Sayfa 4/7 İlkİlk 1234567 SonSon
64 sonuçtan 31 ile 40 arası

  1. #31
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 384

    sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.

    Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat, vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.

    Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.

    O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.

    O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş





    Abdurrahman: (bk. bilgiler) ahbab: dostlar, sevenler
    akarib: akrabalar, yakınlar biraderzade: kardeş oğlu, yeğen
    dair: ilgili, ait dehâ: olağanüstü zeka sahibi olma
    derc etmek: içine yerleştirmek ecel: ölüm vakti
    elîm: acı ve sıkıntı veren el’an: halen, şimdi
    esaret: esirlik, tutsaklık evlâd: çocuk
    evvel: önce ezvâk: zevkler, lezzetler
    fevkinde: üstünde fıkra: bölüm
    gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
    hazîn: hüzün veren, acıklı ihsan etmek: bağışlamak, sunmak
    iman-ı bi’l-âhiret: âhirete iman irtibat: bağ, ilişki
    keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hâl ve özellik mahiyet: nitelik, özellik
    maksad: amaç, hedef medar-ı teselli: teselli kaynağı
    merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş mes’udâne: mutlu bir şekilde
    muhabere etmek: haberleşmek muktedir: güçlü, iktidar sahibi
    mâlik: sahip neşr-i esrar-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın içindeki sırları anlatan risaleleri neşretme, yayma
    nüsha: kopya risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
    sadakat: bağlılık sadık: doğru, bağlı
    suret: biçim, şekil tab ettirmek: bastırmak
    talebe: öğrenci tasavvur: düşünme, hayal etme
    tiryak: derman, ilâç vasıtasıyla: aracılığıyla
    vaziyet: durum, hâl vâ hasretâ: ne yazık ki
    zarfında: içinde zâhir: açık bir şekilde görünen
    Yazar : Risale Forum

  2. #32
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 385

    senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

    Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür’at-i teessür, mukavemetimi kırıyordu.

    Birden, 1 كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَâyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti.
    Bana يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 2 dedirtti ve onunla hakikî teselli verdi.

    Evet, ben o hâlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkatü’s-Sünne Risalesinde işaret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:

    Biri, elli beş yaşıma kadar elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Said’lerin kabri üstünde bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.


    Not
    Dipnot-1 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz.” Kasas Sûresi, 28:88.Dipnot-2 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.





    Abdurrahman
    : (bk. bilgiler)




    Barla
    : (bk. bilgiler)
    Mirkatü’s-Sünne Risalesi: Risale-i Nur’un içinde bulunan ve Sünnet-i Seniyyeye bağlılığın öneminin anlatıldığı risale; On Birinci Lem’a bâki kalan: geri kalan
    defnedilmek: gömülmek. ecza: cüzler, parçalar
    esaret: esirlik, tutsaklık fevkinde: üstünde
    firkat: ayrılık gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma
    hakikî: asıl, gerçek hayat-ı ömür: ömür boyu geçirilen hayat süreci
    hayrülhalef: bir kişinin ardından bıraktığı ve onun yerine geçecek olan hayırlı kişi hazîn: hüzün veren, acıklı
    hususî: özel hâlet: durum, hâl
    hâlî: ıssız hüzün: üzüntü
    hırkatli: yakıcı inkişaf etmek: açığa çıkmak
    insaniyet: insanlık itibarıyla: bakımından
    levha: tablo medar: dayanak noktası, kaynak
    medar-ı teselli: teselli kaynağı merhume: vefat eden kadın
    mes’udâne: mutlu bir şekilde muhafız: koruyucu
    muhatap: hitap edilen mukavemet: dayanma, karşı koyma
    nur: aydınlık, ışık rikkat: acıma
    sadık: doğru, bağlı sür’at-i teessür: çok çabuk ve hızlı etki altında kalma
    tahammül: dayanma, katlanma talebe: öğrenci
    teessürât-ı hazîne: hüzün dolu üzüntüler tesir: etki
    teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak valide: anne
    vazife-i uhreviye: âhirete ait görev zayiat: kayıplar
    zâhiren: görünüş itibariyle âyet-i kudsiye: kutsal âyet
    Yazar : Risale Forum

  3. #33
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 386

    İkinci cenaze, zaman-ı Âdem’den (a.s.) beri, benim hemcinsim ve nev’im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi gördüm.

    Üçüncü cenaze ise, insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti.

    İşte, Abdurrahman’ın vefatının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerime, mânâ-yı işarîsiyle imdada yetişti:

    فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 1


    Evet, bu âyet bildirdi ki: Madem Cenâb-ı Hak var; O herşeye bedeldir. Madem O bâkidir; elbette O kâfidir. Birtek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye mânevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor. Üçüncü Lem’ada bu sırrın izahı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki:

    2 كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa
    يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 3 beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:

    Birinci defa يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbapların zevâlinden ve rabıtaların kopmasından neş’et eden hadsiz mânevî yaralar içinde bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inde bir tedavi başladı.



    Not
    Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.Dipnot-2 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.
    Dipnot-3 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.






    Abdurrahman: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    ahbap: dostlar, sevilenler alâkadar: alakalı, ilgili
    ameliyat-ı cerrahiye: cerrahî ameliyat asır: yüzyıl
    bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz cilve-i inâyet: İlâhî yardımın yansıması ve görünmesi
    cilve-i nur: İlâhî nurun yansıması ve görünmesi defnedilmek: gömülmek
    dehşetli: korkunç, ürkütücü elîm: acı ve sıkıntı veren
    hadsiz: sayısız hazîn: hüzün veren, acıklı
    hemcins: aynı türden olan hâlet: durum, hâl
    hüzün: üzüntü iktifâen: yeterli görerek
    ilâ âhir: sonuna kadar imdada yetişmek: yardım eli uzatmak
    izah: açıklama kâfi: yeterli
    mazi: geçmiş mezkûr: adı geçen
    meâl: açıklama, anlam mânâ-yı işarî: işaret olarak ifade edilen anlam
    nev’i: çeşit, tür neş’et eden: kaynaklanan
    rabıta: bağlantı seyyar: gezen, dolaşan
    suret: biçim, görünüş tecessüm etmek: cisimleşmek
    vefat eden: ölen zaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı, insanlığın ilk devresi
    zevâl: gelip geçicilik, yokluk zîhayat: canlı
    âlem: dünya, evren âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi
    Yazar : Risale Forum

  4. #34
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 387

    İkinci defa 1 يَابَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi, bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani, “Sen bâkisin. Giden gitsin, Sen yetersin. Madem Sen bâkisin; zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem Sen varsın; Senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir, ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hırkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye, sürurlu, neş’eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâp etti. Lisanım ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrât-ı vücudum “Elhamdü lillâh” dediler.

    İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz’ü şudur ki:

    Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar hizmeti HAŞİYE-1 güya hiss-i kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabul ettim. HAŞİYE-2 Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde



    Not
    Dipnot-1 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.
    Haşiye-1 İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddit Abdurrahman’ları da yetiştirdi.

    Haşiye-2 Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık olduğunu gösterdi.HAŞİYE Risale-i Nur’un birinci şakirdi Mustafa’nın istikbale liyakatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hadise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: “Sen aşağıya inme. Ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım.” Üstadım “Hayır,” dedi. “Sen kapıdan çık” diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Halbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman‘la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki:

     “Üstadın seni kabul etmeyecek; fakat ben sana açılacağım” diyerek, arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa’ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahit olmuştur. Hüsrev (Evet)
    Hüsrev’in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa’yı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti.

    Said Nursî



    Abdurrahman: (bk. bilgiler) Barla: (bk. bilgiler)
    Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun! Küçük Ali: (bk. bilgiler)
    Mustafa/Kuleönlü Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk) adem: yokluk, hiçlik
    arefe: bayramın bir gün öncesi bedel: karşılık
    bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz
    cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü, yansıması cüz’: kısım, parça
    dair: ilgili, ait elhak: gerçekten
    elîm: acı ve sıkıntı veren evvel: önce
    fenâ: gelip geçicilik firkatlı: ayrılıklı
    hadise: olay hadsiz: sayısız
    hazîn: hüzün veren, acıklı, kederli haşiye: dipnot
    hiss-i kablelvuku: birşeyi olmadan önce hissetme duygusu hususan: özellikle
    hâlet: durum, hâl hâlet-i ruhaniye: ruhen içinde bulunulan hâl
    hüküm: karar, söz hüzün-engiz: hüzün dolu
    hüzüngâh: hüzün veren yer hırkatli: yakıcı
    ihlâs: samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme ilmihâl: din kurallarını içeren bilgiler
    inkılâp etmek: dönüşmek intisab: bağlanma
    istikbal: gelecek; bir kişiyi karşılama kâfi: yeterli
    kıymettar: değerli lisan: dil
    lisan-ı hâl: hâl ve beden dili liyakat: lâyık olma
    makam: yer menzil: yer, mekân
    merhem: ilaç, çare mevt: ölüm
    müteaddit: bir çok namında: adında
    sürurlu: mutlu, sevinçli sırr-ı İslâmiyet: İslâmiyetin sırrı, hakikati
    tasdik etmek: doğrulamak tebeyyün etmek: anlaşılmak, açığa çıkmak
    tiryak: derman, ilâç zerrât-ı vücud: vücudun zerreleri
    zeval: gelip geçicilik, yok olma, son bulma ziyade: çok, fazla
    ünsiyetli: dost, canayakın şakird: talebe, öğrenci



    Yazar : Risale Forum

  5. #35
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 388

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>ve benden sonra hayrülhalef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı nümune olarak bana göndermiş ki, “Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”

    Evet, lillâhilhamd, otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit dedim: “Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve onunla o mânevî yaraların en mühimini tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir.”

    İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firaktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi, anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i kerime tedavi etti, şifa verdi. Elbette, Kur’ân-ı Hakîmin eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçları vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.

    Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyade dua-yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyade müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş, elîm bir surette size göstermekten maksadım, Kur’ân-ı Hakîmin kudsî tiryakı ne derece harikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.






    Abdurrahman: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk) Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    biraderzade: kardeş oğlu, yeğen dua-yı rahmet: rahmet duâsı
    eczahane-i kudsiye: mânevî ve kutsal eczahane elîm: acı ve sıkıntı veren
    evlâd: çocuk evlâd-ı mânevî: mânevî evlat
    firak: ayrılık gam: sıkıntı, üzüntü
    harikulâde: olağanüstü hayrülhalef: hayırlı takipçi, bir kimsenin yerini alan ve ona layık hareket eden kimse
    hemşire: kız kardeş ihtiyare: yaşlı kadın
    istikbal: gelecek, bir kişiyi karşılama istimal etmek: kullanmak
    kanaat: görüş, fikir kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak
    lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun! maksad: amaç, hedef
    mebhas: konu merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
    mukabil: karşılık mübarek: uğurlu, hayırlı
    mühim: önemli müracaat etmek: başvurmak
    müteellim etmek: acı ve sıkıntı çektirmek müteessir eden: etkileyen, üzen
    nâhoş: hoşa gitmeyen nümune: örnek
    sair: diğer, başka suret: biçim, şekil
    talebe: öğrenci tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
    tiryak: derman, ilâç umum: bütün, genel
    vazife-i diniye: dini görev vaziyet: durum
    vâris-i hakikî: gerçek mirasçı ziyade: çok, fazla
    âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi
    Yazar : Risale Forum
    S-Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
    C-
    Doğruluk.

    S-Daha.
    C-
    Yalan söylememek.

    S-Sonra.
    C-
    Sıdk,sadakat,ihlâs,sebat,tesanüddür.

    NOT : Anlamını bilmediğiniz kelimelerin üzerine çift Tıklayınız..

  6. #36
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 389

    ON ÜÇÜNCÜ RİCA HAŞİYE-1

    Bu Ricada, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.

    Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.

    Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.

    Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ medresenin üstündeki, iki minare yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum.

    Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim. Kısm-ı âzamı, Allah rahmet



    Not
    Haşiye-1 Lâtif bir tevafuktur ki, bu On Üçüncü Ricanın bahsettiği medrese hadisesi on üç sene evvel oldu.





    Dârü’l-Hikmet
    : 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş




    Ermeni
    : (bk. bilgiler)
    Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî) Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı
    Horhor: (bk. bilgiler – Van) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Van: (bk. bilgiler) ahbap: arkadaş, dost
    asır: yüzyıl dâüssıla: vatan özlemi
    enîs: arkadaş, dost esaret: esirlik, tutsaklık
    evvel: önce hakikaten: gerçekten
    hakikî: gerçek hane: ev
    hayalen: hayal ederek hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat
    hayat-ı medeniye: medenî hayat hazîn: hüzünlü, acıklı
    haşiye: dipnot himmet: ciddî gayret, yardım
    hizmet-i diniye: din hizmeti intibah: uyanış
    irşad: doğru yolu gösterme istilâ: işgal
    iştiyak-ı vatan: vatan özlemi kısm-ı âzam: büyük kısım
    lâtif: ince, hoş medrese: din eğitimi veren yüksek okul
    mevki: yer, makam musibet: belâ, büyük sıkıntı
    mühim: önemli nazar: bakış
    nâzır: bakan, gözeten rica: ümit
    sergüzeşt-i hayat: hayat serüveni sevk etmek: yönlendirmek
    tahavvülât: değişimler tahrip etmek: yıkıp yok etmek
    talebe: öğrenci tevafuk: uygunluk, denk gelme
    yekpare: tek parça İstanbul: (bk. bilgiler)
    şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde
    Yazar : Risale Forum

  7. #37
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 390

    etsin, muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On İkinci Ricada bahsi geçen Abdurrahman gibi ruhumla pek alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbapların yerlerini harabezar gördüm.

    Eskiden beri hatırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı; tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur:

    لَوْلاَ مُفَارَقَةُ اْلاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا ِالٰۤى اَرْوَاحِنَا سُبُلاً



    Yani, “Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın.” Demek, en ziyade insanı öldüren, ahbaptan mufarakattir. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan, imandan medet gelmeseydi, o gam, o keder, o hüzün, ruhumu uçuracak gibi tesirat yapacaktı.

    Eskiden beri şairler şiirlerinde, ahbaplarıyla görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim, gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harabezâra dönmüş yerlerin, gayet mamur ve şenlikli ve neş’eli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedris ile, kıymettar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer, sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında hayali gözümün önünde epey zaman devam etti.

    O vakit, ehl-i dünyanın haline çok taaccüp ettim: Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl-i hakikatin mütemadiyen “Dünya gaddardır, mekkârdır, fenadır; aldanmayınız” demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar olduğunu kendim de gördüm.





    Abdurrahman: (bk. bilgiler) Ermeni: (bk. bilgiler)
    Van: (bk. bilgiler) ahbap: dostlar, sevgililer
    alâkadar: alakalı, ilgili bahsi geçen: anılan
    bilbedâhe: açık bir şekilde ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
    ehl-i hakikat: varlıkların ve olayların ardındaki gerçeğe ulaşan kişiler firkat: ayrılık
    fâni: geçici, ölümlü fıkra: kısa yazı, özlü söz
    gaddar: acımasız gam: sıkıntı, üzüntü
    gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma hane: ev
    harabegâh: yıkılmış yer harabezar: yıkılmış, harabe olmuş
    hazîn levha: hüzünlü, acıklı tablo kıymettar: kıymetli, değerli
    mahall-i ikamet: oturulan yer mamur: imar edilmiş, şenlendirilmiş
    medet: yardım mekkâr: düzenbaz, hileci
    menzil: yer, ev mufarakat: ayrılık
    muhaceret: göç etme mânâ: anlam
    mürur-u zaman: zamanın geçmesi mütemadiyen: sürekli olarak
    rica: ümit rikkat: acıma, yufka yüreklilik
    safahât: safhalar, dönemler suret: biçim, görünüş
    sürur: mutluluk, sevinç taaccüp etmek: hayret etmek
    tahrip edilmiş: yıkılmış talebe: öğrenci
    tedris: ders verme tesirat: tesirler, etkiler
    vaziyet: durum, hâl vâ esefâ: “Yazıklar olsun”
    ziyade: çok, fazla


    Yazar : Risale Forum

  8. #38
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 391

    Çünkü, ben vücudum itibarıyla ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı.

    Rivayet-i hadiste vardır ki, her sabah bir melâike çağırıyor:

    1 لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ Yani, “Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz” diyor. İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.

    Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harap olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayattar ve mecma-i ahbap olan medresemin vefatı, umum Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin mânevî azametine işareten, koca Van Kalesinin yekpare taşı ona bir mezar taşı olmuş. Adeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.

    Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına gitmeliyim; veyahut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim, “Madem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken, mukavemetsûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt, hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”

    O vakit cihât-ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir nokta-i istinad ararken; ve ruhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad taharrî ederken; ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve



    Not
    Dipnot-1 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2041; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 5:483, no: 8053; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:94.






    Osmanlı Devletli
    : (bk. bilgiler)





    Van Kalesi
    : (bk. bilgiler)
    azamet: büyüklük belâ: büyük sıkıntı
    cihet: taraf, yön cihât-ı sitte: altı cihet, yön
    ebed: sonsuzluk ecel: ölüm vakti
    firak: ayrılık firkat: ayrılık
    gaflet: bazı gerçeklerin önüne perde çekilmesi gurbet: gariplik, vatanından uzak kalma
    hadsiz: sınırsız, sayısız hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
    harap olmak: yıkılmak hayattar: canlı
    hâlî: ıssız iftirak: ayrılmak
    itibarıyla: açısından mecma-i ahbap: dostların toplandığı yer
    medrese: din eğitimi veren yüksek okul melâike: melekler
    menzil: yer, mekân merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
    mevt: ölüm mukavemetsûz: mukavemeti yok eden, dayanılmaz hâle getiren
    nazar: bakış nokta-i istimdad: yardım alınan nokta
    nokta-i istinad: dayanak noktası rikkat: acıma, yufka yüreklilik
    rivayet-i hadis: Hz. Peygamberden (a.s.m.) aktarılan söz, fiil ve haller râcih: üstün gelen
    sabır-şiken: sabrı bozan tahammül edilmez: dayanılmaz
    taharrî etmek: araştırmak, incelemek talebe: öğrenci
    tevellüd etmek: doğmak umum: bütün, genel
    vaziyet: durum, hâl yekpare: tek parça
    şiddet-i teessür: üzüntü ve ıztırabın şiddeti
    Yazar : Risale Forum

  9. #39
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 392

    tahrip ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli beklerken, birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın

    سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 1


    âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayalden beni kurtardı, gözümü açtırdı.

    Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar, “Bize de dikkat et; yalnız harabezâra bakıp durma” diyorlardı. Bu âyet-i kerimenin hakikati böyle ihtar ediyordu ki:

    “Van sahrâsının sayfasında misafir olan insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun’î bir mektubun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin Sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelîye bak ki, bu Van sayfasında, mektubatı kemâl-ı şâşaa ile, eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. O yerler boş, harap, hâlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikîsinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor.”

    Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur, tâ yumuşasın, güzel ve menfaattar bir şekil verilsin. Öyle de, o hüzün-engiz hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mezkûr âyetin hakikatiyle, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi.


    Not
    Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü Ona aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Onun kudreti herşeye yeter.” Hadid Sûresi, 57:1-2.






    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah
    Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah Rab: Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, onları terbiye ve idare eden ve egemenliği altında tutan Allah
    Rus istilâsı: (bk. bilgiler – Rusya) Van: (bk. bilgiler)
    belâ: büyük sıkıntı feyiz: mânevî gıda, bereket
    firkatli: ayrılık dolu gaflet: duyarsızlık, umursamazlık
    gam: sıkıntı, üzüntü hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, esasları
    hakikat: esas, bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü harabezâr: harabe olmuş yer, viranelik
    harap: yıkık hâlet: durum, hâl
    hâlî: ıssız, boş hüzün: üzüntü
    hüzün-engiz: hüzün veren ihtar etmek: hatırlatmak
    kemâl-i şâşaa: mükemmel görünümlü mektubat: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar
    menfaattar: faydalı, yararlı meyvedar: meyveli
    mezkûr: ifade edilen mâlik: bir şeyin sahibi
    müteessir etmek: etkilemek, üzüntüye sevk etmek nefis: insanın kendisi
    rikkatli: dokunaklı, acıklı sahrâ: çöl
    sun’î: el yapımı suret: biçim, görünüş
    tahrip: yıkım tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek
    tecellî etmek: görünmek, ortaya çıkmak tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek
    vaziyet: durum âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    Yazar : Risale Forum

  10. #40
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 537 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 393

    Evet, lillâhilhamd, şu âyetin hakikati, iman feyziyle, Yirminci Mektup gibi risalelerde kat’î ispat ettiğimiz gibi, herkesin kuvvet-i imaniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, iman-ı billâhtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: “Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik‑i Hakikîsinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter.”

    O Hâlıkıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman suretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk ettiler, ağlattıran hazîn haller beni neş’elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat’î burhanlarla da ispat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı iman-ı bil’âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdad verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbaplara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki ebedü’l-âbâdda, âlem-i bekàda, saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i istimdad verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san’atlı, şirin nimetlerini her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cenneti hadsiz bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine iman ile istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idame eder.

    Hem o âyetin hakikatiyle, imanın ziyasından gelen nur öyle parlak bir surette tecellî etti ki, o zulümatlı olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini





    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah
    Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah ahbap: dostlar, sevgililer
    burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt cihât-ı sitte: altı cihet, yön
    cilve-i rahmet: rahmet ve şefkatin yansıması daimî: sürekli
    dünyevî: dünya ile ilgili ebedî: sonsuz
    ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı ednâ: en aşağı
    emel: arzu, istek envâ-ı nimet: nimet çeşitleri
    feyiz: mânevî gıda, bereket had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
    hadsiz: sınırsız, sayısız hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
    hazîn: hüzün veren, acıklı ibâd: kullar
    idame etmek: devam ettirmek ihsan etmek: bağışlamak
    ihtar etmek: hatırlatmak ihzar etmek: hazırlamak
    iman-ı billâh: Allah’a iman iman-ı bil’âhiret: ahirete iman
    inkişaf etmek: açığa çıkmak intisab: bağlanma, mensup olma
    istinad etmek: dayanmak kat’î: kesin
    kuvvet-i imaniye: iman gücü kâfi: yeterli
    lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun! medet vermek: yardım etmek
    medrese: din eğitimi veren yüksek okul menzil: yer, ev
    mesken-i ebedî: sonsuza dek kalınacak yer musahhar: boyun eğmiş
    musibet: belâ, büyük sıkıntı muvakkat: geçici
    nimet: iyilik, lütuf nisbetinde: oranında
    nokta-i istimdad: yardım alınan yer nokta-i istinad: dayanak noktası
    rabıta: bağlantı rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
    suret: biçim, şekil talebe: öğrenci
    tecellî etmek: görünmek, yansımak vaziyet: durum
    zemin: yer ziya: ışık
    ziyade: çok, fazla zulümatlı: karanlıklı
    âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 4/7 İlkİlk 1234567 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 2 kullanıcı var. (0 üye ve 2 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •