Sayfa 1/2 12 SonSon
11 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Yirmi İkinci Lem'a

    Yirmi İkinci Lem’a

    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ


    Isparta’nın âdil valisine ve adliyesine ve zabıtasına, en mahrem ve en has ve hâlis kardeşlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleceğimi, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münasip görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmi beş otuz senedir esrarımı arayanlar ve tarassut edenler de anlasınlar ki, gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız işte bu risaledir, bilsinler.


    Said Nursî



    İşârât-ı Selâse


    On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Üçüncü Meselesi iken, suallerinin şiddet ve şümulüne ve cevaplarının kuvvet ve parlaklığına binaen, Otuz Birinci Mektubun Yirmi İkinci Lem’ası olarak Lemeâta karıştı. Lem’alar bu Lem’aya yer vermelidirler. Mahremdir, en has ve hâlis ve sadık kardeşlerimize mahsustur.




    وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا 2




    Not
    Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

    Dipnot-2 “Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah emrini mutlaka gerçekleştirir. Allah herşeye bir ölçü takdir etmiştir.” Talâk Sûresi, 65:3.




    Barla: (bk. bilgiler) Isparta: (bk. bilgiler)
    Lemeât: Lem’alar isimli eser alâkadar: alakalı, ilgili
    binaen: dayanarak esrar: sırlar
    evvel: önce has: özel
    hâlis: içten, ihlâslı hükûmet: idare, yönetim
    lem’a: parıltı mahrem: gizli olan, herkese söylenmeyen, gizli sır
    mahsus: özgü münasip: uygun
    nahiye: bucak; ilçelerin bir müdürle yönetilen bölümlerinden her birisi nota: bildiri
    nüsha: yazılı şey risalecik: kitapçık
    sadık: doğru, bağlı takdim etmek: sunmak
    tarassut eden: gözetleyen âdil: adaletli, adaletle iş gören
    İşârât-ı Selâse: “Üç İşaret” anlamına gelen ve Risale-i Nur’da yer alan bir risâle şümul: kapsam

    Benzer Konular
    Yirmi Altıncı Söz, İkinci Mebhas, İkinci Vechi izah eder misiniz?
    Yirmi Altıncı Söz, İkinci Mebhas, İkinci Vechi izah eder misiniz? Devami...
    "Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar..." Yirmi İkinci Mektub'u
    "Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar..." Yirmi İkinci Mektub'u Devami...
    Yirmi İkinci Mektub'un Birinci ve İkinci Vecihlerinin izahını yapar mısınız?
    Yirmi İkinci Mektub'un Birinci ve İkinci Vecihlerinin izahını yapar mısınız? Yirmi İkinci Mektubun Birinci İkinci Vecihlerinin izahını yapar mısınız? Devami...
    Yirmi İkinci Söz
    Yirmi İkinci Söz Yirmi İkinci Söz İki Makamdır Birinci Makam وَيَضْرِبُ اللهُ اْ
    Yazar : Risale Forum

  2. #2
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 281

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Bu mesele Üç İşarettir.

    BİRİNCİ İŞARET

    Şahsıma ve Risale-i Nur’a ait mühim bir sual: Çoklar tarafından deniliyor ki, “Sen ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünya ve münzevîlere karışmıyor.”

    Elcevap: Yeni Said’in bu suale karşı cevabı sükûttur. Yeni Said, “Benim cevabımı kader-i İlâhî versin” der. Bununla beraber, mecburiyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki:

    Bu suale cevap verecek, Isparta vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade bu sualin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Madem binler efradı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efradı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur; ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim?

    Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyade dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestur kalmamış. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb’usların ellerine geçmiş. Eğer ehl-i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak halim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrarımı beyan ettiğim halde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler. Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbaline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes’ul eder. Onlar kendilerini mes’uliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyleyse bu sualin cevabını onlara havale ediyorum.

    Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki, bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübarek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i imaniyesine ve saadet-i




    Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Isparta: (bk. bilgiler)
    Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) alâkadar: alakalı, ilgili
    beyan etmek: açıklamak dünyevî: dünya ile ilgili
    efrad: fertler, bireyler ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
    emâneten: emânet olarak esrar: sırlar
    habbeyi kubbe yapmak: en küçük meseleleri abartarak olduğundan daha büyük göstermek havale etmek: bir işi başka birine bırakma
    hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı hükûmet: yönetim, idare
    istikbal: gelecek zaman istiâre etmek: ödünç ve geçici olarak almak
    kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden sonsuz ilmiyle bilip o şekilde belirlemesi kuvvet-i imaniye: iman gücü
    mahrem: gizli olan, herkese söylenmeyen meb'us: milletvekili
    mecbur: zorunlu mes'ul: sorumlu
    mes'uliyet: sorumluluk mestur: gizli, saklı
    millet: halk mânâ: anlam
    mübarek: bereketli, hayırlı müdafa etme: savunma
    müddeî: savcı mühim: önemli
    münzevî: bir köşeye çekilip ibadetle uğraşan, vaktini ibadetle geçiren risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    saadet: mutluluk sükût: sessiz kalma, susma
    tecessüs etmek: gizlice araştırmak, casusluk yapmak târikü'd-dünya: dünyayı terk eden
    umumiyetle: genellikle vilâyet: il
    ziyade: çok, fazla âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat

    Yazar : Risale Forum

  3. #3
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>hayatiyesine bilfiil ve maddeten tesirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât-ı siyasiye ve dünyeviye görülmediği ve lillâhilhamd şu Isparta vilâyeti, eski zamanın Şam-ı Şerifinin mübarekiyeti ve âlem-i İslâmın medrese-i umumîsi olan Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’i mübarekiyeti nev’inden, kuvvet-i imaniye ve salâbet-i diniye cihetinde bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasıyla kazanarak bu vilâyette, imanın kuvveti lâkaytlığa ve ibadetin iştiyakı sefahete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkinde bir meziyet-i dindarâneyi Risale-i Nur bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umum insanlar, hattâ faraza dinsizi de olsa, beni ve Risale-i Nur’u müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve lillâhilhamd binlerle şakirtler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz’î hakkım beni müdafaaya sevk etmiyor. Bu kadar binlerle dâvâ vekilleri bulunan bir adam, kendi dâvâsını kendi müdafaa etmez.

    İKİNCİ İŞARET

    Tenkitkârâne bir suale cevaptır.

    Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip ‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz. Kabul etmeyen isyan eder. Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak,




    Câmiü'l-Ezher: Mısır’da yer alan Ezher Üniversitesi Isparta: (bk. bilgiler)
    Mısır: (bk. bilgiler) asr-ı hürriyet: hürriyet asrı
    asır: yüzyıl bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak
    cihet: yön cüz'î: ferdî, küçük, sınırlı
    dağdağa: karışıklık düstur: kural, kanun
    ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler esas: temel
    ezcümle: meselâ, örneğin faraza: varsayalım ki
    fevkinde: üstünde garazkârâne: kötü bir kasıt güdercesine
    hengâm: zaman, dönem hususî: özel
    iştiyak: çok güçlü arzu ve istek kanun-u esasî: anayasa
    kuvvet-i imaniye: iman gücü kâh: bazan
    lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir lâkayt: ilgisiz
    maddeten: maddî olarak makam: derece, yer
    medrese-i umumî: genele ve herkese açık olan medrese meziyet-i dindarâne: dindarlık fazileti ve üstünlüğü
    mukteza: bir şeyin gereği mübarekiyet: mübârek ve bereketli oluş
    müdafa: savunma müracaat etmek: başvurmak
    müsavat: eşitlik, denklik nev': tür, cins
    risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi saadet-i hayatiye: hayatın mutluluğu
    salâbet-i diniye: dinin emirlerini korumakta ve uygulamadaki ciddiyet sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük
    sevk etmek: yöneltmek suret: biçim, şekil
    sükût etmek: sessiz kalmak tagallüb: baskı ve zulüm yapma, zorbalık
    tahakküm: baskı altında tutma, hükmü altına alma tatbik etmek: uygulamak
    tenkitkârâne: tenkit edercesine tereşşuhât-ı siyasiye ve dünyeviye: siyasî ve dünyevî menfaat olduğunu gösteren belirtiler
    tesir: etki teveccüh-ü âmme: halkın ilgisi, yönelmesi
    umum: bütün, genel vasıta: araç
    zalim: haksızlık eden zulmetmek: haksız yere kötülük etmek
    zâhid: takvâ sahibi olan; nefsî isteklerden uzak kalan âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
    âlem-i İslâm: İslâm dünyası Şam-ı Şerif: Şam şehri
    şakirt: talebe şekvâ: şikâyet


    Yazar : Risale Forum

  4. #4
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 283

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, şimdiki tabirle, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur.”

    Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.

    Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.

    Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve birşeyle çok vazifeleri




    Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah adalet-i tâmme: tam ve eksiksiz adalet
    aleyhinde: karşısında avam: halk
    bolşevizm: (bk. bilgiler) burjuva: servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı
    delâletiyle: işaretiyle, deliliyle düstur: kural
    fikren: düşünce olarak fıtrat: yaratılış, mizaç
    fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı galebe: üstün gelme
    haricinde: dışında hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı
    hikmet-i esasiye: temel hikmet hilkat: yaratılış
    intibah: uyanma istibdat: baskı, zulüm
    kanun-u fıtrat: yaratılış kanunu kemâl-i kudret ve hikmet: Allah’ın kudret ve hikmetinin eksiksiz ve mükemmel oluşu
    kâinat: evren lehinde: tarafında
    macera-yı hayat: hayat çizgisi mahsulât: ürünler
    makam-ı içtimaî: sosyal statü, mevki mecburiyet: zorunluluk
    meşreben: hareket metodu açısından muhalefet: zıt ve aykırı davranma
    muhalif düşmek: aykırı davranmak mutlak: kayıtsız, sınırsız
    muvaffak olmak: başarmak muvafık: uygun
    müsavat: eşitlik, denklik müsavat-ı hukuk: hukuk önündeki eşitlik
    müsavat-ı mutlaka: mutlak eşitlik müstebidâne: diktatörce
    nazar-ı dikkati celb etmek: dikkat çekmek neseben: soy itibariyle
    nev-i beşer: insanlar nüfuz: etki alanı
    sosyalizm: (bk. bilgiler) sırr-ı adalet: adalet esprisi
    sırr-ı hikmet: hikmetinin sırrı tabaka: kat, sınıf
    tabaka-i avâm: halk tabakası tabaka-i havas: zenginler, seçkinler tabakası
    tabirle: ifadeyle tagallüb: baskı ve zulüm yapma
    tahakküm: baskı altında tutma tahrip: bozma, yok etme
    tatbik etmek: uygulamak tatbik-i hareket: uygun hareket
    terakkî: yükselme, ilerleme tezahür eden: ortaya çıkan, görünen
    vaziyet: durum, hâl ziyade: çok, fazla
    zulüm: haksızlık zâhir: açık, gözle görünür
    şefkaten: şefkat açısından şekvâ: şikâyet
    şer: kötülük

    Yazar : Risale Forum

  5. #5
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 284

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>yaptırdığı gibi, beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev’ini, binler nevileri sümbül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.

    İşte, nev-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zembereği, müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün,

    Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet?Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

    sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

    Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hakikat?Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

    Veyahut,

    Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazilet?Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

    Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor.




    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah acz: güçsüzlük
    arz: dünya asır: yüzyıl
    beşer nev'i: insan türü, insanlık bilhassa: özellikle
    bîdâd: adaletsizlik ehl-i fazilet: güzel huylu, üstün özelliklere sahip kişiler
    fakr: fakirlik fazilet: değer, erdem
    fıtrat: yaratılış gaddar: acımasız
    gayet: çok had: sınır
    hadsiz: sayısız, sınırsız hakikî: asıl, gerçek
    halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı
    hayvânât: hayvanlar idrâk: anlama, kavrama
    imhâ-yı fazilet: faziletin ortadan kaldırılması imhâ-yı hakikat: hakikatin ortadan kaldırılması
    imhâ-yı hürriyet: özgürlüğün yok edilmesi istibdad: baskı ve zulüm
    istidat: kabiliyet kuvâ: duygular, hisler
    kâinat: evren kâmilâne: olgunluk ve mükemmellik içinde
    lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir lâtife: ince duygu
    mahiyet-i beşeriye: insanların yapısında bulunan temel özellik makamat: makamlar
    medar-ı tahakküm: baskı, zorbalık sebebi meşreb: hareket tarzı, metod
    muktedir: gücü yeten iktidar sahibi mühim: önemli
    müsabaka: yarışma müstehak: hak etmiş, lâyık
    nev': tür, çeşit nev-i insan: insan türü, insanlık
    sair: diğer, başka sebeb-i istibdat: baskı, zulüm sebebi
    sırr-ı azîm: büyük sır tabakat: tabakalar, dereceler
    tagallüb etmek: baskı ve zorbalık yapmak tahakküm: baskı altında tutma
    tebdil: değiştirme tenevvü: çeşitlilik
    tevazu: alçakgönüllülük zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı
    zulüm: haksızlık zât: kişi
    zîhayat: canlı âdemiyet: insanlık

    Yazar : Risale Forum

  6. #6
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 285

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Ben kendimde fazilet var diye fahir suretinde dâvâ etmiyorum. Fakat nimet-i İlâhiyeyi tahdis suretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:

    Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur’âniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlâhîyi bütün hayatımda, lillâhilhamd, tevfik-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarf ederek, hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlup olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi, mühim bir sırra binaen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zayi ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.

    İşte, ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki bu hayatımın şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallip ve daima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassut ve tazyikiniz hangi kanunladır? Hangi maslahatladır? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bir muameleye müsaade etmediği halde, bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer küser, belki kâinat küsüyor.

    ÜÇÜNCÜ İŞARET

    Mağlâtalı, divanecesine bir sual:

    Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: “Madem sen bu memlekette duruyorsun. Şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken, sen neden inzivâ perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle, şimdiki hükûmetin




    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah bed: kötü, çirkin
    binaen: dayanarak cihet-i temas: bağlantı yönü
    cumhurî: halkın çoğunluyla ilgili divanece: akılsızca
    ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
    ehl-i hüküm: yöneticiler, idareciler ekser: çok
    emâre: belirti, işaret esaret: esirlik, tutsaklık
    ezcümle: örneğin, meselâ fahir: övünme
    fazilet: değer, erdem fazl: cömertlik, ihsan
    fehmetmek: anlamak fevkalkanun: kanun üstü, kanunsuz
    fikr-i istibdat: baskı düşüncesi, keyfi idari sistemi hükûmet: idare, yönetim
    hüsn-ü kabul-ü halk: halkın güzellikle kabul etmesi, benimsemesi ihsan etmek: bağışlamak, sunmak
    ihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı inkıyad etmek: boyun eğmek
    inzivâ: yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama kerem: cömertlik
    kâinat: evren lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
    maslahat: fayda, gaye matlup: istenen, talep edilen
    mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan mağlâtalı: aldatıcı
    menfaat: fayda, yarar menfûr: kendisinden nefret edilen, sevilmeyen
    millet-i İslâmiye: İslâm toplumu, Müslümanlar muamele: uygulama
    muzır: zararlı mühim: önemli
    müsaade etmek: izin vermek mütegallip: zorba
    nev-i beşer: insanlar nimet-i İlâhiye: Allah’ın verdiği, ihsan ettiği her şey
    saadet: mutluluk suret: biçim, şekil
    tagallüb: baskı ve zorbalık yapma tahakküm: baskı, zorbalık
    tahdis: anlatma, şükrederek dile getirme tarassut: göz altında tutma
    tasvib: uygun bulma, onaylama tazyik: baskı
    teveccüh-ü nâs: insanların alâkası, ilgisi tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı ve başarıya ulaştırması
    ulûm-u imaniye ve Kur'âniye: iman ve Kur’ân ilimleri vasıta-i tahakküm: insanları baskı altına alma aracı
    zayi etmek: kaybetmek şehadet: şahitlik

    Yazar : Risale Forum

  7. #7
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 286

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münâfidir. Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfuruşâne bir vaziyet takınıyorsun?”

    Elcevap: Kanun tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsavat-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:

    Ne vakit bir nefer, bir müşirin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahut o müşir, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşirin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harp reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsavata girerse, o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme. Hürmeti kabul etme. Faziletini inkâr et. Hizmetçine hizmet et, dilencilere arkadaş ol!”

    Eğer deseniz: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsustur ve vazifedarlara hastır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin.”

    Elcevap: Eğer insan yalnız bir cesetten ibaret olsa ve insan dünyada lâyemûtâne daimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse, o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsus kalırsa, sözünüzde dahi bir mânâ olurdu.

    Fakat madem insan yalnız cesetten ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imhâ edilmez; onlar da idare ister. Ve madem kabir kapısı kapanmıyor. Ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim meselesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine




    daimî: devamlı, sürekli dimağ: beyin
    düstur: kural, kanun ehemmiyet: değer, önem
    endişe-i istikbal: gelecek endişesi erkân-ı harp: askerlik ilminde uzman kimse, kurmay
    esas: temel evvelâ: ilk olarak
    fazilet: yüksek değer, erdem has: özel
    hodfuruşâne: kendini beğendirmeye çalışan hükûmet: idare, yönetim
    hürmet: saygı ibaret olma: meydana gelme, oluşma
    icra etmek: yerine getirmek imhâ: yok etme
    istinad eden: dayanan itaat: boyun eğme
    iştirak etmek: katılmak lâyemûtâne: ölümsüzcesine
    mahsus: has, özel makam: mevki, statü
    makam-ı içtimaî: sosyal statü, mevki mazhar olmak: sahip olmak, edinmek
    meziyet: üstün özellik muhabbet: sevgi
    muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet mânâ: anlam
    mühim: önemli münâfi: aykırı, zıt
    müsavat: eşitlik, denklik müsavat-ı mutlaka: sınırsız eşitlik
    müşir: mareşal nefer: asker, er
    nüfuz: etki sebebiyet verme: sebep olma
    tahakküm etmek: baskı altına almak tatbik etmek: uygulamak
    teveccüh: yönelmek, ilgi gösterme teveccüh-ü âmme: halkın yönelişi ve ilgi göstermesi
    vazifedar: görevli vaziyet: durum, hâl
    âdileşmek: basitleşmek, sıradanlaşmak

    Yazar : Risale Forum

  8. #8
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 287

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimaî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir.

    Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve hergün el-mevtü hakkun dâvâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şahidin şehadetini tekzip ve inkâr etmekle olur.

    Madem mânevî hâcât-ı zaruriyeye istinad eden mânevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümatında kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan imandır ve imanın ders ve takviyesidir. Elbette, o vazifeyi gören ehl-i marifet, herhalde, küfran-ı nimet suretinde, kendine edilen nimet-i İlâhiyeyi ve fazilet-i imaniyeyi hiçe sayıp, sefihler ve fâsıkların makamına sukut etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid’alarıyla, sefahetleriyle bulaştırmayacaktır. İşte, beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannettiğiniz inzivâ bunun içindir.

    İşte bu hakikatle beraber, beni işkenceyle tâciz eden sizin gibi enâniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevazi ve âdil kısmına derim ki:

    Ben, felillâhilhamd, kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfarla teselli bulup, halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim, benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.




    acz: güçsüzlük berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem; kabir hayatı
    bid’a: dinde olmayıp sonradan dine aykırı şekilde ortaya çıkan şey dâvâ: iddia
    ebed: sonsuzluk ehemmiyetli: önemli
    ehl-i insaf: insaf sahibi kimseler ehl-i marifet: ilim ve irfan ehli olanlar
    el-mevtü hakkun: ölüm haktır enâniyet: benlik, gurur
    fazilet-i imaniye: imanın kazandırdığı üstünlük felillâhilhamd: her türlü hamd, övgü ve şükür Allah’a mahsustur
    firavunluk: firavun gibi kendini beğenen, kendini üstün gören fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr
    hakikat: gerçek, esas hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
    ihtiram: saygı gösterme inzivâ: yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama
    istinad eden: dayanan istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek
    içtimaî: sosyal, toplumsal kanun-u müsavat: eşitlik kanunu
    küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük makam: mevki, konum, statü
    makam-ı ihtiram: hürmet makamı mânevî hâcât-ı zaruriye: mânevî zarurî ihtiyaçlar
    mühim: önemli münhasır: sınırlı
    müsavatsız: eşit olmayan, denk gelmeyen mütekebbir: kendini büyük gösteren, büyüklenen
    mütekebbirâne: kendini büyük gösterir şekilde, kibirli olarak mütevazi: alçakgönüllü, gösterişsiz
    nihayetsiz: sınırsız nimet-i İlâhiye: Allah’ın kullarına verdiği nimet
    saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet hayatı sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük
    sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan seyahat: yolculuk
    sukut etmek: düşmek, alçalmak suret: biçim, şekil
    takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama
    tekzip etmek: yalanlamak tevazu: alçakgönüllülük
    tezellül: alçalma tâciz eden: rahatsız eden
    varaka: evrak, belge vesika: belge
    zulümatlı: karanlık âdil: adaletli
    şehadet: şahitlik

    Yazar : Risale Forum

  9. #9
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 288

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>Yalnız bu kadarı var ki, Kur’ân-ı Hakîmin hizmeti esnasında ve hakaik-i imaniyenin dersi vaktinde, o hakaik hesabına ve Kur’ân şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, başımı ehl-i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin.

    Câ-yı hayret bir tarz-ı muamele: Malûmdur ki, her yerde ehl-i maarif, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse, meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.

    Halbuki İngilizin en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-ı İslâmiyeden sorduğu altı sualin cevabını altı yüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiyeden istedikleri zaman, bura maarifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i marifet, o altı suale altı kelime ile, mazhar-ı takdir olmuş bir cevap veren ve ecnebîlerin en mühim ve hukemaların en esaslı düsturlarına hakikî ilim ve marifetle muaraza edip galebe çalan ve Kur’ân’dan aldığı kuvvet-i marifet ve ilme istinaden Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve Hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren HAŞİYE-1 ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir eden; hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i marifete


    Not
    Haşiye-1 Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said’in iftiharkârâne söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enâniyetilere karşı bir parça enâniyetini göstersin diye sükût ediyorum.




    Avrupa: (bk. bilgiler) Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
    Hürriyet: Osmanlı Devletinde 1909 yılından itibaren uygulanan yönetim şekli Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) câ-yı hayret: hayret verici
    dindaş: din kardeşi düstur: kural, kanun
    ecnebî: yabancı ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
    ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i maarif: ilim ve irfan ehli olanlar
    ehl-i marifet: ilim ve irfan sahipleri, âlimler enâniyet: benlik, gurur
    esaslı: sağlam temellere dayanan evvel: önce
    filozof: felsefeci galebe çalan: üstün gelen
    hakaik: hakikatler, gerçekler hakaik-i imaniye: iman hakikatleri
    hakikî: asıl, gerçek hasreden: sadece belli şeylere odaklanan
    haşiye: dipnot hukema: filozoflar
    hürmet: saygı iftiharkârâne: iftihar ederek, övünerek
    iktiza etmek: gerektirmek istinaden: dayanarak
    itibarıyla: açısından izzet: değer, itibar, yücelik
    iştirak etmek: katılmak kuvvet-i marifet ve ilim: ilim ve irfan kuvveti
    lisan: dil maarif: Millî Eğitim
    makam: mevki malûm: bilinen
    marifet: ilim ve irfan mazhar-ı takdir: takdire şayan olan
    meclis-i ilmiye: ilim meclisi mektep: okul
    meşihat-ı İslâmiye: Şeyhülislâmlık makamı muaraza etmek: karşı koymak
    muhafaza etmek: korumak, saklamak muhakeme: değerlendirme
    muvakkaten: geçici olarak mühim: önemli
    münazara: tartışma neşretmek: yaymak, basmak
    noksansız: eksiksiz risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
    saadet: mutluluk sükût etmek: sessiz kalmak, konuşmamak
    tarz-ı muamele: davranış biçimi tenvir eden: aydınlatan
    ulema: âlimler vakar-ı ilmiye: ilimden gelen ağırbaşlılık
    vaziyet: durum, hâl İngiliz: (bk. bilgiler - İngiltere)
    İstanbul: (bk. bilgiler)

    Yazar : Risale Forum

  10. #10
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nereden Yer
    Kütahya
    Mesajlar Mesajlar
    2.615
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 536 + 37872

    Cevap: Yirmi İkinci Lem'a - Sayfa 289

    <!-- This file was converted to xhtml by Writer2xhtml ver. 0.5 beta2. See Writer2LaTeX has moved for more info. --><META name=description content=""><META name=keywords content=""><STYLE type=text/css media=all> body {font-family:'Trebuchet MS',Arial,serif;font-size:12.0pt} </STYLE>karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maarif dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.

    İşte, gel, bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ, hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil. Belki bir kader-i İlâhîdir ki, o kader-i İlâhî, o ehl-i marifet adamın dostluk ümit ettiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.










    Hâtime

    Kendimce câ-yı hayret ve medar-ı şükran bir taarruz:

    Bu fevkalâde enâniyetli ehl-i dünyanın enâniyet işinde o kadar hassasiyet var ki, eğer şuuren olsaydı, keramet derecesinde veyahut büyük bir dehâ derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur:

    Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyâkârâne enâniyet vaziyetini, onlar enâniyetlerinin hassasiyet mizanıyla hissediyorlar gibi, şiddetli bir surette, ben hissetmediğim enâniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki, onların zalimâne bana karşı muamelelerinin vukuundan sonra, kader-i İlâhîyi düşünüp, “Niçin bunları bana musallat etti?” diye nefsimin desiselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz olarak enâniyete fıtrî meyletmiş veyahut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit, kader-i İlâhî, o zalimlerin zulmü içerisinde, hakkımda adalet etmiş derdim.

    Ezcümle, bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuursuz olarak, nefsimde hodfuruşâne bir keyif arzusu uyanmakla, ehl-i




    Cumhuriyetperverlik: Cumhuriyetçilik adalet etme: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi
    adâvet: düşmanlık, kin câ-yı hayret: hayret verici nokta
    dehâ: olağanüstü zekâ ve akıl desise: hile, aldatma
    ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i marifet: ilim ve irfanla ilgilenen
    enâniyet: benlik ve gurur ezcümle: örneğin
    fevkalâde: olağanüstü fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
    hassasiyet: duyarlı olma hodfuruşâne: kendini beğenerek
    hâl: durum, davranış hâtime: sonuç, son bölüm
    hâşâ: asla hürmet: saygı
    ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması
    keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hâl ve özellik maarif dairesi: bu günkü karşılığı ile Millî Eğitim Bakanlığı olan mevki
    maarifperverlik: eğitim ve öğretime değer verme medar-ı şükran: şükrü gerektiren
    medeniyet: uygarlık mensup: bağlı
    meyletmek: eğilim göstermek, yönelmek milliyetperverlik: kendi milletine düşkün olma
    mizan: ölçü, tartı muamele: davranış, uygulama
    musallat: rahatsız etme, sataşma, üzerine gitme nefs: kişinin kendisi; insanı kötülüğe yönelten duygu
    resmî: devlete bağlı olarak görev yapan riyâ: gösteriş
    riyâkârâne: gösterişli bir şekilde seyrangâh: gezi ve seyir yeri
    suret: biçim, şekil taarruz: bir konuyu arz etme, sunma
    vatanperverlik: vatan severlik vaziyet: durum, hâl
    vuku: gerçekleşme, meydana gelme zalim: acımasız ve haksız davranan
    zalimâne: acımasız ve haksız olarak ziyade: çok, fazla
    zulüm: haksızlık şuuren: şuurlu bir şekilde
    şuursuz: bilinçsiz

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 1/2 12 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •