tatlı ve hoş bir şekilde esen rüzgar hayvânât: hayvanlar
    hizmetkâr: hizmetçi hurufât: harfler
    hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye: birer İlâhî şifre olan kutsal harfler icrâ etme: yerine getirme
    ihtizâz: titreşim, sarsıntı imtisâl etmek: emre uymak, bağlanmak
    iş’âl: tutuşturma kanaat vermek: inandırmak
    kat’î: kesin medâr olmak: sebep olmak
    muhâberât-ı kudsiye: kutsal haberleşmeler muntazam: düzenli
    mâkul: akla uygun münteşir: yayılmış
    münâsebât-ı dakika-i hafiye: gizli ve ince münasebetler, bağlantılar müşâhede: gözlemleme
    nebâtât: bitkiler nefer: asker, er
    nâkile: iletici nâr-ı hayatî: hayat ateşi
    nüfus: nefisler, varlıklar rû-yi zemin: yeryüzü
    seyyâlât-ı lâtife: çok şeffaf ve akıcı olan şeyler tasfiye: arıtma, saflaştırma
    tebliğ etmek: bildirmek teşekkül: ortaya çıkma, şekillenme
    vaziyet-i meşhûde: gözlemlenen durum vezâif-i havâiye: havanın görevleri
    zerrât: atomlar âb-ı hayat: hayat suyu, kan
    âhize: alıcı çevik ve çalak: hızlı hareket eden
    îfâ etmek: yerine getirmek şe’n: belirleyici özellik
    şifre-i kudsiye-i İlâhiye: kutsal İlâhî şifreler
    Yazar : Risale Forum

  9. #39
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 456

    İşte, havanın bu hasiyetine binâendir ki, mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani, âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur’ân hurûfâtı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan, vücud-u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihnîleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hâsiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okumasıyla ve yazmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksatlar hâsıl olabilir.


    Said Nursî












    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) binâen: dayanarak
    hassa: temel özellik hassas: duyarlı
    hurûfât: harfler hâsiyet: özellik
    hâsıl olmak: meydana gelmek kesb etmek: kazanmak
    kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık maksat: amaç, gaye
    mevcudât-ı havâiye: havadan meydana gelen varlıklar mâlik: sahip
    münâsebât-ı hafiye: gizli bağlantılar ukde: düğüm
    vaziyet: durum, hâl vücud-u havâî: ses dalgası gibi havada bulunan varlık
    vücud-u nakşiye: yazı gibi nakış şeklindeki varlık vücud-u zihnî: mânâ gibi zihinde bulunan varlık
    ziyade: çok, fazla âhizelik: alıcılık
    Yazar : Risale Forum

  10. #40
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Sekizinci Lem'a - Sayfa 457

    Yirmi Birinci Nükte

    Mânidar bir tevafuk-u lâtife

    Risale-i Nur şakirtlerini ittiham ettikleri ve cezalarını istedikleri yüz altmış üçüncü (163) maddesine, Risale-i Nur Müellifinin medresesine yüz elli (150) bin lira verilmesine dair lâyihanın, iki yüz (200) meb’ustan yüz altmış üç (163) meb’usun adedine tevafuk edip, mânen o tevafuk diyor ki: Hükûmet-i Cumhuriyetin yüz altmış üç (163) meb’usun takdirkârâne imzaları, yüz altmış üçüncü (163) madde-i kanuniyenin hükmünü, onun hakkında iptal ediyor.

    Hem yine mânidar tevafukat-ı lâtifedendir ki, Risale-i Nur’un yüz yirmi sekiz (128) parçası, yüz on beş (115) parça kitap ediyor. Risale-i Nur’un şakirtlerinin ve müellifinin mebde-i tevkifi olan yirmi yedi (27) Nisan bin dokuz yüz otuz beş (1935) tarihi ile, mahkemenin karar ve hüküm tarihi olan on dokuz (19) Ağustos bin dokuz yüz otuz beş (1935) tarihi olmasına nazaran, yüz on beş (115) gün olup, Risale-i Nur kitapları adedine tevafuk etmekle beraber, istintak edilen, yüz on beş (115) suçlu gösterilen eşhasın da adedine tam tamına tevafuk ettiği gibi, gösteriyor ki, Risale-i Nur Müellifinin ve şakirtlerinin başına gelen musibet, bir dest-i inâyetle tanzim ediliyor. HAŞİYE-1







    Not
    Haşiye-1 Câ-yı dikkattir ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tevkiflerinin bir kısmı 25 Nisan 1935 tarihinde başlamış olup, kararnamede suçlu gösterilen 117 kimse ise de, ikisinin ismi mükerrer olmasına nazaran, bu suretle şakirtlerin adedi 117 adedine o kısmın tevkifinden hüküm tarihine kadar 117 gün olmakla tevafuk edip, evvelki tevafukata bir letâfet daha katmıştır.




    Hükûmet-i Cumhuriye
    : Cumhuriyet Hükümeti



    Risale-i Nur Müellifi
    : Risale-i Nur Külliyatının yazarı; Bediüzzaman Said Nursi
    câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç dest-i inâyet: yardım eli
    eşhas: şahıslar, kişiler haşiye: dipnot
    hüküm: yargı, karar istintak etmek: sorgulamak
    ittiham etmek: suçlamak kararname: verilen kararı bildiren yazı
    letâfet: hoşluk, güzellik lâyiha: kanun tasarısı
    madde-i kanuniye: kanun maddesi mebde-i tevkif: ilk tutuklama
    meb’us: milletvekili medrese: (bk. bilgiler – Medresetü’z-Zehrâ)
    musibet: belâ, büyük sıkıntı mânen: mânevî olarak
    mânidar: mânâlı, anlamlı müellif: yazar
    mükerrer: tekrarlanan nazaran: –göre
    nükte: ince ve derin anlamlı söz suret: şekil, biçim
    takdirkârâne: övgüyle tanzim etmek: düzenlemek
    tevafuk: uygunluk tevafuk etmek: denk düşmek, uygun gelmek
    tevafuk-u lâtife: güzel münasebet, denklik ve uygunluk tevafukat-ı lâtife: güzel münasebet, denklik ve uygunluklar
    tevkif: tutuklanma şakirt: öğrenci, talebe


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 4/6 İlkİlk 123456 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •