Sayfa 3/7 İlkİlk 1234567 SonSon
64 sonuçtan 21 ile 30 arası

  1. #21
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 374

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>neş’et eden ezvâk-ı ruhaniyeyi alıyoruz. O halde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız.

    ONUNCU RİCA

    Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken, birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:

    “Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.”

    Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.

    İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada,






    Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Eyüp Sultan: (bk. bilgiler – Eyüp)
    Hâkim-i Kadîr: sonsuz kuvvet ve kudret sahibi ve her şeyi hikmetle yaratan Allah Sultan Eyüp Camii: (bk. bilgiler - Eyüp)
    Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) cihet: taraf, yön
    elem: acı, keder esaret: esirlik, tutsaklık
    ezvâk-ı ruhaniye: ruhun aldığı zevkler firkat: ayrılık
    gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalma galebe etmek: üstün gelmek
    gam: sıkıntı, üzüntü hazır zaman: şimdiki zaman
    hususî: özel hâlet: durum, hâl
    hâlet-i hayaliye: hayalî hâl ibret: ders çıkarmak
    iftirak: ayrılık ihtar etmek: hatırlatma
    kabristan: mezarlık mahfel: kapalı bölme, oda
    menzil: ev, mekan mufarakat: ayrılık
    müptelâ: bağımlı müstesna: dışında
    nazar: bakış, dikkat nefis: insanın kendisi
    neş’et eden: kaynaklanan rica: ümit
    rikkatli: dokunaklı, acıklı suret: biçim, şekil
    vaziyet: durum âfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler
    İstanbul: (bk. bilgiler)
    Yazar : Risale Forum

  2. #22
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 375

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>gezer gibi görülüyor; ileride kat’iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neş’eli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki:

    O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.

    Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.

    Evet, bu hakikati Kur’ân ve iman o derece kat’î bir surette ispat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamışsa, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ-ı lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip mükrimâne ve şefîkane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz’î şeyleri dahi muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm, masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz





    Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî
    : [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)]
    Kosturma: (bk. bilgiler)
    Kur’ân-ı Hakîmin nuru: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân’ın nuru, yol göstermesi aydınlığı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
    Sâni-i Kerîm: sonsuz kerem ve cömertlik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah ahbap: dostlar, sevgililer
    bilbedahe: apaçık bir şekilde câmi: kapsamlı, içine alan
    cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr fikrî
    dehşet: korku, ürküntü ehemmiyet: önem, değer
    elîm: acı ve sıkıntı veren envâ-ı lütuf: iyilik çeşitleri
    ervâh-ı bâkiye: kalıcı ve devamlı ruh ferah: rahatlık
    firak: ayrılık gurbet: yalnızlık, yabancılık, vatandan uzak kalma
    hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, esas
    hazin: hüzünlü, acıklı hâlet: durum, hal
    iftirak: ayrılık ihsan: bağış, iyilik
    ihtar etmek: hatırlatmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek
    irşad: doğru yolu gösterme kabristan: mezarlık
    kat’iyen: kesin olarak kat’î: kesin olarak
    masnu: san’at eseri masnuat: san’at eseri varlıklar
    merhametsiz: acımasız, şefkatsiz muhafaza etmek: korumak
    mükrimâne: cömertçe rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
    suret: biçim, şekil sureten: görünüşte
    sürur: mutluluk, sevinç tabakat: tabakalar, dereceler
    tezyin etmek: süslemek vaziyet: durum
    visal: kavuşma zabit: subay
    zerre miktar: azıcık âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi
    İstanbul: (bk. bilgiler) şefîkane: şefkatlice, merhametli olarak
    şimal-i şarkî: kuzey doğu

    Yazar : Risale Forum

  3. #23
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 376

    idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sümbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o sevgili masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar.HAŞİYE-1

    İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethane kendime buldum. Gavs‑ı Âzam (r.a.) Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabip ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) Mektubatıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.

    İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zatlar! Kur’ân’ın verdiği ders-i iman nuruyla, ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.

    ON BİRİNCİ RİCA

    Esaretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes’ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum; Darü’l-Hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir



    Not
    Haşiye-1 Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde ispat edilmiştir.




    Abdurrahman
    : (bk. bilgiler)




    Boğaz
    : İstanbul Boğazı
    Dârü’l-Hikmet: 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş Fütuhu’l-Gayb: [Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.)]
    Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)] Hâlık-ı Rahîm: sınırsız şefkat sahibi ve yaratıcı olan Allah
    Mektubat: İmam-ı Rabbânî’nin bir eseri Sarıyer: (bk. bilgiler)
    akıbetsiz: neticesiz bid’at: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey
    biraderzade: kardeş oğlu, yeğen cihet: yön, taraf
    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr ders-i iman: iman dersi
    enîs: dost esaret: esirlik, tutsaklık
    ezvâk: zevkler, lezzetler hadsiz: sınırsız, sayısız
    hakikat: asıl, gerçek, doğru halvet: yalnızlık, tek başına kalma
    halvethane: yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yer hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
    hayat-ı içtimai: sosyal hayat haşiye: dipnot
    hususan: özellikle idam etmek: yok etmek
    ihtar: hatırlatma ihtar-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın ihtarı, hatırlatması
    kabristan: mezarlık kıymettar: değerli
    mahvetmek: bozmak, dağıtmak masnu: san’at eseri
    merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş meslek-i ilmiye: ilim mesleği
    mes’ûdâne: mutlu bir şekilde muaşeret: insanlarla birlikte yaşayıp iyi geçinmek, insanların içine girme
    muvakkaten: geçici olarak münasip: uygun
    mürşid: doğru yol gösteren müşfik: şefkatli
    nimet: iyilik, lütuf nur: aydınlık
    nâhoş: hoş olmayan rahmet: şefkat, merhamet
    rica: ümit risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    sair: diğer, başka sefahet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
    tabip: doktor tahattur eden: hatırlayan
    uzlet: yalnızlığa çekilmek zayi etmek: kaybetmek
    ziyade: çok, fazla Çamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)
    âli: yüksek ünsiyet: arkadaş, dost
    üstad: hoca, öğretmen İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)
    İstanbul: (bk. bilgiler)
    Yazar : Risale Forum

  4. #24
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 377

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı mâneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes’ut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.

    Birden, esarette, Kosturma’daki camideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıptayla bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?”

    Her neyse... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim; bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.

    O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu.





    Abdurrahman: (bk. bilgiler) Bâkî-i Sermedî: varlığı sonsuz ve sürekli olan Allah
    Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah Kosturma: (bk. bilgiler)
    alâkadar: alâkalı, ilgili bekà: devamlılık ve sonsuzluk
    biraderzade: yeğen cihet: yön
    cismen: beden olarak divane: akılsız
    dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün esaret: esirlik
    esbab: sebepler evlâd-ı mâneviye: mânevî evlâd
    felsefî: felsefeyle bağlantılı fâni: geçici, ölümlü
    gıpta: özenti, hayranlık had: derece, seviye
    hakikat: gerçek havsala: anlama gücü
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı haysiyet: itibar
    hizmetkâr: hizmet eden kimse hâlât: durumlar, haller
    intibah: uyanma intibah-ı ruhî: ruhta meydana gelen uyanış
    kâtip: yazıcı, yazar maatteessüf: ne yazık ki
    maden-i tekemmül: mükemmelliğe ulaşma kaynağı medar-ı saadet-i dünyeviye: dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi
    medar-ı tenevvür: aydınlanma sebebi merbut: bağlı
    merhum: Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş kişi mesele: konu
    mes’ut: mutlu mevki: yer, konum
    muvaffakiyet: başarı müptelâ: bağımlı
    müracaat etmek: başvurmak neşr-i ilim: ilmi yayma
    nihayet-i acz: sınırsız güçsüzlük rica: ümit
    sadakatli: bağlı, sadık taharrî: araştırma, inceleme
    tahsil etmek: elde etmek, kazanmak talebe: öğrenci
    terakkiyât-ı mâneviye: manevi ilerlemeler tetkik etmek: incelemek
    teveccüh eden: yönelen, ilgi duyan tevehhüm: sanma, zan
    ulûm-u felsefe: felsefî ilimler ulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler
    ziyade: çok, fazla Çamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)
    âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen İstanbul: (bk. bilgiler)
    Yazar : Risale Forum

  5. #25
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 378

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.

    Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur’ân-ı Hakîmden gelen Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle ders verilen tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümatı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler burhandan birtek burhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:

    Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: “Bu kâinattaki esbabın tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük birşeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”

    O vakit, nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:

    En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar,





    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah
    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur
    beyan: açıklama, anlatım burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
    cihet: taraf, yön cüz’î: ferdî, az, sınırlı
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
    ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar esbab: sebepler
    ezcümle: örneğin felsefî: felsefe ile ilgili
    fünun-u hikmet: felsefeye dayalı bilimler fünun-u medeniye: modern ilimler
    hikmet-i ecnebiye: Batı felsefesi hikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet
    hububat: tohumlar, taneli bitkiler iktifâ etmek: yetinmek
    inkişaf etmek: açığa çıkmak istinad etmek: dayanmak
    kerem: cömertlik kudret: güç, iktidar
    lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun! mevcudat: varlıklar
    muzafferiyet: zafer kazanma muzafferiyet-i kalbiye: kalple kazanılan mânevî zafer
    mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler (mâ-lâ) müdahale: karışma
    münazara: tartışma münâzarât-ı nefsiye: nefisle yapılan tartışma
    mütefelsif: felsefe ile uğraşmış olan, filozoflaşmış nam: isim, ad
    namına: adına nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
    neticelenmek: sonuçlanmak nur: aydınlık
    nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi suret: biçim, şekil
    sırr-ı tevhid: Allah’ın birlik sırrı tabiat: temel yapı
    teneffüs etmek: nefes almak tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme
    ulûm-u felsefi: felsefî ilimler vekâlet: birinin yerini tutma
    zulümat: karanlıklar zulümat-ı ruhiye: ruhla oluşan mânevî karanlıklar
    şer: kötülük
    Yazar : Risale Forum

  6. #26
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 379

    bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyleyse, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütün esbab-ı maddiyeye taksim edilecek, veyahut bütünü birden birtek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâciptir, zarurîdir. Çünkü birtek zâta, yani, bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihata ediyor. Ve madem ilminde herşeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem, bilmüşahede, her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle, nihayetsiz san’atlı masnular vücuda geliyor. Ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُile, hangi şey olursa olsun icad edebildiğini, hadsiz kuvvetli delillerle çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektup ve Yirmi Üçüncü Lem’anın âhirinde ispat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.

    Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitap birden herbir göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası, bir miktar-ı muayyenle taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak, emr-i كُنْ فَيَكُونُile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhuletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u haricî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.


    Not
    Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82






    Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü
    beyan etmek: açıklamak, anlatmak bilmüşahede: gözle görerek
    cihet: yön cilve: görünme, yansıma
    ecza: kimyevî özelliği olan madde esbab-ı maddiye: maddî sebepler
    hadsiz: sınırsız, sayısız harikulâde: olağanüstü
    hikmet: fayda, gaye hilkat: yaratılış
    hususan: özellikle icad etme: var etme
    ihata etmek: içine almak, kapsamak ihata-i ilmiye: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi
    ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim intizamat: düzenler
    irade: isteme, dileme kat’î: kesin
    kudret: güç, kuvvet, iktidar lem’a: parıltı
    mahiyet-i ilmiye: ilmî mahiyet; ilmen var olan asıl, öz mahlûk: yaratılmış, yaratık
    mahsus: has, özel masnu: san’at eseri
    mevcudat: varlıklar miktar-ı muayyen: belirlenmiş miktar, ölçü
    muhal: imkansız nihayetsiz: sınırsız
    nukuş-u hikmet: her şeyi bir sebebe, gayeye, faydaya binaen yaratan Allah’ın san’atlı nakışları nâfiz: etkili; derinlere işleyen
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi suhulet: kolaylık
    suret-i mahsusa: özel görünüm taayyün etmek: belirlemek
    tahakkuk eden: gerçekleşen taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak
    tefrik etmek: ayırmak vâcip: gerekli, şart
    vücud: varlık vücud-u haricî: maddî vücut
    vücuda gelmek: meydana gelmek âhir: son
    Yazar : Risale Forum

  7. #27
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 380

    Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük birşeyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizanla toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san’atını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icad edemez. Öyleyse, herhalde, onlar icad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâından nümuneler, içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû-yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizanla ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre mânevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde birtek şekil ve miktarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücut vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.Evet, bu hakikate binaen,
    اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
    bu âyet-i azîmenin sırrıyla, HAŞİYE-1 bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, birtek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun miktar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerrâtı,



    Not
    Haşiye-1 Yani, “Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar da, asla bir sineği halk edemezler.” Hac Sûresi, 22:73.





    Alîm-i Külli Şey
    : herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah





    Kadîr-i Ezelî
    : varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
    anâsır: unsurlar, elementler bilbedahe: açıkça
    binaen: dayanarak cihazat: cihazlar, organlar
    câmid: cansız daima: sürekli, devamlı
    dekaik: incelikler ehl-i akıl: akıl sahipleri
    ekser: çok envâ: neviler, türler
    esbab-ı maddiye: maddî sebepler esbab-ı tabiiye: doğal sebepler
    eşkâl: şekiller, biçimler eşya: varlıklar
    fihriste: özet, liste had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
    hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, esas
    halk etmek: yaratmak haşiye: dipnot
    heyet: genel yapı hususî: gerçek
    hülâsa: özet, öz icad etme: var etme, yaratma
    ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü imkân: mümkün, olabilirlik
    intizam: düzen, ahenk ittifak: anlaşma, birlik
    kemâl-i san’at: san’at mükemmelliği kâinat: evren
    miktar-ı muayyen: belirlenmiş miktar mizan: ölçü, denge
    mizan-ı mahsus: özel ölçü muntazam: düzenli
    muntazaman: düzenli olarak nevi: çeşit, tür
    nümune: örnek rû-yi zemin: yeryüzü
    sırr-ı hilkat: yaratılış sırrı takdir etmek: belirlemek
    umum: bütün, genel vücud: beden, varlık
    vücuda gelmek: meydana gelmek vücut vermek: yaratmak, var etmek
    zerrât: zerreler, atomlar zîhayat: canlı
    âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet
    Yazar : Risale Forum

  8. #28
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 381

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>muntazaman çalıştıramazlar. Öyleyse, bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek Sahib-i Hakikîleri başkadır.

    Evet, öyle bir Sahib-i Hakikîleri var ki,
    1 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, birtek çiçek kolaylığında icad eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. Emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ’ a mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icad ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrat Onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihayet kolaylıkla icad eder. Ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyârat mutî bir ordusu olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücuda gelir. Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisap kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Firavunun sarayını harap eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde ispat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisap noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de, herşey, o kudret-i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa esbab-ı tabiiyenin fevkinde mucizât-ı san’ata mazhar olabilir.



    Not
    Dipnot-1 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
    Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.



    Firavun
    : (bk. bilgiler)



    Nemrud
    : (bk. bilgiler)
    Sahib-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah ahvâl: haller, durumlar
    bilbedahe: açıkça düstur: kanun
    ehemmiyet: önem, değer esbab: sebepler
    esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler eşkâl: şekiller, biçimler
    eşya: şeyler, varlıklar fevkinde: üstünde
    fihriste: öz içerik, plân hadsiz: sayısız
    hakikat: asıl, gerçek, doğru harap etmek: yıkıp yok etmek
    icad etmek: yaratmak, var etmek ihyâ: diriltme, hayat verme
    ilm-i ezelî: Cenâb-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi intisap: bağlanma
    intisap etmek: bağlanmak istinaden: dayanarak
    kudret: güç, kuvvet, iktidar kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz güç, kuvvet, iktidarı
    madde-i unsuriye: bir varlığı oluşturan temel madde mazhar olmak: sahip olmak, elde etmek
    mevcudat-ı bahariye: bahar mevsiminde ortaya çıkan varlıklar mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri
    muntazam: düzenli muntazaman: düzenli olarak
    mutî: emre uyan, itaat eden mâlik: sahip
    nefer: asker, er nihayet: sınırsız
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi seyyârat: gezegenler
    sıfât: vasıflar, özellikler taayyün etmek: belirlemek
    vesika: belge vücuda gelmek: var olmak
    zemin: yer zerrât: zerreler, atomlar
    zîhayat: canlı âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    şah: padişah, sultan şahsiyet: kişilik

    Yazar : Risale Forum

  9. #29
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 382

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Elhasıl, herşeyin nihayet derecede hem san’atlı, hem suhuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüz bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp imtinâ dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.

    İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir burhanla, şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve, lillâhilhamd, tam imana geldi. Ve dedi ki:

    Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icad edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyleyse, benim Rabbim Odur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar, “Haydi, gir” der.

    İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünununa sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ân’ın lisanındaki mütemadiyen Lâ ilâhe illâ Hû ferman-ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tagayyür etmez kudsî bir rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder!






    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
    Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur Rab: varlıkların her türlü ihtiyacını karşılayan onları terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah
    bedbahtlık: talihsizlik, bahtsızlık burhan: güçlü ve sarsılmaz delil
    cevv-i hava: hava boşluğu cihet: şekil, yön
    ecnebî: yabancı ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
    ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar elhasıl: kısaca, özetle
    felsefî: felsefeye dayalı ferman-ı kudsi: kutsal bir makamdan gelen buyruk
    fünun: fenler, ilimler hafî: gizli
    hakikat: gerçek, esas halk etmek: yaratmak
    hâtırât-ı kalb: kalbe gelen hatıralar, istekler icad etmek: yaratmak, var etmek
    ihtiyac-ı ruh: ruhun ihtiyacı imkân: olabilirlik
    imtinâ: imkânsızlık kudret: güç, iktidar
    kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!
    lisan: dil mahiyet: öz nitelik, özellik
    muhal: imkânsız muhit: herşeyi içine alan, kuşatan
    muvakkat: geçici mâlik: sahip
    mümkün: imkan dahilinde olan, olabilir mümteni: imkansızlık
    mütemadiyen: sürekli olarak nefs: insanı kötülüklere, yasak zevk ve isteklere yönelten duygu; kişinin kendisi
    netice: sonuç nihayet: son
    niyaz: dua, yalvarma niyaz-ı ruh: ruhun yalvarıp yakarması
    rükn-ü imanî: imanın şartı, esası saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
    sarf eden: harcayan semâ: gökyüzü
    semâvât: gökler suhuletli: kolay
    suret: biçim, görünüş tagayyür etmek: değişmek
    tebdil etmek: değiştirmek, dönüştürmek vekil: sözcü
    vücud: varlık vücuda gelmek: ortaya çıkmak, var olmak (bk v-c-d)
    zahir: açık, âşikar zedelenmek: zarar görmek
    zulümat: karanlıklar âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
    âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat ıslah etmek: düzeltmek, iyileştirmek
    şakird: talebe, öğrenci
    Yazar : Risale Forum

  10. #30
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 383

    Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana yazdırıldı diyebilirim. Her neyse, sadede dönüyorum.

    Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadakatsizliği neticesinde o şâşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftun olduğu ezvâkın yerinde mânevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir teselli, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, akıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakikî, daimî ve tatlı ezvâk-ı imaniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u tevhidde bulduğum gibi, ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhidle çok hafif ve hararetli ve nurlu gördüm.

    Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem imanlı ihtiyarlar, “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip mesrurâne şükretmelisiniz.

    ON İKİNCİ RİCA

    Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı Hakîmin nüktelerine,






    Barla: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    Elhamdü lillâhi alâ külli hal: her hâl ve durumda Allah’a hamd olsun Isparta: (bk. bilgiler)
    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur
    akıbetsiz: sonuçsuz daimî: sürekli, devamlı
    derc: yerleştirme ebedî: sonsuz
    ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
    elemli: acıklı, üzücü esaret: esirlik, tutsaklık
    ezvâk: zevkler, lezzetler ezvâk-ı dünyeviye: dünyaya ait zevkler
    ezvâk-ı imaniye: imanın verdiği zevk ve mânevî lezzetler felillâhilhamd: Allah’a hamd olsun!
    gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memlekette olma hakikatsiz: asılsız, bir gerçeğe dayanmayan
    hakikî: gerçek hararetli: sıcak
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı ihtilât: insanlarla diyalog kurma
    ihtiyar: irade, istek ihtiyare: yaşlı kadın
    inkişaf ettiren: ortaya çıkaran kemâl-i merhamet: mükemmel ve kusursuz şefkat
    meftun: düşkün men etmek: yasaklamak
    mesrurâne: sevinçli bir şekilde muhabere: haberleşme
    muhterem: hürmete lâyık nahiye: bucak
    nazar: bakış, görüş nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nefiy: sürgün neticesinde: sonucunda
    niyaz: dua, yalvarma nur: aydınlık, ışık
    nur-u tevhid: Allah’ın birliğini kabul etmekle elde edilen nur nâhoş: hoşa gitmeyen
    nükte: ince anlamlı söz rica: ümit
    sadakatsizlik: sadakate, bağlılığa ters hareket etmek sadede dönmek: asıl konuya dönmek
    sakîl: çirkin, ağır vaziyet: durum, hâl
    vefâdâr: vefâlı olan vilâyet: il
    vâ esefâ, vâ hasretâ: “Esefler olsun/yazıklar olsun” anlamında bir ifade zulmetli: karanlıklı
    zâhiren: dış görünüş itibariyle İstanbul: (bk. bilgiler)
    şâşaalı: gösterişli, göz alıcı şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 3/7 İlkİlk 1234567 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •