Peygamberlik hakikati



Allah kâinatı Kendisini tanıtmak için yaratmıştır. İnsanı da Kendini tanıması için yaratmıştır. Kâinat Allah’ın varlığına ve birliğine delildir; insan da kâinatın bu delâletine şahittir.

Kâmil insan buna şahit olan insandır. Çünkü kâinatın ve insanın yaratılış amacına uygun davranmış ve kâinattaki delillere bakarak Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmiştir. Ancak her insan gerek nisyanından gerekse isyanından dolayı bu amacı gerçekleştirmeden çok uzak bir hayat sürmektedir.

Geçim kaygıları ve nefsanî hisler bu büyük amacın önünde büyük engeller oluşturmaktadır. Bunun için Allah insanlara olan merhamet ve rahmetinden dolayı yine insanların içinden seçtiği, insanların da sözlerine güvendiği elçileri ve bunlara gönderdiği kitaplar ile insanları bu amaca sevk etmek ve eğitmek istemiştir. Bu elçilere inanan ve sözlerine itaat edenler yine bu amaca yönelerek kurtulurlar.

Allah dünyayı da insanlar için bir okul olarak yaratmıştır. İnsan burada Allah’ın kendisine verdiği kabiliyetleri geliştirerek Cennete lâyık hale gelecektir. Okul, öğretmen olmazsa bir şeye yaramaz. Allah, öğretmen olarak da kendilerini vahiy ve ilham ile eğittiği peygamberlerini göndermiştir.

Öğretmen olmazsa okul yapılmayacağı için Allah da “Elçileri olmazsa dünyayı yaratmazdı.” Öğretmenler kendi kafalarına göre değil Allah’ın kendilerine verdiği kitaplar ile insanları eğitmektedir. Öğretileri hep bu kitaplardaki hakikatlerdir. Sözleri de bu hakikatlerin açıklamaları mahiyetindedir. Tabiî ki Allah’ın kitabını okuyan ve O'nun öğretmeni olan peygamberini dinleyen öğrenci mükâfatı hak ederken, okumayan ve dinlemeyen de cezayı hak edecektir. Allah’ın mükâfatı cennet ve cezası cehennemdir. Allah’ın büyüklüğüne ve şanına yakışan ceza ve mükâfat budur.

Peygamberler insanlara iman, ilim, ahlâk ve hukuk eğitimi verirler. İman ile insanlar küfür ve şirkten kurtulurlar. İlim ile dünya ve ahiret saadetinin yollarını öğrenirler. Maddî ve manevî ilimlerin, teknik ve teknolojik gelişmelerin pirleri ve üstatları peygamberlerdir. Her sanat ve mesleğin pirleri yine peygamberlerdir.

Ahlâk dediğimiz beşerî münasebetlerdeki iyi ve güzel olan her şeyi de yine insanlar peygamberlerden ders almış ve tatbikatlarından da tatbikatını öğrenmişlerdir. İnsanların aralarında adaleti sağlayacak olan hak ve hukuk kurallarını da yine peygamberler insanlara öğretmişlerdir. Peygamberlerin yolu ve sünneti budur. Hepsi mahza hak ve hayırdır. Bu yolun dışındaki bütün yollar cehalet, küfür, ahlâksızlık ve zulme çıkar.

Bunun için peygamberlerin yolu ve sünneti dışında kurtuluş yolu ve ümidi yoktur. “Vardır!” iddiası sonucu değiştirmez; ancak iddia sahiplerini küfre, zulme, ahlâksızlığa ve cehalete götürür ve sonuçta bu yol cehenneme çıkar. “Çıkmaz!” diye gidenler de bir daha geri dönemezler. Bu bir imtihandır.

Peygamberlere iman, imanın şartlarındandır. Peygamberlere iman etmeyenin imanı olmadığı gibi, Kur’ân’da ve Sünnet’te isimleri geçen peygamberlerden birisine inanmayanın da imanı yoktur. Peygamberlere inanmamak veya beğenmemek imansızlıktandır. Çünkü peygamber vasıfları ve mu'cizeleri ile ispat eder ki Allah’ın elçisidir ve görevli memurudur. Devletin görevli memuruna inanmamak ve itaat etmemek devlete isyan sayıldığı malûmdur.

Peygambere itaat da Allah’a itaat ve saygısızlık Allah’a isyan sayılır.

Devletin bir memurunu çok seven birisi, devlet o memuru görevinden alarak bir başkasını görevlendirdiğinde, “Ben eski memuru seviyordum, bunu tanımıyorum ve emrine itaat etmiyorum” derse bu görevliden ziyade devlete isyan etmiş sayılır. Padişah o isyankârı cezalandırır. Peygamberler Allah’ın görevli elçileridir. Bir peygamberi kabul edip diğerini kabul etmemek buna benzer. Böyle birinin devlete bağlılığı olmadığı gibi, peygamberlerden birisini kabul etmeyenin de Allah’a iman ve itaati yoktur. Çünkü Allah’a iman ve itaat, kim olursa olsun, elçisini kabul ederek ona itaat etmesi ile ölçülür. Bunun için yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Kim Allah’ın elçisine itaat ederse Allah’a itaat etmiştir” 1 buyurur.

Allah’a itaatin ölçüsü, peygambere uymak ve sünnetini ihya etmektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim “Kim Allah’ı seviyorsa Allah’ın elçisine uyun ki Allah da sizi sevsin” 2 buyurarak bunu izah etmiştir. Demek Allah sevgisinin ölçüsü peygambere itaat derecesindedir.

Hz. Musa’ya (as) inanan birisi şayet Hz. İsa’ya (as) isyan ediyorsa aslında Allah’a isyan ediyor demektir. Böyle birinin Allah’a imanı ve itaati yoktur. Yine Hz. Muhammed’e (asm) itaat etmiyorsa onun yine Allah’a iman ve itaati yoktur. Bunun için Kur’ân-ı Kerim peygambere itaat etmenin üzerinde durur. Bu konuda Kur’ân’da yüzlerce âyet vardır. “Ben Kur’ân’ı dinlerim ve Kur’ân’ı kabul ederim” diyen birisi bu âyetlerin emri olan peygambere itaat etmiyor ve sünnetini önemsemiyorsa, Kur’ân’ı dinlemiyor ve Kur’ân’a hakkıyla iman etmiyor demektir.


Peygamberliğin beş temel vasfı

Peygamberlerin tamamının beş temel vasfı vardır. Bunlar: “Sıdk, Emanet, Fetanet, Tebliğ ve İsmet”tir. Bu vasıfları üzerinde taşımayan peygamber olamaz; peygamberlik iddia ediyorsa bu sahte olur.

Sıdk: Doğruluk ve asla yalan söylememektir. Bu vasfı, peygamberliğinden önce de, sonra da devamlı olmalıdır. İnsanlara yalan söyleyen Allah hakkında da söyleyebilir.

Allah adına yalan söylemek ise günahların en büyüğüdür. Sıdk sadece sözle olmaz; davranış ve tutumda, hal ve hareketlerinde de doğru olması demektir. Bütün peygamberler her şeyleri ile doğrudurlar.

Emanet: Herkesin güvenini kazanması demektir. Güvenilmeyen insan peygamber olamaz. Toplumda kendisine itimat edilen ve güvenilen biri olması ve bu vasıfları ile öne çıkması ve meşhur olması gerekir. Peygamberimize (asm) “Muhammedü’l-Emin” denilmesi bunu ispat eder. Diğer peygamberler de böyledir.

Fetanet: Akıllı ve zeki olmak demektir. Akıl ve zekânın olması yetmez; aklını ve zekâsını mükemmel şekilde doğru olarak kullanmak daha önemlidir. Peygamberler akıl ve zekâları ile tebliğ ve dâvette, insanları idare etmedeki siyaseti ile bunu ispat ederek insanlara kendilerini kabul ettirmiş olmaları gerekir. Bütün peygamberler böyledir.
Tebliğ: Bu Allah’ın vahyini insanlara sadece duyurmak demek değildir. Eksiksiz duyurmak ile beraber insanların anlayacağı şekilde ve yanlış anlamalara fırsat vermeyecek tarzda muhataba göre açıklamak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak anlamlarını içeren bir vasıftır.

İsmet: Günah işlememek, bütün kusur ve hatalardan uzak durmak demektir. Bu kusur ahlâktan ibaret değildir. Düşünce ve inançta, ibadet ve tebliğde, insanî ve beşerî münasebetlerde istikamet ve doğruluk üzere olmak anlamlarını içerir. Peygamberler bunların tamamında hata ve günahtan, yanlış davranış ve hareketten uzaktırlar ve beridirler, her yaptıkları doğrudur. Yine peygamberler vahyi izahtaki hatalardan beridir, demektir.

Peygamber Efendimize has olan vasıflar

Bunların dışında ahir zaman peygamberi olan Peygamberimiz’e (asm) has olan ve “Hasâis-i Nübüvvet-i Muhammediye (asm)” denilen vasıfları da vardır. Bunlar ise: “Son peygamber olması, Kur’ân’ın, ahkâmının ve dininin kıyamete kadar devam etmesi ve bütün insanlara gönderilmiş olması” gibi üç temel vasfıdır.

Son Peygamber olması: Hz. Muhammed (asm) son peygamberdir. Her şeyin bir sonu vardır. Peygamberlik müessesesinin sonu da Hz. Muhammed (asm) ile olmuştur. Bunun için Peygamberimiz (asm) “Hatemü’l Enbiya”dır.3 Bundan sonra peygamber yoktur.

Dini kıyamete kadar geçerlidir: Sondur, en mükemmeldir ve bütün insanların bütün zamanlardaki ihtiyacına kâfidir. İnsanlığın dünya ve ahiret saadeti için daha mükemmeli yoktur ve olamaz. Daha mükemmeli olamayacağı için yenisine ihtiyaç yoktur.

Bütün insanlığa gönderilmiştir: Kur’ân ve Hz. Muhammed (asm) bütün insanlığın peygamberidir. Yalnızca Arapların ve Müslümanların peygamberidir denemez. Peygamberimizin (asm) ümmeti bütün insanlıktır.

Ümmet ikiye ayrılır: Ümmet-i Da’ve ve Ümmet-i İcabe. Bir peygamberin dâvet ile mükellef olduğu bütün insanlara “Ümmet-i Dave” denir. Peygamberin dâvetini kabul edenlere ise “Ümmet-i İcâbe” denir. Bizler “Elhamdülillah” dâveti kabul edenlerdeniz. Kabul etmeyenlerin tamamı da “Dâvete” muhatap olanlardır.

Bunun için “Ümmet-i Dâ’ve”dirler. Dâveti kabul edenlerin görevi ise kabul etmeyenlere dâveti duyurmak ve tebliğe devam etmektir.

Allah insanı dünyaya hiçbir şeyi bilmeden göndermiştir. İnsan dışındaki diğer canlıları ise kendilerine lâzım olan bilgiler ile donatarak göndermiştir. İnsanın öğrenmeye ihtiyacı vardır. Diğer canlıların ise öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Onların görevi öğrendiklerini mükemmel şekilde yapmaktır. Arı balı, inek sütü ve ipek böceği de ipeği yapar. Bunun için öğrenmeye muhtaç değildir.

İnsanın görevi ise “taallümle tekemmüldür.” Yani ilim öğrenerek terakki ve tekâmül etmektir. İnsan neyi, niçin ve nasıl öğrenecektir? Kendisine faydalı ve lâzım olan nedir? Bu dünyaya neden gönderilmiştir? Kâinatı ve ona bağımlı olan insanı kim, ne amaçla yaratmıştır? İnsanın dünyadaki görevleri nelerdir? Ölüm nedir? Ölümden sonra hayat var mıdır? Varsa nasıldır? İnsan dünya ve ahirette nasıl mutlu olabilir? Bütün bu soruların cevabını en doğru şekilde ders veren peygamberlerdir.

Peygamber olmasa ve gönderilmese insanlar, hayvanlardan daha vahşi bir şekilde yeryüzünü Cehenneme çevirirdi. Allah imanı, ilmi, ahlâkı ve adaleti öğretmek için peygamberlerini ve kitaplarını göndermiştir.
Dünya misafirhanesine gönderilen her insanın aklını kurcalayan ilk şey nereden geldiği, evi hükmünde olan dünyayı kimin var edip süslediği, lambası ve sobası olan güneşin, ayın, yıldızların, insanların hayvan ve bitkilerin kimin eseri olduğu ve kimin emriyle hareket ettikleridir. Fakat insanın tek başına aklıyla bu sualin cevabını bulması mümkün değildir.

İşte Allah’ın peygamber olarak seçtiği kulları insanın bu mühim suallerine cevap verirler. Kâinattaki canlı, cansız bütün varlıkların yaratıcısının Allah olduğunu anlatılar. O'nun isim ve sıfatlarını bildirirler. Tek olduğunu, eşi ve benzeri bulunmadığını, varlığı için kimseye ihtiyacı olmadığını, fakat her şeyin O'na muhtaç olduğunu ders verirler.

Eğer peygamberler olmasaydı, insanın aklıyla Yaratıcısını isim ve sıfatlarıyla tanıması mümkün olmazdı. Yaratıcı diye olur olmaz şeylere taparlardı. Peygamberlere inanmayanların Yaratıcı diye taştan, ağaçtan kendi elleriyle taptıkları putlara, güneşe, aya, ateşe tapmış olmaları, peygamberlere olan ihtiyacı açıkça ortaya koyar. Peygamberlerin, insanların putlara taptıkları zamanlarda gönderilmesi de bunu ispat eder. Nitekim bir âyet-i kerimede bu gerçek şöyle bildirilir:
“İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra ihtilâfa düşüp haktan ayrılınca, Allah onlara, rahmetiyle müjdeleyip azabından sakındıran peygamberler gönderdi.”4

İnsanın aklını kurcalayan ikinci sual, dünya misafirhanesine niçin gönderildiği, gönderenin kendisinden ne istediğidir. İnsanın bunu da aklı ile anlaması mümkün değildir. Böyle olunca da kendisini başıboş olarak görür. Her istediğini yapar. İşte peygamber gönderilmesinin ikinci bir sebebi de Yaratıcının insana nelere yapmasını, neleri yapmamasını emrettiğini, verdiği nimetlere karşılık nasıl bir şükür istediğini ve kâinatın yaratılış gayesini öğretmektir. Bu gerçek âyet-i kerimelerde şöyle anlatılır:

“Kendi içinizden bir peygamber gönderdik ki, size âyetlerimizi okur, sizi inkâr ve günah kirlerinden temizler, size Kur’ân’ı, kâinatın gayesini, sırlarını ve daha bilmediğiniz nice şeyleri öğretir”5

“Gerçekten Allah mü’minlere içlerinden bir peygamber göndermekle bir nimet bağışladı ki, onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları günahlardan temizleyip hayra sevk eder. Onlara Allah’ın kitabını, hikmetini ve sünnetini öğretir. Yoksa onlar apaçık bir sapıklık içindeydi.”6

Evet, Rabbimizin bizden istediği kulluğu, verdiği nimetlere karşılık nasıl şükredeceğimizi bize öğreten peygamberlerdir. İnsan, Rabbinin emirlerini, yasaklarını ve razı olduğu şeyleri ancak peygamberlerin bildirmeleriyle öğrenir. Peygamberlik mesleği bu yönüyle insanlığın manevî gelişmesinin esasıdır.

Peygamberler, manevî ilerlemenin esası olduğu gibi, maddî terakkînin de rehberidir. Yüce Rabbimiz peygamberleri insanların manen yükselmeleri için birer önder yaptığı gibi, her bir peygamberin eline bazı mu’cizeler vererek maddî terakki için de birer rehber ve ustabaşı yapmıştır. Maddî terakkiyi mu’cize eliyle insanlığa hediye etmiştir.

Meselâ gemiyi Hz. Nuh’un (as) eliyle, saati Hz. Yusuf’un (as) eliyle insanlığa ihsan etmiştir. Bunun içindir ki, sanatkârların çoğu sanatında bir peygamberi pir olarak bilir. Meselâ gemiciler Hz. Nuh’u (as), saatçiler Hz. Yusuf’u (as) ve terziler Hz. İdris’i (as) pir edinmiştir. Diğer taraftan peygamberlerin ümmetlerine dâvâlarını ispat etmek için gösterdikleri mu’cizeler kendilerinden asırlar sonra gelişecek olan fen ve sanatın en son sınırını çizmiş, en son hedeflerini tayin etmiştir.

Meselâ, Hz. İbrahim’in (as) ateşe atılması, fakat ateşte yanmama mu’cizesi, ateşin yakmayacağı maddelerin bulunabileceğine; Hz. Davud’la (as) birlikte dağların tesbih etmesi kaset, plak, CD, DVD gibi âletlere; demiri hamur gibi yoğurma mu’cizesi, sanayi ve madenlerin kullanılmasına işaret eder.

Hz. Süleyman’ın (as) rüzgâra binip uzak mesafelere gitmesi uçak gibi vasıtalara, Belkıs’ın tahtını bir anda yanına getirtmesi, görüntünün, sesin ve eşyanın bir anda bir yerden başka bir yere nakledilebileceğine; Hz. Musa’nın (as) asasını yere vurarak su çıkarması, insanların yerden su, petrol gibi yeraltı zenginliklerini çıkaracak âletler yapmasına işaret ve teşviktir.

Gerçekten de Kur’ân’da anlatılan peygamber mu’cizelerinden ilham alan ilim adamları bunların benzerlerini yapmaya muvaffak olmuşlardır. Bugün insanoğlu sondaj âletiyle istediği yerden su ve petrol çıkarabildiği gibi; amyant maddesi sayesinde de kızgın alevlerin içine girebilmektedir. Uçak yaparak havaya binebilmiş, radyo, televizyon ve internet sayesinde cansız eşyayı konuşturabilmiş ve bir kısım bilgileri aynıyla bir yerden uzak başka bir yere nakledebilmiştir.

Peygamber gönderilmesinin bir diğer hikmeti de insanların öldükten sonra diriltileceklerini, dünyadaki amellerinden dolayı hesaba çekileceklerini bildirmektir. Hesap neticesinde ya Cennetle ödüllendirileceklerini veya Cehennemle cezalandırılacaklarını tebliğ etmek, insanları Allah’ın emir ve yasaklarını dinlemeye teşvik etmektir. Bu ise sosyal hayatın düzenli bir şekilde yürümesini temin eder.

Peygamber gönderilmesinin bir başka hikmeti de, ahirette Cehenneme sevk edilen insanların “Bize Allah’ın emir ve yasaklarını bildiren olmadı” şeklinde itiraz kapılarını da kapatmaktır. Bununla ilgili olarak bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Biz insanlara Cennetle müjdeleyip Cehennemden sakındıran peygamberler gönderdik—tâ ki kendilerine peygamber geldikten sonra, insanların Allah katında bir bahaneleri kalmasın. Allah’ın kudreti her şeye galiptir ve O'nun her şeyi hikmetledir.”7

Bir diğer âyet-i kerime de şu mealdedir:

“Kendi iradeleriyle işledikleri inkâr ve isyanları yüzünden başlarına bir musîbet geldiğinde, ‘Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup mü’minlerden olsaydık’ dememeleri için seni peygamber gönderdik”8


Demek oluyor ki, Yüce Rabbimiz Kendisini bizlere tanıttırmak, sevdirmek, güzelliğini göstermek, insanları niçin yarattığını bildirmek, nimetlerine karşılık nasıl bir şükür istediğini öğretmek, emir ve yasaklarını tebliğ etmek ve Cehennem ehlinin itiraz kapısını kapamak, insanlara maddî terakkinin yolunu göstermek için dilediği kullarını peygamber olarak göndermiştir. Maddî âlem hakikî bir ihtiyaç ile güneşe muhtaç olduğu gibi, manevî âlem de İlâhî rahmetin nurlarını almak için peygamberlik güneşine muhtaçtır.


Dipnotlar:

1- Nisa, 4:80.
2- Âl-i İmran, 3:31.
3- Ahzab, 33:40.
4- Bakara Sûresi, 213.
5- Bakara Sûresi, 151.
6- Âl-i İmran Sûresi, 164.
7- Nisa Sûresi, 121.
8- Kasas Sûresi, 47.


Yeni Asya Gazetesi