Sayfa 2/7 İlkİlk 123456 ... SonSon
64 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 364

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.

    Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesapsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-ü ihtiyarî, hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun; ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelen korkuları men etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faydası olmadığını gördüm.

    Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın semâsında parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi, yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:

    İman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbap olduğunu biaynilyakîn, bihakkılyakîn gösterdi.

    Hem iman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmâniye meclisi suretinde biilmilyakîn gösterdi.

    Hem iman, nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şâşaalı bir misafirhane-i Rahmânî suretinde bilmüşahede gösterdi.





    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân a’dâ: düşmanlar
    biaynelyakîn: gözle görerek kesin bilgi edinme bihakkalyakîn: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme
    biilmelyakîn: ilmî delillerle elde edilen kesinlik bilmüşahede: gözle görerek
    cihet: taraf, yön cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
    cüz’î: ferdî, sınırlı dehşet: korku, ürküntü
    ebed: sonsuzluk elem: acı, keder
    emel: arzu, istek hadsiz: sayısız
    hengâm: zaman, dönem hulûl etmek: girmek, katılmak
    hüzün: üzüntü icadsız olmak: bir şey ortaya koyamamak
    istikbal: gelecek kabr-i ekber: çok büyük mezar
    kesb etmek: kazanmak kâfi: yeterli
    meclis-i münevver: nurlu meclis mecma-i ahbap: dostların toplandığı yer
    men etmek: yasaklamak, engel olmak mezar-ı ekber: çok büyük mezar
    me’yusiyet: ümitsizlik misafirhane-i Rahmânî: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya
    muzır: zararlı nazar: bakış
    nazar-ı gaflet: gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak nokta-i istinad: dayanak noktası
    nâkıs: eksik, noksan saadet: mutluluk
    semâ: gökyüzü silâh-ı insanî: insana ait silah
    silâh-ı müdafa: savunma silâhı suret: biçim, görünüş
    tabutiyet: tabut olma özelliği tenvir etmek: aydınlatmak
    tezâuf etmek: katlanarak artmak ticaretgâh: alışveriş yeri
    uhrevî: âhirete ait vahşet: ürküntü, yabanîlik
    vahşetli: ürküntü veren vâfi: yeterli
    ziyafet-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kullarına sunduğu ziyafetler âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
    ünsiyet: dostluk, arkadaşlık ünsiyetli: cana yakın, dost
    şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde
    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 365

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Hem iman, nazar-ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzet olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmilyakîn gösterdi.

    Hem iman, kemiklerimle mebde-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını, belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı imanla gösterdi.

    Hem iman, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur’ân’la gösterdi ki, o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.

    Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur’ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.

    Hem iman, o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisap etmek için o cüz-ü ihtiyarînin eline bir vesika veriyor; belki de iman, o cüz-ü ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz-ü ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat, nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr-ı imanla o cüz’î cüz-ü ihtiyarî, Cenâb-ı Hak namına, Onun yolunda istimal edilse, beş yüz sene genişliğinde bir Cenneti dahi kazanabilir.





    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah ademistan: yokluk ülkesi
    bedel: karşılık biilmilyakîn: ilmî delillerle elde edilen kesinlik
    cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade cüz’î: ferdî, az, sınırlı
    derman: ilâç ebed: sonsuzluk
    ebedî: sonsuz ehemmiyetsiz: önemsiz
    gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz hadsiz: sayısız
    intisap etmek: bağlanmak, mensup olmak istinad etmek: dayanmak
    kanaat: görüş, fikir kesb: kazanma
    kudret: güç, iktidar mahiyet: öz nitelik, özellik
    mazhar olma: nâil olma, erişme mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı
    mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin Ona muhtaç olduğunu gösteren mektuplar merhem: ilaç, çare
    namzet olmak: aday olmak namına: adına
    nazar-ı gaflet: gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak netice: son, sonuç
    noksan: eksik nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru
    nuristan: nur ülkesi rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
    sahâif-i nukuş-u Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın nakışlarını gösterdiği sahifeler silâh-ı insanî: insana ait silah
    sırr-ı Kur’ân: Kur’ân’ın sırrı sırr-ı iman: iman sırrı
    vaziyet: durum vesika: belge
    vücut: varlık zulmet: karanlık
    zulümat: karanlıklar zâhirî: dış görünüşte var olan
    zâtında: bir şeyin kendisinde âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
    âlem-i nur: nur âlemi
    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 366

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.

    İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem, elhamdü lillâh, biz ehl-i imanız; ve madem imanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade sevk ediyor. Elbette imanlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.

    SEKİZİNCİ RİCA

    İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumînin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şan ve şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, adeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum.

    İşte o zamanda, İstanbul’un Bayezid cami-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte ihlâslı hafızları dinlemeye gittim. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, semâvî yüksek hitabıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefatını haber veren gayet kuvvetli bir surette
    1 كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ





    Not
    Dipnot-1 “Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.





    Bayezid cami-i mübareki: mübarek Bayezid Cami Halife: bütün Müslümanların dinî lideri olan Osmanlı padişahı
    Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân
    Ramazan-ı Şerif: mübarek Ramazan ayı alâmet: belirti, işaret
    beşer: insanlık cihet: taraf, yön
    cisim: beden cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
    cüz’iyet: sınırlı oluş daimî: sürekli
    daire-i hayat: hayat alanı dağdağa: kargaşa, dağınıklık
    def etmek: uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak define: hazine
    ehl-i iman: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar, mü’minler elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun!
    esaret: esirlik, tutsaklık fenâ: yokluk, gelip geçici olma
    had: yetki, sınır hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi
    hazır zaman: şimdiki zaman hemşire: kız kardeş
    hitab: konuşma, seslenme hâlet-i ruhiye: ruh hâli, psikolojik durum
    hüsn-ü teveccüh: insanların güzel ilgi ve alakâ göstermesi hüzün: üzüntü
    ihlâslı: ibadet ve davranışlarında sadece Allah’ın rızasını gözeten ihtiyare: yaşlı kadın
    iltifat: övgü istikbal: gelecek zaman
    izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kesb: kazanma
    keşmekeşlik: karışıklık kuvvet-i iman: iman gücü
    külliyet: kapsamlılık, genişlik lâyemûtâne: ölmeyecekmişçesine, ölümsüz olarak
    mazi: geçmiş zaman medrese: din eğitimi veren yüksek okul
    münhasır: sınırlı nur-u iman: iman nuru, aydınlığı
    nüfuz etmek: etkilemek rica: ümit
    semâvî: Allah tarafından olan sevk etmek: yönlendirmek
    talebe: öğrenci vaziyet: durum
    vaziyet-i acibe: şaşırtıcı durum vefat: ölüm
    zaman-ı mazi: geçmiş zaman ziyade: çok, fazla
    zulmet: karanlık zîhayat: canlı
    İstanbul: (bk. bilgiler) Şeyhülislâm: Osmanlı Devletinde din işlerinde en yüksek makamda bulunan kişi
    şan ve şeref: büyüklük, yücelik şekvâ etmek: şikâyet etmek
    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 367

    fermanını, hafızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Camiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Âyinede saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: “Dikkat et!”

    İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki, çok güvendiğim ve ezvâkına meftun olduğum gençlik elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar ve adeta âşık olduğum dünya bana uğurlar olsun deyip, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de Allahaısmarladık deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ âyetinin külliyetinde, “Nev‑i insanî bir nefistir; dirilmek üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir; bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir; âhiret suretine girmek için o da ölecek” mânâsı, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.

    İşte bu hâlette vaziyetime baktım ki, medar-ı ezvak olan gençlik gidiyor; menşe-i ahzân olan ihtiyarlık, yerine geliyor. Ve gayet parlak ve nuranî hayat gidiyor; zâhirî karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin mâşukası olan dünya, pek sür’atle zevâle kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvâkına baktım, hiçbir faidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri, yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfuruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde gördüğümden, anladım ki, beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok.





    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân alâkadar: alakalı, ilgili
    bâki: devamlı, sonsuz daimî: sürekli, devamlı
    ezvâk: zevkler, lezzetler ferman: emir, buyruk
    gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
    gaye-i hayal: hayal edilen gaye, hayalin hedefi had: yetki, seviye
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hodfuruşluk: kendi kendini beğenme
    hâlet: durum, hâl ihtar etmek: hatırlatmak, uyarmak
    iltifat: övgü külliyet: bütünlük, kapsamlılık
    küre-i arz: yerküre lisan: dil
    makam-ı içtimaî: sosyal hayattaki makam, mevki medar-ı ezvak: zevklerin, lezzetlerin kaynağı
    meftun: düşkün menşe-i ahzân: hüzünlerin kaynağı
    muhabbet: sevgi muvakkat: geçici
    mâşuk: aşık olunan, sevilen nefis: varlık, kişi
    nev-i insanî: insan türü, insanlık riyâ: gösteriş
    sakîl: çirkin, ağır karşılanan suret: biçim, şekil
    sür’at: hız tabaka: kat, sınıf
    tavazzuh etmek: aydınlanmak, açıklığa kavuşmak teveccüh: yönelme, ilgi gösterme
    vaziyet: durum zevâl: geçicilik, yokluk
    zâhirî: dış görünüşte âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
    âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle İstanbul: (bk. bilgiler)
    şöhretperest: şöhret düşkünü
    Yazar : Risale Forum

  5. #15
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 368

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Yine tam uyanmak için, Kur’ân’ın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Camiindeki hafızları dinlemeye başladım. O vakit, o semâvî derstenوَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا1 (ilâ âhir) nev’inden kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur’ân’dan aldığım feyizle hariçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve meyusiyet aldığım noktalar içinde teselliyi, ricayı, nuru aradım. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, ayn-ı dert içinde dermanı buldum. Ayn-ı zulmet içinde nuru buldum. Ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum.

    En evvel, herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat’î bir surette ispat etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektup gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi, ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ, bunlar gibi hakikatlerle ölümün hakikî güzel simasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarikatçe rabıta-i mevtin bir sırrını anladım.

    Sonra, herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftun ve müştak eden ve günah ve gafletle geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel, süslü çarşafı (elbisesi) içinde gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmeseydim birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki öylelerden birisi ağlayarak demiş:لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ اْلمَشِيبُ Yani, “Keşke gençliğim



    Not
    Dipnot-1 “İman edenleri müjdele...” Bakara Sûresi, 2:25.





    Bayezid Camii
    : (bk. bilgiler)




    Cenâb-ı Hak
    : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
    Nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru, aydınlığı ayn-ı dehşet: tam bir dehşet
    ayn-ı dert: tam bir dert ayn-ı zulmet: tam bir karanlık
    bedel: karşılık berzah âlemi: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi
    cihet: yön, taraf derman: ilâç
    ehl-i tarikat: tarikata mensup olanlar evvel: önce
    ferman: buyruk feyiz: mânevî gıda, bereket
    firak: ayrılık gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
    hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi hakikat: doğru gerçek
    hariçten: dışarıdan hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı
    hâkezâ: bunun gibi idam: hiçlik, yokluk
    ilâ âhir: ve sonuna kadar izah etmek: açıklamak
    kafile-i ahbab: dostların oluşturduğu topluluk kat’î: kesin
    kudsî: kutsal külfet: zahmet, zorluk
    mahiyet: nitelik, özellik mebde: başlangıç
    meftun: düşkün mevt: ölüm
    meyusiyet: ümitsizlik mukaddeme: başlangıç
    müştak: arzulu, istekli müştakane: aşk derecesinde, çok isteyerek
    mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan nev’: tür
    nuranî: nurlu, parlak rabıta-i mevt: her an ölümü düşünüp ahiret için çalışmak
    rica: ümit risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî sima: yüz, görünüş
    suret: biçim, şekil tebdil-i mekân: yer değiştirme
    terhis: göreve son verme tevehhüm etmek: sanmak
    vahşet: ürküntü, korku vazife-i hayat: hayat görevi
    zevâl: gelip geçicilik, yokluk


    Yazar : Risale Forum
    S-Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
    C-
    Doğruluk.

    S-Daha.
    C-
    Yalan söylememek.

    S-Sonra.
    C-
    Sıdk,sadakat,ihlâs,sebat,tesanüddür.

    NOT : Anlamını bilmediğiniz kelimelerin üzerine çift Tıklayınız..

  6. #16
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 369

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>birgün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.”

    Evet, bu zat gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü’minlerde olsa, ibadete ve hayrâta ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere, kıymettar, zevkli bir nimet-i İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla saadet-i ebediyesini ve hayat‑ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.

    Madem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor. Biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibadete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.

    Sonra, ekser nâsın âşık ve müptelâ olduğu dünyaya baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, birbiri içinde üç küllî dünya var: Birisi esmâ-i İlâhiyeye bakar, onların âyinesidir. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel’abegâhıdır.

    Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder.

    Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. “Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne faydası var?” diye düşündüm. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki:





    bedel: karşılık bâki: devamlı olan, sonsuz
    daimî: sürekli, devamlı ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
    ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar ehl-i huzur: kendisini her an Allah’ın huzurunda hissedenler
    ehl-i kalb: kalb ehli, mânevî derecelere yükselen kişiler ekser: pek çok
    esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri gam ve keder: sıkıntı ve üzüntü
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı
    hayat-ı uhreviye: ahiret hayatı hayrât: iyilikler, sevap kazandıran işler
    hayır: sevap kazandıran işler hazîn: hüzün veren, acıklı
    hususî: özel; gerçek iffet: namusluluk, haram ve yasak şeylere yeltenmemek
    istikamet: doğru küllî: geniş, kapsamlı
    kıymet: değer mahiyet: öz nitelik, özellik
    mel’abegâh: oyun yeri mezraa: tarla
    müptelâ olmak: bağımlı olmak mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan
    nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru, aydınlığı
    nâs: insanlar perestiş etmek: aşırı derece sevmek ve bağlanmak
    saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk sarf etmek: harcamak
    sû-i istimal: kötüye kullanma tahassür: özlem, hasret çekme
    takvâ: Allah’ın emirlerini yerine getirip, günahlardan sakınmak teessüf: üzüntü
    ticaret-i uhreviye: âhiret mutluluğunu kazanmak için yapılan ticaret umumî: genel, herkese ait
    vasıta-i hayrat: hayırlı işler yapma aracı vazife-i diniye: dini görev, sorumluluk
    vaziyet: durum vesile: aracı
    vesile-i ticaret: ticaret aracı âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
    şekvâ etmek: şikâyet etmek
    Yazar : Risale Forum

  7. #17
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 370

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticaretgâh; ve hergün dolar, boşalır bir misafirhane; ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar; ve Nakkaş-ı Ezelînin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri ve her bahar, bir yaldızlı mektubu ve herbir yaz bir manzum kasidesi; ve o Sâni-i Zülcelâlin cilve-i esmâsını tazelendiren, gösteren âyineleri; ve âhiretin fidanlık bir bahçesi; ve rahmet-i İlâhiyenin bir çiçekdanlığı; ve âlem-i bekàda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu surette yaratan Hâlık-ı Zülcelâle yüz bin şükrettim. Ve anladım ki, dünyanın, âhirete ve esmâ-i İlâhiyeye bakan güzel içyüzlerine karşı nev-i insana muhabbet verilmişken, o muhabbeti sû-i istimal ederek fâni, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarf ettiğinden,1 حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَطِيئَةٍ hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlar.

    İşte, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok risalelerde kat’î burhanlarla ispat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın.

    DOKUZUNCU RİCA

    Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya’nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur



    Not
    Dipnot-1 “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1099; Süyûtî, ed-Dürerü’l-Müntesire, 97; İsfehânî, Hılyetü’l-Evliyâ, 6:388; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:368, no: 3662




    Harb-i Umûmî
    : Birinci Dünya Savaşı





    Hâlık-ı Zülcelâl
    : sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah
    Kosturma: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Nakkaş-ı Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, ve her bir varlığı güzel nakışlar halinde yaratan Allah Rusya: (bk. bilgiler)
    Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah Tatar: (bk. bilgiler)
    burhan: güçlü ve sarsılmaz delil cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması
    ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
    esaret: esirlik, tutsaklık esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri
    fâni: geçici olan, ölümlü gafletli: insanı gaflete yönelten
    hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
    hakikî: asıl, gerçek hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapılması
    ihtar: hatırlatma, uyarı ihtiyare: yaşlı kadın
    kat’î: kesin levha: tablo
    mahiyet: öz nitelik, özellik mahsus: özgü
    manzum kaside: kâfiyeli bir şekilde yazılan şiir mazhar olmak: erişmek, nail olmak
    mesrur olmak: sevinmek muhabbet: sevgi
    muvakkat: geçici nev-i insan: insan türü, insanlık
    rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti rica: ümit
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi sarf etmek: harcamak
    suret: biçim, şekil sû-i istimal: kötüye kullanma
    teceddüd eden: yenilenen tezgâh: iş yeri
    ticaretgâh: alışveriş yeri vilâyet: il
    ziya: ışık âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
    âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi şark-ı şimalî: kuzeydoğu
    Yazar : Risale Forum

  8. #18
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 371

    Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük camie aldılar.

    Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıt’asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güya 1يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir meyusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi.

    O hâlette iken, Kur’ân-ı Hakîmden imdat geldi. Dilim2 حَسْبُنَا اللهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ dedi.


    Kalbim de ağlayarak dedi:
    غَرِيبَمْ بِيكَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ اَ ْلاَمَانْ كُوَيمْعَفْوُجُويَمْ مَدَدْخَوٰاهَمْ زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهِى3


    Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyazi-i Mısrî gibi dedim:


    Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,
    Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!

    diye dostları arıyordu.

    Her neyse... O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlâhîde zaaf ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf-ı me’mul bir surette, yayan gidilse




    Not
    Dipnot-1 “Çocukları ihtiyarlatan bir gün...” Müzzemmil Sûresi, 73:17.Dipnot-2 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
    Dipnot-3 Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm, imdât derim.Affını, yardımını dilerim dergâhından, ey Allah’ım!





    Harb-i Umumî
    : Birinci Dünya Savaşı





    Kur’ân-ı Hakîm
    : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Niyazi-i Mısrî: (bk. bilgiler) Volga Nehri: (bk. bilgiler)
    acz: güçsüzlük cihet: yön
    dem: an dergâh-ı İlâhî: Cenâb-ı Allah’ın rahmet kapısı
    firkat: ayrılık gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili işlere dalma
    gam: sıkıntı, üzüntü gurbet: gariplik, yabancılık, yabancı bir memlekette bulunma
    hazîn: hüzünlü, acıklı hilâf-ı me’mul: beklenenin aksine, umulanın tersine
    hâlet: durum, hâl imdat: medet, yardım
    kefâlet: bir şeye kefil olmak, sorumluluğu üzerine almak mazhar olmak: erişmek, nail olmak
    meyusiyet: ümitsizlik muvakkaten: geçici olarak
    rikkatli: dokunaklı, acıklı suret: biçim, şekil
    tahayyül: hayal etme vaziyet: durum, hâl
    vesile: aracı, sebep zaaf: zayıflık
    zabit: subay şefaatçi: af için aracılık eden
    şimal kıt’ası: kuzey kutbu
    Yazar : Risale Forum

  9. #19
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 372

    <META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>bir senelik mesafede, tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binaen gelen inâyet-i İlâhiye ile harika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu surette kolaylıkla kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.

    Fakat o Volga Nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bakıye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı içtimaîsine karışmak artık yeter. Madem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.

    Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddî ve çok ahbap ve İstanbul’un şâşaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şâşaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazıydı ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî, Fütuhu’l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.

    İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki, ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hadiselerle müşahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati gösteriyor. Çünkü hayvânâtın en âciz ve en zayıfı, yavrulardır. Halbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi, annesini en mutî bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, validesi ona “Sen git, rızkını ara” der, daha onu dinlemez.

    İşte bu sırr-ı rahmet yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, zaaf ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da câridir. Bana kanaat-i kat’iye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binaen,





    Avusturya: (bk. bilgiler) Fütuhu’l-Gayb: [bk. bilgiler – Abdülkàdir-i Geylânî (k.s.)]
    Gavs-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)] Varşova: (bk. bilgiler)
    Volga Nehri: (bk. bilgiler) acz: güçsüzlük
    ahbap: dostlar, sevilenler bakıye-i ömür: ömrün geri kalan kısmı
    binaen: dayanarak celb etmek: çekmek
    cereyan etmek: oluşmak, meydana gelmek cilve: yansıma
    câri: geçerli firar etmek: kaçmak
    firarî seyahat: kaçmak için yapılan seyahat gurbet: yalnızlık, yabancılık; yabancı bir memlekette bulunma
    had: seviye, derece hakikat: gerçek
    hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı içtimaî: sosyal hayat
    hayvânât: hayvanlar hususan: bilhassa, özellikle
    ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek ihtiyare: yaşlı kadın
    inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; İlâhî yardım istihdam eden: çalıştıran
    kanaat-i kat’iye: kesin düşünce maatteessüf: ne yazık ki
    mazhar: erişen, nail olan mezkûr: ifade edilen
    mutî: emre uyan, itaat eden muvaffak olmak: başarmak
    muvakkaten: geçici olarak müşahede etmek: görmek, gözlemlemek
    nefer: asker, er neticesiz: sonuçsuz
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rızık: yenip içilen şey
    suret: şekil, biçim sırr-ı rahmet: şefkat ve merhameti gösteren sır
    teshilât: kolaylıklar teveccüh: ilgi, yönelme
    valide: anne vaziyet: durum
    vesile: aracı zaaf: zayıflık
    zemin: yeryüzü zâhir: açık, âşikar
    âciz: güçsüz İstanbul: (bk. bilgiler)
    şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde


    Yazar : Risale Forum

  10. #20
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi Altıncı Lem'a - Sayfa 373

    rahmet tarafından, rızıkları harika bir surette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, mâsumiyet kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da bereket suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu,HAŞİYE-1 hadis-i şerifin bir parçası olan
    لَوْ لاَ الشُّيوُخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلاَءُ صَبًّا yani, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.

    İşte, madem ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, bu derece rahmet-i İlâhiyenin celbine medardır. Ve madem Kur’ân-ı Hakîm,

    اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَآ اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرًا 1



    âyetiyle, beş cihetle gayet mucizâne bir surette ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate evlâtları davet ediyor. Ve madem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve madem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine, mânevî ve dâimî ve mühim inâyet-i İlâhiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet, ve rahmet ve hürmetten




    Not
    Haşiye-1 Hadisin tamamı وَلَوْ لاَ الْبَهَائِمُ الرُّتَّعُ وَالصِّبْيَانُ الرُّضَّعُ... “ve eğer otlayan hayvanlar ve süt emen bebekler olmasaydı…” ilâ âhir (ev kemâ kàl). [el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:163; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:344, no: 7523; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 3:345.]Dipnot-1 “Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’” İsrâ Sûresi, 17:23-24.






    Kur’ân-ı Hakîm
    : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân





    acz
    : güçsüzlük
    belâ: büyük sıkıntı celb: çekme
    cihet: taraf, yön daimî: sürekli
    ev kemâ kâl: veya söylediği gibi evlât: çocuk
    ferman etmek: buyurmak fıtrat: yaratılış, mizaç
    hadis-i şerif/hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: gerçek
    hane: ev haşiye: dipnot
    hürmet: saygı ihtiyare: yaşlı kadın
    iktiza etmek: gerektirmek ilâ âhir: sonuna kadar
    insaniyet: insanlık inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı
    iştihâ: istek ve arzu kesb eden: kazanan
    medar: sebep, vesile merhamet: şefkat, acıma
    mucizâne: mucizeli bir şekilde muhafaza etmek: korumak
    muvakkat: geçici mâsum: günahsız
    mâsumiyet: günahsızlık, zavallılık mühim: önemli
    peder: baba rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti rikkat-i cinsiye: kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi
    rızık: yenip içilen şey suret: biçim, şekil
    valide: anne zaaf: zayıflık
    zevk-i maddî: maddî zevk, bedenle alınan zevk âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle


    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/7 İlkİlk 123456 ... SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •