Geçtiğimiz Cumartesi, (18 Eylül 2010) Van’ın Gevaş ilçesine bağlı, sahilden 4 kilometre uzakta bulunan Akdamar Adası’nda tarihi bir gün yaşandı. O gün, 2006 yılında onarıma başlanılan adadaki Ermeni Kilisesi’nin açılış töreni vardı. Bu törene katılmak üzere dünyanın her yerinden Ermeniler Van’a akın etmişlerdi. Üstad Bediüzzaman’ın Van’la ilgili hatıralarını tespit etmek maksadıyla tevafuken Van’da bulunuyorduk. Vanlı dostların isteği üzerine bu tarihi güne bir süre biz de iştirak ettik.
Sahilden on beş dakikalık bir motor seyahati sonunda adaya vardığımızda ayin çoktan başlamış ve kilisenin içi-dışı dolmuştu. Ayin büyükçe bir ekranla dışarı yansıtılıyordu. Bir süre manzarayı dışardan izledikten sonra mavi sulara nazır bir kahvede çaylarımız içip tekrar Van’a döndük.
Bu vesile ile Üstad’ın yüz sene öncesinden bu günlere ışık tutan ve zihinlerdeki istifhamları izale eden bazı tespitlerini Risale Haber okuyucularıyla paylaşmak istedim.
Bundan yüz yıl önce istibdat ve meşrutiyetle ilgili sorular soran şarktaki aşiretlere yaptığı ilginç açıklamalar esnasında Ermenilerle ilgili sorulara verdiği cevaplarda Bediüzzaman, adeta bugünlere ışık tutuyor. Özellikle Ermenilerin Akdamar’a gelişini zihinlerine sığdıramayan bazı vatandaşlarımıza ders olacak ilginç açıklamalara yer veriyor:
Sual: ‘Pekala kabul ettik ki, hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünür, bizi düşündürür. Reyin nedir?
Cevap: Evvela, onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’idir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Saniyen, Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fena olsun. Lakin biz ehl-i İslam yine zararlı değiliz. Çünkü içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-i müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedi kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyade iken, bunlar üç müthiş kayd ile mukayyed olup ecnebilerin istabdad-ı manevilerinin taht-ı esaretlerinde eziliyorlar. İşte hürriyetimizin bir şubesi olan gayr-i müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müthiş istibdad-ı manevinin dafiidir. Ve o kayıtların anahtarıdır. Ve ecnebilerin bizim düşumüze çöktürdükleri müthiş istabdad-ı manevinin rafiidir. Evet Osmanlıların hürriyeti, koca Asya talinin keşşafıdır, İslamiyet’in bahtının miftahıdır, İttihad-ı İslam surunun temelidir.’ (Asar-ı Bediiye, s, 315)

Sual: Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyanet ediyorlar, nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?’
Cevap: Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu memleketin saadet ve selameti, Ermenilerle ittifak ve dost olmağa vabestedir. Fakat mütezellilane dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek musalaha elini uzatmaktır.’
…İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lazımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehalet ağa ve oğlu zururet efendi ve hafidi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.’
Sual: Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kere tecavüze başlıyorlar, bir kere hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık diyorlar. Bizi meyus ediyorlar?’
Cevap: zannediyorum tecavüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecavüze karşı bir teşeffi-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş gibidir. Eğer tamamıyla iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir. Şayet adalete kanaat etmezlerse hak hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp ikna ettirecektir.’ (Asar-ı Bediiyye, s. 318- 319)
Bu satırlardaki mesajı kavrayamayan bir vatandaşımızın Vanlı dostlara, ‘Ermenilerin ayağına mı gittiniz?’ şeklindeki tarizkar sorusuna, ‘Hayır, biz gitmedik, onlar geldi!’ diye cevap verdim. Vakıa da bu şekildeydi. Çünkü Ermeniler bu toprakları terk edeli yüz yıl olmuştu. Tarih değişti ve tekrar İslam’ın hoşgörüsünün açtığı sulh zemininde Osmanlıdaki gibi gelip rahatça ibadet yapmalarına imkan verdik. Kazanan bu memlekettir, bu millettir, kazanan dostluktur, muhabbettir, insanlıktır…
Üstad, iki Cihan savaşının, düşmanlığın ne kadar fena olduğunu ispat etmesinden sonra husumetin vaktinin bittiğini ve dostluk ve sevgi vaktinin başladığını, İslam’ın güzelliklerinin de ancak oluşan böyle bir sulh zemininde ortaya çıkabileceğini nazara veriyor. Açılan bu sulh-u umumi dairesinde İslamiyet sayesinde insanlığın yeniden bir dünya saadetini tadacağını müjdeliyor.
Binaenaleyh, zaman, bir asır önce yaşanmış düşmanlıkları yeniden uyandırmak değil, onları tarihin toprağı altına gömüp unutmak, dostluğu diriltmek zamanıdır. Büyük devlet ve büyük millet olmak, bu düşünceye sahip olmaktan geçer. Yıllardan beri Türkiye’ye hakim güçler, hep düşmanlığa kuvvet verdiler, üç yanımızın deniz, dört yanımızın ise düşmanla çevrildiğini telkin ettiler. Şimdi bu fasit çember kırılıyor, husumet askeri bozuluyor. Gayr-i Müslimlere karşı silahımız iknadır. ‘Zira medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.’ ‘Yaşasın sıdk ölsün yeis, muhabbet devam etsin, şura kuvvet bulsun. Bütün levm ve itap ve nefret, heva ve hevese tabi olanlara olsun!’
İhsan Atasoy